Ruh'un gelişi ve Agrona'nın mesajının ardından geçen birkaç saat, hummalı bir kâbus gibiydi. Lauden Denoir, Sulla Drusus, Baldur Vassere ve diğerleri, lanetli rünlerimize boyun eğen son kişiler değildi. Yanınızdaki birinin kendi yıkıcı büyüsünün bulutu içinde aniden alev alıp kül olmasını kabullenmenin hiçbir yolu yoktu.
Tıpkı kendi canımı kurtarmak için elime bir silah alıp can almam istendiği gerçeğini kabullenmenin bir yolu olmadığı gibi... Bize bir şans vermeleri için Profesör Grey'in ikna ettiği insanların canlarını almam isteniyordu.
Hemen harekete geçmedik. İnsanlarımızın sınır bölgesinin dört bir yanından toplanması gerekiyordu ki en uzaktakilerin gelişi birkaç saati buluyordu. Leydi Seris stratejimizi ve talimatları Perhata'dan alıyordu; biz de Alacrya'dan gelecek ilave büyücüleri bekliyorduk.
Lyra, ekipman dağıtımına yardım etmem için beni levazım subayına teslim etmişti. Büyük toplantı salonuna gönderilip gözden ve akıldan uzaklaşmaktan neredeyse memnundum. Orada, bir mızrak kasasının arkasında durup yaklaşan herkese mızrakları tek tek dağıtmaya başladım. Mantıklı bir düşünceye ihtiyaç duyulmayan bu anlarda zihnim çaresizce, hatta neredeyse intikam hırsıyla uzaklara daldı.
Circe, Dicathen'da savaşa gittiğinde pek seçeneği yoktu ama en azından o, savaşa giden bir askerdi. Yuvası ve kanı için dövüştüğünü, bu işi iyi yaparsa anne babamızın sağlayamadığı daha iyi bir hayatı bana sunabileceğini sanıyordu. Ama bu farklıydı. Ben Dicathenlılarla dost olmuştum ve Alacrya'nın kalbindeki çürümüşlüğü kendi gözlerimle görmüştüm. Sadece kendi ömrümü uzatmak uğruna başkalarının canını almak yanlıştı. Sırf Yüce Hükümdar boynuma bir giyotin dayadı diye...
İşleri denetleyen, tereddüt edenleri cesaretlendiren ve herkesi harekete geçmeye zorlayan Lyra Dreide'ye göz ucuyla baktım. Leydi Seris ve Lyra, Yüce Hükümdar'ın gaddarlığına benim asla tanık olamayacağım kadar çok tanık olmuşlardı ama yine de ikisi de yaşamayı seçmişti. Bu onlar hakkında ne anlatıyordu?
Peki benim hakkımda ne anlatıyor? Şahsen tanımadığım ama Merkez Akademi'den hatırladığım genç bir kadına mızrak uzatırken bunu düşündüm. Kadın kararlı bir şekilde başını salladı ve yakında kasvetli bir yüzle duran Yüce Kan Frost'tan Enola'dan bir kalkan almak üzere ilerledi.
Belki de... belki de diğerleri gibi reddetmek daha iyi olurdu. Çabucak çekip gitmek, bir mum alevi gibi sönüp tükenmek. Bunu düşündükçe boğazımın düğümlendiğini hissettim. Çok değil, kısa bir süre önce hastalığıma ve çektiğim acılara bir son vereceği için ölümü memnuniyetle karşılayabilirdim. Sonra Circe, diğer tüm Muhafızların başarısız olduğu yerde başarılı olup elflerin büyülü ormanının haritasını çıkarmış ve mertebemiz yükseltilmişti. Annemle babam Elenoir'da kendilerine bir düzen kurmak için gitmişlerdi, ben iyileşmiştim... Ve Profesör Grey'le, Mayla'yla ve akademideki diğer öğrencilerle tanışmıştım.
Hayatımda ilk kez gerçekten uğruna yaşayacak bir şeyim olduğunu hissetmiştim ama ödenmesi gereken bedel çok ağırdı. Kendi canım için kaç canı feda etmem gerekecekti? Aniden beliren karanlık, neşesiz bir kıkırdamayı bastırdım. Muhtemelen hiçbirini. Ben bir asker değildim. Dövüşün daha ilk dakikasında biçilip gitmem ve her halükarda ölmem çok daha olasıydı.
Bu düşünce beraberinde huzurlu bir sakinlik getirdi, gözlerimin arkasındaki o işkence gibi sızıyı hafifletti. Onun şartlarına göre ölmemeliyim. Eğer sonum gelecekse, bunu doğru şekilde yapmam gerekmez mi?
Hâlâ silahlarını bekleyen erkek ve kadın sırasına tepkisiz kalarak gözlerimi kapattım ve derin bir nefes aldım. Yüce Hükümdar. Umarım beni duyabiliyorsun. Duyabiliyorsan beni çok iyi dinle. Benim adım Seth Milview. Kız kardeşim Circe'ydi. Silas babamdı, Cerise ise annem. Hepsi bu savaş uğruna, senin uğruna öldü ama ben ölmeyeceğim. Redded—
Dışarıdan gelen bir patırtı düşüncelerimi böldü. Silah ve zırh sıraları bozuluyor, insanlar ne olduğuna bakmak için tereddütle gün ışığına çıkıyordu. Enola bana öfkeyle bakıp durduğu yeri terk etti.
Zihnimin arkasında hâlâ yanan o söylenmemiş sözlere galip gelen bir merakla onları daha yavaştan takip ettim. Kampın dört bir yanını saran o karmaşık hareketlilikten koruyan duvarlara adeta tutunarak ilerliyordum, dışarı çıkmaya çekiniyordum.
Dışarıda, yüksek tarlalardan birinin yakınındaki açık alanda birkaç Büyücü, koyu renkli bir malzemeden yapılmış büyük, dikdörtgen bir çerçeve kurmuştu. Çerçeve, devasa mana kristallerine bağlı metalik mavi kablolarla güçlendiriliyordu. Çerçevenin içinde çoktan bir geçit ışıldamaya başlamıştı ve insanlar dışarı adım atmaya koyulmuştu.
Yüreğim ağzıma geldi.
Gelenlerden bazılarını, Yüce Hükümdar'ın isyanı bırakıp normal hayatlarına dönme davetini kabul eden hanedanların üyeleri olarak tanıdım.
Gelenler korkmuş ve kafası karışmış görünüyordu. Bizim derme çatma silah ve zırh koleksiyonumuza kıyasla çok daha iyi silahlanmışlardı ama en ufak bir düzen sağlayamıyorlardı. Seris, arkasında beliren Ruh Perhata'nın gölgesinde, düzeni az da olsa korumaya çalışıyor, birlik liderlerine nereye gidecekleri ve ne kadar süreceği konusunda hızlı talimatlar veriyordu.
Ama dediklerinin hiçbirini duymuyordum. Bütün dikkatim, tüm bilincim tek bir noktaya kilitlenmişti.
Uzun kahverengi saçları deri bir miğferin altına gizlenmiş olsa bile Mayla'yı tanımamak imkânsızdı. Gözyaşlarıyla ıslanmış, endişeyle kırışmış o ışıl ışıl gözleri, etrafını saran kalabalığın arasından bir fener gibi parıldıyordu. Bedenine büyük gelen bir mızrağı göğsüne sıkıca bastırmıştı, sivri ucu dosdoğru havaya bakıyordu ve etrafına bariz bir dehşetle bakınıyordu.
Koşmaya başladım. Mayla gibi buraya ait olmayan ve en az onun kadar huzursuz görünen diğer insanları zar zor fark ederek, ona ulaşmak için kalabalığı yara yara ilerledim. Mayla'dan başka hiçbirini tanımadığım, çoğunluğu genç Alacryalılardan oluşan büyük bir devriye birliğinin içindeki kendi manga grubuyla birlikte sürükleniyordu. Yüzlerini tarayarak Mayla'ya benzeyen yaşça daha büyük bir kız aradım ama kimse bu tanıma uymuyordu. Çok da sevinilecek bir şey olmasa da en azından kız kardeşinin de gönderilmediği anlaşılıyordu. Nişansız biri olarak Loreni'nin Dicathenlı büyücülerle gireceği bir savaşta birkaç dakika bile hayatta kalması pek mümkün değildi.
"Mayla!" diye bağırdım, bir elimi başımın üstünde sallayarak. "Mayla, buradayım!"
Kaşlarını çattı, bağıranın kim olduğunu bulmak için başını bir o yana bir bu yana çevirdi. Birbirine sokulmuş iki manga grubunun arasındaki boşluktan göz göze geldik ve kız hıçkırıklara boğuldu.
Diğerlerinin arasından sıyrılıp yanına vardım. Ona çarptığımda devirmemek için kendimi son anda tuttum. Yine de fırtınalı dalgaların kıyıdaki kayalıklara vurması gibi birbirimize kenetlendik, ikimizin de nefesi kesildi. Mayla'nın ağlayışlarının arasından hırıltılı, nefessiz bir gülüş kaçtı. Bense kendi göğsümde çalkalanan bir sürü karmaşık duygu yüzünden boğulur gibi oldum.
Benden bir baş daha uzun ve en az elli kilo daha ağır olan tepeden tırnağa zırhlı genç bir adam Mayla'nın omzundan tuttu. "Sıraya gir Fairweather, yapmamız gereken—"
Fiziksel olarak benden katbekat üstün olmasına rağmen ona öyle kor gibi bir öfkeyle baktım ki, sanki eli yanmış gibi elini hemen geri çekti. İki saniye kadar ne yapacağını bilemez halde bana baktı, sonra omuz silkip manga grubunun geri kalanına katıldı.
"Vritra aşkına, Seth, neler oluyor?" diye sordu Mayla birkaç uzun anın ardından, sesi zorlukla çıkıyordu. "Senin ne işin var burada?"
"Nereye gittiğinizi söylemediler mi size?" diye sordum.
Halsizce başını salladı. "Dicathen'dayız, değil mi? Biz... hepimizi toplayıp Taegrin Caelum'a götürdüler. Bizi öldüreceklerini sandım! Birkaçını öldürdüler de... Savaşmayacaklarını söylediklerinde. Çünkü bu yüzden toplanmışız; silahlandırılıp Dicathen'da savaşmaya gönderilmek için."
İnanmazlıkla başımı sallıyordum. "Durum düşündüğünden de kötü Mayla. Yüce Hükümdar, Profesör Grey'i arıyor. Bizim yaptığımız da bu: Onu bulmak için Dicathen'ı yararak ilerlemek. Eğer reddedersek..." Bütün o karmaşık duyguların arasından sivrilen sıcak bir öfke bıçağıyla gözlerimi kıstım. "Rünleri bize karşı kullanıyor Mayla. Bizi kendi büyümüzle yakıp kül ediyor."
Kızın yüzü daha da soldu, gözleri dehşetle açıldı. "Bu... bu imkânsız..."
"Doğru," diyerek çaresizce üsteledim. "İçimizdeki o tereddüdü ve reddedişi hissedebiliyor. Onu takip etmeyeceğini aklından bile geçirsen, seni içeriden dışarıya doğru yakıp kavuruyor."
Geri adım atma fikrim giderek sönerken, yaşanan her şeyi hızlıca anlattım. Mayla duyduğu her kelimeyle daha da şoka girdi ve lafımı bitirdiğimde tamamen tükenmiş, içi boşalmış gibi kaldı. Derken, beklenmedik bir şekilde, aklına bir şey gelmişçesine gözleri aniden parladı. "Ama Profesör Grey... Arthur Leywin. O, Agrona'ya karşı savaşabilir. Eğer onu bulursak, biz de—"
Çılgınca başımı sallayarak elini sıkıca tuttum. "Sakın. Sakın aklından bile geçirme. Ne olursa olsun, sadece profesöre ulaşana kadar savaşmaya odaklan. Sadece buna."
Tereddütlü görünüyordu. "Ama ya..." Yutkundu, cümleyi tamamlamak istemediği açıkça belliydi.
"Birbirimize göz kulak olacağız," dedim kararlı bir sesle, buna kendim de inanmaya çalışarak. Kendi adıma o kararı almaya hazır olsam bile, aynısını Mayla'dan isteyemezdim. Kolay yolu seçip onu bu savaşta tek başına dövüşmeye ve belki de ölmeye terk de edemezdim. "Kendi manga grubumuzu kurup bize söyleneni kendi yolumuzla yapacağız." Bu işin içinden çıkmak için bir yol arayarak çabalayıp duruyordum ama düşüncelerimi kontrol etmeye dikkat ettim. İtaatsizlik etmiyordum, Mayla da etmiyordu. Bize söyleneni yapıyoruz, diye geçirdim içimden baskın bir düşünceyle.
Elini tutup onu hâlâ geçitten akın eden Alacrya saflarından uzaklaştırmaya başladım. O an zihnimde bir ışık daha yandı. Seris ve Lyra... Bu emirlere karşı savaşmıyorlar çünkü... Hepimizden kendimizi feda etmemizi isteyemezler. İşte buydu, tuzak tam olarak buydu. Kendi canını kurtarmak için savaşmayacak olanlarımız bile kan bağları için... Aileleri için... Sevdikleri —gözlerim Mayla'ya kaydı ve hemen ardından daha da hızlı bir şekilde başka yöne kaçtı— insanlar için savaşacaktı.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Mayla, yanımda tökezleyerek adımlarken.
"Savaş grubumuzun geri kalanını bulmaya," diye açıklama yaptım kararlı bir sesle, gözlerimle kalabalığın arasında tanıdık yüzler ararken. En çok görmeyi umduğum kişiyi fark ettiğimde elimi salladım. "Enola!"
Frost Soylu Kanı'ndan Enola'yı fark etmemek imkansızdı; altın sarısı saçları güneşin altında âdeta parıldıyordu. Kendi kanından birkaç kişiyle birlikte duruyordu ama neyse ki o ürkütücü dedesi etrafta görünmüyordu. Adını seslendiğimde hepsi bana doğru döndü. Adımlarım duraksarken kendi kendime küçüldüğümü hissettim.
Enola yanındakilere bir şeyler söyleyip onlardan ayrıldı ve hızlı adımlarla bize doğru yürüdü. Kendi kanının duyup erişemeyeceği bir mesafede konuşabileceğimiz için rahatlayarak durdum.
"Ne oldu Seth? Senin... Mayla!" Enola diğer kıza şüpheci gözlerle baktı. "Doğru mu yani? Leydi Seris ile bağlantısı olan herkesi savaşmaya mı zorluyorlar?"
Mayla, yaşadıklarını Enola'ya anlatırken daha önce bana söylemediği birkaç ayrıntıyı da ekledi. Emirlere uymaktan korkanlara gözdağı vermek için Korumalardan Mawar'ın yığdığı ceset tepesini ya da iki pislik tarafından evinden zorla kaçırılışını, arkasında çığlıklar atan annesini ve kız kardeşini bırakmak zorunda kalışını anlattı. Ancak portal üzerinden sadece Kalıntı Mezarlar'daki Seris'in isyanından vazgeçenler geçmemişti; onların tüm sülaleleri, en azından büyücü olanlar, savaşmaya zorlanmıştı. Hatta Sehz-Clar'da oturup da asi güçlerle sadece teğet geçmiş ilişkisi olan pek çok kasabalı bile bu felakete sürüklenmişti.
"Vritra'nın boynuzları aşkına," diye sövdü Enola, burun delikleri öfkeyle genişleyerek. "Bütün bunlar ne için peki? Profesörün peşinden Dicathen boyunca beyhude bir av yürüyüşü yapmak için mi? Yaşanan her şeyden sonra kendimi yine Yüce Hükümdar'ın ordularında savaşırken bulduğuma inanamıyorum. Profesör Grey... o demişti ki..." Sözünün sonunu getiremedi, hafifçe başını salladı. "Aman, her neyse. Benden ne istiyorsun peki?"
Boğazımı temizledim, huzursuzca kıpırdandım. "Ben... yani, Mayla ile benim burada hiç kan bağımız yok. Bana henüz bir savaş grubu atanmadı, onu da tanımadığı, canını emanet edemeyeceği yabancıların yanına vermişler. Birlikte eğitim aldık, hepimiz durumun ne olduğunu biliyoruz. Eğer birbirimize tutunursak..."
Enola'nın bakışları öyle keskindi ki insanı bir an bocalatıyordu fakat sustuğumda hiç tereddüt etmeden yanıt verdi. "Benim kanımdakiler kendi savaş gruplarını kurdu ama ikinizin tek başına kalmasına göz yumamam. Size katılıyorum. Omuz omuza verirsek birbirimizi hayatta tutabilir ve bu 'görevi' onurumuza leke sürmeden tamamlayabiliriz."
Rahatlayarak derin bir nefes verdim. "Ah, çok teşekkürler."
Mayla neredeyse öne doğru kapılanıp kollarını Enola'nın boynuna doladı. Bu durum diğer kızı son derece huzursuz etmişti. "Teşekkür ederim," dedi Mayla, boğazına düğümlenen hıçkırığın arasından. Sonra geri çekilip boğazını temizledi ve daha dik durmaya çalıştı. "Teşekkür ederim," dedi bu kez daha güçlü bir sesle.
"Ben Vurucu'yum, bu belli. Mayla, sen Gözcü'ydün değil mi?" diye sordu Enola. Mayla onaylarcasına başını salladığında Enola beni baştan ayağa süzdü. "Seninle rünlerin ya da eğitimin hakkında konuştuğumuzu hiç hatırlayamıyorum Seth. Sen hangi roledesin?"
Enensemi huzursuzca kaşıdım. "Ben... esneğim. Görünüşe göre en çok bir Siper'e ihtiyacımız var ama Büyücü olarak da iş görebilirim."
Enola gözlerini kırpıştırdı. "Ne demek istiyorsun?"
Arkamda birinin bağırmaya başlamasıyla içgüdüsel olarak irkildim. Bu ürkekliğime kızarak kendimi dikleşmeye zorladım. "Benim amblemim çoğununkine göre biraz daha esnek sanırım."
Enola'nın açık renk kaşları havalandı fakat gözleri arkamdaki bir yere kayınca ben de dönüp bakmak zorunda kaldım.
"—bu kesinlikle haksızlık! Çürük bir dal var diye ağacı kökünden söküp ateşe atamazsınız!" Esmer ciltli, koyu renk gözlü genç bir kadın ortalığı ayağa kaldırıyordu. Lyra kalabalığı yararak ona doğru ilerliyordu.
Kadını tanımıyordum ama etrafını saran iki kişiyi, kendi kanından oldukları belli olan kişileri çok iyi biliyordum. Müdür Ramseyer onunla konuşmaya, onu sakinleştirmeye çalışıyordu fakat kadın ona bakmayı bile reddediyordu. Müdürü böyle bir yerde görmek yeterince şaşırtıcıyken, Valen'ın birkaç adım ötede, kollarını kavuşturmuş, arkasını kendi kanındakilere dönmüş halde, suratında berbat bir nefret ifadesiyle durduğunu görmek çok daha sarsıcıydı. Ama gözleri kan çanağına dönmüştü; esmer teni solgun, âdeta hastalıklı görünüyordu. Onu öyle görünce içim cız etti.
Lyra da sesini yükselterek Ramseyer soyunu suçlarcasına parmağıyla gösterdiği sırada Valen kendisini izlediğimi fark etti. Omuzunun üstünden tiksinti dolu bir bakış atıp epey dikkat çekmiş olan o arbededen hızla uzaklaştı.
"Sen... Leydi Seris'in tarafında mıydın?" dedi Enola, tiksintiye varan bir şaşkınlıkla.
"Elbette hayır!" diye çıkıştı Valen, her zamanki üstenci edasıyla. "Ama kuzenim Augustine, Arthur Leywin'e karşı bir şehri elinde tutamadı. Dedem de kimliği ortaya çıkmadan önce onu işe alıp ciddi bir destek sağlamış. Görünüşe göre tüm sülalemizin lanetlenmesi için bu kadarı yetiyormuş. Yüz yaşında adamı bir anlık emirle savaşa sürmek... Düşünebiliyor musunuz? Yüce Hükümdar aklını Vritra ile bozmuş."
"Peki, artık bizimlesin," dedi Mayla zayıf bir tebessümle.
Elini Valen'a doğru uzattı. Bu basit hareket, oğlanın taştan yontulmuş gibi duran katı ifadesini yumuşatmaya yetti. Dışarıdan belli olan bir rahatlamayla kızın elini tuttu.
Valen'a bildiklerimizi ve planımızı aktardığımızda yüzü yeniden taş kesildi, bakışları uzaklara daldı. "Mantıklı. Şu intizamsız ayak takımına bakılırsa kimse bize engel olmaya çalışmayacaktır. En savaşa hazır grup sayılmayız ama Ramseyer ve Frost kanlarının yakınında kalırsak iyi korunuruz."
"Aynı zamanda Yüce Hükümdar'ın emir harfine harfiyen uyduğumuzdan emin olarak!" diye araya girdi Enola hızla. Yüce Hükümdar'ın gölgelerde saklanıp bizi izlediğini sanır gibi gözleri etrafta fır dönerken sesi endişeden incelmişti.
"O zaman savaş grubumuz tamam," dedim kararlı bir baş hareketiyle.
Enola ve Valen kendi kanlarına niyetlerini bildirmek üzere yanımızdan ayrılırken Mayla ile ben mahşer yerini aratmayan kargaşadan biraz uzaklaştık. Aramıza çöküşen cılız sessizlik, etraftaki hazırlık patırtısının içinde eriyip gitti. Büyücüler, değişen derecelerdeki kafa karışıklığı ve dirençle birkaç dakika daha portaldan akmaya devam etti.
Zihnim karmakarışıktı; Mayla'nın da aynı durumda olduğunu hissedebiliyordum. El ele tutuşuyorduk ama deri ve zincir zırhının içinde, sırtındaki rünleri gururla sergileyen kıza bakmakta zorlanıyordum. Çenesi gerginlikten kilitlenmiş, gözleri yere çivilenmişti.
Farklı bir hayata öyle yaklaşmıştık ki... Ama sanki aniden bir rüyadan uyanmış gibiydim. En kötüsü de zihnimin bile bana ihanet etmeyeceğinden emin olamamamdı. Düşüncelerimi nizami sıraya sokmalı, her türlü asi niyetin etrafından dikkatle dolanmalıydım.
Elini sıktım. "Bunun üstesinden geleceğiz."
Gülümsemeye çalıştı ama bu çaba gözlerine ulaşmadı. Yanıt olarak sadece cılızca başını sallayabildi.
İkna olmuş ama yüzü asık bir halde ilk dönen Enola oldu. Bir dakika sonra Valen da geldi; bakışları uzaklara dalmış, kederle gölgelenmişti. Hiç konuşmadık. Sadece bizden çok daha yaşlı ve çok daha korkmuş insanların emirlere uyup savaş gruplarına ayrılmak için çabalamasını izledik. En nihayetinde Aşlayıcılar portalı kapattı, ayarları değiştirmek için biraz uğraştıktan sonra tekrar aktif hale getirdi.
"Bizi nereye göndereceklerini nereden biliyorlar?" diye sordu Mayla.
Sorusunun öylesine sorulduğunu düşünmüştüm ama daha önce Hayalet'in Seris'e yaptığı açıklamaya kulak misafiri olduğum için yanıtladım. "Ejderhaların tamamı bizim dünyamızın onlarınkiyle birleştiği noktada toplanmış sanırım. Vildorial adında bir şehre gönderiliyoruz. Uzun menzilli ışınlanma kapılarını, hatta yerel kapıların çoğunu kapatmışlar ama görünen o ki bu yeni teknoloji aktif olan her portalı bulup bağlanabiliyor. Tek yapmamız gereken bir tanecik portalı gözden kaçırmış olmalarını ummak; böylece bağlanıp şehre sızabiliriz."
"Peki kaçırmışlar mı?" dedi Mayla. "Yani, bir tanesini bile olsa?"
Valen, yeni aktifleşen portalı ve etrafında toplanmış olan Aşlayıcılar ile Seris, Lyra, Yüce Lord Frost, Yüce Lord Denoir ve Perhata'nın keskin gözleri altında bekleyen diğer üst düzey Alacryalıları işaret etti. "Kaçırmış olmalılar. Aksini düşünmek zor. Bu şehir hakkında hiçbir şey bilmiyorum ama Yüce Hükümdar'ın böyle bir şeyi şansa bırakacağını sanmam. Hele ki bu ölçekteki bir operasyonda."
Aniden Lyra'nın grubu dağılmaya başladı ve biri hücum işareti verdi. Grup liderleri emirler yağdırıyor, savaş grupları hizaya giriyordu; kalbim hızla çarpmaya başladı.
Enola'nın gözlerini portaldan başka yöne çevirdiğini fark ettim. Bakışlarını takip ettiğimde, rünsüz birkaç kişinin gözetimindeki büyük bir çocuk grubuyla karşılaştım—ne mutlu ki üzerlerinde hiçbir rün olmadığı için bu savaşa zorla sürülemiyorlardı.
Gözlerimi tekrar öne çevirdiğimde Lyra'nın doğrudan bize doğru yürüdüğünü gördüm. Tedirginlikle dikleştim.
"Arkanızı kollayabileceğiniz, güvendiğiniz birilerini bulmuşsunuz, bu güzel," dedi lafı dolandırmadan. "Mümkünse hattın ortalarında yer alın. En ön safta olmaktan kaçının ama çok arkada kalırsanız da Vildorial savunmasının sıcak çatışmasına denk gelebilirsiniz. Kahramanlığa soyunmayın ama..." Duraksadı, kelimeleri ağzında yuvarladı. "Yapmamız gereken bu şey... kendinizi cani yapmak için de bir sebep değil. Her şeyin gördüğünüzden çok daha fazlası olduğuna inanın; kendi inançlarınıza sadık kalırken kendinizi koruyun. Dünya son iki yılda hepimiz için çok değişti. Bu değişimin sadece en kötü halimize bir geri dönüşle sonuçlanacağı düşüncesine kapılıp umutsuzluğa düşmeyin. Anladınız mı?"
Sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. Lyra'nın sözleri dördümüze birden hitap ediyor olsa da gözleri tüm bu süre boyunca sadece benim üzerimdeydi. Cılız bir şekilde başımı salladım. "Elbette Leydi Lyra. Ve... her şey için teşekkürler."
Çok hafifçe gülümsedi. "Diğer tarafta görüşürüz Seth Milview. Sen ve arkadaşların."
Kendimizi, geçitten geçmek üzere hizalanmış ve giderek büyüyen savaş gruplarının arasında, ileriye doğru sürüklenirken bulduk. Bu taraftaki kapı birkaç kişinin yan yana yürümesine imkan tanıyacak kadar geniş olsa da karşıdaki alıcı kapının aynı anda yalnızca dört kişiyi kabul edebildiği haberi kulaktan kulağa yayıldı. Bu yüzden her savaş grubu peş peşe, dörderli gruplar halinde içeri adım atacaktı.
Zaman bir yandan sanki hiç geçmek bilmiyor, diğer yandan da etrafımda bulanıklaşıp kaybolarak baş döndürücü bir hızla akıp gidiyordu. Alacrya'daki bazı yüksek soyluların getirdiği ilk savaş grupları —düzgün ekipmanlara ve eğitime sahip gerçek, disiplinli büyücüler— önde giden Leydi Seris, muhafızı Cylrit ve başı çeken Lyra'nın arkasından geçidin o parlak, opak dikdörtgenine doğru ilerlediler. Barajda açılan bir delikten sızan su gibi, biz de o küçük yarıktan içeri akmaya, dörder dörder gözden kaybolmaya başladık.
Hayal gücüm bir anda şaha kalkıp çalkalandı; karşı tarafta neler olup bittiğine dair binbir türlü senaryo zihnime hücum etti. Sonra bir de baktım ki tam geçidin önünde dikiliyoruz. Bir zamanlar Yükselenler Derneği'nin yüksek büyücülerinden biri olan, bronz tenli, çıplak göğüslü savaşçı Djimon Gwede eliyle bize geçit yönünü işaret ediyordu. Djimon’un hemen yanında duran Hayalet Perhata ise gizlemeye gerek bile duymadığı bir nefretle bize ters ters bakıyordu.
Soluma göz attım ama Enola gözlerini dikmiş, dosdoğru geçidin içine bakıyordu. Sağımdaki Mayla silahını öyle bir sıkıyordu ki parmak boğumları kemik gibi beyazlamıştı. Onun diğer yanındaki Valen ise dişlerini gıcırdatıp bana sert bir baş işareti verdi.
Hep birlikte, aynı anda geçidin o opak yüzeyine adım attık.
Ayağımın altındaki zemin bir anda kayboldu; kendimi kıtalar arası bir boşlukta savruluyormuş gibi hissettim. Bu his sadece bir iki saniye sürdü, ardından karanlık, tozlu ve dar bir alana doğru sendeleyerek çıktım. Neredeyse önümdeki sırada duran orta yaşlı bir Büyücü'nün sırtına çarpıyordum.
Alıcı kapının bulunduğu oda, bir tür büyü patlaması yüzünden kısmen çökmüştü. Önümüzdeki büyücüler moloz yığınlarının üzerinden emekleyerek geçmek zorunda kalıyordu. Enola hiç vakit kaybetmeden onları takip etti. Önümüzdeki büyücüyü sırtından iterek ilerlerken bizleri de peşinden sürükledi.
Çöken koridorun ötesinden büyü parıltıları çakıyor, patlama sesleri gürlüyordu. Çok uzun bir tünel değildi ama ilerlemesi son derece zor olduğu için birliklerimiz orada sıkışıp kalmış, ilerleyişimiz kaplumbağa hızına düşmüştü. Molozların ve zaman zaman insan bedenlerinin arasından açılan boşluklardan, Alacryalıların dışarıda savaştığını görebiliyordum. Onların ötesinde ise hayatımda hayal bile edemeyeceğim büyüklükte, devasa bir yer altı mağarası uzanıyordu.
Enola omzunun üzerinden hızlıca bakarak, "Seth, bariyerle hazır ol," diye emretti. "Mayla, Seth'in yanında kal. Gözcü yeteneklerini kullanarak mağarayı tara. Profesörü ara, varlığının hissini hatırlıyorsun. Valen—"
"Ben de seninle aynı savaş grubu formasyon eğitimlerinden geçtim Enola," diye çıkıştı Valen. Alnından terler akıyordu ve sesinde belirgin bir titreme vardı. "Kendi büyümü nasıl yöneteceğimi çok iyi biliyorum, çok teşekkürler."
Her birimizin belinin alt kısmını kaplayan rünleri düşünerek yutkundum. "Zihinlerinize dikkat edin arkadaşlar."
Zaten bir savaş baltasıyla kesilecek kadar yoğun olan gerilim daha da arttı.
Önümüzdeki büyücüler tünelin ağzından çıkar çıkmaz kendilerini savaşın ortasında buldular. Arkadan gelen bizlere yer açmak için büyüler savuruyor, silahlar var ediyor ve bariyerlerin arkasına saklanıyorlardı. Tünel tıkanırsa birliklerimiz bölünecek ve birer birer kırılmayı beklerken çabucak savunmasız kalacaktı. Üstelik gelen yenilere yer kalmazsa geçide ne olacağı hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu…
Bu korkunç düşünce beni kamçıladı ve manamı nişaneme yönlendirdim. Büyü zahmetsizce harekete geçti; damarlarımda ve kanallarımda genişleyip beni hafif mavi bir ışık yayan, rahatlatıcı bir büyü katmanıyla sarmaladı.
Bu noktaya gelmek çok uzun zaman ve bolca pratik gerektirmişti. Nişanenin bundan çok daha fazlasını sunduğunu anlamam ise daha da uzun sürmüştü. Harekete geçirme aşamalarının henüz ilk birkaçına ulaşabilmiştim ama bu kadarı bile onun ne kadar sıra dışı olduğunu anlamama yetiyordu. Bağışlama törenini yöneten görevli tuhaf bir şey varmış gibi davranmamıştı fakat ben bu nişanenin, bağışlanan yeteneklerin o katı kategorilerine uyduğunu hiç hissetmemiştim.
Mana cildime yapıştığı an onu dışarı doğru ittim; öne doğru akarak Enola'yı bir koza gibi sardı. Bir an sonra Enola molozların arasından fırladı ve böğrüne taş bir mermi isabet etti. Mermi parçalanırken oluşturduğum bariyerde güçlü bir dalgalanma yarattı; büyü kendini beslemek için mana rezervlerime yüklendiğinde çekirdeğimde sanki bir yumruk yemişim gibi bir acı hissettim.
Yine de odaklanacak bir şeylerin olması daha iyiydi. Savaşın tüm korkusunu, dehşetini ve iç içe geçmiş karmaşık duyguları, büyüyü ayakta tutmak için gereken o koyu odağın altına gömdüm.
Kuru kemikli bir büyücü eliyle ileriye işaret ederek, "İlerleyin, ilerleyin, ilerleyin!" diye bağırıyordu. "Savunmalarını kırıp şehre girin! Tek önceliğiniz Mızraklarını bulmak, durmayın gidin!"
Devasa mağaranın dış duvarlarını helezon gibi saran bir tür ana yola çıkmıştık. Büyük çoğunluğu cücelerden oluşan ama aralarında insan ve elf de barındıran Dicathia güçleri, bizi soldan ve sağdan sıkıştırıyordu. Yeni gelen birliklerimize hareket edecek çok az alan, kaçacak neredeyse hiçbir yer bırakmamışlardı. Yine de savunmacılar hâlâ pozisyon almaya çalışıyordu; aniden ortaya çıkışımız onları hazırlıksız yakalamıştı.
Etrafımıza büyü yağıyordu. Ana yolu geçip cüce şehrine gözlerimizi diktiğimizde, Enola'dan başlattığım bariyeri genişleterek dördümüzü birden kapsayacak hale getirdim.
Muazzam bir yerdi. Bütün bunlar yaşanmadan önce burayı görebilme fırsatım olsaydı keşke diye düşündüm. Mimarisi daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyordu; sağlam, kullanışlı ama bir o kadar da büyüleyiciydi. Bu insanları öldürmeye çalışmak yerine incelemeliydim.
Mavi bir ateşin sahipsiz kıvılcımı bariyere çarptı. Bu büyüklükteyken hem daha zayıf hem de kontrolü daha zor olan bariyer tehlikeli bir şekilde dalgalandı.
"Seth, dikkatini topla!" diye azarladı Enola. Ana yolun kıvrımına doğru işaret etti. "Şurada, şu yan sokakta. Eğer şu Dicathialı grupları geçebilirsek, mağaranın kenarına tutunmuş binaların siperinde izimizi kaybettirebiliriz."
Valen yola ters ters bakarak, "Peki bunu tam olarak nasıl yapmamızı öneriyorsun?" diye sordu iğneleyici bir tonla. "Birliklerimiz tıkandı. Bu geçit bizi çok fazla yüksek bir noktaya çıkardı."
Sanki bu soruya yanıt vermek ister gibi, bizim taraftan biri koyu mavi buzdan devasa bir kaya parçası oluşturdu. Eğimli ana yoldan aşağı yuvarlanmaya başlayan dev buz kayası, mağara duvarına çarpa çarpa ve dağın oyuğuna inşa edilmiş bir evin ön verandasını ezerek hız kazandı; savunma hattına hızla yaklaşıyordu. Birkaç büyü buzun üzerinde gedikler açtı ya da onu eritti ama izlerken fark ettim ki Dicathialıların çoğu büyücü bile değildi.
Siperlerini bu dev kaya parçasını yakalayıp sıkıştıracak şekilde konumlandırdılar. Buz kütlesi üzerlerine öyle şiddetle çarptı ki birkaçını yere serdi; en azından birinin bir daha ayağa kalkması pek mümkün görünmüyordu. Arkadakiler ise yer değiştirerek kayayı duvara doğru itti; yerçekiminin etkisini kırmak için sürtünmeyi kullanıyorlardı. Anladım ki kayanın yuvarlanmaya devam etmesini ya da yolun dik, uçurum benzeri kenarından aşağı kayıp aşağıdaki yapıların üzerine çakılmasını engellemeye çalışıyorlardı.
Ancak birkaç savaş grubu bu kayanın açtığı izi takip ediyordu; cücelere kontrolden çıkmış bu kütleyle uğraşacak pek zaman kalmamıştı. "Orada, onların yanında!" diye bağırdı Enola ve öne doğru atıldı. Onu takip etmekten başka çarem yoktu; Mayla ve Valen da hemen yanımızdaydı.
Tarafımızdaki birlikler, öldürmekten en ufak bir çekince duymuyor gibi görünen levha zırhlı bir devin önderliğinde, dağılmış savunma hattına büyülerle ve kılıçlarla daldı; yarığı genişletip savunmacıları geri çekilmeye zorladı.
Bir cücenin o devasa adam tarafından uçurumdan aşağı itilişini izlerken midem boğazıma geldi.
Bariyeri kendimize daha çok yaklaştırmak zorunda kaldım; bu da savaş grubumuzu birbirine kenetlenmiş halde koşmaya zorladı. Koruyucu katmanı dengelememden hemen önce, koruyucu bariyeri delmeyi başaran bir baltanın darbesini Enola savuşturmak zorunda kaldı; kıpkırmızı kızgın metal oklar bariyerin yüzeyine çarpıp çınlıyordu. Enola'nın karşı saldırısı cüceyi sendeletti. Öldürücü darbeyi vurmasını izlememek için kafamı çevirdim ama Enola işini bitirmekle uğraşmadı; bunun yerine bizi hattın daha da derinlerine taşıdı.
Şehrin büyük kısmının üzerindeki açık havada, solumdan gelen gürlemeyle patlayan bir yıldırım göğsümde ve uzuvlarımda bir şok dalgası yarattı. Kalbimin güm güm atmasına ve ayaklarımın birbirine dolanmasına neden oldu. Neredeyse takılıp düşüyordum —ki bu muhtemelen hücumumuzun sonu olurdu— ama Valen kolumdan tutup beni ayakta tuttu.
Gözüm sadece bir anlığına Leydi Seris ile Cylrit'e kaydı. Uzun, kırmızı bir mızrak tutan, kalın metal zırhlı bir adamın etrafında daireler çizerek uçuyorlardı. Adamın sarı saçları vahşice savruluyor, gözleri bir yıldırım çakması gibi mavi-beyaz parlıyordu. Zırhının üzerinde gezen elektrik, arkamızdaki ana yola, tam da tünel girişini tutan Alacryalı grubuna doğru çaktı.
İnce havadan siyah bir sis kaynayarak çıktı ve yıldırmı yutup büyüyü yok etti.
Gözümü önümden ayırmamam gerekse de bu tek şövalyenin bir Orak ve muhafızına karşı tek başına direnebildiğini görmek, çekirdeğimin derinliklerinde ilkel bir dehşet uyandırdı.
Havadaki pürüzlü siyah çizgiler halinde gözle görülebilen yıkıcı bir titreşim, Dicathia güçlerinin üzerinden bir tsunami gibi geçti. Bu etkiyi kırmak için taştan ve metalden koruyucu bariyerler oluşturuldu ama hepsi un ufak oldu. Etrafımızdaki cüceler ellerini kulaklarına siper edip dizlerinin üzerine çöktüler; böylece önümüz açıldı ve hiç engellenmeden ileriye doğru koşabildik.
Enola, kıvrılarak uzayan ana yolun parke taşlarını döverek sığınacak bir yer arayışıyla en önde koşmaya devam ediyordu. Şehrin dört bir yanından hâlâ Dicathia askerleri akıyordu. Savaş alanından çıkacak net bir yol bulamazsak sıkışıp kalacaktık ve...
İşin o kısmını düşünmemeye çalıştım. Birini öldürmek zorunda kalma korkusuna o kadar odaklanmışım ki bu savaşta ölme ihtimalimin son derece gerçek olduğunu neredeyse unutmuşum. Bu düşünce, üzerime kendi kefenimin ağırlığıyla çöktü; gözlerimden süzülen korku dolu yaşları öfkeyle sildim.
"Şurada!" Enola bizi beklemeden yolun kenarından aşağı atladı. Birkaç metre düştükten sonra hemen altımızdaki magara duvarına oyulmuş bir cüce evinin eğimli, kiremitli çatısına indi.
Valen hiç tereddüt etmeden onu takip etti. Havada süzülürken üzerimize doğru gelen bir bölük Dicathia askerine karanlık manadan bir yıldırım fırlattı. Mayla’nın elini tutmak için bir an duraksadım ve birlikte atladık. Yolun kenarından aşağı süzülmeden hemen önce obsidyen mermiler bariyerime çarptı.
Çatıya sertçe çakıldım. Ayaklarım kayınca kar kızağına binmiş bir çocuk gibi eğimli yüzeyden aşağı doğru kaymaya başladım. Mayla dengesini toparlarken eli elimden kaydı. Benimse görebildiğim tek şey, üç kat aşağıdaki sivri kayalarla dolu bahçeye açılan çatının o korkunç sonuydu.
Parmaklarımı kiremitlerin arasındaki oluklara geçirmeye çalıştım ama ellerim hissizleştiği için sadece bocaladım. Altımda boşluk açılıp aşağıdaki keskin kayalar parıldadığında yüreğimin durduğunu hissettim.
Sert bir hamleyle durdum. Birisi beni ensemden yakalayınca sade kahverengi deri zırhım boğazımı sıktı. Yavaşça çatının kenarına doğru geri çekildim. Etrafa bakındığımda Enola ile göz göze geldim. Gözlerine dolan terden dolayı gözleri kıpkırmızıydı ve fal taşı gibi açılmıştı. "Teşekkürler," diye hırıldadım.
"Kalkanımız olmadan fazla ilerleyemeyiz," diye yanıtladı pürüzlü bir sesle. Ancak ayaklarımın üzerinde sağlam durduğumdan emin olana kadar beni bırakmadı.
Tepemizde Valen ve Mayla dikkatlice eğimden aşağı iniyordu. Onların da üstünde, ana yoldan aşağı bakan bir cüce belirdi. Elleri önünde daireler çiziyor, sakalının altından dudakları hızlı bir efsunla kıpırdıyordu. Önünde turuncu bir ışık yoğunlaşarak sıvı magmaya dönüşüyordu.
"Çabuk, çabuk!" diye bağırdım çaresizce. Kendim kayarken bozduğum büyüyü baştan yapıp kalkanı tekrar çağırdım ve başımızın üzerine serdim.
Enola ne gördüğümü doğrulamakla uğraşmadan çatıdan birkaç metre aşağıdaki bir balkona atladı. Valen hemen arkasındaydı, Mayla da birkaç adım gerisinden geliyordu.
Parlak turuncu lav damlaları kalkanın üzerine yoğun bir yağmur gibi sıçradı. Manam, cücenin saldırısı karşısında patlayıp cızırdayarak direndi. Tek dizimin üzerine çökerek kalkanı daha da daralttım, bariyeri kalınlaştırdım. Sonra adamı öldürmemeyi umarak kalkanı yukarı doğru savurdum. Bariyer magmayı püskürterek mağara duvarına ve yolun kenarına doğru geri fırlattı.
Cüce acı bir çığlık atıp gözden kayboldu. Ben de arkamı dönüp diğerlerinin yanına, balkona atladım. Enola çoktan bir sütundan aşağı tırmanmaya başlamıştı. Valen hemen arkasında bekliyor, bu sırada saldırmaya cüret edecek herhangi biri için elinde karanlık manadan şekillenmiş sivri bir kütle tutuyordu. Manamı Enola’ya yönlendirdim, etrafta düşman ararken onu korumaya aldım.
Evin camlı balkon kapısından, cüce yatak odasının uzak duvarına büzülmüş birkaç cüceyle göz göze geldim. Aldığım emirleri düşündükçe göğsüm sıkışıyordu. Masum sivillere saldırmak da görevimin bir parçası mıydı?
Bedeli ne olursa olsun bunu yapamayacağımı içten içe bilerek bakışlarımı kaçırdım.
Göğsümdeki o sızı omurgam boyunca ilerleyip rünlerime kaydı. Büyü kaynıyor, Enola’nın etrafındaki bariyer dalgalanıp bozulurken kontrolümde güçlükle duruyordu. Neyse ki Enola sorunsuzca yere ulaştı ama ben nefes nefese, titrer halde kaldım. Mayla bizim gözcümüzdü; Profesör Grey’i bulabilirdi, yapabilirdi, biliyordum. Onu korumak zorundaydım. Sadece görevimi yapıyordum, emirleri uyguluyordum. Bu düşünceyle gerginliğim hafifledi, cildimin altında çatırdayan mana yatışarak yeniden kontrolüme girdi.
Kalkanı tekrar çağırıp aşağı inen Mayla’nın etrafına sardım. Titreyerek onu takip ettim. Zihnim korkudan uyuşurken bile koruyucu manayı sabit tutmak için elimden geleni yapıyordum. Odaklanmak için tekrar büyüyü çağırma hissine tutundum, diğer her şeyi yüzeyin altına gömmek için onu kullandım.
"İyi misin?" diye sordu Valen arkamdan aşağı kayarken.
Konuşacak halde değildim. Sadece başımı salladım, ardından yüzümü saklamak için başımı çevirdim.
Enola dar sokağı tarıyordu. Sokak, mağara duvarına kazınmıştı ve her iki yanında şaşırtıcı derecede büyük evler sıralanmıştı. Altımızdaki mağara duvarına tutunmuş daha da fazla ev vardı.
"Şuradalar!" dedi sert bir ses. İki Dicathia askeri komşu evin köşesinden dönmüş, bizi sokağın ortasında açıkta yakalamıştı.
Enola ikimizin önüne geçerken Valen bir büyü savurdu. Enola, Mayla’ya diğer yöne koşmasını bağırıyordu.
Dicathia askerlerinden biri—görünüşe göre bir elf—iki elle tutulan sıra dışı bir kılıç taşıyordu. Metal karartılmıştı ve sönük turuncu damarlarla parıldıyordu. Kabza ve balçakta garip bir hantallık vardı, kadının ellerine hiç oturmamıştı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, kılıç altı metre öteden bile hissedebildiğim kavurucu bir sıcaklıkla turuncu turuncu parlamaya başladı.
Elfler ateş niteliğindeki manayı kullanamaz.
Bu düşünce zihnime aniden belirdi; Dicathen hakkındaki derslerim sırasında ileride kullanmak üzere zihnime kazıdığım bir bilgi kırıntısıydı.
Ben hâlâ bunu sorgularken iki Dicathia askeri üzerimize atıldı.
Mayla’yı arkamda tutarak birkaç adım daha geriledim. Enola’yı koruyabilmek için odak noktamı onda tuttum. Valen büyülerini savurdu ama elf, üzerinde hiçbir mana izi taşımayan birine göre inanılmaz bir hızla hareket ediyordu; karanlık mana yıldırımlarının arasından rüzgar gibi sıyrıldı. Turuncu kılıç kalçasına doğru savrulduğunda Enola içgüdüsel olarak kaçındı ama karşı saldırı için kendi kılıcını savurmak yerine doğrudan elfin kolunu hedef aldı.
Kılıç, tam Enola’ya çarpmak üzereyken çağırdığım manayı yarıp geçtiğinde dudaklarımdan bir çığlık kaçtı. Enola’nın yaşadığı şaşkınlık hamlesindeki gücü emdi; manayla güçlendirilmiş kılıcı elfin zırhının üzerinden zarar vermeden kaydı.
Ancak kılıç o kadar sıcaktı ki Enola’nın kalçasında simsiyah bir yanık bıraktı. Enola derin bir dehşetle elini yanan yere bastırarak hemen geriledi.
İnsan olan asker, sıra dışı silahın açtığı yarayı kapatıp manayı tekrar topladığım anda kalkanıyla bariyerime yüklendi. Kendi etrafında dönerek çekicini Enola’nın kafasını hedef alarak bariyere geçirdi ama saldırı yön değiştirdi. Bir an sonra adamın göğsüne çarpan karanlık mana yıldırımı onu yere fırlattı, gövdesindeki ağır metal zırh kararıp parçalandı.
Dicathia büyücülerinin doğuştan gelen, kendilerini her an manayla koruma yetenekleri olmasaydı bu ölümcül bir darbe olabilirdi.
Elf bir kez daha kalkanıma saldırdı, bu kez doğrudan büyüye vurarak içinden geçebileceği kadar geniş bir yarık açtı. Enola’ya doğru hamle yapıp dengesini sağlayamayan kızı gerilemeye zorladı, ardından kılıcı Valen’a doğru savurdu. Valen’ı korumaya çalışmak yerine manamı vücuduna sarıp onu darbeden geriye doğru çektim. Bu hamlem bir sonraki büyüsünü kesintiye uğrattı ama onu ölümcül bir kesikten kurtardı.
Fakat elf durmadı; arka ayağından destek alıp doğrudan boynumu hedefleyerek atıldı. Manam kolunun etrafında yoğunlaştı. Kolu o kadar ani ve şiddetli bir güçle durdu ki omuzu yuvasından çıktı.
Acı içinde çığlık atarken kılıç gevşeyen kavrayışından düşüverdi. Midem bulandı.
Enola’nın kılıcı elfin göğsünden dışarı fırladı. Manam kontrolümden çıkıp kadının kolunu serbest bıraktı. Kadın, ağzından kanlar köpürerek yere yığıldı. Az önce öldürülmesine yardım ettiğim kadından başka hiçbir şey göremeden öylece kalakaldım.
Ailesinin ne kadarı Elenoir’da benimkiyle birlikte öldü acaba? diye düşündüm, diğer her şeyi unutarak.
Savaş hırsıyla atılan bir kükreme, gözlerimin önündeki perdeyi tam zamanında kaldırdı. Adamın çekici Enola’nın kaskının yan tarafına çakıldı; kafası yana savrulan kız, kas ve kemikten değil de sanki içi tahıl dolu bir çuvalmış gibi yere serildi.
Valen bir büyü daha fırlattı ama büyü adamın rünlerle kaplı kalkanından sekip geri döndü. Kalkan, efsununu beslemek için sahibinden mana çekerken hafifçe uğulduyordu. Adamın çekici ben kalkanımı tekrar çağırırken havada süzülüp Valen’a doğru uçtu. Çekici adamdan sadece son anda uzaklaştırabildim ama bu yüzden darbe Mayla’nın kaval kemiğine geldi. Kız, acı dolu bir inlemeyle tek dizinin üzerine çöktü.
Dikkatim dağılarak ona doğru yarım adım attım. Tam o esnada gözümün ucuyla adamın ölü elfin yanan silahına doğru atıldığını gördüm. Valen geriye çekilip büyüler savuruyordu ama Dicathialı asker darbeleri birbiri ardına savuşturuyordu.
Kılıca ulaştığında ilerlemeye devam etmek yerine kabzayla uğraşmaya başladı. İçinden devasa bir büyü enerjisinin yükseldiğini hissettim.
Tamamen içgüdülerimle hareket ederek adamı manadan bir kozanın içine hapsettim. Ancak adam kılıcı kozaya saplayarak kendini kurtardı ve kavurucu bir sıcaklık dalgası yaydı. Bu dalga beni yere serdi, ek bir mana katmanına rağmen cildimi kızarttı. Titreyen bir kolla kılıcı havaya kaldırırken bir yandan da büyük metal kalkanıyla Valen’ın büyülerini savuşturuyordu. Gücün, patlamaya hazırlanan bir bomba gibi kılıcın içinde yoğunlaştığını hissettim.
Sol tarafımızdan havada gümüşi bir iz bırakan bir ok süzüldü ve kılıca çarparak onu adamın elinden fırlattı. Kılıç yakındaki evin duvarına saplandı. Aniden bir sıcaklık ve ışık parlaması oldu. Kendimi bir anda az önce durduğum yerin üç metre ötesinde, yüzüstü yerde yatarken buldum. Dicathialı asker, Valen ve Mayla da benzer şekilde yere serilmişti.
Yumuşak tabanlı çizmelerin yere basış sesi, kulağımdaki çınlamanın arasında güçlükle duyuluyordu. Derken görüş alanıma bir çift bacak girdi. Başımı kaldırdığımda parlak beyaz bir mana okunun sivri ucuyla karşılaştım. Yayın kirişini çeken kola doğru baktığımda, gördüğüm tanıdık yüz karşısında şaşkınlıktan donakaldım.
"Eleanor?"
Yüzü öfkeyle kavrulmuştu; kızarmış gözlerinden adeta nefret saçılıyordu. Kaşlarını çatmış bana bakarken zihnimden geçen tek saçma düşünce, bu halinin Relictombs'ta karşılaştığım o kızla en ufak bir alakasının olmadığıydı.
"Kımıldama Seth. Beni seni öldürmek zorunda bırakma."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.