LYRADREIDE
Bir işten diğerine koştururken kısa bir ara verdim, derin ve güç tazeleyici bir nefes aldım.
Güneş batıdaki dağların üzerine tünemiş, son ışıklarıyla hâlâ teni ısıtıyordu. Çorak topraklar üzerinde neredeyse hiç eksilmeyen o rüzgâr dinmiş, havada asılı duran ince kül bulutu biraz olsun seyrelmişti. Kusursuz derecede huzurlu bir gündü; yine de rahatlamaya çalışmak neredeyse acı veriyordu. Görev listemdeki maddeleri bir an önce bitirme dürtüsüyle savaşmak vücudumu geriyordu.
Sorumluluklarım beni iki gündür aralıksız bir küçük acil durumdan diğerine sürüklemişti. Saatlerdir kendime ayıracak tek bir saniyem bile olmamıştı. Gözlerimi kapatıp yüzümü güneşe döndüm, sıcaklığın tenime dokunmasına izin verdim. İçimde bir ürperti gezindi... birikmiş gerginliğin dışarı çıkma çabasıydı bu.
Dudaklarımın bir gülümsemeyle kıvrıldığını hissettim.
Bu... işte lider olmak böyle bir şeydi. Eğer bilseydim, tüm hayatım boyunca yapabileceğim şey tam olarak buydu.
İnsanların size saygı duyması, size güvenmesi, hatta –dilim varmıyor ama– sizi sevmesi... Bu, daha önceki o bitmek bilmeyen güç ve otorite hırsından çok daha bağımlılık yapıcı bir şeydi.
Seris'in çalışmasını izlemek, halkımızın yeni hayatlarına alışmalarına yardım ederken onunla omuz omuza vermek, daha önce hiç tatmadığım bir tatmin duygusu yaşatıyordu. Bana umut veriyordu. Ayrıca, belki de her şeyden öte, Arthur Leywin'in beni Etistin'de öldürmemiş olmasına şükretmemi sağlıyordu. Başlarda kendimi sorgulamaktan alıkoyamamıştım ama şimdi...
Doğru kararı verdiğim gün gibi ortadaydı.
Güneş cildimi öperken, sırtımda bakışların yakıcı ağırlığını hissettim.
Gözlerimi yavaşça açıp arkama döndüm ve beni izleyen kişiyi aradım. Onu fark etmek zor olmadı: Gözlüklü, sıska bir çocuk bir tarla yatağının kenarına oturmuş, pür dikkat dizlerine bakıyordu.
Yavaşça yukarıya doğru kaçamak bir bakış atmaya yeltendi, benim ona baktığımı fark edince kıpkırmızı kesildi ve bakışlarını sertçe yere dikti.
Merakım uyanmıştı. Çocuğun olduğu yöne doğru, artık pek alışık olmadığım ağır adımlarla ilerlemeye başladım. Paniklemeye başladığını görünce biraz üzüldüm; muhtemelen bir azar veya daha kötüsünü işiteceğinden korkuyordu. Yeni gelenlerden biriydi ama kim olduğunu ya da hangi kandan geldiğini bilmiyordum. Kendini kasışından ve herkes harıl harıl çalışırken onun tek başına durmasından, buraya yalnız geldiğini tahmin ettim. Belki de Seris’in göçü sırasında araya kaynayıp sızan, Kadim Zindanlar'ın ikinci seviyesinden alt tabaka bir sakindi.
Kollarımı kavuşturup tepesine dikildim, dudaklarımı hafifçe büzdüm. "Sana bir yanlışım mı oldu evlat?" diye sordum. "Sanki üzerime bir intikam yemini etmişsin gibi dik dik bakıyorsun." Başımı hafifçe yana eğerek ekledim: "Her şeyi hesaba katarsak, aslında bu pekâlâ mümkün."
İrkilerek bana bir bakış attı, sonra gözlerini kaçırdı, tekrar baktı; ardından bacaklarını göğsüne çekerek sanki olduğu yerde küçülmeye çalıştı.
Gevşedim, yüz ifademdeki ve duruşumdaki sertliği sildim. "Rahatla çocuk. Sadece takılıp biraz neşeni yerine getirmek istemiştim. Neden baştan başlamıyoruz? Eminim adımı zaten biliyorsun ama ben Lyra. Sen kimsin?"
Düşüncelerinin çarklarının döndüğü gözlerinden okunuyordu. Alt dudağını kemirdikten sonra nihayet ayağa fırlayıp reverans yaptı. "Özür dilerim, Yücekan Dreide’den Lyra. Bakmak istememiştim. Sadece..." Yutkundu. "Ben Yücekan Milview’den Seth."
Milview... Milview mi? Zihnimde bu ismi tarttım, bir bağlantı bulmaya çalıştım. Kendini bir yücekan mirası olarak tanıtmasına biraz şaşırmıştım ama bu isim hakkında hiçbir şey bilmemem pek şaşırtıcı değildi.
"Peki, kanından geri kalanlar nerede?" diye sordum. İnsanlar geldikleri küçük yerleşim yerinden –ki burası hepsini barındıracak kapasitede değildi– başka yerlere nakledilirken ailelerin birbirinden ayrılmadığından emin olmak istiyordum.
Çocuğun yüzü düştü, o an gerçeği anladım. "Tamamen yalnız mısın yani?" diye sordum. "Ailen savaşta mı yok oldu?"
Hafifçe, gergin bir hareketle başını salladı, sonra tekrar tarla yatağının ahşap kenarına çöktü. "Hepsi öldürüldü... Burada." Elini köyün ötesindeki küllü topraklara doğru salladı. "Kız kardeşimin savaşta yaptığı bir şey yüzünden ailemiz yeni yükselmişti. Sonra bir anda, öylece yok olup gittiler."
Yanına oturdum, kelimelerimi dikkatle seçtim. "Kendini hiçbir zaman bir yücekan gibi hissetmedin, değil mi?"
Başını iki yana salladı. "Pek sayılmaz. Akademidekiler... bana hiçbir zaman kendileriyle eşitmişim gibi davranmadılar. Ta ki..." Ağır bir şekilde yutkundu. "Profesör Grey... yani Arthur gelene kadar."
"Ah," dedim, Arthur Leywin'in Alacrya'da gizlendiği zamanlara dair öğrendiğim kırıntıları hatırlayarak. "Onun öğrencilerinden birisin demek. Dicathen'e bu yüzden mi geldin? Akıl hocanı takip etmek için mi?"
"Hayır!" dedi, gereğinden fazla hızlı bir şekilde. Beti benzi atarak göz ucuyla bana baktı. "Yani, gidecek başka bir yerim yoktu. Tırpan Seris yeteneklerim hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordu, ben ve arkadaşım için... Ben de sadece, belki burada en azından... bir işe yarayabilirim diye düşündüm." Çaresizce omuz silkti. "Tüm olanlardan sonra ailemin evine ya da akademiye dönebileceğimi sanmıyordum."
Dudaklarımı zoraki bir gülümsemeyle birbirine bastırdım, başka bir şey söylemedim. Çocuğun belli ki konuşmaya ihtiyacı vardı ve ben de onu dinlemeye hazırdım. En azından ayırabileceğim o kısıtlı zaman diliminde.
Tekrar ayağa fırladı ve birkaç adım uzaklaşıp kuzeydeki gri çoraklığa doğru döndü. "Circe neden sadece... bunun için öldü ki?" diye sordu. "Bize bu topraklarda yol açmaya çalışırken öldüğü söylenmişti. Ama şuna bak. Hiç uğruna öldü."
Milview...
İsim zihnimde yerine oturdu, çok önceden gelen bir raporu hatırlattı. Büyük bir gözcü birliği, elflerin büyülü ormanlarında yol bulmakla görevlendirilmişti ve akranlarının başarısız olduğu yerde nihayet başarılı olan, Soylu Milview kanından Circe adında genç ve yetenekli bir gözcüydü.
"Bu savaşta pek çok kişi boş yere öldü," dedim, hâlâ yerimde otururken. "Asuralar biz fanilerin hayatlarını hiç önemsemez. Ama belki de..." Duraksadım, kelimelerin havada asılı kalmasına izin verdim. "Belki de ölümleri, bize dünyanın değişmesi gerektiğini gösterdikleri sürece boşuna değildir. Eğer bizi tam da o değişimi yapmaya teşvik ediyorlarsa... Bu bana uğrunda savaşılacak daha onurlu bir amaç gibi geliyor."
Çocuk cevap vermedi, o sırada yaklaşan bir figür dikkatimi çekti. Soylu Torpor kanından Anvald’ın geniş omuzları ve kazınmış kafası uzaktan bile hemen seçiliyordu.
Ayağa kalkıp gerindim, kısa molamın sona erdiğini hissediyordum. "Motivasyonu yüksek genç bir büyücünün yardımına hayır demezdim," dedim, elimi hafifçe çocuğun omzuna koyarak. "Eğer istersen tabii. Ve eminim Seris'e araştırmalarında yardım etmeye devam etmen için de vakit bulabiliriz."
Gözleri fal taşı gibi açılmış, sulanmıştı. Boğazını temizleyip gözlüklerini çıkardı ve kolunun tersiyle yüzünü sildi. "Şey, tabii," dedi, kalın camlı gözlüklerini tekrar aceleyle gözüne takarken.
Anvald birkaç adım ötede durdu, yüzü asıktı. "Leydi Seris huzuruna çıkmanızı istiyor, Lyra."
Bunun ne hakkında olduğunu sorma gereği duymadım. Eğer Seris beni çağırıyorsa, bu kesinlikle yeni gelenler ile Naip Leywin tarafından Elenoir Atıkları'na sürülen Alacryalı askerler arasındaki bir çatışmayla ilgiliydi.
"Hadi bakalım asistan, düş peşime," dedim, hafif alaycı bir tavırla. Arkama bakmasam da Seth’in tereddütlü adımlarını duyabiliyordum. "Şimdi ne oldu Anvald? Yeni bir inşaat çalışması, eski bir yücekanın uçsuz bucaksız küllü arazi manzarasını mı bozmuş?"
Anvald burnundan güldü. "Ah, mesele hakkındaki görüşlerinizi ben bulandırmasam daha iyi."
Merak içinde, hiçbir şey konuşmadan suikastçıyı takip ettim. Nihayet köyün toplantı salonunun açık kapısına vardık; burası işleri biraz daha resmi göstermek adına toplantılar ve benzeri şeyler için boş bıraktığımız derme çatma, küçük bir binaydı.
Anvald kenara çekilip girmem için işaret etti. İçeri girdiğimde gözlerimin loş ışığa alışması bir an sürdü ama içeride zaten uzun süredir devam ettiği belli olan bir tartışmanın sesleri yükselmeye başlamıştı bile.
"—Vassere kanı, Yücekan Ainsworth askerleri üzerinde hak iddia edecek konumda değil," diyordu yaşlı bir adamın güçlü sesi. "Zaten çok az askerimiz kaldı. Beni, karımı ve mirasçımı korumaları gerekirken, onları başka görevlere çekmenize izin vermeyeceğim, anlıyor musunuz? Bu hareket için yaptığımız her şeyden, feda ettiğimiz her şeyden sonra, şimdi de diz çöküp şuna mı itaat etmemiz isteniyor... şuna..."
Gözlerimi kıstım; Baldur Vassere'nin gözlerini devirmemek için verdiği ama başarısız olduğu mücadeleyi görecek kadar ışığa alışmıştım. "Ben sadece— öğğ, eminim ki Tırpan Seris, benim sadece şunu yapmaya çalıştığımı görebiliyordur—"
"Bir kez daha herkese hatırlatmak isterim ki, Alacryalıların bu yeni ulusunda kan statüsünün hiçbir hükmü yoktur," diyerek araya girdi Yücekan Denoir’dan Corbett.
Hayır, sadece Corbett Denoir, diye düzelttim kendimi; adamın kendi sözleri de bu düşüncemi pekiştiriyordu.
"İki gün öncesi itibarıyla, hepimiz yola eşitler olarak devam etme kararı aldık," diye bitirdi sözünü.
Bu hapishaneden bozma sığınak Alacryalı askerler için kurulduğundan beri yakından çalıştığım Baldur’un yanına geçtim. Arthur, Blackbend civarındaki ordulardan ilk Alacryalıları toplayıp onları bu çorak topraklara getirme görevini bizzat Baldur’a vermişti.
Seth içeri girmedi, kapının yanında öylece bekledi.
Seris, gelişimi fark edince kaşlarını hafifçe kaldırdı. "Benimle gelenlerden bazıları Baldur Vassere’nin liderliğini sorguluyor, Lyra. Sanırım buradaki Ector, 'ikinci sınıf bir yücekanın ikinci sınıf kuzeninin', Frost ve Ainsworth gibi kudretli yücekanlara emir verme hakkı olmadığını öne sürdü. Bana öyle geliyor ki bu, yeni toplumsal kavramımızın doğruluğunu kanıtlamak için tam da doğru zaman... Vritra tarafından belirlenen kan saflığının, aslında birinin değerini belirleyen tek şey olmadığını görmenin zamanı."
Anladığımı belirtircesine başımı salladım. "Bu toplumun liderleri, bu hakkı eylemleriyle kazanmış kişiler olmalı; akranlarının kabullenerek, umutla ve en önemlisi güvenle lider bellediği kimseler. Baldur Vassere burada tam da böyle bir lider oldu. İlk kampların temellerini atan oydu; Alacrya ordusunun yenilmiş, umutsuz ve öfkeli kalıntılarını bir araya getirdi. Onların birbirini yiyip yok etmesini engelleyecek kadar dizginledi; bir yandan yiyecek ve su hattı kurarken diğer yandan güneşin altında pişmemeleri için birkaç derme çatma barınak inşa etti."
Sırayla etrafımdakilerin gözlerine baktım: Ector Ainsworth, Lars Isenhaert, Corbett Denoir, Baldur ile yakın çalışan Udon Plainsrunner adındaki bir büyücü ve bana hafifçe gülümseyen Baldur’un kendisi.
"Hayatınız boyunca, endişe ve paranoya kalkanlarını önünüzde tuttunuz. Alacrya siyasetinin o bitmek bilmeyen vahşi hengamesinde, kendinize ve soylarınıza, yani ailelerinize yer açmaya çalışırken diğer yücekanlarla girdiğiniz en ufak etkileşimin bile ne anlama gelebileceğini hesapladınız."
"Şimdi o kalkanları yere bırakma vakti beyler. Artık akranlarınız arasında makam kavgası vermiyorsunuz; hepimizin hayatta kalmasını sağlamak için çalışıyorsunuz," diye bitirdim sözlerimi.
Verdiğim mesajın ağırlığına rağmen engel olamadığım refleksif bir hareketle, tepkisini ölçmek için Seris’e bir bakış attım. Bir ömürlük hiyerarşi alışkanlığını bir kenara bırakmak hepimiz için birkaç günden fazla zaman alacaktı.
Ector Ainsworth kollarını kavuşturup bakışlarını kaçırdı. Lars, Ector’un tavırlarını kopyalıyor gibiydi; Corbett Denoir’ın yüzünde ise hem hevesli hem de çok yorgun bir ifade vardı. Bu tarz siyasi manevralara alışkın olmayan askerler, Udon ve Baldur, huzursuzca kıpırdandılar.
"Belki de bu konuşmaya köyün içinde devam edebiliriz," diyerek kapıya doğru yöneldim. Seth’e benden önce çıkması için işaret ettim. "Sizi tanıştırmak istediğim başkaları da var; buradaki halkın gerçek liderleri. Rütbeleri veya kan hatları sayesinde değil; emekleri, yetenekleri ve fedakârlıklarıyla o konuma gelenler."
Gerginlik, özellikle de Ector’un cephesinde hâlâ hissediliyor olsa da hepsi Seth ve benim peşimden gün ışığına çıktılar.
"Toprak elementi rünlerine sahip büyücülerimiz paha biçilemez bir iş çıkardılar," dedim az önce çıktığımız binayı işaret ederek. "Çorak topraklarda bulunan ve daha önce inşaat veya yapı büyüleri konusunda deneyimi olan birkaç büyücüyle birlikte çalıştılar. Belki şu an size pek bir şey ifade etmiyor ama birkaç ev inşa etmek gibi basit bir eylem, buradaki başarımız için hayati önem taşıyordu. Bu süreçte emeği geçenlere çok şey borçluyuz."
Ector, Lars ve Corbett, binayı pek de etkilenmemiş bir tavırla incelediler; belli ki anlattıklarım ilgilerini çekmemişti. Kabul etmeliyim ki külden yapılmış gri tuğlalarla örülen, Beast Glades’ten gelen kalaslarla desteklenen ve renksiz kilden dalgalı kiremitlerle örtülen bu basit kare yapı, kartpostallık bir manzara sunmuyordu. Hele de Alacrya’nın en iyi mimarları ve donatıcıları tarafından tasarlanan devasa malikanelerden gelenler için... Ancak bu durumda işlevsellik, görsellikten kat kat daha önemliydi. Sonuçta tek umudum, bu yapıların amacını ve arkasındaki insanların önemini kavramalarıydı.
Binayı incelemeleri için onlara biraz zaman tanıdıktan sonra, yakındaki bir tarım arazisine geçtik. Onları Udon’un kardeşi Idir ile tanıştırdım. Daha önce Xyrus’ta görev yapan bu asker, şimdi Beast Glades’ten getirilen verimli toprakların işlenmesinde en yetkin isimlerimizden biri olmuştu.
"Emrimizde koca bir ordu var ama inşaatçı ve çiftçi yokluğu çekiyoruz," diye mırıldandı Lars, Ector’a doğru.
"Aksine," diyerek araya girdim, "her ikisinden de fazlasıyla var. Sadece eğitim ve pratik eksikleri var. Neyse ki yeni bir şeyler denemeye hevesli olan herkes için bunlardan bolca mevcut."
Lars huzursuzca yerinde kıpırdanıp boğazını temizledi ama söyleyecek başka bir şeyi yok gibiydi.
Tam tarladan ayrılmak üzereydik ki havadaki hava bir an içinde değişti.
Bunu ilk hisseden Seris oldu; başını hızla güneye çevirdi. Gölgesi gibi yanından ayrılmayan Cylrit, anlık bir hareketle önünde savunma pozisyonu aldı. Ciddi bakışlarının dikildiği yöne, Beast Glades’in ağaçlarına doğru baktım. Bir an sonra, ben de hissettim.
İnanılmaz derecede güçlü bir mana imzası, beraberinde boğucu bir baskı ile üzerimize doğru hızla yaklaşıyordu. Vahşi ormanların üzerinden uçarak geliyor, her saniye daha da güçleniyordu.
Toplanan büyücülerin arasında bir dalgalanma oldu; az önceki sohbet hafızalardan silinip gitti. Sadece biz de değildi etkilenenler. Idir ve diğer üç kişi tarlada çalışıyor, düzinelerce Alacryalı etrafta dolanıyor; kimisi kereste taşıyor, kimisi su kovalıyor, kimisi de ne yapacağını bilemeden öylece duruyordu. Yakınlarda bir grup çocuk, kısa altın sarısı saçlı bir kızın yanında oturmuş büyü dersi dinliyordu.
Hepsi hissetmişti.
Yanımda duran Seth Milview, elleri titreyerek koluma yapıştı.
Baskı arttıkça bazıları bu mesafeden bile ağırlığa dayanamayıp geri çekilmek zorunda kaldı. Diğerleri ise beni endişelendiren bir tavırla, ağızları açık ve yüzlerinde huşu dolu, neredeyse tapınan bir ifadeyle imzaya doğru sendeleyerek ilerlediler. Umutla bakıyorlardı.
Aptallar, diye geçirdim içimden. Kendi iç sesim bile uzak ve kısıktı; sanki zihnim yaklaşan güçten çoktan geri çekilme kararı almış gibiydi.
Seris anında harekete geçip emirler yağdırmaya başladı. "Ainsworth, Denoir, soyları toplamaya başlayın. İnsanların bir arada kalmasını sağlayın, düzeni koruyun, paniğin yayılmasına izin vermeyin. Köyden ayrılmaya hazır olanları hemen yola çıkarın. Vassere, çorak topraklara doğru bir geri çekilme organize et. Burada kalan herkes hem bizim için hem de kendisi için tehlike oluşturur. Köyü doğu ve batı olarak ikiye ayırın, bir sonraki yerleşim yerlerine doğru ilerleyin. Hadi!"
Birkaç adım öne çıktım, Seth’i de yanımda sürükleyerek imzanın kaynağını görmek için ağaçların üzerinden gözlerimi kıstım. "İşte orada," dedim ama sesim bir fısıltı gibi çıktı.
Gece gökyüzü kadar simsiyah, devasa, kanatlı bir yaratık görüş alanımıza girdi; ağaçların hemen üzerinden süzülüyordu. Saniyeler içinde devasa ağzından çıkan kulakları tırmalayan bir çığlıkla tepemizde dönmeye başladı.
Zihnim bulandı. Tamamen dönüşmüş formda bir Vritra...
Dicathen semalarında uçan bir basilisk görmek... Benim ömrüm boyunca Alacrya’da bile böyle bir şey görülmemişti. Onu şimdi, burada görmek... İmkânsızlığın zirvesi gibiydi.
Tek düşünebildiğim, Seris’in Relictombs’tan kaçışının sonunda Agrona’yı çileden çıkardığı ve askerlerden, asilerden oluşan bu taze filizlenmiş oluşumu yok etmek için uç önlemler aldığıydı.
Bir mancınık taşının inişi kadar ani bir hızla basilisk alçaldı. Pençeli ayakları toprağı eşeleyerek, ekinleri söküp çiftçileri etrafa savurarak tarla yataklarından birinin ortasına indi. Çiftçilerin bağırışları, sıcak öğleden sonra havasında devasa kanatların çırpınış gürültüsü arasında kaybolup gitti.
Seth sendeleyip arkasına düştü ama ben gözlerimi önümdeki basiliskten ayıramıyordum.
İçimdeki korkuya rağmen, bu gerçekten de hayranlık uyandırıcı bir manzaraydı.
Gövdesi, zift karası pullarla kaplı tek bir uzun yılan gövdesinden ibaretti; kırbaç benzeri kuyruğunun ucundan kalın boynunun köküne kadar dikenlerle bezeliydi. Uzun gövdesinden altı güçlü uzuv çıkıyordu; her birinin ucunda tırpan gibi pençeler vardı. Ön bacaklarının üzerinden çıkan dört ince, derimsi kanadı şimdi basiliskin kıvranan gövdesinin etrafına koruyucu bir kalkan gibi sarılmıştı.
Sürüngen kafası bir o yana bir bu yana savruluyor, köye öfkeyle bakıyordu. Ağzı her açılıp kapandığında gırtlağının karanlık boşluğu görünüyor, çıkan ses taşların parçalanması gibi havayı yırtıyordu. Çiğ et ve kükürt kokusu midemi altüst etti.
Kuyruğu bir sağa bir sola savrularak kurumuş bir ağacı un ufak etti, felç olmuş çocukların başlarının üzerinden tırpan gibi geçti.
Uzun yüzünün her iki yanındaki dörder tane, toplam sekiz adet parlayan kırmızı göz, oradaki her bir kişiyi tek tek süzdü.
Sanki hangimizi önce yutacağına karar veriyor, diye düşünmeden edemedim.
Ancak basiliskin aurası hırçın ve cezalandırıcıydı; fırtınalı bir sabahın yükselen suları gibi üzerimize vuruyordu. Kontrolsüz ve vahşiydi; yüce bir varlığın bilinçli baskısı gibi değil de daha çok saf bir korkunun evcilleşmemiş tezahürü gibiydi. Beni olduğum yere mıhlayan o ağırlığın altında bunu kavramak güç olsa da hissettiğim şey tam olarak buydu.
Seris’in emirleri basiliskin ani inişiyle birlikte havada asılı kalmıştı; artık etrafımdakilerin yüzündeki ifadenin huşu mu yoksa dehşet mi olduğunu ayırt edemiyordum. Herkes donup kalmıştı, her bir göz asuraya kilitlenmişti. Kimse kımıldamıyordu.
Baskının altında ezilmeden öne doğru kararlı adımlar atan Seris hariç.
Tek bir hamlede on ölümlüyü yutabilecek kadar büyük olan sürüngen kafası hızla ona döndü, sekiz gözün tamamı Seris’e odaklandı. "Orak..." Sesi, sert odunu biçen bir testerenin veya kasırga rüzgarı altındaki metalin yırtılması gibiydi.
Seris bile basiliskle yüzleşirken korkusunu tamamen gizleyemiyordu; duruşu fazla kaskatı, çenesi fazla yukarıdaydı. "Hükümdar Oludari Vritra..."
Midemin acıyla kasıldığını hissettim. Sadece herhangi bir basilisk değil, Truacia’nın Hükümdarıydı bu. Onunla daha önce karşılaşmıştım ama bu formdaki manasını tanıyamamıştım. Fakat beni kusmanın eşiğine getiren şey bu değildi.
Bir Hükümdarın Dicathen’de belirmesi için hiçbir mantıklı sebep yoktu. Yüce Hükümdar bizi yok etmek için Oludari’yi göndermezdi; Oludari de böyle bir görevi bizzat üstlenmeye kalkmazdı. İşler böyle yürümezdi. Hükümdarlar kendi topraklarını neredeyse hiç terk etmezlerdi. Paranoyak ve sahipleniciydiler, her daim tetikte ve koruma altındaydılar. Oludari hayatta kalan son Hükümdar olduğuna göre, her türlü ihtimale karşı tüm önlemleri alıyor olması gerekirdi...
Hükümdarların sonuncusu... Dicathen’e kaçıyor...
Bu ne anlama geliyor? diye sordum kendime, mantığıma tutunmaya çalışarak.
Dönüşmeye başladı; o devasa, kudretli uzuvları kollara ve bacaklara dönüşerek küçüldü; yılanımsı gövdesi bir insanın dik formuna büründü. Kanatları bükülen sırtının gerisinde süzülerek zayıf bedenini saran koyu renkli savaş cübbesinin bir parçası haline geldi. Sivri, yarık ağızlı yüzü düzleşip Oludari’nin soluk çehresi seçilir hale gelene dek değişti. Gökyüzüne doğru uzanan sarmal boynuzlarının altındaki yakut kırmızısı gözlerini dikmiş, bize bakıyordu.
Oludari, onu bizzat gördüğüm o birkaç seferde her zaman soğukkanlı ve odaklanmış biri olmuştu. Şimdiyse gözlerinde bir asurada göreceğimi asla hayal edemeyeceğim türden, çılgınca bir vahşet vardı. Yüzü öylesine somut ve beklenmedik bir korkuyla çarpılmıştı ki ona bakmak dahi güçleşiyordu; bu dehşeti görmek, bende ıssızlığın derinliklerine kaçma ve bir daha asla arkama bakmama isteği uyandırıyordu.
Oludari aniden ileriye atılınca, soğukkanlılığımı koruyamayıp sendeleyerek ondan uzaklaşmak zorunda kaldım.
Gördüklerimi anlamlandırmaya çalışırken duyularım beni terk etti. Benim gözlerimde canlanan manzara şuydu: Egemen resmen Seris’in ayaklarına kapanmış, titreyen soluk elleriyle kadının cübbesinin eteklerine tutunmaya çalışıyordu. Boğazından ve dişlerinin arasından acizce kelimeler dökülüyor, zihnim ise duyduklarımı bir araya getirmekte haşlanmış bir yumurta kadar verimli çalışabiliyordu.
Tırpan Seris… Sonuncusu, son kalan benim… Beni de öldürecek, biliyorum işte! Bana yardım etmelisin. Kaçmak, Epheotus’a dönmek zorundayım ama yapamıyorum… Portalı, o yarığı hissedebiliyorum ama yerini bulamıyorum! Bana yardım etmek zorundasın, ben… Bunu emrediyorum! Lütfen?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.