“Lütfen?”
Oludari, yalvaran ve umut dolu gözlerini yukarı dikmiş ona sokulurken, Seris bir heykel kadar kaskatı kesilmişti.
Sanki bir kabusun içinden fırlamış gibiydi. Gerçekliğe dair o güne dek bildiğim hiçbir şey, şu an gördüklerime uymuyordu.
“Henüz bitirmediğim o kadar çok işim var ki…” diye sızlandı Oludari. Örümceklerinkini andıran parmaklarıyla Seris’in cübbesini çekiştiriyordu. “Dünyanın katman katman, soyulmayı bekleyen sırlar var ama ben gidersem hepsi yarım kalacak. Agrona sadece kendisinin bildiğini sanıyor ama ben gölgeleri gördüm, patlamaya hazır bir baloncuk gibi yükselen o yüzey gerilimini hissettim, ben…”
Hükümdar kendi hıçkırığında boğulur gibi oldu ve omuzları sarsılarak öksürmeye başladı. Nöbet geçtiğinde ise solmuş bir bitki gibi yere yığıldı.
Seris, derin bir uykudan uyanıyormuşçasına gözlerini kırpıştırarak önce donup kalmış kalabalığa, sonra Cylrit’e, en sonunda da bana baktı. Bir an için gözlerinde bir soru belirdi; nasıl cevaplayacağıma dair en ufak bir fikrimin olmadığı bir soru. “Ne yapmalıyım?” diye soruyordu bakışları. Ancak gözleri benimkilerle buluştuğu an, kendi içinde bir cevaba varmışçasına ifadesi kararlılıkla sertleşti.
Seris yavaşça elini Oludari’nin yanağına koydu. “Sakinleş, Hükümdar.”
Oludari aniden Seris’in cübbesine iki eliyle asılıp onu kendine doğru çekti. “Yardım et bana! Sakla beni! Ejderhaları, mızrağı… sen onları tanıyorsun! Onu daha önce de engelledin. Nasıl yaptın bilmiyorum ama başardın! Sana emrediyorum, yine yap! Mızrak da orada… Evet, beni ona götür. Arthur Leywin’e!”
Seris sert bir hamleyle kendini onun pençelerinden kurtardı, ardından bir yıldırımkuyruğun ani saldırısını andıran bir hızla suratına okkalı bir tokat aşk etti.
Hükümdar’ın başı yana savruldu, ağlak sızlanmaları bıçak gibi kesildi. “N-nasıl cüret edersin, ben… ben…”
“Kendine gel,” dedi Seris. Artık kontrolü tamamen eline almış görünüyordu. Elini uzattı; Oludari de elini tutup ayağa kalkmasına yardım etmesine izin verdi.
Kalabalığın üzerindeki büyü bozulmuştu. Çoğu alelacele köyün içlerine doğru kaçışmaya başladı. Udon kardeşine doğru koşup onu ayağa kaldırdı ve kıyafetindeki tozları silkeledi ama Idir onu üzerinden itip diğer çiftçilerden birine doğru koşturdu.
O çiftçi de diğerleri gibi yüzüstü, hareketsiz yatıyordu. Sönen mana izlerinden anlayabiliyordun; hepsi ölmüştü.
Bakışlarımı kaçırdım; öfke ve çaresizlik içindeydim ama bu duyguları nereye yönlendireceğimi bilemiyordum. Asuraların bu vurdumduymazlığı…
Birkaç kişi hâlâ orada dikiliyor, Hükümdar’ın şu anki acınası halini görmezden gelerek ona hayranlık dolu gözlerle bakarak yaklaşıyordu.
“Hükümdar’ım. Lütfen, bizi bağışlayın—”
“—bizi evimize götürün—”
“—sadece hayatta kalmak için ne gerekiyorsa onu yaptık, Hükümdar’ım!”
Cylrit elini havada savurduğunda, geveleme kıvamındaki yalvarışlar bıçak gibi kesildi ve insanlar geri çekildi. Lars Isenhaert hariç herkes kaçmıştı; Lars ise Hükümdar’a doğru atıldı.
Oludari’nin gözleri fal taşı gibi açıldı ve bedeninden dışarı mana taştı.
Isenhaert yerden havalanıp kalabalığın içine doğru uçtu, birkaç kişiyi de beraberinde devirdi. Bu hamle, insanların üzerindeki o büyüleyici hayranlığı nihayet kırmaya yetti. Birbirlerini ezercesine kaçmaya başladılar; Lars’ı yerde inlerken arkalarında bıraktılar. Corbett, Ector ve Lars’ın askerlerinden biri olduğunu hatırladığım bir kadın hemen yanına koştular.
Seris bana bir bakış attı. “Hükümdar’ı daha güvenli bir yere götürmeliyiz… herkes için.” Sesi kısıldı, bakışları omuzlarımın üzerinden uzaklara daldı.
Dönüp baktığımda kanımın donduğunu hissettim.
Ufukta, Ulu Dağlar, Elenoir Çölleri’ni ve Canavar Kovukları’nı Dicathen’in geri kalanından ayırıyordu. Daha birkaç dakika önce karlı zirveler yoğun beyaz bir sisin içinde kaybolmuştu. Şimdiyse dağların üzerinden kara bir bulut kümesi hızla süzülüyordu. Ben izlerken bulut sarp kayalıklardan aşağı süzüldü, aşağıdaki düz kül topraklarına yayıldı ve müthiş bir hızla üzerimize doğru dalgalanmaya başladı.
“Hayır,” diye inledi Oludari. “Hayır, hayır, hayır. Biliyor. Beni buldu.” Oludari, Seris’in elini öyle bir sıktı ki kadın acıyla yüzünü buruşturdu.
“Hortlaklar…” diye fısıldadı Seris. Kendini Hükümdar’dan kurtarıp yanıma gelene kadar birkaç kararsız adım attı. Elleri yanlarında, boğumları beyazlayacak kadar sıkılmıştı.
Gerilen sinirlerim sonunda koptu. Bir rüyanın içindeymiş gibi buluttan uzaklaştım. Bakışlarımı panik içindeki köyde gezdirdim; savaş bittikten sonra korumak ve kalkındırmak için o kadar uğraştığım, Dicathen diliyle dostum, hatta ailem saydığım tüm o insanlara baktım.
Hezeyan içindeki zihnim, ‘kan bağı’ndan daha iyi bir kelime diye mırıldandı.
Aralarında son birkaç aydır bu çorak arazide yaşayan, evler inşa eden, yeni beceriler öğrenen, zorlukla kazandıkları büyülerini asker veya katil olarak değil; çiftçi, avcı ve zanaatkar olarak kullananlar vardı. Plainsrunner kardeşler gibi, Baldur Vassere gibi… Ya da şu an altın saçlı Frost kızın etrafına toplanmış, korkudan beti benzi atmış çocuklar gibi.
Ayaklarımın dibinde gözlüğü yamulmuş halde yatan Seth’e baktım. O da buradaki herkes gibi, bir Vritra basiliski ile bir Hortlak mangası arasındaki çatışmanın ortasında kalırsa, bu verimsiz kül topraklarını besleyecek bir gübreden fazlası olmayacaktı.
Ve bunu durdurmak için yapabileceğim hiçbir şey yoktu.
Gücüm vardı, inanılmaz bir büyüm vardı ama bu varlıkların yanında bir köle kadar bile tehlikeli değildim…
“—yra!”
Adımın haykırılması zihnimdeki sisi dağıttı, yerimde sıçradım. Seris kolumu tutup beni kendine çevirdi. “Sakinliğini ve cesaretini topla Lyra. Gerisini bir kenara at, şu an sana bir faydası olmayacak.”
Gözlerinin içine baktım ve ilk kez olmadığını bilerek, bu içsel gücün nereden geldiğini merak ettim.
Savaştan önce Tırpan Seris Vritra’yı pek tanımazdım. Savaş sırasında mülazımlık makamına atandığım için, Dicathen’e gönderilmeden önce bu çevrelerde bulunmamıştım. Ancak Dicathenlileri asgari kan dökerek dize getirme konusundaki yeteneğimi kanıtlamıştım ve bu da Agrona’nın kıta üzerindeki hedefleriyle örtüşüyordu.
Seris ile birlikte çalıştığım o birkaç gün boyunca, onunla Cylrit arasındaki ilişkiye dair kıskançlık krizleri yaşamıştım. Benim Tırpan’ım Cadell; soğuk, mesafeli ve şiddet doluydu. İki günde Seris hakkında, Cadell hakkında tüm hayatım boyunca bildiğimden daha fazlasını öğrenmiş gibi hissetmiştim. Onunla ilişkim askeri bir zorunluluktan ibaretti; yine de aptalca bir şekilde onun gücüne ve Yüce Hükümdar’ın ona tanıdığı serbestliğe gıpta etmiştim.
Seris’in dediğini yaparak bu düşünceleri ağır bir battaniye gibi üzerime örttüm; yataktaki mana canavarlarından saklanmak için yorganı kafasına çeken bir çocuğun zihinsel sığınağıydı bu…
Ama işe yaradı, sakinleştiğimi hissettim. Seris benim Tırpan’ım olmayabilirdi—kahretsin, artık bir Tırpan bile değildi—ama Cadell’den ya da güç basamaklarını tırmanırken karşılaştığım herhangi bir öğretmenden çok daha iyi bir akıl hocası olmuş, bana ilham vermişti.
Hortlaklar varmadan önce başka bir şey yapacak vakit kalmamıştı.
Bulut dört ayrı forma bölündü ve aynı anda üzerimize, doğrudan Oludari’yi hedef alan büyüler yağmaya başladı.
Siyah bir ateş selini durdurmak için boşluk rüzgarından bir bariyer fırlattım. Bu ateşin yaratacağı yıkım sadece Seris, Cylrit ve beni değil, hâlâ kaçmaya çalışan bir düzine Alacryalıyı da yutup yok edebilirdi.
Hortlağın ruh ateşi kalkanımı kemirip geçti ama benimkinin içinde ikinci bir bariyer belirdi, onu da üçüncüsü destekledi. Ruh ateşi üzerimizden zararsızca akıp yeni inşa edilmiş üç evi anında alevler içinde bırakacak şekilde yönlendirildi.
Biz alevlerle boğuşurken iki yıldırım çaktı; biri kaçan kalabalığın ortasına düşerek karanlık külleri havaya savurdu, Corbett ve Ector da dahil olmak üzere en yakındakileri yere serdi. Diğeri tam Oludari’ye isabet etti ama mana bariyerine çarpıp yön değiştirdi; uzaktaki bir ağaca çarparak onu ikiye böldü ve kurumuş yaprakların küçük mumlar gibi yanmasına neden oldu.
Parçalanan odun sesleri ve gürleyen alevler kulağımda çınlarken, aşağıdan gelen mana dalgasını hissettim. Seris ve Cylrit çoktan harekete geçmiş, havaya fırlayarak çığlık atan insanların üzerinde kalkanlar oluşturmaya başlamışlardı. Seth’i yakalayıp havaya kaldırdığım anda, Oludari’nin etrafındaki yer yukarı doğru patladı; Hortlaklar her yönden aynı anda saldırırken kan demirinden mızraklar topraktan fışkırdı.
Oludari yumruklarını sıktı ve kan demiri kulak tırmalayan bir çığlıkla paramparça oldu. Yüzü panik ve çaresizlikle gerilmişti; yaydığı baskı bir kasırga gibi köyün içinden geçiyordu.
Aramızda bir gölge belirdi, Hükümdar’a doğru savrulan oyma bıçakların üzerinde güneş parıldadı. Oludari’nin eli bir pençe gibi havaya kalkıp kılıcı yakaladı ve yumruğunu sıkarak onu parçaladı. Kanayan elini ileri doğru savurarak geniş bir ruh ateşi hilali fırlattı. Ateş, beni ve Seth’i kıl payı ıskaladı ama Hortlak çoktan tekrar gözden kaybolmuştu.
Kısa bir sessizlik oldu.
Oludari, köyü uzaktan kuşatan dört Hortlak’a nefretle baktı; onların öldürme niyeti üzerimize çöken dört dev orman yangını gibiydi. Hükümdar, aldığı küçük yaradan sızan kanla elini açıp kapatarak yüzünü buruşturdu. Yaranın etrafındaki soluk teninde hastalıklı yeşil damarlar belirmeye başlamıştı.
“Zehir,” diye fısıldadım kendi kendime.
Oludari bir çıkış yolu arayarak çevresini hızla taradı, dişlerini gıcırdattı. Tavrı sertleşti; korku yerini hayatta kalma iradesine bıraktı. Yüzünü buruşturarak yanımdan geçip gökyüzüne doğru fırladı.
İnsansı formunun altına gizlenmiş canavar dışarı çıkarken, bedeni uzadı ve mana ile şişti. Sanki eskisinden de büyüktü; kanat çırpışları o kadar şiddetliydi ki dengemi kaybettim, kükrercesine attığı o tiz çığlık nefesimi kesmeye yetti.
Oludari’nin kuyruğu devasa bir kırbaç gibi havayı döverken, Hortlaklardan biri ani bir manevrayla darbeden sıyrıldı. Basilisk’in havada kaçan bir gölgeyi yakalamak için savurduğu çenesi boşa gidip gürültüyle kapandı. O sırada üçüncü Hortlak, Oludari’nin dikkatinin dağılmasından faydalanıp yan taraftan süzüldü; elinde parıldayan kara buzdan ikiz bıçaklarla yaratığın sırtına iniş yaptı. Güneşin son ışıkları, devasa kanatların dibini boydan boyda yaran bıçakların keskin uçlarında yansıdı. Buz bir cam gibi tuzla buz olurken, basilisk gökyüzünü titreten bir kükreme eşliğinde kendi etrafında dönerek Hortlak’ı havaya fırlattı.
Koyu renkli kanın ağır damlaları, aşağıdaki kamp alanının üzerine yağmur gibi yağmaya başladı.
Oludari can havliyle çırpınıp kükrerken, tam önünde, yoğun gölge noktalarına sabitlenmiş ince kan demiri ipliklerinden örülü siyah bir ağ belirdi. Basilisk rotasını çevirmeye çalıştı ama artık çok geçti; tüm hızıyla ağın içine daldı.
Cüssesinin ağırlığıyla yapıyı parçalayıp geçse de, aşağıdan bile yılanı andıran yüzünde ve gövdesinde oluşan ince, kanlı yarıklar seçilebiliyordu. Kan demirinden ağ Oludari’nin kanatlarına ve çenesine takılmıştı; her hareketinde ileri geri testere gibi işleyerek etini daha derinlemesine kesiyordu.
Düzineyle yıldırım aynı anda metalin üzerinde toplandı. Elektrik akımı metal boyunca ilerleyip yüzlerce küçük yaradan içeri sızarken Oludari’yi spazmlarla sarstı; iki büyü birleşerek Hükümdar’ın koruyucu mana katmanını aşmayı başarmıştı. Kanatlarındaki yaralardan o hastalıklı yeşil filizler yayılmaya devam ediyordu. Metalin üzerinde yoğunlaşan ağır buz kütlesi, Hükümdar’ı ağırlığıyla aşağı çekiyordu.
Kesiklerden sızan kan aniden alev aldı; ruh alevleri kan demirini ve kara buzu yakıp yok ederek yaraları mühürledi. Yerde, yanan kan damlasının düştüğü her yer kükreyerek tutuşuyor, etraftaki her şeyi ateşe veriyordu.
Kalabalığın üzerinde siyah bir sis belirdi; havadan yağan yanan kanı mümkün olduğunca emmek için hızla şekil değiştiriyordu: Seris’in etkisizleştirme büyüsü, ateşin daha fazla yayılmasına izin vermeden onu yutuyordu.
Yine de köyün yarısı çoktan bir yangın yerine dönmüştü.
Sokaklar şimdi her yöne koşturan, şaşkınlık içindeki insanlarla doluydu; başsız ve rotasız kalan herkes kendi başının çaresine bakmaya terk edilmişti.
Düzineyle farklı sesten birbirine zıt emirler yükseliyor; çaresiz soylular muhafızları ve hizmetkarları için feryat ediyordu. Tüm bu gürültünün arasından, damarlarında Vritra ruh ateşi dolaşan yaralıların ve ölmek üzere olanların tiz çığlıkları açıkça seçilebiliyordu.
Liderlik vasfına sahip tek kişi Frost kızıydı; himayesindeki çocuk grubunu yanına almış, onları savaş alanından uzaklaştırıp Hayvan Korulukları’na doğru yönlendiriyordu.
Bir Hükümdar’ın Hortlaklarla olan savaşını izlemenin verdiği o uyuşukluğu üzerimden attım. Sonik titreşim dalgalarıyla altımdaki kuru ve sert toprağı dövdüm. Toprak yumuşarken külü bir sıvı gibi kontrolümle yönlendirip gri bulamacı mümkün olduğunca çok alevin üzerine boşalttım; mana izi hissetmediğim evlerin tamamını bu balçığa gömdüm.
Yukarıda Oludari bir Hortlak’ın üzerine çullandı, ağzını açarak kara alevlerden bir sel boşalttı.
Hortlak, ateşin üzerinden yukarı fırlayıp kendi etrafında döndü ve hızla süzülen basilisk’in tepesine dikine daldı; çevresinde kara buzdan oluşturulmuş düzinelerce bıçak dolu gibi yağıyordu.
Oludari’ye isabet etmeyenler Seris’in büyüsünü dövüyordu. Çoğu zararsızca dağılsa da, bir kısmı aşağıya ulaşıp binaları ve insanları paramparça etmeye yetti. Vücutlarında açılan temiz deliklerden kanlar boşanarak yere yığılan bedenleri sadece izleyebildim.
Oludari, çenesinden ruh ateşi taşmaya devam ederken uzun boynunu ve kafasını rastgele savurarak çığlık attı. Aşağıda bir ev daha alevler içinde kaldı, sonra bir diğeri. Savaşın körüklediği rüzgar, kıvılcımları Hayvan Korulukları’na kadar taşıdı; yoğun ormandan yükselen ince duman çizgilerini şimdiden görebiliyordum.
Her şey o kadar hızlı gelişmişti ki; insanlar hâlâ ilk yıldırım darbesinin şokunu atlatıp ayağa kalkmaya çalışıyordu. Ector, eli kulağında, gözleri odaklanmamış bir halde kraterden uzağa sendeledi. Bir şey patladı. Sanki ağır çekimdeymiş gibi, yerden havalandığını ve göğsüne saplanan sivri bir kan demiri parçasını izledim. Bedeni birkaç metre boyunca insanlık dışı bir şekilde savruldu ve yere çakıldığında öldüğünü anlamıştım.
Duman ve gölgelerin arasında kalabalığın yüzleri bulanıklaşıyor, detaylar seçilemez hale geliyordu. Bir başkası kara alevler içinde bir anda tutuştu; ciğerlerindeki oksijen yanıp bittiği için çığlığı boğazında düğümlendi. Bir diğeri, tam yanından geçtiği sırada çöken bir evin duvarları altında kalarak kayboldu.
Kampın kıyılarında, küçük karaltılar gri ve boş düzlüğe doğru sel gibi akıyordu.
Rüzgar, yakındaki bir binanın alevlerini kaçmaya çalışan köylülere doğru savurduğunda, onlara zaman kazandırmak için bir bariyer daha kurdum.
Kaosun ortasında umutsuzca Seris’i aradım; bir yol göstermesini veya bir talimat vermesini bekliyordum. Ancak gördüğüm şey, çılgınca çarpan kalbimi buz gibi bir elin sıkmasına neden oldu.
Cylrit, Seris’i belinden kavrayarak ayakta tutuyordu; kadın bir yandan boşluk büyüsünü sürdürüyor, bir koluyla Cylrit’in boynuna tutunuyor, diğeriyle ise bir orkestra şefi gibi sisi yöneterek elinden geldiğince çok başıboş saldırıyı emip yok ediyordu.
Ancak... Yadigar Mezarlar’daki uzun sınavlarından sonra Dicathen’e bitkin bir halde geldiğini biliyordum. Bunu biliyordum ama şimdi anlıyordum ki, gerçek durumunu tam olarak kavrayamamıştım.
Kimseye gerçeği göstermemiş, dünyaya karşı takındığı o vakur ve muktedir tavrını korumuştu. Fakat bir ömür boyu güçlü görünme pratiği yapmak, aşırı yüklenmiş bir çekirdeği iyileştirmeye yetmiyordu. Kendine has boşluk rüzgarı tekniği o kadar büyük miktarda mana gerektiriyordu ki, böylesine güçlü büyüleri karşılamak için kendini çoktan geri tepme sınırına sürüklemişti.
Ve savaş daha yeni başlıyordu.
İçinde bulunduğumuz durumun gerçekliğini tam o an idrak ettim.
Oludari güçlüydü—safkan bir asuraydı—ama o bir savaşçı değildi. Gücünün tükenmeye başladığını, çaresizliğinin arttığını şimdiden hissedebiliyordum. Siyah pullarının rengini bozan o hastalıklı yeşil filizler, midemi bulandıran rahatsız edici bir mana yayıyordu. Bunun bir çeşit zehir olduğunu anladım; belki de sırf bu amaç için özel olarak üretilmişti...
Hortlakların tam olarak eğitildikleri şeyi yapacakları ortadaydı. Oludari aynı anda iki veya üçüne saldırsa bile, dördüncüsü her seferinde Hükümdar’a bir darbe indirmeyi başarıyordu; saldırı ve savunmaları, hasar ve ölüm saçan büyüleyici bir konser gibi birbirine kenetlenmişti. Oludari’nin kazanmasına imkan yoktu. Onu öldüreceklerdi ve onları durdurmak için yapabileceğimiz hiçbir şey yoktu.
Sonra da bize yöneleceklerdi.
Arthur’a ulaşıp yardım istemek gibi çılgınca bir düşünce zihnimde canlandı ama bunun imkansız olduğunu biliyordum. O çok uzakta, Etistin’deydi ve benim ona ulaşma şansım—
“Seris!” Seth’i hâlâ yanımda tutarak, yukarıdan gelen kırık bir siyah dikenden sıyrılıp yanına uçtum. “Tempus warp nerede?”
Cübbesinden bir broş koparıp bana fırlattı. Hemen manamla yükleyip içindekileri hissettim. Çeşitli malzeme ve teçhizatın arasında tempus warp duruyordu; onu çekip çıkararak yere doğru daldım. Eser üzerine odaklanabilmek için nefesi kesilmiş olan Seth Milview’u serbest bıraktım.
Güçlü bir eserdi, bir kıtadan diğerine ulaşabilecek kapasitedeydi. Beni Etistin’deki saraya ulaştırmakta zorlanmazdı; orada sadece Arthur’u bulmam yeterliydi. Ne kadar sürerdi? Bir dakika mı? İki mi? On mu?
Ben geri dönene kadar burada hayatta kalan kimse kalacak mıydı?
Manam tempus warp’u aktif hale getirip kalibre ederken, önümde bir gölge belirdi ve eseri, dumanın ve boşluk sisinin sağladığından daha derin bir karanlığa gömdü.
Kalbimin o tek, sancılı kütlemesi sırasında önümdeki dar, solgun ve balta benzeri yüzü süzmek için sadece bir anım vardı; sonra göğsüme doğru sert bir tekme savurdu.
Aramızdaki hava büküldü, sonik titreşimin siyah çizgileri darbe yerini bulmadan hemen önce bir anlığına gözle görülür şekilde dalgalandı ve savunmamı paramparça etti.
Dünya benden uzaklaştı—ya da ben dünyadan—ve uzay bir anda yanımdan akıp gitti.
Yere sertçe çarptım, bir bez bebek gibi yuvarlandım.
Çarpmanın şiddetiyle çekirdeğim sızladı; içgüdüsel olarak manamı hissetmeye çalıştım, toprağı kavrayıp etrafımda koruyucu bir barikat olarak yükselterek kontrolsüz yuvarlanışımı durdurdum. Daha ne olduğunu bile anlayamadan ayağa kalkmış, tempus warp’a ve başında duran Hortlak’a doğru uçuyordum.
Sağ elinin işaret parmağını kaldırıp, yaramaz bir çocuğu azarlarmış gibi iki yana salladı. Ardından, kara buzdan oluşturduğu bıçaklar aşağı indi ve tempus warp’u yumuşak bir tereyağıymışçasına ikiye böldü.
Sadece birkaç adım ötede Seth felç olmuş gibi duruyordu—hayır, donmamıştı. Hareket ediyordu... büyü yapıyordu, manasını rünlerine yönlendiriyordu. Çocuğun içinden sızan mavi ışık, çekirdeğinden her yöne birkaç metre uzanan büyülü bir bariyer oluşturdu. Bir Kalkan amblemi mi? Ama bu pek doğru görünmüyordu...
Bariyer genişledikçe Hortlak’a çarptı ve onu yarım adım geri itti. O balta gibi yüzde soğuk bir küçümseme belirdi ve ardından bıçağını savurdu.
Ellerimi ileri uzattım, Seth’in kendi kalkanının dışındaki çıplak külden taşları yukarı çektim ve emici bir statik alan oluşturdum; ancak bıçak çok hızlı, çok güçlüydü. Yarım yamalak her iki büyümü de kesip geçti, ardından mavi bariyere çarptı.
Seth’in büyüsü paramparça oldu; darbenin şiddetiyle ayaklarımın dibine savruldu. Az önce durduğu yerde ise buzdan bıçakların bulanık izi kaldı.
Tepki vermek için sahip olduğum o boş saniyede, onu koruyup koruyamayacağımı düşündüm. Ölümünü bir göz kırpması kadar geciktirmek için hayatımdan vazgeçmeye değer miydi? Eğer kaçarsam, belki Hortlak o küçümseyerek baktığı çocuk yerine beni takip ederdi.
Bir zamanlar olsa, sırf dikkatimi dağıtmasın diye onu kendi ellerimle öldürürdüm.
Tüylerim diken diken oldu. Seth'in üzerinden atlayıp yere çömeldim; kolumu siper edip henüz bir büyü formuna sokmadan manayı damarlarıma pompaladım. Sertçe yutkundum, içimdeki bir duygu pınarı boşalıyor gibiydi. Çocuğu koruma umudum olmasa bile, öylece duramazdım. En azından denediğimi bilerek can verecekti...
Hortlak, kafasını yana eğip beni süzdü. Kan kırmızısı, karanlık ve ruhsuz gözlerinde gördüğüm o yansıma... Acıma mıydı? Dudaklarını bir kez daha küçümseyerek büküp havaya fırladı ve Oludari ile olan savaşa geri döndü.
Dizlerimin üzerinde dönüp çocuğun yüzüne, boynuna dokundum; en kötüsüne hazırlıklıydım ama bir yaşam belirtisi arıyordum. Nefes yoktu, nabız yoktu, göğsü inip kalkmıyordu—
Parmak uçlarımda o hafif güm güm vuruşunu hissettim ve rahatlamayla gözlerimi kapattım. Hayattaydı ama bilinci kapalıydı; mührü aracılığıyla böylesine güçlü bir büyü kullanmanın geri tepmesiyle çekirdeği acı içinde çığlık atıyordu.
Yeri sarsan bir kükreme, gözlerimi hızla açmama ve gökyüzüne dikmeme sebep oldu.
Oludari düşüyordu; havadan hızla aşağı çakılırken kanatlarının kumaşındaki yırtıklar rüzgarda dalgalanıyor, devasa vücudundaki binlerce yaradan kan sızıyordu. Artık o korkutucu halinden eser kalmamış, yaralı bazilisk formu içimi derin bir korkuyla doldurmuştu; sanki parçalanmış bir bayrağın düşüşüyle savaşın sonunu ilan ediyordu.
Yere çarptığında sanki bir meteor düşmüş gibi oldu. Bir düzine bina cüssesinin altında yok oldu, ardından bir toz ve kül bulutu onu yuttu. Siyahlar içindeki dört figür yukarıda formasyon alıp baziliski çevreledi, sonra yavaşça yere süzüldüler.
Seris ve Cylrit de yanıma indiler. Cylrit, Seris’in tüm ağırlığını kendi üzerine almış gibi görünüyordu. Gri teni neredeyse beyaza dönmüştü ve alnında ince bir ter tabakası birikmişti. O da koruduğu Tırpan gibi sınırlarını sonuna kadar zorlamıştı.
Yalnızdık, ya da neredeyse yalnız. Kaçabilen herkes gitmişti. Pek çok kişi, haddinden fazla kişi çapraz ateşte can vermişti. Yorgun bir bakışla çevreme bakındığımda Ector Ainsworth, her iki Plainsrunner kardeşi ve Anvald Torpor'un cesetlerini buldum. Kimliğini kolayca teşhis edemediğim başkaları da vardı. Ve bu sadece doğrudan etrafımdaki alandaydı.
Kampın genelinde kim bilir kaç kişi öldü, diye düşündüm elimde olmadan, sonra bu soruyu zihnimden uzaklaştırdım.
Oludari insansı formuna dönerken manadaki değişimi hissettim. Toz bulutunun içinden silüeti belirdi; öksürerek, düşüşünün yarattığı enkazdan kurtulmaya çalışarak sendeliyordu. Hortlaklar onu bekliyordu.
“L-lütfen,” diye öksürdü, sesi son derece zavallı geliyordu. “Geri döneceğim, gerçekten, sadece... yapmayın...” Dizlerinin üzerine çöktü, zayıf bedeni korkunç şekilde sarsılarak öksürüyordu. Hâlâ bir düzine yaradan kan kaybediyordu ve eti tamamen yeşil filizlerle kaplıydı. “Beni öldürmeyin,” diye bitirdi bitkince.
Hortlaklardan biri, siyah-gri deri ve zincir zırh kuşanmış, narin ve zarif bir kadın, dilini şaklattı. Kuzgun siyahı saçlarını yüzünden çekip alnından geriye doğru uzanan boynuzlarından birinin arkasına sıkıştırdı ve Hükümdar’a doğru bir adım attı. Oludari irkildi, kadın ise karanlık bir kahkaha attı.
“Bugün canını almak bize düşmez, ey yüce Hükümdar.” Eli bir anda ileri atılıp adamın boynuzlarından birini kavradı. “Gerçi bize daha fazla meydan okumayı düşünürsen, seni tek parça halinde geri götürmek zorunda değiliz.”
Yumruğundan çıkan siyah şimşekler boynuzdan aşağı süzülüp Oludari’nin kafatasında dans etti. Adam inledi, gözleri geriye kaçtı ve baygın halde yere yığıldı.
Hortlak burnunu çekip arkasını döndü; neredeyse siyah denecek kadar koyu kırmızı gözleriyle köyü taradı ve bakışlarını Seris, Cylrit ve benim üzerimde sabitledi. Sanki Cargidan Şehri’ndeki Merkez Bulvarı’nda gezintiye çıkmışçasına rahat adımlarla bize doğru yürümeye başladı.
Geçit kapısını yok eden o balta suratlı Hortlak, kadının arkasından ilerleyip asurayı yerden kaptı ve omzuna attı. Diğer ikisi de yanına geldi; onları ilk kez bu kadar net görüyordum. Birinin bir kolu eksikti ve yüzünün yarısı çatlamış, kararmış ve kan içindeydi. Diğerinin ise gözlerinden kanlı yaşlar süzülüyor, o metanetli yüzünde boş bir ifade taşıyordu.
En azından Oludari savaşmadan pes etmedi, diye düşündüm belli belirsiz; içinde bulunduğumuz durumu düşününce kendimi Hükümdar’ın tarafında bulmanın ne kadar tuhaf olduğunu fark ettim.
“Lekesiz Seris. Hizmetkarlar Cylrit ve Lyra.” Kadın gülümsedi, uzun köpek dişleri göründü, sonra köyün tüten yıkıntılarına göz gezdirdi. “Bu gerçekten ilginç.”
Cylrit kılıcını Hortlak’a doğrulttu; öldürme niyeti, sözlerine ağırlık katmak istercesine dışarı taşıyordu: “Gölgelerinize dönün, hortlak. Hâlâ nefes alıyor olmamız, ustanızın size ısırmayı değil, sadece diş göstermeyi emrettiğini söylüyor.”
Kadının gülümsemesi, dilini dışarı fırlayan köpek dişinin üzerinde gezdirmesiyle daha tehlikeli bir hal aldı. “Haklısın, ama havlamaya devam edersen tasmama pek güvenmezdim evlat. Kafalarınızı Hükümdar’ın boynuzlarına gururla asılmış halde geri götürürsem, Yüce Hükümdar’ın hayal kırıklığı... en hafif tabiriyle ılımlı olurdu.”
“Perhata, yemeğinle oynamayı bırak,” diye bağırdı balta suratlı Hortlak. “Geldiğimiz şeyi aldık, diğerlerinin iyileşmeye ihtiyacı var.”
“Sadece bir kol,” diye homurdandı yanık Hortlak, harap olmuş yanına bakarak. “Bu üç haini hâlâ paspas edebilirim eğer—”
Perhata adındaki kadın elini kaldırdı ve diğerleri sustu. “Yenilginin eşiğinden sökülüp alınan bir zafer diyelim. Oludari’nin Alacrya’dan kaçtığını bile duymamıştık; onu Vahşi Topraklar’da buralarda dolanırken hissettik. Sizin o Dicalthialı dostunuz, Mızrak, önceki işimizi bölmeseydi buraya zamanında yetişemeyebilirdik.” Gülümsemesi, yüzünde bir bıçak şlakkı gibi daha da keskinleşti. “Gerçekten, bu Mızrak—Arthur Leywin?—olmasaydı, birkaç ejderha ölmüş olurdu ama çok daha fazla Alacryalı hayatta kalırdı.”
Dudağımı büktüm. “Bizi öldürmeye niyetiniz yoksa, bir an önce yolunuza baksanız iyi olur. Ne de olsa Arthur ile yüzleşmeyi göze almak istemezsiniz, değil mi?”
Seris bana uyarıcı bir bakış attı ama damarlarımdaki kan, azarlanmış hissetmeyecek kadar sıcak akıyordu. “Adını biliyorum Hortlak. Cadell’in bile ismini anarken sesinde korku sezilen biriydin. İsimsizler ve yüzsüzler arasında bir isim... Savaş alanında tam bir dehşet olmalısın. Yine de fark ettim ki sadece dört kişisiniz—yani üç buçuk. Bir savaş grubunda beş Hortlak olması gerektiğini sanırdım. Sen bile savaş grubunu İlahikelam'a karşı koruyamadın mı?”
Balta surat, saldırgan bir tavırla birkaç adım ileri çıktı. “Senin ne sandığın, kıçımı sildiğim bezden daha değersiz, seni sürtük.”
Perhata tekrar sessizlik işareti yaptı. Seris’i süzerken kafasını hafifçe yana eğdi. Koyu bir saç tutamı önüne düştüğünde, onu tekrar boynuzlarının arkasına yerleştirdi. “Bugünlük size mühlet verildi. Bu askerler hâlâ Agrona’ya ait ve siz de onların generallerisiniz. Yakında onlara tekrar ihtiyaç duyulacak. Çiftçilik ve taşra valiliği oynama vakti bitti. Agrona emir verdiğinde, siz ve kuvvetleriniz yürüyüşe geçeceksiniz. Onun için savaşacaklar; çünkü savaşmazlarsa, Agrona büyük okyanusun her iki yakasındaki her hain soyun her bir ferdinin çekirdeğini yakıp kül edecek.”
Cylrit’in kılıcı göğüs kemiğine dayanana kadar bir adım daha yaklaştı. Sırf baskısı bile dizlerimi titretmeye yetiyordu.
Gözlerini Seris’in gözlerine dikti. “Şahsen, ona karşı gelmeni umuyorum. Buraya dönüp o çekirdeği göğsünden söküp çıkarmak için yalvaracağım, Lekesiz. Çünkü sen artık eski halinin gölgesinden ibaretsin. Ama gerçek şu ki, ikimiz de yapmayacağını biliyoruz. Yapamazsın. Agrona emir verdiğinde, itaat edeceksin. Tek yolu bu.” Umursamazca uzanıp Cylrit’in kılıcını yumruğuyla kavradı. Hafif bir büküşle bıçak tuzla buz oldu.
Cylrit nefesini tuttu ve kılıç kabzasını sertleşmiş küllerin üzerine düşürdü; titreyen eline inanmayarak bakıyordu.
“Yakında,” dedi Perhata tekrar, geriye doğru birkaç adım atıp kendi etrafında döndü ve diğer Hortlaklara işaret verdi.
Dördü birden havaya yükselip çorak arazinin üzerinde kuzeye doğru hızla süzüldüler ve saniyeler içinde gözden kayboldular. Ancak manalarının baskısı çok daha uzun süre hissedildi; o baskı silindiğinde ise geriye koca bir boşluk kaldı.
Seris çöktü, Cylrit onu nazikçe yere bıraktı. Gözleri kapalıydı, güçlükle nefes alıyordu.
Cylrit gözlerini benimkilere dikti. “Git. Arthur’a ne olduğunu anlat. Ben—”
Seris’in eli kalktı, yanına diz çöken Cylrit’i susturdu. Avucunu açtı; yaklaşık dört santimetre çapında bir disk belirdi. Sarımsı beyaz renkteydi ve üzerine bir rün kazınmıştı. Rünün paslı kırmızı-kahverengi renginden, kanla işlendiği belli oluyordu.
“Bunu... Arthur’a ver,” dedi Seris, sesi yorgunluktan kısılmıştı.
Diski dikkatlice elinden aldım; Oludari onun elini ezdiğinde Seris’in yüzündeki o acı dolu ifadeyi hatırladım. Meğer bunu ona veriyormuş, şimdi anlamıştım.
Ayağa kalkıp Seris ve Cylrit’in yanından uzaklaşırken, yeni yeni kendine gelmeye başlayan Seth Milview’un üzerine basıyordum az kalsın. Aramızdaki hava dalgaları, gönderdiğim sonik mana darbesiyle titreşti ve çocuk sıçrayarak uyandı.
Konuşmaya yeltenmesin diye elimi kaldırdım. “Seth. Buradaki insanların yardıma ihtiyacı var. Eli iş tutan herkese ihtiyaç var. Çoğu çorak topraklara ya da komşu kamplara kaçtı. Bazıları ormana girdi. Kimleri toplayabiliyorsan topla ve köyü temizlemek için buraya getir.”
Gözbebekleri büyümüştü, anlamaya çalışırken gözlerini kıstı. İkinci bir titreşim darbesiyle karşılık verince irkilip ayağa fırladı.
“Bu önemli Seth. Yapabilir misin?”
Gözle görülür bir şekilde yutkunarak başını salladı.
Eğilip yüzünden aşağı sarkan gözlüklerini düzelttim. “Güzel.”
Ayaklarım yerden kesildi, mana beni gökyüzüne kaldırdı. Saniyeler içinde ben de Vahşi Topraklar üzerinde, en yakın teleportasyon kapısına doğru son sürat uçuyordum; Hortlak’ın sözleri hâlâ kulaklarımda çınlıyordu.
“Agrona emir verdiğinde, itaat edeceksin.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.