ARTHUR LEYWIN
…Dur bir dakika.
Gözlerimi açmak için büyük bir mücadele verdim. Başardığımda bile etrafı neredeyse hiç seçemiyordum. Sadece tek bir şey netti. Annem. Çok daha gençti, geçen zorlu yılların bıraktığı o ağır izler henüz yüzüne yerleşmemişti. Kızıl-kahve saçları daha gür, rengi daha canlıydı; cildi pürüzsüz, gözleri ışıl ışıldı.
Yüzüne bakarken içimin sıcacık bir duyguyla dolduğunu hissettim.
“Selam küçük Art, ben senin babanım. Bakalım 'baba' diyebilecek misin?”
“Hayatım, daha yeni doğdu o.”
Babama bakarken minik, zorlanan gözlerim irileşti. Özellikle o zamanlar ne kadar karizmatik bir adam olduğunu neredeyse unutuyordum. Sert çenesi sinekkaydı tıraşlıydı ve bu da genç hatlarını iyice ortaya çıkarıyordu. Kül rengi kahverengi saçları gayet muntazam kesilmişti. Zihnimin derinliklerinde, bilincimin altında bağımsızca çalışan ayrı bir katman gibi beliren silik bir hatıra, babamın kaşlarını keskin iki kılıç gibi güçlü ve heybetli, ama bir o kadar da düşük ve sevecen olarak tarif ediyordu.
Ağlamaktan ıslanmış derin mavi, adeta safir rengi gözlerine bakarken kendi gözlerimin de dolduğunu hissettim. İçimden birbiriyle çatışan, karmaşık duygu dalgaları gelip geçti ve en sonunda kendimi tutamayarak koyuverdim. Minik ağzımdan ve ciğerlerimden fırlayıp çıkan şey, bir bebeğe yakışır şekilde kontrolsüz ve acı bir feryattı.
“Doktor Bey, ters bir durum mu var?” diye sordu babam. “Neden ağlıyor?”
Doktor, babamın bu telaşını elinin tersiyle itti. “Yeni doğan bebekler ağlar Bay Leywin. Siz lütfen birkaç gün daha dinlenmeye bakın. Bir şeye ihtiyacınız olursa buralardayım.”
Anlamıyordum. Bu an, yeni hayatımın ilk günüydü… değil mi? Ama herhalde yeniden… bir kez daha doğmuş olamam, değil mi? Zihnimin bulandığını, acıktığımı ve yorulduğumu hissettim. Düşüncelerimi toparlamakta güçlük çekiyordum. Sadece… biraz dinlenmem… bir şeyler yemem gerekiyordu. Ancak o zaman daha sağlıklı düşünebilecektim.
Kafamın arka planında bir yerlerde, serin, karanlık ve huzur veren ama aynı zamanda yoğun, canlı ve tetikte duran bir baskı hissettim. Yine de yorgunluktan, belirsizlikten ve bir bebeğin bedeninin getirdiği o kaçınılmaz arzulardan örülü bir bulutun içine çekilirken, bu histen fazlasını bilincimin ön planına taşımayı başaramadım.
Babam beni o sade yatak odasının içinde döndürürken neşeyle cıyakladım. Yaptığı her şeye hayrandım; onu kahkahalarla ve ışıl ışıl gözlerle ödüllendiriyordum. Kendi bebek bedenimde yeniden doğmadan önce bile, iki farklı hayatta yarım asır devirmiş bir yetişkinin o rasyonel mantığını ve zihinsel mesafesini korumak imkansız gibiydi.
Bebeklik dönemime ait eski hatıralar, bilincimin hemen üzerinde, suyun üstündeki zeytinyağı gibi yarı oluşmuş halde duruyordu. Fakat bu kez hayatım farklıydı. Ben farklıydım. Nedeninden tam emin olamıyordum ama bebek olmanın o çekim gücü çok daha baskındı; sanki kişiliğimin üzerine çöken üçüncü bir katman gibiydi.
Hatta ne zaman kim olduğuma odaklanmayı bıraksam… Yani yirmi yıl yaşamış, Tırpanlar ve asuralarla savaşmış, dört elementi de ustalıkla kullanıp hepsini kaybettikten sonra eter'e kucak açmış olan Arthur Leywin olduğumu unuttuğum anlarda… sanki suyun altına batıyor, bilinçli bir çaba harcamadan hayatımı tam da eskisi gibi yaşıyordum. Tıpkı insanın her gün yürüdüğü yollardan geçip varacağı yere ulaştığında, o yolculuğu nasıl tamamladığına dair en ufak bir fikir sahibi olmaması gibi.
Aniden kapı çalındı ve bacağıma saplanan keskin bir acıyla irkildim. Bir bebeğin içgüdüleri mantığımı bastırdı ve feryat figan ağlamaya başladım.
Babam panik içinde etrafa bakındı, beni göğsüne bastırıp sırtımı kabaca pat patladı. “Şşş, Art, tamam oğlum. Sadece küçük bir çizik, ağlamana gerek—”
“Reynolds, ne yaptın sen?” Annemin sesi kendisinden hemen önce odaya girdi. Beni babamın kucağından çekip aldığı gibi adama ters bir bakış fırlattı, ardından bacağımdaki çiziğe doğru eğildi. “Ağlama benim güzel bebeğim! Baban mahvetti seni. Geçti minik Art'ım, geçti. Senin annen bir şifacı, bilmiyor musun yoksa?”
Hala ağlayarak yatağa bırakıldım. Sonra yumuşacık, minik bedenimi sarsan bir hıçkırıkla birlikte, annemin ellerinden süzülen ışığı görünce duraksadım. Işık yaramı sarmaladı ve çizik sanki hiç var olmamış gibi yavaş yavaş kayboldu.
Bu an, Dicathen'daki büyünün Dünya'daki ki kavramından ne kadar farklı olduğunu ilk kavrayışımdı. Annemin yaramı iyileştirmesini izlemek, mana'ya duyduğum ilginin ilk kıvılcımı olmuştu. Yalnız, şimdi…
Mor zerreler havada süzülüyor, sanki ışığı incelemek ister gibi etrafta dolanıyordu. Işığın içinde dans ediyor, annemin ellerinin etrafında dönüp cildimin üzerinde kayıyorlardı.
“Eter,” dedim. Birçok şeyi aynı anda fark etmiştim ama bir bebek gibi davranmam gerektiğini tamamen unutmuştum.
“Efendim?” dedi annem şapşal bir tebessümle, burnumu hafifçe sıkarak. “Bak, iyileşti bile.” Artık çizik taşımayan o ten parçasını nazikçe ovuşturdu ama ben dikkatimi ona veremiyordum.
Eter parçacıklarını görebiliyordum… Ama hayatımın bu evresinde eter'i görmem ya da hissetmem imkansızdı. Henüz birkaç aylıktım ve bir mana çekirdeğim bile yoktu. Bedenimdeki tüm mana'yı bir çekirdekte toplama sürecine başlamama bile aylar vardı… Eğer tabii—
Küçük detaylar, bazı anlar değişmişti; benim seçimlerimle yön bulmuştu ama yine de bu ikinci şansı genel olarak tam da eski adımlarımla yürüyordum.
Dördüncü yapı taşını harekete geçirdiğimi hatırladığımda, göğsümü rahatsız edici, garip bir dejavu hissi kapladı. Kader, diye düşündüm; odaklanmak için yüzümü buruşturarak. Kader'in gizemini çözmeye çalışıyorum.
Eter'in bu birdenbire belirmesi, odağımı kendi içime çevirdi; bilinçaltımın derinliklerinde duyulması güç bir ses gibi bastıran o karanlık ve ışığın, yin ile yang'ın dengesine yöneldim.
Sylvie! Regis! Minik bebek uzuvlarımın, tüm bedenimi saran o yoğun endişeyle kıvrandığını hissettim. Onları nasıl unutabilmiştim? Yanımda olmaları gerekiyordu, onlar—
'Yanındalar,' dedi boğuk, pürüzlü bir kadın sesi. Odaya göz atmak için başımı hantalca iki yana salladım. Annem kaşlarını çatmış bana bakıyor, bir şeyler soruyordu ama dediklerinden tek bir kelime bile zihnime ulaşmıyordu.
Bunun yerine, ruh bağım Sylvie'nin altın sarısı gözleriyle karşılaştım. Ancak tam olarak altın rengi değildiler; bedeninin geri kalanı gibi saydam, yarı şeffaftılar. Tam da önceki gibi görünüyordu; genç, henüz insan formunu yeni kazanmış haliyle. Tek bir farkla: Avurtları çökmüş ve… bitkindi. O saydam görüntüsü bir yana, sanki yok oluşun eşiğindeymiş gibi zayıf düşmüştü.
Ah, Sylvie, buradasın. Bunca zamandır burada mıydın? Özür dilerim, bu formdayken benliğimi korumakta çok zorlanıyorum—
'Hayır Arthur. Ben seninle birlikte yapı taşına giren Sylvie değilim.'
Ne diyeceğimi bilemeyerek duraksadım, kafam iyice karışmıştı. Yine uykum geliyordu; annem beni kucağında sallayıp pışpışlarken gözlerim kendiliğinden kapanmaya başladı.
'Ben seni Leywin ailesine getiren, Dünya'dayken seni gözleyen, şu an yumurtasının içinde dondurulmuş halde bekleyen parçamla henüz birleşmemiş olan Sylvie'yim,' diye düşündü Sylvie. Sözleri havada değil, doğrudan kafamın içinde yankılanıyordu. Anlayışlı bir tebessümle bana baktı. 'Kafa karıştırıcı, biliyorum. Çünkü aslında ben o Sylvie de değilim. Ben, senin zihnindeki o Sylvie yansımasıyım. Çünkü bütün bunlar bundan ibaret; her şey bir yansıma. Hayatını bu yapı taşının alemine yansıtıyorsun ve buradaki büyü, sen uyurken—rüya görürken—onun tekrar yaşanmasına izin veriyor.'
Göz kapaklarım titredi, bebek bedenimin gevşediğini hissettim. 'Ama… çok gerçekçi. Eğer bu doğruysa' —esneyip tombul kollarımı uzattım— 'sen bunu nasıl bilebilirsin ki? Benim bilmediğim bir şeyi… bilemezsin…'
Ve sonra, ne kadar dirensem de kendimi yeniden uykunun kollarına bıraktım.
İçime dolan yoğun mana dalgasıyla birlikte, göğüs kemiğimin arkasında çekirdek şekillendi. Hissiyatı muazzamdı, kelimelerle tarif edilemezdi. Hem çekirdeği ilk kez oluşturmanın getirdiği o zafer hissini hem de göğsümde yeniden mana toplayan bir çekirdeğin verdiği o duygusal neşeyi aynı anda yaşıyordum; bir daha asla tadamayacağımı sandığım bir duyguydu bu.
Yeni oluşan mana çekirdeğimi hissetmek için tam gözlerimi kapatıyordum ki, bir sonraki anın hatırası zihnimi sürekli yutan o zaman sisinin arasından sıyrıldı. Gözlerimi açıp yarı yarıya yıkılmış eve baktım; enkaz parçaları hala gökten aşağı yağmaya devam ediyordu.
Uzaktan annemin bağırışını duydum: “Art! Bebeğim! İyi misin?”
Ancak dikkatim bambaşka bir yerdeydi. Bilincimin sınırlarını karıncalandıran o yeni mana hissi değildi odağım; uyanışımın dışa doğru yaydığı o patlama gücüyle yerinden fırlayan mor eter zerreleriydi. Sadece en yakındakiler savrulmakla kalmamıştı; yıkım alanının ötesindeki eter de sanki meraklanmış gibi yavaşça yakınlaşıyordu. Sanki eter'in kendisi ne olduğunu incelemeye geliyordu.
Ama eter neden böyle davransın ki? Son birkaç yılımı bir çocuk olarak hayatımı yeniden yaşama ritmine kaptırdığım için, onu nasıl hissedebildiğimi, hele ki varlığının ve hareketlerinin ne anlama geldiğini düşünmeyi tamamen unutmuştum.
Arka planda beni kucağına alan annem halsizce, “Tebrik ederim güzel Art'ım,” derken babam coşkuyla haykırıyordu: “Uyanış gerçekleştirdin, şampiyon!”
Birden aklıma gelen bir fikirle Tanrı Adımı'nı kullanmaya yeltendim. Ne parıldayan bir tanrı rünü belirdi ne de henüz üç yaşına bile basmamış bedenimden eter aktı. Aslında bu gayet doğaldı: Ne bir eter çekirdeğim vardı ne de tanrı rünlerim. Yine de eter patikaları gözlerimin önünde silikçe aydınlandı; sanki dünyanın iki farklı görüntüsü üst üste binmiş gibi hızla yanıp sönüyor, kayboluyordu.
Göğsümdeki keskin acıyla birlikte eter'i yönlendirmeyi anında bıraktım.
“Art, bir tanem, iyi olduğuna emin misin?” diye sordu annem. Gözleri yaşlıydı, pürüzsüz cildinde endişe çizgileri belirmişti.
Yanı başında, hiçbir şeyden haberi olmayan babam enkazın ortasında neredeyse zıplayıp duruyordu. “Benim oğlum bir dahi! Üç yaşına basmadan uyanış yaşadı! Bu görülmüş şey değil. Ben kendimi hızlı sanırdım ama bu bambaşka bir seviye!”
“Özür dilerim anne, iyiyim ben,” dedim; parmaklarımı sızlayan göğsüme bastırma isteğine güçlükle engel olarak.
Komşulardan biri ne olduğunu anlamak için koştururken babama doğru uzandım. Gururla beni kucağına alıp koruyucu kollarına sardı. Babamın o güvenli sığınağında, evimizin etrafında toplanan atmosfere baktım. Mor ateş böceklerini andıran eter parçacıkları giderek daha fazla kümeleniyordu.
"Dur," dedim. Geçmiş yaşamımın hafızası bir anda zihnimi şimdiki zamana savurdu. Nerede olduğumu ancak o an tam anlamıyla idrak edebildim.
Belki de sesimdeki ton yüzündendi, Durden binekleri yavaşlatıp durdurunca kervan da tekledi.
"Ne oldu Art?" diye sordu babam, şaşkın gözlerle bana bakarak.
Bütün bunlardan ilk kez bıkkınlık duyarak yutkundum. Sadece geçmiş hayatımı yeniden yaşama hülyasına kapılıp kendimi kaybettiğimi fark etmek çıldırtıcıydı.
Xyrus'a giden kapıya uzanan yol boyunca bineklerin çektiği arabamız ilerlerken, Büyük Dağlar'dan dondurucu bir rüzgar esiyordu. Henüz dört yaşıma girmemiştim, İkiz Boynuzlar ile çoktan tanışmışım ve hayatımın en kader belirleyici anına yaklaşmaktaydık.
Kader...
Bu kelime zihnimin içinde sıkışmış bir arı gibi vızıldıyordu. Neden bunu ancak şimdi hatırlıyorum?
Haydut pususuna neredeyse varmak üzereydik. Beni yıllarca annemden ve babamdan koparacak, kız kardeşimin doğumunu kaçırmama neden olacak o an.
Babama dik dik baktım, boğazımda dev bir düğüm büyüyordu. Onu yeniden terk etmeye, kaybetmeye hazır değildim. Bunu engellemek elimdeyken asla.
"Art, tatlım?" dedi annem. Elini önce yanağıma, sonra boynuma koydu. Babama dönerek, "Reynolds, bu çocuk yanıyor," dedi.
"Hastalık falan mı kaptın yoksa?" diye sordu babam, yanıma yaklaşmak için koltuk sırasının üzerinden atlayarak. "Onu iyileştirebilir misin Alice?"
"Hasta değilim," dedim sonunda. Oysa midem düğüm düğüm olmuştu.
Annemi korurken o uçurumdan aşağı düşmeseydim hayatım nasıl bir hal alırdı gerçekten bilmiyordum. Ama hiçbir şey olmamış gibi birimizin ölümüyle sonuçlanabilecek bir pusuya sürüklenmemize de izin veremezdim. O pusu kimsenin canını almamıştı elbette; bir bakıma benim dışımda. Ama bu hayatı yeniden yaşarken neleri çoktan değiştirmiştim? Olaylar neredeyse birebir aynı gelişmişti ama ya bu küçük sapmalar gözden kaçan ince bir değişime yol açtıysa?
Ya bu kez Helen ve Babamın aldığı yaralar ölümcül olursa? diye sordum kendi kendime.
"İleride pusu var," dedim küçük sesimle durumu açıklayarak. "Dikkatli olmalıyız."
"Ne?" dedi babam hazırlıksız yakalanarak.
Durden ve Adam bakıştı. Angela Rose ise etrafta gizli bir pusu arıyormuşçasına çevreye göz gezdirdi. Jasmine korumacı bir tavırla elini omzuma koydu.
Helen gözlerini gözlerime dikti, gerçeği arar gibi baktı ve ardından konuştu: "Kuvvetli savunma formasyonuna geçin. Büyüler hazırda beklesin, yavaşça ilerliyoruz."
Rahatlamak bir yana, doğru şeyi yapıp yapmadığımı sorgulamaya başladığımda kalbim daha da hızlı çarpmaya başladı. Gözlerimin arkasındaki o aydınlık ve karanlık noktaya odaklandım ama yalnızca zayıf, şekilsiz bir kımıldanma hissedebildim. Henüz dört yaşına basmamış bir çocuğun bedenindeki duyguların altında ezilerek, doğru kararı verdiğimi söyleyecek birinin tesellisine her şeyden çok ihtiyaç duydum.
"Aradığını burada bulamayacaksın."
Başımı hızla çevirdiğimde, Sylvie'nin hayaletimsi genç görüntüsüyle karşılaştım. Havada birkaç metre yukarıda süzülüyor, olup biteni hüzünlü bir ifadeyle izliyordu. Ne demek istiyorsun?
Buğday sarısı saydam saçlarını dalgalandırarak başını hafifçe iki yana salladı. "Yalnızsın Arthur. Belki de daha önce hiç olmadığın kadar yalnız. En zor kısmı da bu olacak. Çünkü seni kimse anlayamaz, kimse sana yol gösteremez. Sonuçların ağırlığını da tek başına taşımak zorundasın."
Bekledim. Daha fazlasını umuyordum... Olumlu bir doğrulama, aslında tamamen yalnız olmadığımı, çünkü kendisinin yanımda olduğunu söylemesini bekledim ama bu sert mesajı yumuşatacak hiçbir incelik gelmedi.
Kendin gibi konuşmuyorsun.
"Tabii ki," dedi, sesinin tonu yükselirken. "Ben benim ama sen devam edebilesin diye kendim olmaktan vazgeçtikten sonra geride bıraktığım 'ben'i nasıl yorumluyorsan öyleyim. Sana ne olduğunu anlattım. Belki de..." Duraksadı, düşündü. "Belki de bundan biraz daha fazlasıyım, çünkü gerçek benliğimin bir parçası burada, seninle."
Ama tamamen yalnız olduğumu söyledin.
"Öylesin. Ama belki sonsuza dek değil. Bunu unutma. Sonsuza dek sürmek zorunda değil."
İyice kafam karışmıştı, yüzümü buruşturdum. Sözlerini anlamlandırmakta zorlanıyordum, gözlerim ondankayıp haydutların kurduğu pusuya doğru kayıyordu. Yine arkama baktığım anlardan birinde yok olup gitmişti.
Çatışma aniden patlak verdi. Çabucak dört büyücüyü ve liderlerini işaret ettim; İkiz Boynuzlar onları uzman profesyonelliğiyle indirdi. İlk seferindekinden çok daha temiz bir dövüştü. Kimse yaralanmamıştı bile.
Savaştan sonra annemin yanından sıvışıp yolun kenarına yürüdüm. Sylvia oradaydı, izliyordu... ya da ben öyle sanıyordum. Gerçekte bunu bilmemin hiçbir yolu yoktu. Yanlışlıkla ayağım kaysa ve düşsem, hatta kendimi o kayalıktan aşağı atsam beni yine de kurtarır mıydı? Kesik kesik nefes alarak kenara biraz daha yaklaştım. Gözlerimi kapattım, öne doğru eğildim ve—
Güçlü bir el kolumu yakaladı, bir anda gerçekliğe döndüm. Arkamı döndüğümde beni kucaklayıp omzuna oturtan babamla yüz yüze geldim. "Oha, yavaş ol bakalım Art. Oradan düşersen bir daha toplayamayız seni," dedi gülerek. "Hey, sahi o adamların orada olduğunu nereden bildin sen?"
Yutkundum, metrelerce aşağıda kalan ormana doğru tekrar baktım. "Bilmem. Hissettim sadece."
Tekrar kahkaha attı. "Hissettim diyor bir de! Sana bir kere dediysem bin kere söylemişimdir, benim oğlum tam bir—"
"Dahi," dedi Adam ve Angela Rose aynı anda, takılan bir edayla.
Hepimiz arabaya tekrar bindik, Durden dizginleri hafifçe sallayarak binekleri harekete geçirdi. Annem beni kendine doğru çekti, başımı onun omzuna yasladım. Şu an hamile, diye geçirdim içimden. Bu bilgi zihnime bulanık bir şekilde, yarı hatırlanan bir gerçek gibi düştü. Babam hiç yaralanmadı, bu yüzden benimle kaçmasını ya da karnında başka bir bebek taşıdığını söylemedi. Bir kız kardeş. Henüz bilmeseler de. Ellie.
Kaşlarımı çattım. Bu bilgileri sıraya koymak zordu. Ama belki de sadece çok yorgun olduğumdandı. Üç yaşında bir çocuğun bedenine sahip olmanın cilveleri, diye düşündüm, gözlerimin kapanmasına izin vererek. Böyle küçük bir beden çok fazla... dinlenme gerektiriyor.
Hissettiğim son şey, annemin parmaklarının kızıl saçlarımın arasında süzülüşü oldu.
Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara devrildi.
Xyrus büyüleyiciydi. En iyi özel öğretmenlere sahiptim ve beni Xyrus Akademisi'ne mükemmel bir şekilde hazırladılar. On iki yaşında akademiye girdim; çekirdeğim daha o zamandan açık kırmızıya ulaşmıştı! Kral Grey olarak geçmiş hayatıma dair hatıralarım solmaya devam etmişti ama bu sorun değildi. Artık sadece Arthur Leywin olmak çok daha kolaydı; çift nitelikli bir güçlendirici ve üstelik bir yıldırım sapkını!
Bazen üç nitelikli, hatta dört nitelikli bir büyücü olamadığıma pişman oluyordum ama bunun saçmalık olduğunu biliyordum. Hiç kimse dört elementi birden ustaca kullanamazdı. Yine de Dünya'daki hayatımdan anlar zihnime sızıyor, ki enerjisini hatırlıyordum ve sanki yapabileceğimm daha çok şey varmış gibi geliyordu.
Küçük kız kardeşim Ellie'nin bile erkenden uyanış yaşamasına yardım ettim. Benim kadar erken değildi tabii ama babam herkesin "yüz yılda bir gelen bir dahi" olamayacağını söylemişti. Annem ona vurmuş, Ellie ise günlerce surat asmıştı. Birlikte yaşadığımız kıza da yardım etmeye çalıştım ama Lilia mana üzerinde tam bir kontrol kuramadı. Annesi ve babası da büyücü olmadığı için bu şaşırtıcı değildi sanırım ama yine de bana yapamayacağım şeylerin de olduğunu hatırlattı.
On iki yaşındaki bir çocuk için güzel bir ders, diye düşündüm.
Akademideki ilk dönemimin başlamasına günler kala kılıç antrenmanı yaparken babam, "Gerginsin sanki," diye belirtti. Helstea ailesinin cömertçe bizi davet ettiği malikanenin arka bahçesindeydik. "Çok normal Art. Ama o diğer çocuklar senden büyük olsa bile pek azı senin kadar yetenekli olacak."
"Gergin falan değilim!" diye üsteledim, öne fırlayıp tahta antrenman kılıcımı kaval kemiğine doğru savurarak. O yana doğru çekilince kılıcı vücudumun etrafında döndürüp karşı taraftaki kaburgalarını hedefledim. Kendi silahını son anda araya koyabildi. "Ben de onlar kadar uzun süredir büyücüyüm. Belki daha bile fazla!"
Bir dürtüşümü savuşturdu; hamlede fazla ileri giderek açık verdim. Hafifçe kıkırdayarak korumasız kalan tarafıma saldırdı.
Saldırısından kaçınmak için öne doğru takla attım ve tekrar ayağa kalkıp ona döndüm. "Herkesden daha küçük yaşta uyanış yaşadım bir kere."
"Hemen kasılanma," diye uyardı; seğiren dudaklarındaki, kasılan çenesindeki ve parıldayan gözlerindeki o gururu gizleyemiyordu. "Şunu sakın unutma: O soyluların ve krallık veletlerinin seni ezmesine izin verme ama durduk yere de kavga çıkarma."
Silahımı iki elimle kavrayıp öne doğru hamle yaptım ve bir buhar gayzeri serbest bırakarak babamı gafil avladım. Öksürerek ve tıkanarak geriledi, yüzünün derisi sıcaktan hafifçe kızarmıştı.
"Ama bir başkası benimle dövüşecek kadar aptalsa, işini bitirdiğimden emin olmamı da söylerdin!" diye ekledim, daha önce bana defalarca verdiği tavsiyeyi tekrarlayarak.
Nefes almaya çalışarak elini salladı. "İşte... öyle..." diye öksürdü sonunda. "Tamam, tamam, bugünlük bu kadar yeter. Özel öğretmenin yakında burada olur."
Gözlerimi devirmeden edemedim. "Hadi ama, bugün de mi? Ben hazırım." Yüzüm aydınlandı. "Onun yerine seninle müzayede evine geleyim! Dönem başladığında evde bu kadar sık olamayacağım, zamanımı başka bir mana kontrolü teorisi dersi dinleyerek değil, seninle geçirmek istiyorum..." Babamın kızarmış yüzündeki hafif nemli kaşları yukarı kalkınca sesim kısıldı.
"Tamam, tamam," dedim başımı öne eğerek, dersten kaçma çabalarımdan vazgeçerek.
Nasır tutmuş bir el saçlarımı dağıttı. "Belki derslerden sonra annene rica edersin, seni yanıma getirir. Yemekten sonra tabii." Minnetle başımı kaldırdım. Babam burnunu kırıştırdı. "Ve bir banyodan sonra."
Dönem başlayıp akademi hayatının o yoğun temposuna kapıldığımda, o anı sık sık düşündüm. Orada günler zorlu geçiyordu. Kendi yaşım için iyi bir dövüşçüydüm, oldukça da güçlüydüm; ancak bebekken sergilediğim o harika çocuk edasındaki yetenek, önceki hayatıma dair anılarla birlikte silinip gitmişti. Yine de bu o kadar da kötü bir şey değildi. Dünya'ya ve kral olmaya dair tüm o yükü zihnimde taşımak yerine, sadece sıradan bir çocuk olmak çok daha zahmetsizdi.
Ama evet, Xyrus Akademisi yine de zorluydu. Yaşım küçük diye üzerime gelmeye çalışanlar olduğunda, her zaman babamın bana öğrettiği dersleri hatırlardım. Bu durum, özellikle hepsi birbirinden berbat olan soylu çocukları yüzünden sık sık başıma geliyordu. Sapin ve Elenoir prensleri ile prensesleri bile orada okuyordu; her ne kadar ben onlardan olabildiğince uzak dursam da. Yine de aralarından neredeyse hiç kimse iki farklı elementi birden yönlendiremiyordu, sapkın bir elementi yönlendirmekten ise bahsetmiyorum bile. Müdür de biraz ürkütücü olsa da gerçekten çok iyi bir kadındı.
Takım Dövüşü Mekanikler 1 dersimiz Canavar Kuytuları'ndaki gerçek bir zindana, Dul Mahzeni'ne götürüldüğünde, daha ilk saha görevimde bu tiplerin birçoğuyla aynı yere tıkılmak gerçekten talihsizlikti.
Dersin hocası, Vanesy Glory adında sert duruşlu bir kadındı. "Pekala, herkes hazır mı?" diye sordu. "Öyleyse içeri giriyoruz. Kendinizi hazırlayın; içeri girdiğimizde hava oldukça soğuk olacak." Karanlığa doğru uzanan dar bir merdivenden ibaret olan girişe doğru ilk adımı attı.
Tek sıra halinde merdivenlerden aşağı inmeye başladık. Attığımız her adımda sıcaklık hissedilir derecede düşüyordu.
Roland adında bir çocuk, dişleri birbirine vurarak, "B-bu da ne böyle?" dedi. "H-havanın bu kadar s-soğuk olacağını düşünmemiştim!"
Arka taraftan öğrenci konseyi başkan yardımcısı Clive’ın sesini duydum. "Kendini güçlendir, sersem." Etraf, herkesin sadece belirsiz siluetini görebileceğim kadar karanlıktı.
Clive’a şöyle bir baktım, sonra gözlerim kendiliğinden yanındaki elf kıza kaydı: Öğrenci konseyi başkanı Tessia Eralith. Baktığımı görmedi ama Clive fark etmişti. Dudak büküp pofurladı. Ensemde bir sıcaklık hissederek başımı başka yöne çevirdim.
Sanki o kasıntı elf prensesine çok meraklıydım ya, diye düşündüm öfkeyle.
Yosun kaplı devasa bir mağaraya doğru ilerledik.
"Bu işte bir tuhaflık var. Normalde bu noktada bir sürü hırlayanla karşılaşmamız gerekirdi. Ben en iyisi..."
Aniden, etrafımızda çirkin sesler yankılanmaya başladı. Mağara duvarlarını kaplayan irili ufaklı oyuklardan ve sayısız kayanın arkasından boncuk gibi dizilmiş binlerce kırmızı göz belirdi.
Okulun bu keşif gezisi için verdiği basit ama kullanışlı kılıcın kabzasını sıkıca kavradım. Etrafımdaki öğrenciler Profesör Glory’ye endişeli bakışlar atıyordu ama ben ilk kez kendimi gerçekten test edebilecek olmanın verdiği o coşkuyla diğer her şeyi unutmuştum.
Profesör Glory gardını alırken, "Bu gerçekten çok garip," dedi. "Alt katlarda bile bu kadar çok hırlayan bir arada bulunmaz. Sayıları fazla ama başa çıkılmaz değil. Yine de bu sadece bir ders gezisi olduğu için, her ihtimale karşı yukarı çıkmak en iyisi. Güvenlik her şeyden önce gelir." Ancak Profesör Glory herkesi yavaşça merdivenlere doğru yönlendirmeye başladığı anda, yanından bir alev topu fırlayıp gitti.
Alev topu büyük bir gürültüyle patladı ve hırlayanlardan altısı farklı yönlere savruldu. Yaklaşık bir metre boyunda, kaslı göğüsleri ve kolları ile eğri bacakları olan bu yaratıkların dumanı tüten bedenleri hareketsizce yatıyordu.
Lucas Wykes adında küstah bir soylu, asa tutan elini havaya kaldırarak alaycı bir şekilde güldü. "Gördünüz mü? Bu çirkin küçük yaratıklar son derece zayıf. Profesör, sakın bana hepimizi buraya sadece geri dönmek için getirdiğinizi söylemeyin. Küçük bir ateş büyüsü bile altısını öldürmeye yetti."
Yeteneksiz bir büyücünün gerisinde kalmayı kendime yediremeyerek öne fırladım. Kılıcıma ateş nitelikli mana yükleyip bıçağı parıl parıl yanan alevlerle dans ettirdim. Yanıp tutuşan kılıç, loş mağarada parlak bir kavis çizerek çirkin yaratıklardan birinin kalın, gri kürkünü yarıp geçti. Kürk tüterken etrafa berbat bir koku yayıldı. Boncuk gibi kırmızı gözleri, domuzunkini andıran hortumlu yüzünden bana dikilmişti.
Profesör durumun vahameti karşısında öfkesini ve endişesini gizleyemeyerek, "Arthur!" diye bağırdı. "Kahretsin, ikiniz de durun! Herkes gruplarına ayrılsın ve mağaranın farklı bölümlerine dağılsın! Burada kazara birbirinizi vurmanızı istemiyorum. Ve Lucas, Arthur, eğer biriniz bile bir daha böyle bir şey yaparsa, sonuçlarına katlanır!" Profesör Glory ikimize de tehditkar bir bakış fırlattı.
Yanaklarımın yandığını hissederek başımla onayladım.
"Prens Curtis, takımını alıp mağaranın sol tarafına doğru ilerle. Prenses Tessia, sen de takımını sağ tarafa götür ve mevzini koru. Son takım benimle geliyor. Her an üzerinizde gözüm olacak ama uyanık olun ve hırlayanları, özellikle bu sayıdayken, sakın hafife almayın." Profesör Glory bunu söyledikten sonra takımlara ilerlemeleri için işaret etti.
Prenses Eralith’in sesi tüm mağarada yankılandı. "Roland, yakın dövüşte en iyimiz sen olduğun için öncü olmanı istiyorum. Clive ve Owen, siz onun arkasında, sağında ve solunda pozisyon alın; açık vermediğinden emin olun. Lucas, Roland’ın arkasında, Clive ile Owen’ın tam ortasında kal; senin arkanı ben kollayacağım. Derste öğrendiğimiz baklava düzenine geçiyoruz."
Ben elbette profesörün yanındaydım; zira iki soylu aileden hiçbirinin, iki elementli bir büyücü bile olsa, soylu olmayan birine ihtiyacı yoktu. Dövüş oldukça çetin geçiyordu. Profesör Glory bizi diğer takımlara kıyasla çok daha sıkı bir kontrol altında tutuyordu ama ben dönüp eğildikçe, kılıcım şimşek gibi çaktıkça ve kaslarıma yüklediğim şimşek ile onu daha da hızlı savurdukça, ölüm dağıtmanın o ritmine kendimi kaptırdım.
İşin özü, bu işte gerçekten iyiydim. Ve bu his harikaydı. Gücün getirdiği o heyecanı daha fazla istiyordum. Küçük bir çocuk olduğum zamanlardan beri maceracı olmak istiyordum ama babamın izinden gideceğimi tam olarak o an anladım.
Bu mükemmeldi!
Tam o sırada yukarıdan çatırtı gibi bir ses geldi ve devasa bir buz mızrağı hemen yanımda yere saplandı. Ayaklarım yerden kesildi ve beni hak etmek için fırsat kollayan hırlayan sürüsünü savuşturmak adına kendimi su nitelikli manadan bir siperle sarmak zorunda kaldım.
Profesör Glory, her iki elinde tuttuğu devasa kılıçlarıyla savaşa daldı; her savuruşunda birden fazla mana canavarını biçip geçiyordu. Tavedan süzülen iki kanatlı canavarı, biri onu omzundan yakalayana kadar fark edemedi. Yaratık onu havaya kaldırıp bez bebek gibi kenara fırlattı.
Hırlayanlara benzeyen ama onların iki katı büyüklüğünde ve geniş kanatları olan ikinci yaratık üzerime doğru eğilirken elimden hiçbir şey gelmiyordu. Ön ayaklarının her birinde, bana doğru yaklaşırken tehditkar bir şekilde parıldayan dört adet uzun, keskin pençe vardı.
Bariyerim kağıt mendil gibi yırtıldı ve pençeler bedenime saplandı.
Gözlerimi kapattım, neler olduğunu anlayamıyordum. Böyle bitemezdi, basitçe bitemezdi. Ben özeldim, hatta eşsizdim. Acı yerini uyuşukluğa bırakırken düşünebildiğim tek şey şuydu: Ne büyük israf…
Her şey karardı. Sonra, o karanlığın içinde, uzakta cılız bir ışık belirdi.
Artık düşünemiyor olmam gerektiği gerçeğinin henüz farkında olmadan, tünelin sonundaki ışık, diye düşündüm.
Işık giderek yaklaştı, parlaklaştı ve sonra, sanki buğulu bir pencereden bakıyormuşum gibi, etrafımdaki her şey parlak bir bulanıklığa dönüştü. Zaten kapalı olduklarına emin olsam da gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Kulağıma doluşan belirsiz sesler başımı döndürüyordu. Konuşmaya çalıştığımda ağzımdan sadece bir feryat çıktı. Birbirine karışan ses cümbüşü yavaşça yatıştı ve boğuk bir ses duydum.
"Tebrik ederim beyefendi, hanımefendi; nur topu gibi bir oğlunuz oldu."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.