CECILIA
Agrona’nın kendinden emin ve hızlı adımlarının sesi, Taegrin Caelum’un koridorlarındaki tüm gürültüyü bastırıyordu. Peşinden sürükleniyor gibiydim; adımlarım ürkekçe boşlukta bocalıyordu. Yanımdaki Nico ise nereye bastığına hiç dikkat etmeden, gözlerini benden ayırmadan körlemesine yürüyordu. Beklenmedik bir basamak yüzünden iki kez tökezledi ama bakışları hâlâ, ateşten yeni çıkmış iki kızgın demir gibi yüzüme saplanmış durumdaydı.
Dişleriyle dudağının içini kemirirken parmaklarını bir sıkıp bir gevşetiyordu. Birkaç kez ağzını açtı, Agrona’nın sırtına baktı, sonra tekrar kapatıp dudağını kemirmeye devam etti. Alnına rünlerle kazıtmış olsa ancak bu kadar belli ederdi; bana söylemesi gereken bir şey vardı ama Agrona’nın önünde özgürce konuşamayacağı gün gibi ortadaydı.
Her neyse, beklemek zorunda, diye geçirdim içimden. Gözlerimi Agrona’nın sırtına diktim. Dicathen’e gidiyoruz. Grey’i öldürmeye.
Tessia derinlere gömülmüştü. Agrona ile konuşmamız boyunca duygularının kıpırtılarını hissetmiştim; çoğunlukla Ji-ae, Grey’in yerini tespit edemediğinde duyduğu rahatlama kırıntılarıydı bunlar. Yine de düşüncelerini benden saklıyordu.
Her şey çok çabuk gelişti. Tessia, Grey’in tuzağından kurtulmamı sağlamış, Yadigar Mezarlar'dan kaçıp Agrona’ya dönmeme izin vermişti. Ona verdiğim sözü düşünmemeye çalıştım. Şimdi bu yüzden mi sessizsin? Pişmanlık mı duyuyorsun?
Cevap gelmedi ama zaten beklemiyordum.
Daha önce hiç görmediğim bir ışınlanma odasına vardık. Hâlâ Agrona’nın özel kanadında olduğumuzu biliyordum, bu yüzden buranın onun şahsi ışınlanma kapısı olduğunu tahmin ettim.
Sekizgen oda; gördüğüm diğer oturma odaları, çalışma odaları ve özel kanattaki diğer mekanlarla kıyaslandığında küçüktü. Eğik tavandan süzülen ışık, odanın tam ortasındaki granit bir sütun üzerinde duran düzeneği aydınlatıyordu. Biz içeri girer girmez düzenek aktifleşti, yanlarındaki rünler parlak bir ışıkla yanmaya başladı. Kabaca bir örse benzeyen formuyla Agrona’nın ışınlanma kapısı, şimdiye kadar gördüklerimden daha büyük ve gümüşümsü bir pürüzsüzlüğe sahipti.
Agrona karşı tarafa geçip kısa ve net bir komut verdi. “Etrafımda toplanın.”
Nico soluna, ben ise sağına geçtim. İçimde bir şeyler düğümleniyor gibiydi; hissettiğim bu gerginlik bana mı aitti yoksa Tessia’dan mı sızıyordu, emin olamıyordum.
Agrona hiçbir uyarıda bulunmadı; bir an sonra üçümüz de aniden Taegrin Caelum’dan çekilip dünyanın öbür ucuna savrulduk. Uzak bir geçiş hissi vardı ama bu geçiş o kadar pürüzsüzdü ki, neredeyse rahatsız edici bir yapaylık hissettiriyordu. Ayaklarım bilek boyundaki çimenlere gömüldüğünde dengemi kaybedip tökezledim.
Nico, gereğinden fazla bir sıkılıkla beni yakaladı ve endişeyle yüzüme baktı. “Cecil? İyi misin?”
“İyiyim,” diyerek kolumu yavaşça elinden kurtardım ve etrafıma bakındım.
Küçük bir ağaç topluluğunun kıyısında belirmiştik. Önümüzde, dar bir mağara girişi oluşturan bir kaya kümesi vardı. Grey’in varlığına dair manada herhangi bir kesinti aradım ama hiçbir şey yoktu. “Burada olduğuna emin misin? Ji-ae yanılmış olabilir mi?”
Agrona, boynuzlarındaki süsler hafifçe şıngırdayarak bana baktı; kaşları inanmaz gözlerle havaya kalkmıştı. “Cecil, tatlım, budala olma.”
Yüzüm kireç gibi oldu. Agrona bunu görünce gülümsedi, arkasını dönüp kayalara doğru ilerlemeye başladı.
Nico elimi tuttu; gözleri öfkeyle Agrona’nın sırtına dikilmişti. Agrona’nın birkaç adım uzaklaşmasını bekledi, sonra bana doğru eğildi. “Benim... yapmam lazım...”
“Gelsenize,” dedi Agrona. Pürüzsüz bariton sesi göğsümde yankılandı.
Nico’nun elini sıktım, sonra kendimi geri çekip Agrona’nın peşinden koştum. Nico’nun bir an duraksadığını, ardından tereddütle arkamızdan geldiğini hissettim.
Agrona kayalardaki yarıktan içeri süzüldü ve karanlığın derinliklerine doğru yavaşça süzülmeye başladı. Gözden kaybolmadan hemen önce dönüp bana baktı; bakışı boynuma dolanan bir tasma gibi beni kendine çekti. Hiç düşünmeden peşinden atladım. Bir an için karanlığın içine düştüm, ancak mana ile kendimi dengeleyince düşüş hissi kayboldu ve yavaşça onun peşinden süzülmeye başladım.
Ayaklarım sert ve çıplak kayaya değdi. Bir saniye sonra Nico da yanıma indi. Karşımızda bomboş bir mağara duruyordu. Göze çarpan tek şey, devasa bir tahtın kalıntılarıydı. Paramparça edilmişti ve parçaları mağara zeminine yayılmıştı. Yine de manada bir dalgalanma, eterik bir varlığa dair en ufak bir iz sezemiyordum. Tüm duyularıma göre mağara bomboştu.
Nico, “Gizli tüneller veya odalar için burayı altüst ettim,” dedi.
“Sıradan,” diye mırıldandı Agrona. Ellerini kalçasına koyup mağaranın tam ortasına doğru baktı. Görebildiğim kadarıyla bomboş havaya bakıyordu. “Bunun için kendini üzme küçük Nico. Senin suçun değil. Sonuçta Arthur senden... çok daha zeki.”
Nico sanki darbe almış gibi irkildi ve bakışlarını yere indirdi. Müdahale etmem gerektiğini hissettim ama zihnim Grey’in saklandığı yerin gizemiyle çok meşguldü. “Peki bu... cep boyutunu nasıl bulacağız? Ji-ae öyle dememiş miydi?”
“Eterin uzam denen yönü, bekleneceği üzere fiziksel alanı bükmekte oldukça ustadır,” dedi Agrona. Sesi değişmişti. Soğuk ve iğneleyici alaycılığın yerini, sevdiği bir konuyu anlatan hevesli bir profesörün tonu almıştı. “Bu tür cep boyutlarının her türlü kullanımı vardır. Her iki kıtada da yaygın olarak kullanılan boyutlararası depo eşyaları da benzer bir mantıkla tasarlandı. Elbette cinler, bugün çoğu kişinin imkansız olarak gördüğü pek çok şeyi yapabiliyorlardı.”
Agrona mağaranın içinde daireler çizerek yürüdü, gözleri hep aynı noktaya odaklıydı. “Rünlerle bir eşyaya bağlandığında bu alanlar nispeten sabittir. Ancak bu şekilde yansıtıldığında...” Agrona adımlarını durdurdu ve birkaç adım geri çekildi. Rahat bir duruş sergilese de, ondan karanlık bir mana dalgaları yayılmaya başladı. Manası atmosferdeki manayı bozup mağaraya dağıtırken, havada karanlık çizgiler belirdi.
Mana dalgalarının ortaya çıkardığı şeffaf, ruhani bir balon görünür hale geldi. Üzerine yağan karanlık mana bombardımanına zıt, içsel bir ışıkla parıldıyordu. Sadece birkaç metre genişliğindeydi ve yerden beş metre kadar yukarıda asılı duruyordu. Ancak o zaman, bu kadar çok manayla belirginleştiğinde, varlığını ele verebilecek o bükülmeyi fark edebildim.
Bir yanım bunu daha önce sezemediğim için utanırken, diğer yanım Ji-ae’nin okyanusun öbür ucundan, Alacrya arama birlikleri bu kadar uzaktayken burayı bulabilmiş olmasına hayret ediyor ve biraz da korkuyordu.
Ayrıca Agrona’nın bunu bu kadar kolay tanımlayıp manipüle etmesini de merak ediyordum; ama tüm bunlar, Agrona’nın Nico’ya attığı o lafın ne kadar haksız olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu. Ben bile fark edememişken, Agrona, Nico’nun bunu hissetmesini nasıl bekleyebilirdi? Nico’ya baktım ve hâlâ boyutu değil, beni izlediğini fark ettim. Anlamasını umarak ona küçük, özür diler gibi bir gülümseme gönderdim.
Agrona’dan yayılan mana şiddetlendi. Boşluk rüzgarı darbeleri balona defalarca çarptı ve her seferinde daha da güçlendi. Balonun kenarları yıpranıyor, alan etrafında tuhaf bir şekilde yamuluyor, manayı eğip büküyordu.
Agrona aniden, “Geri durun,” dedi ve eliyle işaret etti.
Karanlık mana hatlarının şeffaf balona çarptığı yerden hızla uzaklaştık; her darbe bir öncekinden daha güçlü geliyordu.
Büyük bir hava akımıyla birlikte balon patladı. İçerideki manzara... anlaşılması güçtü. Balondan birkaç kat daha büyük, üç boyutlu bir alan içine katlanmıştı. İçeride gizlenen mekanı sanki yamuk bir mercekten bakıyormuşum gibi görüyordum; oranlar tamamen birbirine girmişti, yumuşak bir parıltı dışında fiziksel özellikler tüm anlamını yitirmişti.
Bu görüntüyü daha da karmaşık kılan şey, alanın mağaraya dökülürken hızla açılmasıydı; bir gemi yelkeninin rüzgarla dolup açılması gibi, cep boyutundan normal uzama geçiş yapıyordu.
Taşların gıcırtısı ve hantal bir şırıltıyla gizli alan mağaranın ortasına yerleşti. Parıldayan bir sıvı küçük bir havuzun içinde bir oynaşıyor, havuzu pürüzsüz paneller gibi çevreleyen pembemsi bir sis tarafından kısmen gizleniyordu. Biz izlerken sis dağılmaya başladı.
Havuzun içinde, gözleri kapalı bir halde oturan Grey’di. Karşısında onunki gibi buğday sarısı saçları olan bir kız oturuyordu: Sylvie, ejderha yoldaşı.
Aralarında havada asılı duran, mor eter cızırtılarıyla kıvılcımlar saçan karanlık, küp şeklinde bir yadigardı.
İkisinin de gözleri kapalıydı. Havuzdaki su durulurken ve kıyafetlerine çarpan nazik dalgalar dinerken ikisi de kıpırdamadı.
Burada olduğumuzu bile bilmiyorlar, diye düşündüm. İçimin derinliklerinde bir yerlerde Tessia titriyordu.
Nico, gözlerini Grey’e dikmiş bir halde yanımda dururken zorlukla yutkundu. Eskiden olsa çoktan harekete geçmiş olurdu; kan demiri Grey’in savunmasız boynuna çoktan inmişti. Ama şimdi, ifadesini okuyamıyordum.
Agrona’nın botlarının altındaki tozlu zemin gıcırdarken havuzun kenarına temkinli adımlarla yaklaştı. Şaşırtıcı bir şekilde, karanlık gözleri tamamen kızın üzerindeydi. Kenara vardığında diz çöktü ve elini uzatıp parmak uçlarıyla kızın bir saç teline hafifçe dokundu. “Kızım,” dedi, kelimenin üzerine basa basa ama ancak duyulabilecek bir fısıltıyla.
Aniden ayağa kalktı. Yumruklarını sıktı ve etrafındaki mana sanki korkudan geri çekilir gibi oldu. “Tam bir israf. Tam bir hayal kırıklığı.” Bakışlarını kaçırıp ona arkasını dönmeye yeltendi ama sanki harici bir güç tarafından engellenmiş gibi durup tekrar baktı. “Daha az gelişmiş bir varlık gibi düşünüyorsun kızım. Dar görüşlü ve çaresiz. Annenin yaptığı o şey; seni alelade bir canavar gibi bir aşağılıkla mühürlemesi, potansiyelini yok etti.” Başını iki yana salladı ve yumruklarını gevşetti.
Ağır bir iç çekişle nihayet arkasını döndü. Havuzdan yansıyan ışık hüzmeleriyle rengini yitirmiş gözlerini benimkilere dikti. “Onu öldür, sevgili Cecil. Manasını al, sonra eski dostun Grey ile ne yapacağımıza karar veririz.”
Donup kaldım. Bakışlarımı Agrona’dan çekip kendi kızı Sylvie’ye çevirmek için devasa bir çaba sarf etmem gerekmişti. Onun saf manasının tadına daha önce bakmıştım. O an, damarlarındaki her bir damlayı içime çekmeyi ne kadar çok istemiştim. Tamamen sağlıklı ve kudretli bir ejderhanın mana hazinesi, bana mana, hatta aether hakkında kim bilir ne sırlar fısıldardı?
Yine de odağımı kendi içime çevirdim, derinlerde bir yerde yatan Tessia’yı aradım. Grey ve bağı göründüğü andan beri onun itiraz etmesini bekliyordum ama nedense sessiz kalmıştı.
İlgimin ona yöneldiğini hissedince kıpırdandı. ‘Zihnindeyim Cecilia. Ne söyleyeceğimi zaten biliyorsun, çünkü sen de aynı şeyi hissediyorsun.’
Bu zihinsel temasla sanki bir darbe almışım gibi irkildim. Bunca şeyden sonra söyleyeceğin tek şey bu mu? Madem vaktini beklemeyeceksin, neden beni bir söze mahkûm ettin?
Cevap vermedi.
Huzursuzca yutkundum. Agrona’nın tek kaşını hafifçe kaldırması, beni yeniden ona bakmaya mecbur bıraktı.
Bu insafsızca bir istekti. Kız savunmasızdı ve onun öz kızıydı. Manasını emmemi istemesi düpedüz zalimlikti. Eğer burada ölmesi gerekiyorsa, neden benim elimden olmak zorunda?
İçimdeki daha derin, daha korkmuş bir yanım başka bir gerçeği fısıldadı: O kendi kızı ve babası onun canını bu kadar kolay harcayabiliyor. İşin aslı, Agrona’yı bir baba figürü gibi görmeye çalışmamış mıydım? Ona bir evlat olmaya çabalamamış mıydım? Dünya’da hiç ailem olmamıştı. Sadece Nico vardı. Bir de zorlukla kabullendiğim Grey. Ve bana her zaman nazik davranan müdire Wilbeck.
“Sevgili Cecil…” Agrona’nın sesindeki tehlikeli ton beni dürttü.
Boğazımdaki yumruyu aşmaya çalışarak, “Yapamam,” dedim. “Üzgünüm Agrona. Lütfen benden bunu isteme.”
Agrona bana doğru bir adım attı. Yüzü mermerden yontulmuşçasına ifadesiz ve boştu. “Sen Yadigar’sın Cecilia. Önündeki yol zorlu zorunluluklarla dolu olacak. Her birinde böyle tereddüt edemezsin, her seferinde elimi tutmana ihtiyaç duyamazsın. Bizim irademiz; yani senin iraden, mutlak olmalı.”
Agrona gözlerini dikmiş bana bakarken çenem sessizce hareket etti. Gözlerimi ondan kaçıramıyordum. “Senin için savaşırım. Düşmanlarını yok ederim. Asura büyüsünün her zerresine hükmederim ve eğer istersen tüm dünyayı diz çöktürürüm.” Titrek bir nefes verdim. Bacaklarımın bağı çözülmüş, karnım ateş yılanları sokulmuş gibi kavruluyordu. “Ama lütfen bana bunu yaptırma.”
“Sınırın bu mu yani?” Agrona’nın taştan çehresi çatladı ama parçalanmadı. Aramızdaki boşluğa boş gözlerle baktı ve kahkahaya benzeyen ama kahkaha olmayan o boğuk sesi çıkardı. Bu hareketle boynuzlarındaki süsler hafifçe tıngırdadı. “Sebep olduğun bunca ölümden sonra, tam burada mı öldürmemeye karar verdin? Kızımı öldürmeni engelleyen bu tutarsız mantık da neyin nesi? Arthur ile olan bağı mı? Yoksa… benimle olan ilişkisi mi? Hayır. Kendi etime ve kanıma bunu yapabildiğimi gördüğün için, başına gelebileceklerden korkuyorsun.”
“Hayır… evet. Hepsi. Ben…” İçimdeki Tessia’ya sığındım; Sylvie’yi ya da Arthur’u öldürmemem için bana yalvarmasını diledim. “Bunu yapmayacağım.”
Agrona acı dolu, keskin bir küçümsemeyle güldü. “Dikkatli ol Cecilia. Beni hayal kırıklığına uğratanların başına neler geldiğini görüyorsun.” Eliyle havuzdaki hareketsiz yatan kızı işaret etti.
Nico önüme geçip kendi tasarladığı, dört farklı renkteki kristali sönükçe parıldayan karaağaç asasını kaldırdı. “Yeter artık!” Sesi her zamankinden daha tiz çıkıyordu ve alnı ter içindeydi. “Senin için yaptığı onca şeyden sonra… her şeyden sonra! Onu tehdit edemezsin Agrona.”
Kalbim göğsümde tuhaf bir çarpıntıyla hopladı; kollarımı Nico’ya dolamak, onu kendime çekip korumak için yanıp tutuştum. Ama o an Agrona gülmeye başladı. Vahşi kahkahası duvarlarda yankılanırken beni olduğum yere çiviledi.
Nico, ellerindeki asa kadar titreyen bir sesle devam etti. “Düşünmek için çok vaktim oldu ve her şeyi çözdüm. Masayı, rünleri, enerji aktarımını… hepsini.”
Agrona’nın kahkahası dindi, yanağından tek bir damla gözyaşını sildi. Nico’ya avcı gibi gülümsedi. “Aman, devam et lütfen. Belli ki bu büyük anın için yanıp tutuşuyordun, kahraman.”
Nico sendeleyerek anlatmaya başladı. Teknik detayların hepsini takip etmekte zorlanıyordum ama amaç yeterince netti: Eser olan o masa, vücudumdaki rünlerle birleşerek büyü yeteneklerini bir kişiden diğerine aktarmaya yarıyordu.
Çekinerek elimi Nico’nun omzuna koydum. Konuşmayı kesip çaresiz bir umutla bana döndü. “Nico… o bana zaten anlattı. Üzgünüm. Biliyorum.”
Kaşları kafa karışıklığıyla çatıldı, dudakları sessizce kıpırdadı. Sonunda, “Hayır, anlamıyorsun…” diyebildi.
“Evet, beni yakaladın!” Agrona, ellerini sanki kelepçelenmeye hazırmış gibi havaya kaldırdı. “Müthiş bir dedektiflik işi, Orak Nico. Yedek planlarım olduğunu fark ettin. Senin için ne büyük bir şok, biliyorum.”
Nico tamamen bana döndü, elini omzuma koyup yüzlerimiz neredeyse değene kadar eğildi. “Bu sadece bir acil durum seçeneği değil Cecil. Planın tamamı bu. Yadigar’ı senden alabilir. O potansiyeli, o bilgiyi… diğer tüm asuraların mana sanatlarına dair o derin kavrayışı, her şeyi.” Nico’nun tutuşu sertleşti, gözleri öfke ve korkuyla parlıyordu. “Bizi asla eve göndermeyecek. Hepsi yalan. Her şey yalan.”
Nico’nun arkasında Agrona gözlerini devirdi. “Her zamanki gibi Nico, burnunun ucundakini görmeyi beceremiyorsun. Cecilia hâlâ Yadigar iken, ikinizin Dünya’ya dönüp huzurlu, mutlu küçük bir hayat sürebileceğinizi mi sanıyorsun?”
Nico tekrar asasını savurarak Agrona’ya döndü. “Beni itip kaktın, benimle alay ettin, beni küçümsedin. Cecilia’yı buraya getirme ve sonra Dünya’ya dönüp birlikte bir hayat kurma vaatleriyle beni peşinden sürüklerken öfkemi besledin, elimdeki her şeyi aldın. İsteklerin için çıtayı hep daha yukarı çektin, hiçbir şey senin için yeterli olmadı! Ama bu… bu geçmeyeceğim sınır. Bunu Cecilia’ya yapmana izin vermeyeceğim!”
İkisi arasında bakakaldım. Agrona, Bütünleşme’den uyandığımda bana ve o büyücülere ne yaptığını zaten söylemişti; Nico’nun anlattıklarına bakılırsa doğruyu söylemiş gibi görünüyordu. Ama Nico korkmuştu… ve öfkeliydi. Onu daha önce hiç Agrona’ya kafa tutarken görmemiştim ve beni savunmak için Agrona’nın gazabını göze aldığını bilmek…
“Yeter,” dedi Agrona. Saniyeler içinde tavrındaki her türlü mizah kırıntısı yok oldu. Mağaranın içinde soğuk bir rüzgâr esti, tozları yüzümüze savurdu. Nico’nun arkasından bana bakarken gözleri öfkeli bir kızıllıkla parlıyordu. “Cecilia. Bu oyundan sıkıldım. Bu asura bozmasının manasını hemen şimdi çekip al. Ya onu öldür… ya da Nico’nun ölmesini izle.”
Kulaklarım korkunç bir çınlamayla doldu. Göğsüme ağır bir baskı çöktü, ciğerlerimdeki havayı ezdi.
Nico nedense etkilenmiş görünmüyordu. Asası havayı yararak dört elementten oluşan; savrulan, parlayan ve birbirinin içinden geçen bir kalkan oluşturdu. Bir şeyler söyledi; kelimelerin meydan okuyan tınısını tanısmam da kafamın içindeki o davul sesi yüzünden tam olarak kavrayamıyordum. Onu durdurmak, onu korumak, Agrona’ya anlaması için yalvarmak istedim ama sanki taşa dönüşmüştüm.
Varlığımın ta derinlerinden, serin çimlerde çıplak ayakla yürümek gibi bir his yayıldı. ‘Sorun yok Cecilia. Buradayım. Neyin doğru olduğunu biliyorsun ve bunu yapacak güce sahipsin.’
Bu sözlere tutunurken, reenkarnasyonumdan beri Tessia’yı ilk kez gerçekten takdir ederken, yüzüme sıcak ve ıslak bir şey fışkırdı. Sadece bir yankı gibi, havada büyük bir mana patlaması olduğunu fark ettim.
Bakışlarım yavaşça aşağı kaydı; Nico’nun asasındaki mücevherlerin titreyen ışığından, karışık siyah saçlarına, oradan boynuna ve omuzlarına indi. Orada odağım takılı kaldı; gördüğümü idrak edemiyordum.
Nico dizlerinin üzerine çöktü.
Kalkan çatladı; havadaki büyü solarken elementler birbirinden ayrılıp birbirine karşı dönmeye başladı.
Nico, asasının iki parçasını da ayrı ellerinde tutuyordu.
Tüm bunları donuk bir şekilde, sanki dışarıdan bir göz gibi izliyordum. Bakışlarım Nico’nun sırtına, kürek kemiklerinin hemen altına çivilenmişti. Oradan simsiyah bir kan demiri kazığı fırlamıştı. Siyah metalden süzülen kanın içinden düzinelerce küçük diken fışkırmış, onlardan da daha fazlası türemişti; her birinin ucunda bir damla kan asılıydı. Bu damlalar, bir gül çalısının yaprakları gibi dökülüp altında birikiyordu.
Elimi kaldırıp yüzüme dokundum. Tenimin Nico’nun kanıyla kıpkırmızı olduğunu görmek beni o dünya dışı şok halinden çekip çıkardı.
Kesik kesik, çaresiz bir nefes alıp Nico öne doğru devrilirken kendimi yanına dizlerimin üzerine attım. Onu kollarıma alıp yere yavaşça bıraktım. “Nico. Nico! Nico…” Adı dudaklarımdan dökülüp duruyordu, her seferinde vurgum değişiyordu; sanki bir efsun okuyordum.
Koyu renk gözleri acıyla bulanmış halde bana döndü. Dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı; o anları okuyamayacak kadar sarsılmıştım. Bakışları benden yukarıya kaydı. Onu takip ettim ve Agrona’nın yüzüyle karşılaştım; o sırada parmakları her zaman nefret ettiğim o kurşuni gri saçlarıma dolandı. Agrona bir avuç saçımı kavrayıp beni ayağa dikti ve havuza doğru sürükledi. Çığlık attığımı sanıyordum ama emin değildim.
Sert bir itişle Sylvie’nin yanına, ellerimin ve dizlerimin üzerine kapaklandım; neredeyse onun ve Grey’in olduğu havuza düşecektim. Sıvının içine kırmızı kan dökülüyor, mavimsi ışığı yavaşça öfkeli bir mora boyuyordu.
“Öldür onu,” dedi Agrona soğukça. Ölümcül arzusu üzerime öyle bir baskı kuruyordu ki ayağa kalkamıyordum bile.
Başımı çevirip yüzüne baktım. Beni bu dünyaya getiren, bana hayatımda yeni bir şans için cesaret, güç ve özgüven veren o adamdan eser yoktu karşımda. Agrona’nın beklenti dolu ama bir o kadar da duygusuz bakışlarında yabancı bir karanlık vardı. Şimdi, tıpkı eski dünyamdaki o araştırmacılar gibi, beni kıracağından zerre şüphe duymadan tepemde dikiliyordu. Her zaman olduğu gibi yine onun iradesine boyun eğeceğimi sanıyordu. Bu, onun için sadece bir başka deney, bir başka sınavdı.
Zehirli pençeler gibi hızla çarpan kalbimi sıkıştıran acıya karşı gözlerimi yumdum. Vereceğim cevabın ne anlama geldiğini, neler getireceğini kabullenerek, beklenmedik bir şekilde ruhumu özgürleştiren o son kelimeyi fısıldadım.
“Hayır.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.