Ruhun Yarası

Sırtüstü uzanıp tempus warp portalının yok olduğu noktadan bakışlarımı kaçırdım. Bahçeye loş bir ışık yayılırken, hemen yanımdaki bir şeyden zayıf ama endişe verici bir vınlama yükseliyordu: Tempus warp düzeneğinin kendisi. Hafifçe parlıyor ve etrafa öyle bir ısı yayıyordu ki, saniyeler önce altında ezdiği çiçekleri çoktan kurutmuştu.

Neler olduğunu kavrayabilmek için esere çok uzun süre bakakaldım. Aslında aklım hiç de tempus warpta değildi. Zihnim, Nirmala'daki savaş alanı ile göğüs kafesimdeki çekirdek arasında ikiye bölünmüştü. Bu eser, düşüncelerimin geri kalanının üzerine örtülmüş oyalayıcı bir perdeden ibaretti. Henüz az önce yaşananları sindirmeye hazır değildim.

Göz ucuyla bir hareketlilik fark ettim; Sylvie yanımda bitiverdi. Korkusunu gizleyemiyordu. Ellerini yan tarafıma, Cecilia'nın mana yoğunluğuyla yönlendirdiği kendi eter kılıcımın beni biçtiği yere bastırdı. Sylvie gözlerini sıkıca yummuştu; zihninin benimkini, yaramı ve çekirdeğimi yokladığını hissedebiliyordum. Epheotus'ta öğrendiği vivum sanatlarını çaresizce arayışını duyumsuyordum, tıpkı büyüsünün bu arayışa verdiği cevapsız boşluğu hissettiğim gibi.

Eter yatkınlığı değişmişti. Sezgileri baştan yazılmıştı.

Ellerini tutunca gözleri irkilerek açıldı. Kesinlikle iyi olacağım. İyileşmek için sadece bir an beklemem gerek.

"Ama çekirdeğin, ya eğer..."

"Bundan çok daha beterrinden kurtuldum," dedim yüksek sesle. Ancak konuşma çabası beni bir öksürük krizine sokunca ve ağzımdan bir avuç kan boşalınca bu sözümün pek bir ağırlığı kalmadı. "Chul... o nasıl?"

"Bilinci kapalı," dedi kısık bir sesle, sesi endişeden gerilmişti. "Anka formunu korumaya çalışırken bir geri tepme yaşadı sanırım."

Başımı salladım. Bu hareket, acının parmaklarını vücudumun içinde gezdirmesine yetti.

Bir düzine yönden parlayan büyülü projektörlerle bahçe bir anda ışığa boğuldu. Bir an sonra koruma mühürleri devreye girdi; önüne düştüğümüz lüks dairenin kapılarını ve pencerelerini kalkan altına aldı.

Çok geçmeden ön kapı açıldı ve mühürler tekrar devre dışı kaldı. Darrin Ordin, üzerine bir sabahlık geçirmiş, hafiften çılgınca parlayan gözlerinden uykuyu silmeye çalışarak dışarı çıktı. Onu uyandırdığımız gün gibi ortadaydı.

Elini sallayınca tepemizdeki ışık eserleri kısıldı ve binanın pencerelerinden bizi dikizleyen birkaç yüzü seçebildim. "Grey, neler oluyor... Vritra'nın dişleri adına!" diye soludu yanıma koştururken. Bir yarama, bir yüzüme, sonra arkadaşlarıma baktı; yüzü bembeyaz kesilmişti. "Hadi, seni içeri alalım, o yaranın..."

"Hayır," dedim kendimi dizlerimin üzerinde durmaya zorlayarak. "İyi olacağım. Sadece... bir an lazım."

Zihnim içime döndü, çekirdeğime odaklandım. Yüzeyindeki kesiğin üzerinde eter parçacıkları kaynaşıyordu; mor zerreler çiziğin içine doluyor, orada sıkışıp çekirdeğin yüzeyinde eriyerek kayboluyordu. Bu sırada çekirdekten de dışarı eter sızıyor, yavaş süren iyileşmeyi besliyordu. Zırhıma yönelen atmosferik eterin sadece küçük bir kısmı, arındırılmak üzere yaralı çekirdeğe geri dönüyordu.

Çekirdeğime gelen darbe dolaylıydı, oluşan yara o sert kabuğu delmeye yetmemişti. Yaralanma korkusunu hissetmeyeli uzun zaman olmuştu; bu olay o korkuyu tüm şiddetiyle geri getirdi.

Eğer daha isabetli bir darbe vurmayı başarsaydı, çekirdeğim sakat kalabilirdi.

'Manamı emmek, ona mana ve eter arasındaki etkileşime dair küçük bir içgörü vermiş olmalı,' diye yanıtladı Sylvie dudaklarını ısırarak. 'Yine de tam olarak ne yaşandığını anladığımdan emin değilim.'

Sylvie'nin yanında duran Darrin'in gözleri, kanın akmaya devam ettiği yan tarafımdan ayrılmıyordu.

Kılıcımın etrafını onu geri püskürtecek kadar manayla sardı. Kafam karışmıştı, hazırlıksız yakalanmıştım ve kılıcı içimden geçiren o ikinci mana patlaması yaşandığında çok yavaş tepki verdim.

Eterin parça parça çekirdeğimden yarama doğru süzüldüğünü, kaslarımı, kemiklerimi ve iç organlarımı birbirine diktiğini hissederken yan tarafımda ani bir serinlik ve rahatlama belirdi. Kan akışı yavaşlamaya başladı.

Çekirdeğimin çevresindeki eterin çoğu çiziği doldurmuştu, ancak bu iyileşme geride soluk bir yara izi bırakmış ve eterimin çoğunu tüketmişti. Yara izinin kendisi kaşınıyordu; bu, çekirdeğin yüzeyinden ziyade zihnimin derinliklerinde yankılanan bir histi. Kendimi bu histen koparamıyordum; aynada yeni iyileşmiş bir yaraya bakan bir asker gibi, zihnimle o yara dokusunu kurcalıyor, ne olduğunu anlamaya çalışırken hissettiğim rahatsızlığın üzerine gidiyordum.

Ancak yan tarafımdaki parçalanmış deri kapanmaya başladığında bakışlarımı o izden çekebildim ve tereddütle tanrı rünlerime uzandım. Onları aktif hale getirmek için değil, sadece tepki verip vermediklerini görmek istiyordum. Aroa'nın Ağıtı omurgamda karıncalandı, ardından Diyar Kalbi yanarak çevremizdeki atmosferik manayı görüş alanıma soktu. Beklendiği gibi çalışıyorlardı ama her ikisi de... olmaları gerekenden daha ağırdı.

Yorgunum ve çekirdeğim neredeyse boş. İç çekerek yönlendirdiğim eteri serbest bıraktım ve gözlerimi kapatıp iyileşmek için kendime zaman tanıdım.

Darrin'in muhtemelen çocuklara neler olup bittiğini anlatmak için eve girdiğini duydum. Sylvie, Chul'u tekrar kontrol etmek için yanımdan ayrıldı; endişesi aramızdaki bağ vasıtasıyla zihnimin bir köşesinde asılı duruyordu.

Yaram tamamen kapandığında kendimi gerçekten bitkin hissediyordum. Çekirdeğimin bu kadar zorlandığını uzun zamandır hatırlamıyordum, kesinlikle üçüncü katman oluştuğundan beri böyle olmamıştı. Toparlanmak ve eter emmek için zamana ihtiyacım olacaktı; buradaki yetersiz atmosferik eterden çok daha fazlasına.

Güçlükle ayağa kalkıp gözlerimi açtım ve tekrar tempus warpa baktım.

Vınlama kesilmiş, sızan mananın parıltısı sönmüştü. Eseri mahvolmuş çiçek tarhından çekip çıkardığımda, dokunulmayacak kadar sıcak olduğunu ve dövme metalin yan tarafında ince bir çatlak uzandığını fark ettim. Merakıma yenik düşerek, cihazı çalıştırmak için gereken manayı yönlendirmek adına kısıtlı eter rezervimi kullandım. Yara izinin kaşıntısı daha da belirginleşti.

Tempus warp çabalarıma yanıt verdi ama o kadarcık manada bile ışık saçmaya başladı.

"Artık ondan bir veya iki kullanımdan fazlasını bekleyemezsin," dedi Darrin, üzerinde sade bir yolculuk tuniği ve pantolonuyla bahçede tekrar belirdiğinde. Ona baktığımda başıyla tempus warpı işaret etti. "Ömürleri bu kadar işte, böylesine güçlü olanların bile. O çatlakla ona hiç güvenir miydim, emin değilim." Gülümseyerek elini uzattı, ben de sıkıca sıktım. Bakışları, zırhımın üzerindeki kesiği kapattığı yere kaydı. "Durumun göründüğü kadar kötü olmadığını görmek güzel."

"Ondan henüz emin değilim," diye mırıldandım, sonra kendimi toparlayıp gönülsüzce gülümsemesine karşılık verdim. "Evini ayağa kaldırdığım için üzgünüm. İçinde bulunduğumuz durumda aklıma gelen tek yer burasıydı. Ama fazla kalamayız. Sadece arkadaşımı ayağa kaldırmam gerek ve..."

"Grey... Arthur, bilmen gereken şeyler var," dedi Darrin, sesi kısık ve acildi, ifadesi gerilmişti. "Alaric burada. Çevre alarmıyla uyanmadı tabii, yaşlı sarhoş, ama şimdiye kadar yataktan sürünerek çıkıp bir pantolon giymiştir. Bir yere gitmeden önce, söyleyeceklerini duymalısın."

Darrin'in bu ciddi tavrı beni duraksattı. Bir anlık tereddütten sonra başımı salladım.

Tempus warpı aldıktan sonra, Chul'un kendinden geçmiş gövdesini eve taşıyıp bir kanepeye yatırdık. Sylvie'yi onun başında bıraktım. Darrin, aralarında hüsrana uğramış Briar'ın da olduğu pek çok korumasını odalarına geri gönderdi.

Çalışma odasına girdiğimizde Alaric çoktan oradaydı ve haliyle kendine bir içki koymuştu. Arkasında, tam bıraktığım yerde, Pusula'nın aktif yükseliş yarısı duruyordu; son kullanışımdan beri olup biten her şeyden habersiz, neşeyle vınlıyordu.

Karşısına oturduğumda Alaric beni temkinli gözlerle süzdü. Bitkinlik her yanımı sarmıştı ama bu gedikli avcının da en az benim kadar yorgun olduğunu görebiliyordum.

"İhtiyar," dedim.

"Enik," diye karşılık verdi burnundan soluyarak. Kendine gelmek için bir yudum alıp içini çekti ve avcuyla bir göz çukurunu ovuşturdu. "Eee, bu güzel kıtamıza dönüşünün böyle bir bok fırtınası kopardığını varsayabilir miyim?"

"Ne demek istiyorsun?" diye sordum, koltuğuma yaslanıp kollarımı bağlayarak.

Alaric, bir şekilde içkisini dökmemeyi başararak ellerini havaya kaldırdı. "Ne demek istiyormuş, bir de soruyor." Darrin'e bir bakış attı ama Darrin sadece omuz silkti. "Geri püskürtme be çocuk. Karşı saldırılar. Soylu haneler bize sırtını dönüyor. Agrona'nın o buruşuk götünden ordular fışkırıyor; vazgeçtiği şehirleri geri almak için her yere saldırıyorlar. Bir haftada ayların emeği uçtu gitti diyorum sana."

Darrin ellerine bakıyordu. Alaric'in kan çanağına dönmüş gözleri, benden öteye, uzaklara dikilmişti. Her ikisi de bitkin... ve korkmuşlardı, bunu o an anladım.

"Daha fazlasını anlat," dedim öne eğilerek. "Seris neler olduğunu bilmeli."

Alaric hıhlayarak kadehini kafasına dikti, ardından isyanın sadece son bir hafta içinde yaşadığı ağır kayıpları acı ama detaylı bir şekilde anlatmaya koyuldu.

Seris'in kuvvetleri hiçbir zaman Hükümdarlara karşı doğrudan saldırı düzenleyecek ya da ordu dizecek kadar büyük olmamıştı; ayakta kalabilmek için Seris'in Sehz-Clar üzerindeki kontrolüne güvenmişlerdi. Sehz-Clar dışındaki savaşlar, büyük oranda Alaric ve bağlantılarının organize ettiği casuslar ve ajanlar aracılığıyla gölgelerde yürütülmüştü. Seris Yadigar Mezarlar'a çekildikten sonra, isyanın aktif çalışmalarının çoğu yeraltına inmişti. Yine de birkaç cesur soylu hanenin çabalarıyla Truacia, Vechor ve Sehz-Clar'da bir avuç şehri ele geçirip ellerinde tutmayı başarmışlardı.

Bu şehirler, başta lojistik destek olmak üzere diğer operasyonlar için hayati önem taşıyan üslerdi. Alaric'in dediğine göre, şehirleri geri alma girişimleri şimdiye dek asgari düzeyde kalmıştı ve isyan güçleri Sehz-Clar'ın düşüşünden sonraki haftalarda birkaç beklenmedik zafer bile kazanmıştı.

Ancak sadece birkaç gün içinde bu şehirler düşmüştü; kontrolü elinde tutan yüksek kan soyluları ya birliklerine geri çekilme emri vermiş ya da sadık infaz timleri tarafından ortadan kaldırılmıştı. İşleri daha da kötüleştiren ise Alaric’in bağlantı ağıydı; muhbirleri, casusları ve saha elemanları tek tek hedef alınıp suikasta kurban gidiyordu.

“Hem de tek tek değil, düzinelerce, resmen sürüyle gidiyorlar,” diye inledi Alaric, bakımsız sakalının altındaki yanakları öfkeden kızarmıştı. “Bizimkileri saklanmaları için dağlara bayırlara sürmek zorunda kaldım. Akıl karı değil evlat. Sanki birisi o Vritra belası şalteri indirdi ve üzerimize bir ölüm seli saldı.”

Bir süre daha ilerledik; ben Alaric’in anlattığı detaylı durumları dinleyip sindirmeye çalışırken, karşılığında Seris ile ne planladığımızı ve Nirmala’da olanları anlattım.

Şafaktan kısa süre önce Chul uyandı. Dinlenmesi gerektiği konusundaki itirazlarıma rağmen Sylvie ile birlikte bize katıldılar.

“Çok bile dinlendim. Bu beden, dövüşteki o acınası halinin kefaretini ödemek için can atıyor,” dedi Chul, morali bozuk bir halde.

“Sana uygun bir rakip değildi,” diye araya girdi Sylvie. “Başka bir tırpan ile karşılaşsaydın, kesinlikle⁠—”

“Hayır, haklı,” diyerek sözünü kestim. “Acınasıydı; ama ben de öyleydim. Yapabileceğimiz en iyi şey bundan ders çıkarmak, hatalarımızı kabullenmek ve güçlenmek.”

Chul dişlerini gıcırdatarak çalışma odasının köşesine geçti ve konuşmanın geri kalanı boyunca etrafı dik dik süzdü.

Çalışma odasının penceresinden görünen uçsuz bucaksız tarlalar, şafağın ilk ışıklarıyla siyahtan turuncu-griye dönerken tekrar bölündük.

Çalışma odasının kapısının aniden ve şiddetle yumruklanmasıyla hepimiz yerimizden sıçradık. Kimse "gir" diyemeden kapı ardına kadar açıldı ve Briar içeri daldı. “Usta Darrin! Bir yayın var—çabuk olun—Agrona’dan!”

Birbirimize endişeli bir bakış attık, sonra hızla onu takip ederek büyük bir projeksiyon kristaliyle donatılmış oturma odasına geçtik. Kristalin yüzeyinde Basilisk Dişi Dağları’nın havadan çekilmiş görüntüleri hızla akıyordu. Telepatik alanın menziline girdiğimde zihnimde uyanık, gergin bir ses yankılandı: “…tekrar ediyorum, bizzat Yüce Egemen’in kendisinden gelen zorunlu bir mesaj iki dakika içinde yayınlanacak. Tüm Alacryalılar dinlemelidir. Tekrar ediyorum, zorunlu bir…”

Alandan dışarı çıkıp Darrin’e meraklı bir bakış attım.

Kaşlarını çatarak omuz silkti. “Zorunlu yayınlar duyulmamış şey değil ama oldukça nadirdir. Victoriad’da olanlardan sonra bile böyle bir şey yapılmamıştı.”

“Kristal eser kendi kendine aktifleşti ve zorunlu mesaj hakkında saçmalamaya başladı,” diye ekledi Briar, kollarını kavuşturup projeksiyona dik dik bakarken.

“Demek bizzat Agrona Vritra’dan bir mesaj,” diye mırıldandı Chul, telepatik alanın içine girip çıkarak. “Keşke o habis suratını bu kristal yadigarın üzerinden yumruklayabilseydim.”

Alaric, Chul’a eğlenmiş bir ifadeyle bakarken kaşları kalktı. “Bu çocuğun güçlü ve zayıf yönlerinin nerede yattığını anlamaya başlıyorum.”

Hafifçe gülümsedim. “Keşke yapabilseydik Chul.”

Tekrarlanan mesaj durup görüntü değişene kadar hepimiz sessizlik içinde bekledik.

Kristal projeksiyonda bir yüz belirdi.

“Gerçekten Yüce Egemen’in kendisi…” diye fısıldadı Briar, vücudundan bir titreme geçerken.

Agrona sert ve vakur görünüyordu ama bu ciddiyeti, boynuzlarındaki parıldayan süslerle bir nebze kırılıyordu. Nihayet konuşmaya başlamadan önce projeksiyon kristalinden birkaç saniye boyunca bize baka kaldı.

“Alacrya halkım,” diye başladı, kelimeleri kararlı ve netti, “Vritra’nın çocukları. Bugün sizinle doğrudan konuşuyorum… Her birinizle tek tek. Beni yakından ve dikkatle dinleyin, çünkü bu sözlerim sizin için.”

Yine duraksadı. Odaya göz gezdirdim; birkaç genç ve Darrin’in kahyası Sorrel oradaydı. Hepsi büyülenmiş gibi görünüyordu. Gördüklerimize karşı zihinsel mesafesini koruyabilenler sadece Alaric, Chul ve bendim. Sylvie bile gözlerini ayırmadan bakıyor, bu görününün etkisine kapılmışçasına dudakları hafifçe aralanmış duruyordu. Ancak onun duygularını ve bazı düşüncelerini hissedebiliyordum; onun bu kadar odaklanmasının sebebi çok başkaydı.

‘Babam…’ diye gönderdi bana, zihnimin onunkine dokunduğunu hissedince. ‘Merak etmeden duramıyorum. Hâlâ çok imkansız geliyor. Sylvia Indrath ve Agrona Vritra’yı ne bir araya getirmiş olabilir?’

Projeksiyon aracılığıyla bile karakterinin gücü açıkça hissediliyordu. Eğer Agrona Vritra’nın kendisini o zalim ve sosyopat dürtülerine teslim etmeden önceki bir zaman dilimi olduysa, belki de Sylvia ona o zaman aşık olmuştu. Ya da belki de hep aynıydı ama onu, orada olmayan bir şeye inandırarak kandırmıştı.

Sylvie’nin büyülenmiş yüzünü dikkatle inceledim.

Agrona, en yakınındakileri bile manipüle etmekten çekinmeyen biriydi sonuçta. Doğmadan önce yumurtasına yerleştirdiği bir büyü sayesinde, okyanusun ötesinden bile Sylvie'nin bedenini ele geçirebilmişti. Bu gerçek, Sylvie ile aramdaki güveni neredeyse yerle bir eden bir itiraftı. Şimdi tek umudum, ölümü ve yeniden doğuşunun bu bağı koparmış olmasıydı; ama bundan emin olmamızın hiçbir yolu olmaması beni endişelendiriyordu.

“Aylardır bu kıta, isyan ve iç savaşın yarattığı çatışmalarla bölünmüş durumda,” diye devam etti Agrona. “Şundan emin olun ki, bu çatışmaya katılan hiçbirinize karşı kötü niyet beslemiyorum. İster yurttaşlar, ister generaller, hatta ister Egemenler arasında olsun, böylesine bir irade mücadelesi uzun vadede sizi bir halk olarak sadece güçlendirecektir. Güçlenmek için çatışma gereklidir.”

Duraksadı, kızıl gözleri doğrudan benimkilerin içine bakıyor gibiydi. “Ancak yanlış zamandaki çekişmeler hepimizi zayıflatabilir ve işte bu yüzden şu an sizinle konuşuyorum. Epheotus’un kapıları ardına kadar açıldı ve ejderhalar harekete geçti. Çoktan Dicathen’deki çalışmalarımızın çoğuna karşı hamle yaptılar; sizin ve kanınızın uğruna savaştığı, uğruna öldüğü güzellikleri yerle bir ettiler. Ancak onların şiddeti sadece o uzak kıtayla sınırlı kalmıyor. Tam burada, Alacrya’da, Etril’in kalbinde kan döktüler.”

Agrona’nın ifadesi sertleşti, gözleri ateş gibi parladı. “Bir ejderha, gece vakti bir korkak gibi kaçmadan önce Egemen Exeges’e suikast düzenledi. Binlerce tanık, o asuranın sarayının üzerinde süzüldüğünü, aşağıya mana ve ölüm kustuğunu gördü. Onunla birlikte yüzden fazla saray çalışanı da can verdi; böylesine bir saldırı karşısında çaresiz kaldılar. Sırf farklı bir klanın desteğiyle çalıştıkları için toza dönüşen sıradan Alacryalılar…

Alacrya ve Dicathen arasındaki savaş bitti. Ve her sadık Alacryalı ile Kansız Seris’in destekçileri arasındaki bu çatışma da bitmek zorunda. Ejderhalar hem Dicathen’i hem de Alacrya’yı ele geçirmeye niyetli. Asura tanrılığı yalanını uyduranlarla, Epheotus’a saklanıp ‘aşağılık’ dedikleri bizlere sadece yargı dağıtanlarla, ne bir erzak ne de bir sihir yardımı sunanlarla, bu kıtaya yaptıkları saldırılarla Vritra’nın Ağzı Denizi’ni oluşturup yüz binlerce canı alanlarla… İşte onlarla savaşma vaktidir. Sizin ve atalarınızın inşa etmek için canla başla çalıştığı her şeyi elinizden almaya karar verdiler.”

Ardından gelen sessizlikte duyulan tek ses, Chul’un inanmayan hıhlamasıydı.

“Ejderhaların müttefiki olan Mızrak Arthur Leywin’in müdahalesi nedeniyle⁠—”

Gözlerimi kırpıştırdım, adımı anması beni hazırlıksız yakalamıştı. Odadaki birkaç kişi bakışlarını bana çevirdi.

“⁠—Dicathen’i bu ihtimale karşı hazırlayamadım ama Alacrya’yı ve kendisini hâlâ sadık bir Alacryalı olarak tanımlayan herkesi işgalci ejderhalardan koruyacağım.” Agrona çenesini dikti, konuştukça sesi daha gür ve gururlu çıkmaya başladı. “Elbette sizin yardımınızla. Bu kıta, benim otoritem altında birleşmiş ve güçlü durmalıdır. Tırpanların ve Egemenlerin zamanı, Vritra klanının hükümranlığı geride kaldı. Şimdi ben, Agrona, gelecek tehlikelere karşı size bizzat rehberlik edeceğim.”

İfadesi yumuşadı ve bize anlayışlı bir gülümseme sundu. “Bu isyana katılan hiç kimseye, silahlarını bırakıp derhal hayatlarına geri döndükleri sürece ceza verilmeyecektir. Ancak, bu düşman karşısında bizi zayıflatacak hiçbir iç huzursuzluğu kabul edemeyeceğim için, reddeden herkesle derhal ve acımasızca ilgilenilecektir. Soydaşlarınıza, komşularınıza ve arkadaşlarınıza, küçük hesaplarını şimdilik bir kenara bırakmaları için çağrıda bulunun. Yarın, bir ulus olarak ileriye doğru bir adım atacağız. Birleşmiş bir halde.”

Agrona çenesini sıktı ve başıyla hafifçe onayladı; boynuzlarındaki süsler sallanıp parıldadı. Ardından projeksiyon soldu ve kristal kapandı.

Büyük bir sessizlik çöktü. Çocuklar yavaşça Darrin’e döndüler ama o bana bakıyordu. Alaric’in gözleri yerdeydi, kırışık tenine derin bir hoşnutsuzluk kazınmıştı. Chul da benim tepkimi bekliyormuş gibi beni izliyordu; Sylvie ise odadakilere arkasını dönmüş, zihnini dış dünyaya kapatmıştı.

“Hadi bakalım çocuklar,” dedi Darrin bir dakika sonra. “Bugün eğitim ya da iş yok. Gidip kafanızı dağıtın.”

Briar burnundan soludu. “Daha çok varoluşsal sancılarımız içinde boğulmaya gidiyoruz desene.” Yine de diğerleri gibi denileni yaptı ve ayaklarını sürüyerek oturma odasından çıktı.

Kahya hemen peşlerinden gitmeyince —hâlâ solgun yüzünde donup kalmış bir ifadeyle projeksiyon kristaline bakıyordu— Darrin elini onun omzuna koydu. “Sorrel?”

Kadın yerinden sıçradı, zayıf bir çığlığı bastırmak için elini ağzına götürdü. “Ö-özür dilerim Usta Ordin. A-affedersiniz.” Titreyen bacaklarla ayağa kalktı ve hızla odadan çıktı.

Gidişini izlerken Agrona’nın mesajını düşündüm. Detaylardan ziyade niyetini… İnsanları nasıl etkileyeceğini. Sorrel gibi sıradan insanları.

“Senden isminle bahsetmesi ilginç,” diye mırıldandı Darrin. “Seni ejderhalarla aynı safa koymak, Alacrya’da kazandığın tüm popülerliği sana karşı kullanmasına yardımcı olacak.”

“Ama senin halkın neden bu yılanı ejderhalara tercih etsin ki?” diye gürledi Chul, elini turuncu saçlarının arasından geçirerek. Koyu renkli tutamlar duman gibi kıvrılıp parlıyordu. “Klanım tiran Indrath’ı hiç sevmez ama o bile Agrona’dan daha kötü değildir.”

"Bildiğin iblis, bilmediğinden iyidir," diye yanıtladı Alaric; sesi alçak, yorgun bir hırıltıyı andırıyordu. "İnsanlara Vritra'nın onlara ne kadar korkunç davrandığını unutturmanın, başka bir asura klanının postalı altında yaşama tehdidinden daha iyi bir yolu olabilir mi? Ve sizler"—buruşuk parmağıyla göğsümü işaret etti—"onlara harika bir propaganda malzemesi verdiniz." Başını iki yana sallayıp kendini bir sandalyeye bıraktı, parmaklarıyla şakaklarını ovuyordu.

Darrin, Alaric’i izlerken yüzündeki endişe açıkça okunuyordu. "En azından talihimizin neden bu kadar çabuk tersine döndüğünü açıklıyor," dedi. "Agrona bu hamleyi bir süredir planlıyor olmalı. Suikast... şey, bir dakika." Bana kafası karışmış bir bakış attı. "Yani, Exeges’in ölümünden ejderhaları sorumlu tutuyor. Saraya Exeges’e suikast düzenlemek için gerçek bir ejderha götürmemiş olsanız bile bu inandırıcı bir yalan olurdu... Ama o zaman Egemen’i gerçekte kim öldürdü?"

Bakışlarını Sylvie’ye çevirdi. "Leydi... ah, eğer hadsizlik ediyorsam bağışlayın ama bu işi yapan sizin... kanınızdan biri olabilir mi? Soydaşlarınız? Diğer ejderhalar?"

Sylvie aynı anda hem omuz silkip hem de başını iki yana salladı; bu hareketiyle buğday sarısı saçları boynuzlarının etrafında dalgalandı. "Emin değilim ama... orada bir ejderha varmış gibi hissetmedim."

Darrin’in gözleri tekrar bana döndü. "Peki ya sen ne düşünüyorsun? Kim olabilir?"

Sözleri, zihnimin çalkantılı sularına atılmış bir yem gibiydi. Cesedi ilk bulduğumuz andakinden daha fazla bir fikrim yoktu ancak parçaları birleştirmemize yardım edecek küçük bir detayı gözden kaçırdığımızdan emindim.

Neden bu gizem zihnimi sürekli kayıp olan üçüncü kilit taşına çekiyor?

"Sence bağlantılı olabilirler mi?" diye geçirdi Sylvie zihnimden. Düşüncelerindeki tondan pek ikna olmadığını anlayabiliyordum. "Sanki... bizimle aynı yolda ilerleyen üçüncü bir taraf varmış gibi mi?"

İç çeker Alaric’in karşısındaki sandalyeye çöktüm. Yorgunlukla elimi yüzümde gezdirdim, yara izinin kaşıntısı arasında düşünmeye çalışıyordum. "Bilmiyorum," dedim hem Sylvie’nin hem de Darrin’in sorusunu aynı anda yanıtlayarak. "Mümkün olabilir," diye ekledim zihinsel yolla Sylvie’ye.

Aniden nefesim kesildi. Sylvie dışındaki herkes bana temkinli bakışlar fırlattı; o ise zaten düşüncelerimi anlık olarak takip ediyordu.

"İyi misin Arthur?" diye sordu Darrin.

"Evet, sadece... boş ver," dedim. Düşüncelerimi Darrin’e açıklayamayacağımı biliyordum.

Yadigarlar'daki rüya kurtarıcın, duyduğun o ses. Yeniden doğuşun ve mana yatkınlığının değişimi, daha sen doğmadan benim ruhumu kurtarmak için var olduğun gerçeği... Bunların hepsi bir tür paradoks yaratmış olabilir, değil mi? Ya gerçekten üçüncü bir taraf varsa? İşin içine aevum sanatları girdiğinde, bu biz bile olabiliriz; paralel bir zaman diliminde hareket eden bizler veya...

Sylvie’nin düşüncelerimin önünü kestiğini hissedince sustum.

"En basit açıklama genellikle en doğru olanıdır," dedi, her ikimizin de Xyrus Akademisi'nde öğrendiğimiz bir bilginden alıntı yaparak. "Belki yanılıyorum ama eser, Egemen ve benim kurtarıcım arasında bir bağ hissetmiyorum. Ama diyelim ki öyle; eğer bir şekilde eseri almak için geçmişe gittiysek, o zaman eser nerede? Ve eğer Exeges'i öldürmesi gereken sendiysen, neden kendinden önce davranıp onu öldüresin ki? Kaderinde başarısız olmak mı vardı?"

Ben değil ama... sen. İtirazlarına rağmen taşlar yerine oturmaya başlıyordu. Aether'ın aevum dalındaki anlayışın yeterince derinleştiğinde, belki de geçmişe gidip eseri alabilirsin. Eğer Exeges'e karşı savaş çok zorlu geçseydi, Cecilia sonrasında bana karşı üstünlük kurabilirdi. Ve... ya duyduğun o ses senin kendi sesinse? Zamanda geriye gönderilen mesajlarsa?

Sylvie bir an düşündü, beni dikkatle süzüyordu. "Hiç zamanda geriye gitmeyi sağlayan bir aether sanatı duydun mu?"

"Aroa'nın Ağıtı zamanı geri döndürebiliyor," diye belirttim.

"Ama bu aynı şey değil. Hem de hiç." Bana manalı bir bakış attı.

"Peki ya Dünya'daki zamanın, benim hayatımı izlediğin o günler? Eğer o zaman yolculuğu değilse neydi?"

Dudaklarını büzdü, şüpheciliği daha da artmıştı. "Ama hiçbir şeyi değiştiremedim. Orada olduğumu bile fark etmedin."

"Zorluyorum, farkındayım," diye itiraf ettim, sandalyeme yaslanıp derin bir nefes daha alarak. "Düşüncelerim sarmala giriyor." Sesli bir şekilde tekrarladım: "En basit açıklama genellikle doğru olandır."

Darrin kendi düşüncelerinden sıyrılıp başını kaldırdı. Alaric sakalını kaşıyordu ama gözlerini göbeğinden ayırmıyordu. Chul boynunu kütletip odada volta atmaya başladı.

"Ancak bir Egemen’i—safkan bir asurayı—öldürmek basit bir iş değil. Yine de bunu yapabileceklerin listesi kısa." Yumruğumu sıktım, parmaklarımı içeri kıvırdım. İşaret parmağımı kaldırarak, "Başka bir Egemen," dedim.

"Veya bir ejderha," dedi Sylvie; ikinci parmağımı kaldırdım.

"Hortlaklar asuraları öldürmek için eğitiliyor," dedim üçüncü parmağımı kaldırırken.

"Sen?" dedi Chul, durup başını yana eğerek. "Ama sen olmadığını biliyorum. Hm. Klanımın geri kalan üyeleri savaşçı olmayı uzun süre önce bıraktı ama bu Exeges bana o kadar da güçlü gelmemişti. Belki Mordain veya diğerlerinden biri onu öldürmüş olabilir."

Başımı sallayarak serçe parmağımı kaldırdım.

"Agrona," diye homurdandı Alaric. "Veya onun evcil Yadigarı. Sehz-Clar cephesindeki adamlarımdan birinin raporuna göre, o doğaüstü sürtük manayı doğrudan içinden çekip alabiliyormuş."

Söylediklerini düşünürken elimi indirdim. Exeges’in cesedini hayal ederken gözlerim Sylvie’ninkilerle buluştu. Kül rengi, gergin bir deri, çökmüş bir çehre, feri gitmiş renksiz gözler... Sanki vücudundaki tüm kan çekilmiş gibiydi...

"Ama Cecilia, Egemen’i ölü bulduğumuzda en az bizim kadar şaşırmış görünüyordu," dedi Sylvie düşüncelerini seslendirerek. "Eğer... onun manasını çekip aldıysa, rolünü çok iyi oynadı demektir. Belki de Agrona, seninle olan savaşı için Cecilia’ya bir güç takviyesi sağlamak amacıyla Exeges’i kurban etmeye razıydı?"

Sylvie’nin içten içe durumun böyle olmasını; Cecilia’nın bizi tek başına durduracak kadar güçlü olmamasını umduğunu hissedebiliyordum.

Aniden ayağa kalktım. "Bilmiyoruz ve burada durarak cevaplara yaklaşmıyoruz. Seris’e dönmemiz lazım." Darrin ve Alaric’e suçluluk dolu bir bakış attım. "Üzgünüm. Keşke daha fazlasını sunabilseydim ama..."

"Gerek yok," dedi Darrin, elimi omzuma vurarak. "Evimin isyanla doğrudan bir bağlantısı yok. Ben sadece birkaç çocuk eğiten, emekli bir yükselişçiyim. Alaric’e gelince..." Yaşlı adama temkinli bir bakış daha attı. "O gerçekten burada değil. Ve eğer buradaysa da, Seris’in planıyla kesinlikle bir bağı yok. Eğer bağı varsa da, bunu bilmemin imkanı yoktu. Sonuçta biz sadece eski içki arkadaşlarıyız."

Odadan çıkmak üzereydim ki durup son bir tavsiye verme ihtiyacı hissettim. "Dediğini yapın. Savaşmayı bırakın. Adamlarınızı eve gönderin. Bundan sonrasını Seris ve bana bırakın. Ejderhalar ve baziliskler arasındaki bir savaşta ezilirsiniz."

Alaric hıhladı. "En başta bu işe tekrar sürüklenmem senin suçun. Sen ve o Tırpan’la olan bağlantın... Peh. Ama sanırım haklısın. Üçüncü kez emekli olmak için asla geç değildir."

Minnetle gülümsedim. "Hoşça kalın."

Darrin hafifçe el salladı ama Alaric sadece burnunu kırıştırıp göbeğine bakmaya devam etti.

Yanındakilerle birlikte evden ayrılıp Pusula’nın bizi beklediği çalışma odasına döndüm.

Önünde durup bir an düşündüm.

"Onu bir daha burada bırakamayız. Işınlanma yadigarı neredeyse işlevsiz haldeyken Pusula’ya ihtiyacımız olabilir. Yadigarlar'da ilerlemek, Agrona ve Kezess’in keskin bakışlarından kaçmanın en iyi yolu; hatta Alacrya ve Dicathen arasında gidip gelmek için tek yolumuz bu olabilir."

"Bir fikrin var mı?" diye sordu Sylvie, eli eseri çevreleyen enerji alanına değerken.

"Ve Leydi Sylvie’nin yeni bir kriz geçirmeyeceğinden emin olabilir miyiz?" diye sordu Chul, göz ucuyla ona bakarak.

"Umarım," diye fısıldadım. "Geçin. Hemen arkanızdayım."

Sylvie dudağını ısırdı. Chul ise sadece omuz silkip doğrudan portalın içine adım attı. Takip etmesi için başımla onay verdiğimde Sylvie tereddütle ilerledi ve havada asılı duran parıltılı ovalin içinde kayboldu.

Elimi uzatarak portalın şeklini aetherımla hissettim. Çekirdeğimi aktif hale getirmek tüm vücudumda derin, zonklayan bir sızıya neden oldu ve yara izindeki kaşıntıyı şiddetlendirdi.

Portalın aetherında, onu daha önce kullanmış olmamla alakası olmayan bir aşinalık vardı. Merakla Tanrı Adımı’nı aktif ettim; yollara girmeden onları görebiliyordum. Yüzümde kendinden emin bir sırıtış belirdi.

Tanrı Adımı'na güç vermeye devam ederek tamamen portala odaklandım, etrafımdaki diğer pek çok nokta arasındaki kendine has tınısını dinledim. Tam olarak kavradığımdan emin olduğumda Pusula’yı kavradım ve kapattım.

Etkisi anında oldu. Portalın kendisi iradem dışında içeri doğru çökmeye başladı ancak uzayda şimşek hızındaki yollara bağlanan o nokta, hâlâ bana sesleniyordu. Pusula'yı boyut rünüme yerleştirecek kadar bekledikten sonra boşluktan içeri adımımı attım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.