KÜL VE GÖLGE

Saray tam anlamıyla bir arı kovanı gibi kaynıyordu; bu durum pek de şaşırtıcı değildi. Asıl şaşırtıcı olan, henüz kimsenin beni dışarı atmaya ya da bileklerime pranga vurmaya kalkışmamış olmasıydı. Yine de halime şükrediyordum. Sağlayabileceğim bilgilere muhtaçtılar çünkü neyin yaklaştığını biliyordum.

Muhafız Vajrakor ve ejderha birliğinin ortalıkta olmamasından faydalanarak, Agrona’nın saldırı haberini iletmek için elflerin fiili lideri Virion Eralith’e başvurmuştum. Cüce lordlarının kolektif hoşnutsuzluğuna rağmen Arthur, Vildorial’ın askeri komutasını ona bırakmıştı. Bir saat geçmeden savaş konseyini toplamış, şehre yapılması muhtemel bir baskına karşı hazırlıklara başlamıştı bile.

Klan lordlarının oğlu Durgar Silvershale, babasının gururlu bakışları altında Bairon ve Virion’un karşısına dikildi. Virion kendisini başıyla onaylayınca, “Şehir tamamen mühürlendi,” dedi. “Söylediğiniz gibi, her giriş birkaç metre kalınlığında som taşla kapatıldı.”

Hornfels Earthborn sanki alabileceği en harika haberi almış gibi gülümseyerek söze girdi. “Yeni sığınaklar hazır ve olası bir saldırı yalnızca birkaç dar noktaya yönlendirileceği için halk güvende olacak.”

Daglun Silvershale huysuzca mırıldandı. “E yani, siz Earthborn’ların bunu başarmak için koca iki haftası vardı, değil mi?”

Seçkin Bairon, potansiyel bir tartışmayı daha büyümeden bastırmak için konuşmanın ortasına girdi. Silvershale’lerden Earthborn’lara bakarken öfkesini gizleme gereği duymuyordu. “Hâlâ Vildorial’daki tüm ışınlanma kapılarının devre dışı bırakıldığına dair onay bekliyoruz. Bu iş saatler önce bitmeliydi.”

Daglun boğazını temizledi. “Batı Darv’dan getirilen yeni uzun menzilli ışınlanma kapısını ve alt seviyeler ile dış mahallelerdeki tüm kısa menzilli geçitleri kapattık. Şey... lordlar, saraydaki kapının aktif kalmasının hayati olduğunu düşünüyor. Ayrıca bazılarımızın kendi malikanelerinde özel eserleri var; soylu sınıfının gerekirse kaçabilmesi için bunlardan birkaçının çalışır durumda tutulması gerekiyor. Büyük mağarayı mühürlemenin yanı sıra tüm kapıları kapatmak bizi şehrin içine hapsetmez mi? Alacryalı kızın söylediği doğruysa, hem ejderhalardan hem de Arthur Leywin’den yoksunsak, hiç kimseyi kurtaramamak yerine en azından birkaç kişiyi kurtarabilecekken sevgili yuvamızın bir mezbahaya dönüştüğünü görmek istemem.”

Cüce beni lafa karıştırınca alt dudağımı ısırdım.

Hornfels mahcup görünüyordu. “Bu hususta Lord Earthborn da Silvershale klanının fikrini paylaşıyor. Ne de olsa Komutan Virion, siz kendiniz halkınızı güvenlikleri için şehirden gönderdiniz. Böyle bir şey gerekli hale gelirse bize de potansiyel bir kaçış rotası bırakılması gayet yerinde olur.”

Seçkin Bairon burun kemerini ovuşturdu, manası etrafımızda çalkalanıyordu. Virion’a hızlı bir bakış attıktan sonra konuştu: “Hiçbir geçit her ne sebeple olursa olsun erişilebilir kalmayacak, Lord Silvershale. Derhal hepsini kapatın.”

Cüce lord kollarını kavuşturup aynı sertlikle karşılık verdi. “Buna komite karar vermeli, General. Komutan Eralith ve sizin Vildorial’da emretmek için hiçbir resmi yetkinizin olmadığını hatırlatırım. Arthur Leywin büyük bir kahraman olabilir ama tüm Dicathen’in kralı değildir.”

Virion, Silvershale’e dostça bir gülücük attı; ensemdeki tüyler diken diken oldu. “Haklısınız, elbette. Size zorla bir şey yaptıramam. Ama onları siz kapatmazsanız, Bairon hepsini moloz yığınına çevirecek. Bairon.”

Ciddi ifadeli Seçkin başını salladı. Ayakları yerden kesildi ve savaş odasının kapılarına doğru süzüldü. Daglun’un yüzü sarardı, Bairon’un arkasından koşarken tutarsızca kekeledi. “Durun bir dakika, bakın, o kapılardan biri benim malikanemde! Sakın—” Seçkin’in peşinden koridorda koştururken kelimeleri genel gürültünün arasında kaybolup gitti. Arkasından Durgar, birkaç görevli, klan mensupları ve hatta Hornfels Earthborn da seğirtti.

Virion kendisini bekleyen bir sonraki kişiye döndü. Kızıl saçlarına henüz kırlar düşmeye başlamış, sevecen görünümlü bir elf kadınıydı bu. “Halkımızdan ne haber var, Saria?”

Kadın, Virion’a hüzünlü, yumuşak bir tebessüm sundu. “Ayna Gölü’nün batısındaki ormanlık alanda geçici bir kamp kurdular. Birkaç çiftçiyle yaşanan gerginlik dışında yolculuk şükürler olsun ki olaysız geçti.”

“Güzel,” dedi Virion, sesi bir hırlamayı andırıyordu. “O halde sen de onlara katılacaksın. Bairon seni ve küçük konseyden birkaç üyeyi daha götürecek, ardından oradaki halka göz kulak olmak için kalacak.”

Saria’nın kaşları havalandı, yarım adım geriledi. Savaş odasındakiler bu konuşmayı dikkatle izlemiyormuş gibi yapıyordu. “Beni bağışla, Virion. Aileme her zaman nazik davrandın. Birçok açıdan Triscan’lar ve Eralith’ler akraba gibiydi. Ama bana bir çocukmuşum gibi davranmanı istemem. Kuzenim olmayabilirim ama çaresiz de değilim. Lütfen, kalayım.”

Virion içini çekip bir parşömen yığınına yöneldi. Birini açıp incelemeye başladı. “Bairon’dan da betersin. Hayır, Saria. Halkımızın korumaya olduğu kadar liderliğe de ihtiyacı var. Aynı anda iki yerde olabilmeyi çok isterdim ama benim yerime iyi hizmet edeceğiniz konusunda sana ve Bairon’a güveniyorum.”

Kadın vereceği yanıtı bastırdı, Virion’a hafifçe eğilerek selam verdi ve hızla uzaklaştı.

Virion başını parşömenden kaldırıp gözleriyle odayı taradı. Başka bekleyen kimse kalmadığından dikkatini bana çevirdi. “Peki ya sen, Caera? Yaşananlardan sonra Tiksinti Ormanları’na yapılacak o uzun yolculuğu göze almak istediğine emin misin?”

Alacrya kamplarında neler olup bittiğini düşünerek, “Zorundayım,” dedim içtenlikle.

Hangisi daha kötü olurdu? Corbett, Lenora, Lauden veya diğerleri itaatsizlik etmekte tereddüt etmişlerse mi... yoksa Arthur’u aramak üzere savaşa girmek için silahlarını kuşanıyorlarsa mı...

“Leydi Seris’in ne keşfettiğimi bilmesi gerekiyor. Eğer diğerlerine yardım edebilirsem...”

“Sormam gereken son bir şey var sanırım, umarım beni bağışlarsın ama... ne olduysa—mananın bu şekilde patlaması—bunun bir tehdit oluşturmaya devam etmeyeceğinden emin misin? Agrona seni bir silah olarak kullanabilecekse başkalarını tehlikeye atamam.”

Kelimelerimi dikkatle seçerek dudağımı ısırdım. “Emin olamam, Komutan Virion. Bu tuzağın kendi etime kurulduğunu bugüne kadar ben bile bilmiyordum. Kimse bilmiyordu, bundan eminim. Ama beni nasıl etkilediğini hissedebiliyorum... Sanki bir şekilde içimi boşalttı. Kendi rünlerim—kendi büyüm—uzakta gibi, artık bana ait değilmiş gibi hissediyorum. Yani hayır, emin olamam ama içimdeki o şeyin... yanıp bittiğini hissediyorum. Onunla birlikte benim de yanmam gerekiyordu, bu yüzden belki de birden fazla kez tetiklemeleri gerekeceğini düşünmemişlerdir.”

Virion elini uzattı, sıkıca el sıkıştık. “Arthur sana güvendi, ben de güveneceğim. Seni çok iyi tanımıyor olabilirim ama iyi bir kalbin olduğunu görebiliyorum,” diyerek beni şaşırttı. “Bu bile iki halkımızın geleceğine dair bana küçücük bir umut ışığı veriyor. Uzun menzilli ışınlanma kapısının sırf senin geçişin için kısa bir süreliğine aktif edilmesini söyleyeceğim. Seni Xyrus Şehri’ne kadar ulaştırabiliriz, her ne kadar oradan Surlara kadar hâlâ bir yolunuz olsa da. Bir tavsiyemi kabul edersen, loncadaki macera gruplarından biriyle bağlantı kurmaya çalış, çünkü onlar⁠—”

Şiddetli bir patlama gürültüsü sarayı sarstı, tavandan toz bulutları döküldü. Odadaki herkesin yüzünü bir gerginlik dalgası kaplarken bakışlar Virion’a döndü.

Virion gözlerini kapattı, manasıyla kaynağı arıyor gibiydi. Bir an sonra, “Sadece Bairon,” diyerek durumu doğruladı. Sert bir tonla ekledi: “Görünüşe göre Silvershale ve diğer cüce lordları geçitler konusunda pek yapıcı davranmamış.”

Odadaki cücelerden bazı hoşnutsuz mırıltılar yükseldi, ortamda somut bir gerginlik yarattı. Virion tavrını yumuşattı. “Beni bağışlayın, dostlarım. Halkınız Greysunder’lardan bu yana gördüğünden daha iyi bir liderliği hak ediyor ama hepiniz takdire şayan bir performans sergilediniz.”

Bu sade yorum gerginliği yumuşatmaya yetti. Sonunda Virion dikkatini yeniden bana çevirdi. “Her neyse, yeterince gevezelik ettim. Bol şans, Leydi Denoir.”

“Size de Komutan Virion,” diyerek kapıya doğru hızlı adımlarla ilerlerken hafif bir tuhaflık hissettim.

Arkamda cücelerden birinin şöyle dediğini duydum: “Komutanım, Etistin’den bir mesaj var. Onlar... şehir yakınlarında Alacrya birlikleri görmüşler.”

Yavaşladım, daha fazlasını duymak için hafifçe geriye döndüm.

“Kahretsin. Gideon ve o asuraya haber uçurun. Artık bekleyecek vakit kalmadı. Hazırladıkları bir silah varsa, hemen harekete geçirmeliler.”

Tam o sırada, devasa bir gölge gibi şehrin üzerine çöken, neredeyse yoktan var olmuşçasına güçlü bir mana imzası belirdi.

Nefesim kesildi. Topuklarımın üzerinde dönüp Virion’un fal taşı gibi açılmış gözleriyle buluştum. “Seris!”

Savaş sesleri hemen ardından yükseldi.

Dicathenlileri beklemeden var gücümle ileri fırladım. Vücudum sızlıyor, çekirdeğim tükenmiş durumda can çekişiyordu ama acıyı bir kenara ittim. Seris’in kendisi buradaysa—hissedebildiğim kadarıyla Yüksek Soy Dreide’den Cylrit ve Lyra ile birlikte—Alacryalı mültecilerin yürüyen birer bombaya dönüşmesini engellemenin başka bir yolunu bulamamışlar demekti.

Ama Arthur Vildorial’da değildi. Hedef oydu. Belki onları buna ikna edebilirsem, Agrona’nın gazabına uğramadan çekip gidebilirler diye düşündüm umutla.

Ben saraydan çıkana kadar Alacrya askerleri, cüce klanlarından birinin özel mülküne açılan ve kısmen çökmüş olan bir tünelden dışarı akmaya başlamıştı bile. Dicathen askerleri benden önce saraydan fırlıyor, yarığın üst kısmındaki yol boyunca hat kurarak Alacryalıların bu tarafa ilerlemesini engelliyordu.

Aşağıdan gelen tepki ise daha ağırdı. Vildorial askerlerinin çoğu şehrin mühürlü giriş çıkış kapılarını korumak ve altyapı ile sivilleri güvenceye almak adına stratejik savunma mevzilerine dağıtılmıştı.

Çıktıkları tünel yarı yarıya çöktüğü için Alacryalıların akışı pek hızlı sayılmazdı ama Seris ve iki muhafızı buraya ilk ulaşanlar olmalıydı; diğerlerine yolu onlar açmıştı.

Seris ile Cylrit, şehrin tepesinde Bairon’la amansız bir mücadeleye girişmişti. Bakışlarımı üzerlerinden ayıramıyordum. Bairon, Alacrya askerlerinin aktığı tüneli tıkamak için mağara duvarlarına ardı arkasına saldırılar savuruyordu. Ancak Seris’in karanlık sislerden oluşan o hileli yeteneği, yıldırım patlamalarını henüz hedefine ulaşamadan emip yutuyordu.

Ne yapacağımı bilemez bir halde kalakaldım.

Ailem aşağıda Agrona için mi savaşıyordu? Yoksa direnip, yeni rünüm ile Ellie olmasa benim de başıma gelecek olan o meşum kaderle mi yüzleşmişlerdi?

Savaşı bu denli kızışmışken Seris’e ulaşmam imkânsızdı. Dövüşecek gücüm olsa bile saf tutamazdım. Ne Seris’in komutasındaki Alacryalıların karşısına geçebilirdim —ki o kısa süren isyan boyunca çoğula omuz omuza çarpışmıştım— ne de beni aralarına kabul eden Dicathia halkına kılıç kaldırabilirdim.

Aşağıdaki savaş alanına, havada siyah bir gürültü çizgisi gibi beliren büyü dalgaları yayılıyordu. Destek Lyra buradaydı. Kafamın içinde bir planın kırıntıları belirmeye başlarken, cüce sarayından sızan birliklerle birlikte anayoldan aşağı koşmaya başladım.

Daha beş adım bile atmadan başka bir felaket belirdi.

Çatışmanın ortasında kalmak istemediğimden yavaşladım. Lyra’nın alev kızılı saçları, Alacrya kuvvetlerinin merkezinde bir savaş bayrağı gibi seçiliyordu. Vildorialı askerler iki taraftan da büyüler ve oklardan oluşan bir yağmur yağdırıyordu ama Lyra bunların çoğunu tek başına püskürtüyordu. Alacryalı Saldırganlar ise hatları yarmak için Dicathialıların üzerine yükleniyordu.

“Lyra!” diye bağırdım ama beni duymadı. Büyü patlamaları, haykırılan emirler ve yaralıların çığlıkları sesimi daha ona ulaşamadan yutup yok etti.

Yine de her iki tarafın askerleri tarafından düşman sanılabileceğim o ön safları yarmaya çalışmak büyük bir intihardı.

Rünlerimin patlamasından bu yana toplayıp arındırabildiğim o azıcık mana ile rüzgâr nitelikli büyülerimi güçlendiren nişana uzandım. Şakaklarım zihinsel yorgunluktan zonkladı ama büyü sadece hafifçe dalgalandı.

Kaynar su akıntısı Dicathialıların ön safının üzerinden kavis çizerek büyücülerin arasına düştü. Birkaç adım ötemdeki taş kaplamalara çarparak cızırdayan sular buharlaştı. Aynı anda, alt taraftaki geçidi kapatmaya çalışan birliklerin üzerine devasa bir buz kütlesi düştü ve bastığım yol ayaklarımın altında sarsıldı.

Yeni bir büyü yapacak gücü kendimde toplayamadan, kulağı tırmalayan boğuk bir şok dalgası Dicathia hatlarına çarptı. Onlarca cüce ile insan ve elf müttefikleri yere serildi. Alacryalı büyücüler, yerde yatan askerlerin yanından hızla geçerek anayoldan yukarı, bana doğru ilerledi.

“Saraya girin!” Lyra’nın sesi tam yanımdaymış gibi havada çınladı. “Her odayı, her seviyeyi arayın. Arthur Leywin’i mutlaka bulmalıyız.”

Arkamda, tamamı büyücülerden oluşan seçkin saray muhafızları, saray girişinde savunma düzenine geçti. Rün işlemeli kalkanlarını kaldırıp güçlerini birleştirerek, arkalarından kapatılmakta olan ağır kapıların üzerine büyüden bir bariyer ördüler.

Bir karar verip öne atıldım. Aniden bastıran bu saldırıyla geri çekilmek zorunda kalan Dicathialıların arasından sıyrıldım. Lyra’da bir ulaşabilsem, her şeyi⁠—

“Caera!”

Bakışlarım hemen o tarafa kaydı, üstüme doğru gelen Alacrya hatlarını taradım. Beni evlat edinen annem Lenora ile göz göze geldiğimde içimi rahatlama ile dehşetin karışımı garip bir duygu kapladı. Corbett de yanındaydı; koruyucularım Taegen ve Arian da oradaydı. Etraftaki savaş gruplarına dağılmış Denoir hanedanına mensup askerleri ve muhafızları da tanıdım.

Derin bir nefes alıp kendimi toparladım. Büyülerden ve Dicathialılardan mümkün olduğunca kaçınarak ileri doğru atıldım. Büyü ve çelikten oluşan bir dalga gibi etraflarından akan diğer birliklerin aksine, ailem yavaşlamıştı. Arkada ise ses dalgasıyla yere serilen Dicathia askerleri yavaşça ayağa kalkıyordu.

Sesimi duyurabilecek kadar yaklaştığımda, “Arthur burada değil!” diye bağırmaya başladım. “Geri çekilin! Vildorial’de değil!”

Lenora, “Vritra’nın boynuzları aşkına, Caera, yaşıyorsun,” diye haykırarak kollarıma atıldı. Ağlıyordu. Bunu fark ettiğim an göğsümde soğuk bir korku filizlendi.

“Lauden nerede?”

Üzerine oturmayan deri zırhı, elindeki kalkanı ve mızrağıyla buraya hiç ait görünmeyen Corbett gözlerini kırpıştırdı, doğrudan yüzüme bakamadı. “Görünüşe göre sen ve Yargıç Seris —Leydi Seris— ağabeyinin içinde cahilce bir cesaret uyandırmışsınız, Caera. O…”

Corbett duraksadı ama ben söyleyeceği şeyi zaten biliyordum. Lauden’ın fedakarlığının içimde uyandırdığı karmaşık duyguları bastırmaya çalıştım. Hayatta kalırsak, bunlarla yüzleşecek vaktim olacaktı.

“Geri çekilmelisiniz,” diye üsteledim. “Yapabiliyorsanız şehirden kaçın. Adamlarınızı, sizi takip edecek kim varsa yanınıza alın.”

Corbett’ın yüzündeki acı maskesi çatladı. “Beni duymadın mı? Ağabeyin çoktan öldü ve bizim de aynı kaderi paylaşmamızı mı istiyorsun? Bundan kaçış yok, Caera.” Aniden bana şüpheyle baktı. “Her ne kadar bu durum herkes için geçerli değil gibi görünse de.”

Lenora onun önüne geçip öfkeyle kaşlarını çattı. “Vritra aşkına Corbett, beni kendine aşık eden o keskin zekanı kullan biraz!”

Corbett ona hayretle baka kaldı.

Yolun ilerisinde, Dicathialıların ön safı bir köşeye sıkıştırılmış, bizimkiler tarafından kuşatılmıştı. Çöken tünelden çıkan Alacryalılar, neredeyse hiç dirençle karşılaşmadan şehre yayılıyordu.

Yetişkinlik hayatımda daha önce yaptığımı hiç hatırlamadığım bir şey yapıp, “Lütfen dinleyin beni,” diye yalvardım. “Mesajı duydum. Ve buradaki göreviniz zaten bitti baba. Arthur burada değil, hayatım üzerine yemin ederim.”

Ağzımdan çıkan "baba" kelimesiyle Corbett’ın ifadesi yumuşadı. “Ben… elbette. Anlıyorum.” Corbett olmadan ilerlemekte tereddüt eden savaş gruplarının çevresine göz attı. Hepsi Denoir soyunun mensupları ve hizmetkarlarıydı. “Adamlar! Kapıya doğru geri çekilin! Geri çekilin! Aradığımız kişi bu şehirde değil!”

Lenora koluma girerken şaşkınlığımı gizlemeye çalıştım. Arian hafifçe başıyla onaylayıp göz kırptı. Taegen ise sıktığı yumruklarından eklemleri beyazlamış halde, devasa çekicini kavramış, anayolun üstünde ve altında devam eden savaşa öfkeyle bakıyordu.

“Lyra Dreide’ye ulaşabilirsem, belki⁠—”

Aramıza siyah ve mavi alevlerden oluşan bir ok daldı, hemen birkaç santim ötede alelacele oluşturulan kalkanın üzerinde patladı. Ayaklarımın yerden kesildiğini ve sertçe taş zemine çakılıp yuvarlandığımı hissettim. Beni koruyacak manam neredeyse hiç kalmadığı için, o sert taşa çarpma hissi bir wogart sürüsünün altında ezilmekten farksızdı.

Corbett dizlerinin üzerine çökerken Arian, Lenora’yı tutmayı başarmıştı. Taegen öne atılıp kendisini ailem ile saldırganın arasına siper etti ama sonra birden duraksadı.

Gümüş bir telin parıltısı çaktı. Bir kalkanın oluşamayacağı kadar hızlıydı. Taegen’ın boğazından kan fışkırdı. Dev savaşçı, göğsüne akan kana şaşkınlıkla baktı, ardından bir elini boynuna bastırdı. Acı gerçeği çok geç fark etmişti. Çekici gürültüyle yere düştü, hemen ardından dizlerinin üzerine yığıldı.

“Hayır…” diye fısıldayabildim. Bu küçücük çaba bile kaburgalarımdan göğsüme keskin bir sancı sapladı.

Hâlâ yerde yatarken, Taegen’ın cam gibi bakan gözlerinin yönünü takip edip büyük amcam Justus’a baktım. Saçları ve gür keçi sakalı en son gördüğümden bu yana biraz daha ağarmıştı. Koyu renk gözleri gazapla parıldıyordu. Corbett’ın aksine, Justus işlemeli bir zırh giymişti ve kalçasında zarif bir kılıç taşıyordu. Etrafında incecik bir gümüş tel dönüp duruyordu.

Lenora gürledi: “Ne bok yediğini sanıyorsun sen?” Arian onu geriye çekip önüne geçerek siper aldı. “Açıkla kendini Justus! Bize seni öldürmememiz için tek bir sebep ver⁠—”

Üzerlerine mavi-siyah bir alev topu daha fırladı ama bu kez birden fazla kalkan belirerek büyüyü emdi. Büyücüyü ararken algılarım giderek zayıflıyordu. En sonunda onu bulduğumda gördüklerime inanamadım.

Melitta Yenge elinde başka bir alev tutuyordu. Yüzündeki o katıksız nefret ifadesi, neye uğradığımı şaşırmama yetip de artmıştı bile.

Corbett inanamayarak, “Melitta?” dedi. Justus’un etrafında toplanan büyücüleri süzdü. Aynı şeyi ben de yaptım. Bunlar Denoir askerleri ve geniş ailemizin bazı mensuplarıydı.

Kadın sesini savaşın gürültüsünü yararak savurdu: “Benimle konuşmaya nasıl cüret edersin, Yüce Soylu Denoir!” Corbett’ın gözlerinin içine bakarak yere tükürdü. “Bizi mahvettin. Sen ve o cadı Seris!”

Corbett’ın sesi dehşetle kalınlaştı. “Ne oldu?”

Melitta’nın gözlerinden yaşlar boşanıyordu, tüm vücudu bir yumruk gibi kasılmıştı. Başka bir alev topu fırlatacağını sandım ama bunun yerine içindeki tüm gerilim boğuk bir çığlıkla dışarı patladı. “Arden öldü, seni piç! Ve Colm… Arno… kocam ve çocuklarım öldü! Senin yüzünden! Bir tanrıya karşı savaşmayı seçtiğin için!”

Corbett’ın yüzü kireç gibi oldu. Denoir soyu her zaman hırslı bir siyasi yapıya sahipti ve aile bireyleri arasındaki ilişkiler her zaman gergindi. Ancak Corbett ile Arden birbirlerine son derece sadıktı.

Ve o küçükler… Colm… Arno… “Çocuklara kim kıyar ki?” diye sordum ama sesim hem üstümüzde hem de altımızda süren savaşın gürültü dalgaları arasında kaybolup gitti.

Justus, gümüş teli sıkıca sararken, “Seris’in tarafını tuttuğun an bu hanedanın sonunu getirdin,” dedi. “Ama onurumuzu yeniden kazanacağım. Önce seni ve yanındaki o soysuz hainleri öldüreceğim, sonra da Arthur Leywin’i bulup Yüce Hükümdar’a teslim edeceğim.” Ellerini savurdu, gümüş tel parıldadı.

Kalkanlar doğdu, büyüler patladı. İki taraf da birbirine saldırdı. Bir anda savaşın içinde üçüncü bir cephe açılmıştı; bu kez Alacryalı Alacryalıya, soy soysa karşıydı.

Şok dalgası beni tekrar geriye savurdu. Birkaç kez yuvarlandıktan sonra sürüklenerek durabildim. Yeni büyü biçimime ulaşmaya çalıştım; alevler tenimin üzerinde dans etti ama etkisi cılızdı. Bu çaba, çekirdeğimden yükselen feryat dolu bir acıyı tetikledi.

Çaresizce ana cadde boyunca Lyra’yı aradım. Eğer olaya müdahale ederse dövüş durmak zorunda kalırdı. Fakat şehir merkezinden fırlayan cüce birlikleri caddeye doğru yükleniyordu. Alacrya askerlerinin hâlâ döküldüğü tünele neredeyse ulaşmışlardı ve Lyra onları püskürtmekle meşguldü.

Seris, Cylrit ve Bairon arasındaki kavga gözden kaybolmuştu. Uzaktan birbiriyle çarpışan güçlerinin dalgalarını hâlâ hissedebilsem de Seris ve Cylrit de bana yardım edemezdi.

Yavaşça ayağa kalktım. Corbett, Justus ile amansız bir mücadeleye tutuşmuştu; Lenora ise Melitta’dan gelen büyülere karşı koymaya çalışıyordu. Arian iki Denoir Saldırganı ile dövüşüyordu. Her iki taraftan da askerler etraflarında savaşıp can veriyordu. Kılıcımın kızıl çeliği kınından çıkarken çınladı. Zırh eldivenimden fırlayan iki gümüş szil silahı etrafımda dönmeye başladı. Hiç hissetmediğim bir soğukkanlılıkla öne doğru adım attım.

Justus’un kişisel muhafızlarından biri olduğunu hatırladığım bir kadın, iki eliyle sıkıca tuttuğu buzlu çelikten bir baltayla üzerime koştu. Büyü biçimime yeniden mana aktardım, bu kez kendimi daha çok zorladım. Benden taşan alevler zeminde süzülerek kadına doğru ilerledi. Duman ve ateş kıvrılıp dans ederek tıpkı benim siluetimi taşıyan birkaç yakıcı surete dönüştü.

Saldırgan duraksadı, dikkati bir an için bu yanılsamalar arasında gidip geldi. Kılıcım havayı yararak ısık saçtı; kadın hızla dönüp baltasını kaldırarak darbeyi karşıladı. Aynı anda etrafımda dönen silahlardan biri kadının baldırına siyah bir ateş mızrağı sapladı. Kadın çığlık atarak tek dizinin üzerine çöktü. Göğsüne attığım tekmeyle onu yere serdim.

"Durun artık!" diye haykırdım, sesime otoriter bir ton vermeye çalışarak. "Silahlarınızı bırakın ve dinleyin!"

"Seni gereğinden fazla dinledik zaten!" diye çığlık attı Melitta. Benim illüzyon ateşlerim sönerken kendi alevlerini üzerime yöneltti. Dönerek yükselen karanlık manadan bir kalkan, onun ateş topunu saptırıp kendisine doğru geri savurdu. Kenara kaçmak zorunda kaldı ve arkalarındaki askerlerden biri hiç beklemediği bir anda alevlerin arasında kaldı.

Ardından zemine kan sıçradı. Corbett, bacağındaki uzun, kıvrımlı bir yarayla yere yığıldı.

Justus zaferinin tadını çıkarmak için beklemedi. Bakışlarını bana çevirdi. "En az üvey baban kadar suçlusun, seni bencil, hain kız!" Konuşurken bile gümüş teli bana doğru parıldayarak hamle yaptı.

Teli bir kenara savurdum ama darbenin şiddeti sendelememe neden oldu. Lenora, ikisini de koruyucu bir bariyerin içine alarak Corbett’ın üzerine kapanmıştı. Etrafta beni koruyacak başka bir Muhafız yoktu. Bir sonraki darbe geldiğinde savunmam daha da çaresizleşti ve hızla cadde boyunca geri çekilmek zorunda kaldım.

Görüş alanımın kenarında beliren derin uçurum beni irkiltti. Sırtımı yüz fit aşağıdaki evlerin çatısına bakan boşluğa verdiğimi ancak o an fark edebildim.

Tekrar tekrar blokladım. Derken gümüş tel aniden kızıl kılıcıma dolandı. Sert bir çekişle kılıç elimden fırladı, taşların üzerinde çınlayarak ulaşamayacağım kadar uzağa düştü.

Lenora neler olduğunu nihayet fark etmiş, yardımıma koşmak için çabalıyordu ancak Melitta onu yine bastırmıştı. Kendini ve Corbett’ı küle dönmekten korumaktan başka bir şey yapamıyordu.

Justus’un soğuk, nefret dolu gözleri gözlerime dikildi. "Yüce Soy Denoir için," dedi gururla ve büyüsü çaktı.

İnce bir mekik teli yakaladı. Teli saptırarak boğazımı kesmesini engelledi. Arian, sanki yoktan var olmuş gibi tam önüme geçip silahını savurdu. "Geciktiğim için bağışlayın, leydim. Yardımınıza daha önce koşmalıydım."

Tel, Arian’a zehirli bir kobra gibi saldırdı fakat koruyucumun mekiği kör edici bir hızla parıldayarak darbeleri birbiri ardına engelledi. Justus ile başa çıkabilecek gibi görünüyordu.

Tam önümüzde bir ateş topu patladı. Hızla yapılan bir bariyer darbenin bir kısmını emip ısının bizi yakmasını engelledi ancak Arian ayakları yerden kesilerek üzerime savruldu. Gerisin geri düşerken ayaklarımın altından zeminin kayıp gittiğini hissettim. Aşağıya doğru çakılırken yolun kenarı yukarı doğru uzaklaştı.

Çaresizlik içinde, benimle birlikte düşen Arian’a tutunmaya çalıştım. Düşüşün kulakları sağır eden rüzgarı yanımızdan uğultuyla geçerken bir kedi edasıyla kıvrılarak kollarını bana doladı ve vücutlarımızı döndürdü. Ne yapmaya çalıştığını çok geç anladım; bedenimi kendi bedenine bastırmış, başımı ve boynumu göğsüyle korumaya almıştı. Mana etrafını sararak kaslarına işledi, hafifçe bana doğru da yayıldı.

Gözlerimi kapattım.

Karanlık kıpkırmızı bir renge büründü. Ciğerlerimdeki bütün hava çekilirken hissettiğim tek şey saf acıydı. Her şey çınlıyor, dönüyordu. Mmidemdekilerin yemek borumdan yukarı fırladığını hissettim. Bu bedensel his, dikkatimi tekrar vücuduma, özellikle de her biri şu an tarifsiz bir ızdırap içinde kıvranan organlarıma odakladı.

Yine de hâlâ acı hissediyor olmam, henüz ölmediğim anlamına geliyordu.

Gözlerimi açmak için mücadele ettim. Yan yatıyordum. Gördüğüm ilk şey Arian oldu. Ağzından sızan kan başının etrafında toplanmıştı. Gözleri kapalıydı ama göğsü düzensiz bir şekilde inip kalkıyordu.

Hareketsizce orada yatarken zaman algımı yitirmiştim. Zihnimden sadece kalkmam gerektiği, ona yardım etmem gerektiği geçiyordu ama bunu yapacak gücüm yoktu. Nefes almakta zorlanıyordum. Bütün bu acının arasında nabzımın zayıfladığını hissedebiliyordum.

Bedenim şoka girdi, diye düşündüm; sanki sihrin yeni bir yönünü keşfeden birinin soğukkanlılığıyla.

Duyularımı sırayla uzuvlarıma odaklamaya başladım. Önce ayak parmaklarımı oynattım, ardından ayak bileklerimi döndürdüm. Bacaklarımı hareket ettirdiğimde kalçama ve sırtıma keskin bir acı saplandı. Sonra kollarımı kımıldattım ve en sonunda yüzüstü döndüm.

Izdırabın yakıcı pençeleri karnıma ve göğsüme saplandı, tekrar kustum.

Titreyerek kendimi yukarı ittim; önce ellerimin ve dizlerimin üzerine, sonra bacaklarım yalpalanarak ayağa kalktım.

Bacaklarımın ağırlığımı taşıyor oluşu küçük bir mucizeydi. Sendeledim, yontulmuş taş bir evin duvarına tutunmak zorunda kaldım ama düşmedim.

İndiğim caddenin ilerisindeki bir hareketlilik başımı o tarafa çevirmeme neden oldu. Bu hareket başımın tehlikeli bir şekilde dönmesine ve dengemin bozulmasına yol açtı. Sırtımı duvara yaslayıp gözlerimi kapattım, baş dönmesinin geçmesini bekledim. Gözlerimi tekrar açabildiğimde kül kahvesi saçlı tanıdık bir figürün bir çatının üzerinden atladığını ve yayından saf manadan oluşan beyaz bir okun fırladığını gördüm.

Derin nefesler aldım. Her nefeste göğsümün derinliklerinde yer etmiş bir acı zonkluyordu. Zihnimi toparlayıp duvardan uzaklaştım. Aklımdaki tek şey ona ulaşmaktı. Ellie bana yardım ederdi. Alice, Arian’ı iyileştirebilirdi, değil mi?

Sokak boyunca yürümek bir ömür gibi geldi. Savaşın gürültüsü her yerdeydi ama doğrudan etrafımda bir çatışma yoktu. Yol, mağara duvarına doğru kıvrılıyordu; bu yüzden Ellie’yi gözden kaybettim. Cüce evlerinin sırasını geçip virajı dönene kadar onu tekrar göremedim.

Durup gördüklerimi anlamlandırmaya çalışırken yeniden yalpaladım.

"Çocuklar mı?" dedim yüksek sesle; gördüklerimin bir ilüzyon ya da sakatlığımdan kaynaklanan bir halüsinasyon olduğundan emindim.

Çünkü gördüğüm kadarıyla Ellie, Merkez Akademi öğrencilerinden birkaçını esir almıştı. Ama onların Vildorial’de ne işi vardı?

Derken her şey yerli yerine oturdu.

"Eleanor!" diye nefesim kesilerek ona doğru sendeledim.

Esirlerinden başını çevirdi, dehşet içinde bir çığlık attı. Okunu öğrencilere doğrultmayı unutmadan bana doğru birkaç kararsız adım attı. "Caera… ama ne oldu? Sen…" Şaşkınlığından sıyrıldı. "Seni anneme götürmemiz lazım." Öğrencilere dönerek, "Arkadaşınızı kaldırın. Çabuk olun, artık savaş esirisiniz. Annem bir Yayıcı—yani bir şifacı." dedi.

Öğrencilerin kafası karışmış, ne yapacaklarını bilemez haldeydiler. Ancak Ellie yayını indirip bana doğru koştuğunda ve ağırlığımın bir kısmını yüklendiğinde söyleneni yaptılar.

"Arian… koruyucum… onun ihtiyacı var…"

Ellie büyü biçimini aktif hale getirirken içime mana akarak çekirdeğimdeki sızıyı hafifletti. Bilinçli bir çaba harcamaksızın mana bedenime yayıldı ve acının dinmesine yardımcı oldu.

Rahatlamayla Ellie’ye yaslanırken bilincim gidip geliyordu. Sadece bir ayağımı diğerinin önüne atmaya odaklanmış durumdaydım. Öğrencilerle Ellie birkaç kelime konuştu ama ne dediklerini anlamadım. Başka Alacryalılarla karşılaştık fakat bize bakıp geçip gittiler. Sonra bizi kovalayan Dicathialılarla karşılaştık ama onlar da Ellie’yi görünce bizi kendi halimize bıraktılar.

Savaşın kasıp kavurduğu ana caddeden kaçınarak aşağıya doğru kıvrılan, zorlu bir yol izledik.

Sarsıntı başladığında Toprakdoğan Enstitüsü’nü ve arkasındaki mağaranın alt seviyelerini görebiliyordum. Bir deprem gibi bütün mağarayı aynı anda sarstı. Çok aşağılarda, en alt seviyenin tabanında mükemmel dairesel bir delik açıldı. Benden o kadar uzaktı ki zar zor seçebiliyordum. Gözlerimi kıstım, belki de leke kendi gözümdedir diye düşündüm ama delikten bir şey çıkıyordu.

Yine şoktan ya da belki de bir beyin sarsıntısından kaynaklandığını düşündüm fakat sonra diğerleri de konuşmaya başladı.

"Vritra’nın boynuzları aşkına, o da ne?"

"Bir tür canavar mı?"

"Ama o bir insan değil mi?"

"Bakın, daha fazlası geliyor."

"Uçurum canımızı alsın, şunların sayısına bakın…"

Hayal görmediğimi anlayarak daha dikkatli baktım. Delikten sürünen ilk yaratık kertenkele benzeri bir şeydi; bir insandan yarı yarıya daha uzundu ve iki arka ayağının üzerinde yürüyordu. Ancak… bu mana canavarı başka bir şeyin sadece organik bir parçası gibiydi. Parlayan damarlar, sanki tüm rengi solmuş gibi soluk gri olan pullarının üzerinde izler oluşturuyordu. Göğsü, runes kazınmış kalın, mavi-gri metal bir plakayla kaplıydı; ancak karnı açıktı ve saydam manadan oluşan hafifçe parlayan bir katmanla korunan organik yüzeyin altındaki mekanik altyapıyı gözler önüne seriyordu.

Alt çene tamamen söküldüğünden, saydam mana katmanı daha net ortaya çıkıyordu. Bu katmanın arkasında, pürüzsüz yüzeyin altında odaklanmış genç bir adamın yüzünü seçebiliyordum. Gözleri, üzeri runelerle kaplı kalın bir bantla kapatılmıştı.

Gri-mavi metalden yapılmış iskelet ile organik mana canavarı etinin arasındaki açıklıklardan kolları da hafifçe seçilebiliyordu. Bu yaratığa —ya da her neyse ona— ne demem gerektiğinden tam emin değildim. Zırh mı? Bir tür dış iskelet mi? Saydam mana katmanı, yaratığın iç kollarına koruma sağlıyordu. Canavarın devasa, pençeli yumruğunda sıradan bir insanın asla rahatça savuramayacağı boyutta bir kılıç vardı. Ancak bu devasa silah, yaratığın eline tam oturuyordu.

"O bir insan mı?" Ellie hafifçe titreyerek sordu. "İçinden hiç mana yayılmıyor ama yine de böylesine baskın bir aura saçıyor. Nasıl olur...?"

Konuşmaya çalıştığımda dilim damağıma yapışmıştı sanki. "Demek Gideon'ın sır gibi sakladığı projesi buydu."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.