Closure

YARIM KALAN HESAP

Elimdeki eteri bıçak—sıradan bir hançerden daha büyük değildi ve kenarları hafifçe bulanıktı—taş kalıplı, kanatlı yaratığa saplandı ama henüz darbenin şiddetine dayanamadığı için ortadan ikiye ayrıldı.

Boşta kalan elimle mahlukun boğazına sarıldım. Ezilmiş gibi duran taşlaşmış bir yüzü ve kocaman bir ağzı olan bir yarasayı andırıyordu. Geniş çenesi yüzümün sadece birkaç santim ötesinde deli gibi kenetlenip açılıyor, tırtıklı pençeleri beni kendine doğru çekmek için çaresiz bir çabayla kollarıma geçiyordu.

Gargoyleyi tek elimle geride tutarken, öteki elimde bıçağı yeniden biçimlendirdim ve yaratığın kafasına geçirdim. Kafatası gürültülü bir çatlama sesiyle yarıldı.

Bıçak kırılıp havada süzülerek yok olduğunda, üzerime doğru süzülen diğer iki gargoyle karşı savunmasız kalmıştım.

Tam o anda karanlık alevlerden oluşan iki büyülü ok alçalan gargoylelara çarptı ve yaratıklar patlayarak havaya uçtu. Taş kalıntıları dolu yağmuru gibi yere döküldü, bölgeyi ikiye bölen sığ dereye düştükçe küçük su sıçramaları yarattı.

Arkamı dönüp baktığımda Caera’nın kolunu ileri doğru uzatmış olduğunu gördüm. Mızrak Gagalar’ın hazine odasından aldığı gümüş kolçak ortaya çıkmıştı. Karmaşık işlemelerle kaplı süslü bir bilezikten hallice duran bu parça, kızın bileğinde pek ince kalıyordu.

Karanlık bir ışıkla parıldayan iki dar gümüş kıymık, savunma amacıyla etrafında dönüyordu. Çok geçmeden, yavaşça sönerek bileziğe doğru süzüldüler ve işlemelerin arasındaki yerlerine geri oturarak birleştiler.

Regis ağzından bir taş parçasını tükürerek yanımıza seğirtti.

Arkasında uzanan bölge, arkamızda bıraktığımız yıkımın izlerini taşıyordu.

İki yanında dik, kayalık uçurumların yükseldiği bir kanyondaydık. O kadar yükseğe tırmanıyorlardı ki, başımızın üstünde gökyüzünden sadece incecik bir dilim görünüyordu; sanki kanyon tabanı boyunca akan berrak derenin gökyüzündeki yansıması gibiydi. Gargoyle yaratıklarının kalıntıları olan irili ufaklı taşlar kanyon tabanına saçılmıştı.

"Taş gibi dövüştük," dedi Regis, son derece ciddi bir suratla.

Caera, dudaklarının kenarındaki hafif titremeyi saymazsak ifadesini ustalıkla koruyarak yanıt verdi. "İtiraf etmeliyim ki, taşlar yerine oturunca işler hiç de fena gitmedi. Hatta... kaya gibi bir performans sergiledik."

"Sanırım eğlence de güzellik gibi, bakanın gözündeki dağ kadardır..." dedi Regis. Gülmemek için kendini o kadar zor tutuyordu ki sesi titriyordu.

Derin bir iç çekerek çıkış geçidine döndüm. "Sizi yanıma aldığıma o kadar memnunum ki."

Caera yanıma bir adım yaklaştı. "Ah, hemen yüzünü taşlaştırma Grey."

"Evet Prenses. Bizi hafife alıp dağ sanma." Regis sonunda dayanamayıp kahkahayı bastı.

Yanımdakileri görmezden gelerek gözlerimi geçide diktim. Zihnim, Pusula’yı ele geçirdiğimden beri peşimi bırakmayan bir soruyla meşguldü.

Bu nesne, bizi Relektomblar’a istediğimiz gibi sokup çıkaran basit bir geçit oluşturucudan daha fazlası olmalıydı. Aklım sürekli cinlere kayıyordu. İnanması her ne kadar güç olsa da, burayı tasarlayan ve inşa edenler onlardı. O zamanlar bu labirentte seyahat etmenin bir yolunu bulmuş olmalıydılar ve Pusula’nın Relektomblar geçidiyle etkileşime girebildiğini zaten biliyordum.

Zihnimde bir görüntü belirdi; Sylvia’nın bana bıraktığı son mesajla ruhuma kazıdığı o sahte hafıza. Zamanla görüntünün berraklığı kaybolmuştu ama bir sonraki cin kalıntısına çıkan bölgelerden biri olduğunu biliyordum.

Şimdiye kadar Relektomblar’da körlemesine ilerlemiş, buranın beni hedeflerime doğru yönlendirdiğine inanmıştım... en azından öyle görünüyordu. Fakat çoktan ölüp gitmiş bir eter kullanıcısı ırkının entrikalarına körü körüne güvenmek işime gelmiyordu. Eğer Kader’e bir gün hükmedeceksem, dizginleri elime almalıydım.

Yere oturup yarım küre şeklindeki eseri aktif hale getirdim ve Sylvia’nın bıraktığı o silik anıya odaklandım. Sisli gri bir ışık geçidi kaplarken eser eterle titreşti; kesme taş çerçevenin içindeki petrol birikintisini andıran ışıltı silindi, yerini Merkez Akademi’deki odamın net görüntüsüne bıraktı.

"Kahretsin," diye küfrederek esere akan eter akışını kestim. Geçit anında eski görüntüsüne döndü.

"Düşüncelerine karşılık biraz besin macunu ister misin?"

Başımı kaldırdığımda Caera’nın yalıtımlı bir tüp ambalajına doldurulmuş besin dolu azığı bana uzattığını gördüm.

"Sadece Pusula’yı nasıl doğru düzgün kullanabileceğimi düşünüyordum," diye cevap verdim, tüpten yayılan ağır kokudan başımı geri çekerek. "O şeyi nasıl yiyebiliyorsun? Kokusu berbat."

Tüpteki pelteyi ağzına sıkmadan önce omuz silkti. "Senin aksine, ben hayatta kalmak için yemek zorundayım. Uzun tırmanışlarda bu tür şeyleri bolca taşımak çok kolay oluyor."

"Sanırım yemek yemeye ihtiyaç duymadığıma sevinmeliyim," dedim burnumu büzüştürerek.

Caera tüpü havada sallayarak jölelenmiş et kokusunu yüzüme doğru savurdu. Yüzümü buruşturup elini öteye ittim, eklem kemiklerim bileğindeki gümüş kolçağa çarparak çınladı. Beni daha fazla taciz etmesini engellemek için, "Yeni eserin nasıl hissettiriyor?" diye sordum.

"İnanılmaz derecede sinir bozucu," dedi Caera dudak bükerek. "Sanki sıfırdan kullanmayı öğrenmem gereken yeni bir uzvum çıkmış gibi."

"Eh, bu herif onu her zaman yapıyor," dedi Regis, kurtsu omuzlarını silkeleyerek.

Cevap vermeden önce elimle Regis’in ağzını sıkıca kapattım. "Az önce gördüğüm kadarıyla gayet kavramış gibiydin."

Caera’nın dudaklarının kenarında hafif bir gülümseme belirdi ama aynı hızla kayboldu. Geçide doğru dönerken gümüş kolçağını yukarı kaldırdı. "Sence Pusula da benim eserim gibi çalışıyor olabilir mi?"

"Nasıl yani?" diye sordum Regis’i serbest bırakırken.

"Eysere mana akıttığım ilk anda, kıymıklar kolçağın etrafında zar zor havada kaldığı için bunun sadece savunma amaçlı bir eşya olduğunu sanmıştım. Kıymıkları bağımsız olarak kontrol edebildiğimi fark etmem günler süren aralıksız deneylerden sonra oldu," diye açıkladı, gümüş bileziğe kazınmış olukların üzerinde parmağını gezdirerek. "Ya Pusula’nın geri dönüş fonksiyonu sadece varsayılan bir ayarsa ve daha fazlasını yapabilmesi için senin rehberliğine ihtiyaç duyuyorsa?"

Caera’nın ifadesi yumuşadı. "Kadim büyücülerin kendi halklarının bu bölgelerde amaçsızca dolaşmasına izin vermeleri pek olası görünmüyor. Aksi takdirde, rastgele dolaşırken tuzağa düşüp ölmelerini ne engelleyebilirdi ki?"

Bileğindeki gümüş kolçakla farkında olmadan oynayışını izledim. Gözleri boştu, uzak bir anıya odaklanmıştı. Cinleri, beni ya da kendisini düşünmüyordu. Çünkü konu kendisi değildi.

"Relektomblar’ın ağabeyini kaçamayacağı bir yere göndermiş olma ihtimalinden korkuyorsun," dedim yumuşak bir sesle. Mavi saçlı Alacryalı soylu şaşkınlıkla bana döndü.

"Zihin okumak da mı senin o başka dünyalara ait güçlerinden biri?" diye sordu dehşetle. "Lütfen bana şunu yapabildiğini sakladığını söyleme..."

Yüzümde küçük bir gülümsemenin belirmesine izin verdim. "İnsanları okumakta iyiyimdir, ama bu büyü değil."

"Anladım," dedi rahat bir nefes alarak. "Bir süredir merak ediyordum... Ağabeyimin hançerini ve pelerinini bulduğun o bölge..."

"Sadece benim kaçabileceğim bir yer miydi?"

Tereddütle başını salladı. "Aynalı oda ya da karlı dağlar gibi mi? Yüzler köprüsü bile senin o..."

"Ona Tanrı Adımı diyoruz," diye tamamladım.

"Senin 'Tanrı Adımı' yeteneğin olmadan kaçılamayacak bir yer miydi?" Bana değerlendiren gözlerle baktı. "İsmi Regis koydu, değil mi?"

Kanyon duvarlarında yankılanan yüksek bir kahkaha attım. "Nereden bildin?"

Acı acı gülümsedi. "İçimden bir ses yeteneklerine böylesine... şatafatlı isimler vermeyeceğini söylüyor."

"Birincisi, harika bir isim," dedi Regis, çenesini elimden kurtardıktan sonra savunmaya geçerek. "İkincisi, sen de eskiden 'Mutlak Sıfır' diye bir büyü kullanıyordun, o yüzden..."

"Hayır," dedim kızın asıl sorusuna yanıt olarak. "Ağabeyinin hançerini bulduğum bölge öyle bir yer değildi. Ben bulmadan önce pek çok avcının canını alacak kadar ölümcüldü, ama kaçmak için eter kullanmayı gerektirmiyordu."

"Bu da bir şeydir. Başaramamış olsa bile en azından savaşma şansı olduğunu bilmek güzel." Caera zoraki bir gülümsemeyle arkasını dönüp uzaklaştı.

Elimdeki yarım küre esere tekrar odaklanırken Regis yanımda kaldı. Caera’nın dediği gibi, belki de Pusula’nın daha fazla rehberliğe ihtiyacı vardı. Gözlerimi kapatıp üzerimde en büyük etkiyi bırakan, en net hatırlayabildiğim bölgeyi zihnimde canlandırdım.

"Gerçekten değişiyor," dedi Regis inanamayarak, ardından inledi. "Gide gide orayı seçmek zorundaydın, değil mi?"

Tek gözümü açtığımda pürüzsüz mermer zemini, yüksek kemerli tavanı ve her iki ucunda rünlerle kaplı kapıları gördüm... Koridorun iki yanına dizilmiş zırhlı heykeller de cabasıydı.

"Gerçekten işe yaradı," diye soludum. Pusula, yeni hedefi açık tutmak için benden eter çekmeye devam ettikçe çekirdeğimdeki süzülmeyi hissedebiliyordum.

Eseri devreden çıkarıp gideceğimiz yerin detaylarını zihnimde canlandırmaya başladım. Görüntü netleşince Regis’in böğrüne hafifçe vurdum. "Caera’yı çağır. Gidiyoruz."

Gideceğimiz bir sonraki bölgeye açılan geçit kararlı hale geldiğinde, Caera, Regis ile birlikte gelmişti; gözleri şaşkınlıktan yuvalarından fırlayacak gibiydi.

"Bunu bu kadar çabuk çözebildiğine inanamıyorum," diye mırıldandı.

"Tavsiyen işe yaradı," dedim, Regis tekrar içimde kaybolurken elimi uzatarak. "Hadi gidelim."

Derin bir nefes alarak ikimiz de geçitten geçtik. Bizi anında nemli bir rüzgar dalgası karşıladı. Etrafımızda hem zeminden hem tavandan büyüyen sık ağaçlar vardı; üzerlerinde yer yer eter meyvelerinin renkleri parıldıyordu. Ayaklarımızın altında ise birbirine dolanmış devasa kök ağları sonsuzluğa uzanıyordu.

"Şey, burası kesinlikle senin odan değil," diye gözlemde bulundu Caera. "Yani şu gizemli görevinde ziyaret etmen gereken bölgelerden biri burası mı?"

"Hayır," dedim sessizce, ona dönerek. "Ağabeyinin öldüğü yer burası."

Alacryalı soylunun başı hızla bana döndü. Zeki kırmızı gözleri kocaman açılmış, titriyordu. Sonra yüzünü gizlemek istercesine kafasını çevirdi, saçlarının yüzüne düşmesine izin verdi. "Teşekkür ederim, Grey."

Regis’in zihnimdeki alaycı sırıtışının yarattığı karıncalanma hissini görmezden gelerek Pusula’yı rünüme geri kaldırdım ve öne doğru bir adım attım. "Henüz teşekkür etme."

Buraya en son geldiğimizde, sırf bu bölgenin hassas ekosistemine zarar vermeyelim diye Regis ile birlikte dev kırkayak hariç yumurtalarının hepsini yok etmiştik. Fakat Kadim Harabeler zaman kavramını büken bir yerdi; bu yüzden girdiğimizde karşımıza neyin çıkacağını kestiremiyorduk.

Gözüm yakınlardaki ağaçlara kaydı. Sağlam dalları olan bir tanesini kestirip tırmanmaya başladım. Aşağı doğru sarkan, belirsiz yaratıkların yem olarak kullandığı o tuzak meyvelere basmamaya özen gösteriyordum. Yerden yaklaşık yirmi metre kadar yüksekliğe ulaştığımda etrafı süzüp kırkayağın yuvasını aramaya koyuldum.

Yuvaya açılan o derme çatma çukur sıradan görünse de içinden yayılan morumsu eter ışıltısı kendini hemen belli ediyordu. Çok sürmeden yerini tespit ettim, bir kilometreden daha yakındı. Tam aşağı, diğerlerinin yanına süzülecektim ki uzaklardaki ağaç tepelerinde bir hareketlilik gözüme çarptı. Ağaçların tepe kısımları, altlarında bir şey ilerliyormuşçasına dalgalanıyordu.

İki kuyruklu maymunlar koskoca ağaçları bu şekilde sallayacak kadar iri değildi...

Daldan dala atlayarak saniyeler içinde yere indim. İşaret parmağımı dudaklarıma götürüp Caera'ya doğru fısıltıyla konuştum. "Yaratık ininden çıkmış. Birkaç kilometre ötede ama yine de ses çıkarmadan ilerlemeliyiz."

Gitmemeiz gereken yönü başımla işaret edip öne geçtim. Çıt çıkarmamak için her adımı azami dikkatle atıyordum.

Zihnimdeki Regis alaycı bir edayla takıldı. Neden bu kadar gerginsin? Buraya ilk geldiğimiz zamana kıyasla fersah fersah güçlüyüz.

Biliyorum ama zayıf olduğun zamanlarda zihnine kazınan o korkuyu söküp atmak kolay olmuyor. Sen büyüdükçe o korku da seninle birlikte büyüyor.

Orman sessizliğe gömülmüştü. Kırkayağın o ağır ayak sesleri bile duyulamayacak kadar uzaktaydı. Ne bir kuş ötüşü ne de bir böcek vızıltısı vardı. Bu sessizlik hiç doğal gelmiyordu. Gerçi bu bölgede o açgözlü kırkayak dışında sadece iki kuyruklu maymunlar yaşıyordu ve onlar da çıt çıkarmadan hareket etmeye çoktan uyum sağlamıştı. Yine de kulaklarımı dört açmama rağmen tek bir tanesinin bile sesini alamadım.

Durup sık ağaçların arasını süzdüm. Etrafımız eter yüklü etli armutlara benzeyen meyvelerle doluydu ama görünürde tek bir maymun bile yoktu. Gözlerime eter pompalayıp ağaçların sarmaşık gibi aşağı doğru sarkarak büyüdüğü tavana odaklandım. Koyulaşan gölgeleri dakikalarca incelememe rağmen yaprak bile kıpırdamıyordu.

Caera kafasını iki yana çevirerek fısıldadı. "Bir sorun mu var? Ne gördün?"

"Hiçbir şey," diye itiraf ettim. "Kesinlikle hiçbir şey."

Yerel canlıların yarısının ortadan kaybolması beni neden bu kadar germişti emin değildim ama içimde kötü bir his vardı. Bedenimi saran eter katmanını sıkılaştırıp yürümeye devam ettim.

İnin girişine varana kadar tek bir yaşam belirtisine bile rastlamadık. Caera dizlerinin üzerine çöküp loş tünele baktı. Burnunu çekip yüzünü buruşturdu. "Bu iğrenç koku da ne böyle?"

Ben de onun gibi eğildim ve çürüyen et kokusu yüzünden az kalsın kusacaktım. Regis'in zihnimde irkildiğini hissettim. Sadece düşüncelerinden okumak bile midemi bulandırmaya yetti. Ben bu seferlik pass geçiyorum.

"Belki de kırkayağın leşidir," diye fısıldayarak dik bir açıyla aşağı inen tünelden içeri birkaç temkinli adım attım.

Tünel eskisi gibi hafif mor bir ışık saçıyordu ama sanki genişlemiş gibiydi. Zeminindeki çiğnenmiş toprağın mor ışıltının altında kalan kısımları kızılımsı bir renğe bürünmüştü.

Tünel sola doğru genişleyip açılana kadar sessizce ilerledik. Zemin boyunca eter kristalleri saçılmıştı; bazıları ezilip toza dönüştüğü için ışıltısını kaybetmişti. Sonunda ilk kırkayakla dövüştüğümüz o devasa mağaraya vardık.

Caera elini burnuna ve ağzına kapattı. Kokunun kaynağını bulmuştuk ve bu kesinlikle öldürdüğümüz kırkayağın leşi değildi.

Eter kristalleri zemini bir halı gibi kaplamıştı; artık yığın halinde değil, her yere dağılmış ve parçalanmış durumdalardı. Yarı yenmiş, çürüyen maymun cesetlerinin kanıyla kırmızıya boyanmışlardı. Korkunç bir katliam tablosunu andırıyordu.

"Grey..." Caera her an kusacak gibi görünüyordu ama bu tepkisinin tek sebebinin önümüzdeki manzara olmadığını biliyordum.

"Daha önce böyle değildi," dedim yumuşak bir tonla. "Hiç böyle bir vahşet yoktu."

Pisliğin en yoğun olduğu yerlere basmamaya çalışarak mağarada ilerlemeye başladım. Ayaklarımın altında ezilen çatlak eter kristalleri rahatsız edici bir gürültü çıkarıyordu. Amacım kırkayak yumurtalarını ve o yaratığın yuttuğu yükselenlerden geriye kalan zırh ve silahların bulunduğu kristalleri bulduğum o çanak şeklindeki yuvayı bulmaktı. Ama yuva yoktu.

Yuvanın bulunduğu yer kazılmış ve çiğnenmişti; etraf kristallerden ve cesetlerden arınmış tek noktaydı. O çukura yaklaşırken ayağım kristallerin altına saklanmış bir şeye çarptı. Eğilip kırık bir kılıç kabzası çıkardım. Sevren'in pelerinini ve hançerini bulmadan önce eter yükleyip parçaladığım kılıçtı bu. Onu tekrar molozların arasına fırlattım.

Caera yanıma gelip durduğunda, "Üzgünüm," dedim. "Burayı daha... anılacak bir yer sanıyordum."

Caera elini kısa bir an için omzuma koydu. Hiçbir şey söylemedi ama zaten söylemesine de gerek yoktu.

Yuvanın eskiden bulunduğu o çukurun merkezine doğru çekingen adımlarla inip diz çöktü. Parmaklarını yeni kazılmış toprağın içinde gezdirdi. Zihninden geçenleri toparlamasına izin vererek sessizliğimi korudum. Muhtemelen üvey ailesinin ona hiç tanımadığı o fırsatı değerlendirmek, ona veda etmek istiyordu.

Kendi babamı düşününce benim de içimi bir burukluk kapladı. Keşke onun anısını yaşatmak için daha fazla şey yapsaydım. Reynolds Leywin harika bir adamdı, bir kahramandı ve akılsız yaratıklarla dövüşürken ansızın gelen bir ölümden çok daha fazlasını hak ediyordu. Ama düşününce, Caera da muhtemelen Sevren için aynı şeyleri hissediyordu.

"Grey?" Çukura, Caera'ya doğru baktım. Kaşlarını çatmıştı. "Sen de duydun mu?"

Kendi düşüncelerime öyle dalmışım ki giderek büyüyen o gürültüyü hemen fark edememiştim. Sanki koca bir ordu yaklaşıyordu; zırhlı binlerce asker yukarıdaki ormanda koşturuyordu sanki.

"Siktir, geliyor," diyerek Caera'ya elimi uzattım ve çukurdan çıkmasına yardım ettim. "Regis!"

Şart mı sanki? diye mırıldandı ama yine de yanımda belirdi; alevleri huzursuzca dalgalanıyordu.

Hemen savaş pozisyonu aldık. Dikkatini çekmek üzere mağaranın merkezine yakın bir yerde durdum. Regis uzak duvara yakın kalarak sola doğru süzüldü. Caera ise kılıcını çekip etrafında savunma amacıyla dönen iki gümüş iğneyle geride bekledi.

Sert kabuğunun tünel duvarlarına sürtünürken çıkardığı o ses tüm ini sallıyor, tavandan üzerimize toz bulutları yağdırıyordu. Yaklaştıkça yavaşladı; kıskaçlarının o ritmik, ölçülü tıkırtısını duyabiliyordum. Tık tık tık. Defalarca. Sonra biraz daha öne sürtünüyordu. Tık tık tık.

Ardından kafası mağaradan içeri uzandı.

Siktir.

Bu kırkayak rahatlıkla öldürdüğümüzün yarı katı büyüklükteydi. Beden pas kırmızısı bir renge bürünmüştü, artık sadece hafifçe yarı saydamdı. Kıskaçlarının her biri bir insan boyunda ve genişliğindeydi, kenarları kemik testeresi gibi tırtıklıydı.

Öylece kalakaldı. Kafasını birkaç santim aşağı indirdi. Kıskaçlar tıkırdadı.

Sonra o boyuttaki bir yaratık için imkansız sayılabilecek bir hızla öne fırladı. Kıskaçlar hemen önümde boşa kapanırken geriye doğru sıçradım, ardından gövdesinin altına doğru yuvarlanıp en öndeki bacağını yakaladım. Sert bir büküşle bacağını gövdesinden koparıp aldım ama dev kırkayak durmuyordu; her bir bacağı yere saplanıyor, kıvrılıp şahlanıyordu. Her bir santimi hareket halindeydi.

Regis'in arka tarafta dolandığını, yakalayabildiği her yere dişlerini geçirdiğini görebiliyordum. Diğer taraftan ise siyah alevler gülle gibi o sert kabuğa çarpıyordu ama alevler kabukta sadece siyah yanık izleri bırakıyordu. Exoskeleton kalın bir eter katmanıyla kaplıydı; bu katman ruh alevini bile savuşturuyordu.

Kopardığım bacağa eter yükleyip kırkayağın karnına saplamaya çalıştım ama başka bir bacak omzuma çarptı ve darbe eter kaplı kabuktan kayıp gitti.

Elimdeki parçayı fırlatıp onun yerine bir eter bıçağı çağırdım ve en yakındaki bacağa savurdum. Bıçağım bacağı sadece çizdi, sonra da kırıldı. Küfür ederek eter hançerine daha fazla güç pompaladım; formuna odaklanıp onu genişlemeye ve uzamaya zorladım. Hançer kürek büyüklüğüne ulaşıp şekil aldı, ardından patlayarak dağıldı.

Kırkayak dikkatini ona çevirince Caera kendini hazırladı. Yaratık ıslık benzeri bir çığlık atıp kıza doğru fırladı.

Ellerimde toplayabildiğim kadar eter toplayıp yukarı doğru sert bir yumruk attım. Alt karındaki kabuk çatladı ve kırkayağın bedeni sarsıldı; bacakları kristal kaplı toprakta çırpındı. Tekrar tekrar yumrukladım, gövdesinin altında bir dizi çukur oluşturdum ama bu onu yavaşlatmaya ya da dikkatini üzerime çekmeye yetmedi.

Caera'nın eserinden çıkan gümüş kıymıklar önünde hızla dönüyordu, artık mermi fırlatmıyorlardı. Bunun yerine aralarında uzanan kesintisiz bir ruh alevi hüzmesi, önünde ince bir bariyer oluşturmuştu. Kırkayağı durdurmak için son bir gayretle bacaklarını yakalamaya hazırlanırken bileklikten üçüncü bir parça, ardından da dördüncüsü koptu ve diğerlerine katıldı.

O ince bariyer, kırkayak çarpmadan bir an önce siyah alevlerden bir duvara dönüştü. Caera savunma bariyerini ayakta tutmaya odaklanırken gözleri keskinleşti, öne doğru eğildi. Çarpışmanın şiddeti ini salladı; ön kısım aniden durup arka kısım öne doğru hücum edince kırkayağın bedeni raydan çıkmış bir tren gibi akordeon gibi katlandı.

Kıskaçlar ruh alevi kalkanının kenarlarını kavramak istercesine iki yana açıldı. Eter kaplı kırkayak siyah alevlere her temas ettiğinde etrafa morumsu siyah kıvılcımlar saçılıyor, düştüğü her yeri yakıyordu. Karanlık ışık Caera'nın yüzündeki tere vuruyor, hatlarını iyice belirginleştiriyordu. Odaklanmaktan dişlerini kenetlemişti; kırmızı gözleri sanki kendileri de alev almış gibi parıldıyordu.

Yaratığı püskürtmeyi başarıyordu ama bunu daha fazla sürdüremeyeceğini biliyordum.

Mağaranın diğer ucundan yükselen ani ve yoğun bir baskı, beni yeni bir tehlikeye karşı tetikte olarak arkama dönmeye zorladı. Fakat karşıma çıkan şey yeni bir düşman değildi. Regis, eter kristallerinden oluşan bir yığının içinden doğrulmaya çalışıyordu. Dönüşümü ilerledikçe alevleri girintili çıkıntılı bir hal alıyor, uzuvları gölgelerin içinde erirken kurda benzeyen silüeti belirsizleşiyordu. Gövdesinden dışarı fışkıran sivri dikenlerin ve başından çıkan boynuzların belirginleştiğini görebiliyordum ama savaşa katılması biraz zaman alacaktı.

Onun Yıkım yeteneğini kullanma kararını sorgulayacak vakit yoktu. Kırkayak benzeri mahlukun kıvranan kafasının üzerine Tanrı Adımı ile ışınlandığımda etrafımı eter şimşekleri kapladı. Yumruklarıma eter yükleyerek zırhla kaplı dış iskeletine vurmaya başladım. Kalın hitin tabakasında örümcek ağı gibi çatlaklar oluşana kadar tekrar tekrar indirdim darbelerimi.

Yaratık bu ezici darbelerle geriledi. Başını altımdan öyle hızlı çekip savurdu ki ayaklarımın üzerine düşmeden önce havada bir tur takla atmak zorunda kaldım. Dev kafa iki yana sallanıyor, kıskaçları tehditkar bir şekilde birbirine çarpıp şakırdıyordu. Bir anlığına mağaradaki her şey duruldu.

Caera arkasına saklandığı bariyerin ardında derin derin nefes alıyordu. Göz göze geldiğimizde başını hafifçe eğerek iyi olduğunu belli etti.

Sadece bizim değil, devasa kırkayacın bile bütün dikkati Regis'e çevrilmişti. Gölgeler üzerinden çekildikçe Yıkım formunun dehşeti tamamen ortaya çıktı. Tıpkı daha önce Yaban Şeyler ile dövüştüğümüz zamanki gibi devasa bir boyuta ulaşmıştı. Göğsü ve ön bacakları kas yumrularıyla kalınlaşmış, arkaya doğru hafifçe alçalan sırtı mor, bükülmüş alevlerle kaplanmıştı. Bir boğanınkini andıran uçları sivri boynuzları öne doğru kıvrılıyor, hırlayan çenesi tırtıklı hançerlerle dolu bir tuzağı andırıyordu.

Konuştuğunda, konuşmaktan ziyade ilkel bir hırıltıyı andıran o derin sesi tüm in içinde yankılandı. "Hadi bunu da sindir bakalım, kaltak!"

Regis, inin yarısını tek bir sıçramayla geçip çöreklenmiş haldeki kırkayacın üzerine çullandı. Yıkım ile yüklenmiş çenesi yaratığın etini parçalıyor, kabuğunu yararak büyük yaralar açıyordu. Kopan bacakların ve yarılan kabuğun içinden dışarıya koyu, kırmızımsı bir irin saçıldı. Ancak kırkayakpes etmiyordu. Regis'in devasa boyutuna rağmen yaratık ondan çok daha büyüktü; bir piton yılanı gibi etrafına dolanarak heybetiyle onu ezmeye çalıştı. Bacakları saplanan birer hançer gibi Regis'in gövdesine batıyor, sertleşmiş kürkünden kayıp gidiyordu.

Simsiyah ruh alevleri yaratığı eskisinden de hızlı bir tempoyla dövmeye devam etti. Kalın eter bariyeri yavaş yavaş pes ediyordu. Yutulan her on aleve karşılık bir tanesi bariyeri delip geçiyor, değdiği hitin tabakasını cızırdatarak yakıp kavuruyordu.

Derken kırkayak tam bir ölüm sarmalına girdi. Bedenine kilitlediği Regis'le birlikte mağaranın içinde çılgınca yuvarlanmaya başladı. Mahlukun gövdesi Caera'yı duvara kıstırıp ezdiğinde, kızın elindeki eser tekrar savunma moduna geçti.

Derin ve sakinleştirici bir nefes alarak avcumda eterden bir bıçak şekillendirmeye çalıştım. Zihnimde net bir imge tutarak oluşumu yönlendirdim: Mavi yerine yarı saydam bir mor renkte, uzun ve ince bir bıçak. İhtiyacım olan eter miktarı elimde vardı, bunu biliyordum. Eksik olan tek şey anlayıştı. Eterin nasıl katı bir biçime, bir silaha dönüştürülebileceğine dair o temel kavrayış zihnimden kaçmaya devam ediyordu.

Yine de denedim. Hançer uzadı fakat keskin kenarları belirsizleşti. Etrafımda burkulan ve sağa sola çarpan kırkayacın devasa bedeni gibi form da bükülüp dalgalandı. İrademi sertleştirdim, bıçak tekrar doğruldu. Kenarları dövme çelikten ziyade bir ocak alevi gibi titreyip dalgalansa da biçimini korumayı başardı.

Kırkayacın kıvrılan bedeninin izlediği yolu takip ettim. Kaotik ve bilinçsizdi ama bu karmaşanın içinde bile bir düzen vardı. Bıçağı iki elimle kavrayıp zihnimi ikiye böldüm. Bir yarımla kılıcın biçimini sabit tutuyor, diğer yarımla eteri her bir kasıma, eklemime ve tendonuma pompalıyordum. Bu çabayla başım zonkluyor, vücudum oluşan gerilime dayanmakta zorlanarak adeta çığlık atıyordu.

Patlama Adımı ayaklarımın altındaki dünyayı geriye doğru kaydırdı. Bir an sonra inin diğer ucunda duruyordum. Ellerimde eterin silik bir dumanından başka bir şey kalmamıştı. Arkamda, kırkayacın gövdesi yere yığılırken tok ve kesintisiz bir çökme sesi yükseldi. Bedeninin yarısı boyunca uzanan devasa yarıktan akan kırmızı irin; yeri kristallere, yarı yenmiş kalıntılara ve kanlı bir çamura buladı.

"İyi misin?" diye düşündüm kırkayacın ölü bedeninin kıvrımları arasında göremediğim Regis'e doğru. Yıkım formunun yaydığı o ağır baskı artık iyice zayıflamıştı.

'Beni kafana takma,' diye yanıtladı bitkin bir düşünceyle. 'Şurada, bu kokmuş ölüm çorbasının içinde biraz uzanacağım.'

Yorgun bir kıkırdamayla yönümü duvarın dibine yaslanmış duran Caera'ya çevirdim. Kompas'ı çalmamda bana yardım etmesi karşılığında onu bu tırmanışlara getireceğime söz vermiştim. Ancak bu Alacryalı soylunun son birkaç bölgedeki mücadelesini gördükten sonra, onu yanımda gezdirmek bir zorunluluktan ziyade gerçek bir ortaklığa dönüşmüştü.

"Caera," diye seslendim onun tekrar ayağa kalkmaya çalıştığını görünce. "İyi iş—”

Mavi saçlı yoldaşım inin merkezine doğru topallayarak ilerlerken, yüzündeki ifadedeki bir şey daha fazla yaklaşmamı engelledi.

Regis, kırkayak leşinin arkasından belirdi; kürkün üzerine yapışan pislikleri silkeledi. Yanıma gelip durdu. Caera'nın inin merkezine yakın, görece temiz bir alan bulmasını sessizce izledik. Kızın bedeninden aniden yayılan ruh alevleri, siyah alevlerden oluşan bir küre yarattı ve ortaya çıktığı hızla yok oldu.

Şimdi toprağın çıplak kaldığı bir dairenin ortasında duran kız, loş ışıkta gümüş gibi parlayan bir şeyi çıkardı ve yere sapladı. Ağabeyinin hançeriydi bu.

Dizlerinin üzerine çöktü, öne doğru eğilip alnını hançerin kabzasına yasladı. Yanaklarından süzülen gözyaşları toprağa düşerken omuzları titremeye başladı.

"Haydi gel," diye fısıldadım arkamı dönmeden önce. Kederini yalnız yaşayabilsin diye Regis de beni takip etti. Arkamızda kalan sessizlikte, hıçkırıklara boğulan bir ses yankılanıyordu.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.