Nico yüzüme bakıp muzipçe sırıttı. “Bugün yeni biri geliyor. Bir kız daha. Draneeve sabah ağzından kaçırdı.”
Hazırlanmak için esneme hareketlerime devam ederken sadece başımı sallamakla yetindim.
“Umarım şu Maylis denen kız kadar sevimlidir.” Nico, bu tür konulardan bahsetmenin beni her zaman kızarttığını bildiğinden, merakla beni izliyordu. Belli etmemeye çalışsam da sıcaklığın boynuma doğru tırmandığını hissedebiliyordum. Kendisi kılını bile kıpırdatmadan esnememi izlerken kahkahayı bastı. “Bence o kız senden hoşlanmıştı.” Sırıtışı aniden yapay bir hal aldı. “En azından benden hoşlandığından daha fazla.”
Enseme dokunup kızıl bir saç tutamını yüzümden geriye çektim. “Bence olayı tamamen kaçırıyorsun,” diye mırıldandım.
Bana böyle takılması nefretimi kazanıyordu. Önceki hayatımızda bile hep böyle olduğu hissine kapılıyordum fakat Dünya’ya ve bir kral olduğum zamanlara dair anılarım artık pek net değildi. Yaptığım tüm o fiziksel antrenmanlar gibi bazı şeyler zihnimde berraklığını korusa da bizzat yaşadığım hayat iyice bulanıklaşmıştı.
“Evet, evet, biliyorum,” dedi Nico gözlerini devirerek. Ardından antrenman salonuna doğru boş gözlerle baktı. “Muhteşem ikilimiz için efsanevi bir üçüncü Silahşor arıyoruz.” Nico aniden kaşlarını çattı, istemsizce benim de yüzüm büzüldü.
“Silahşor da ne?” diye sorduk aynı anda.
Nico kıkırdayıp omuz silkti ama ben bu soruyu zihnimden öyle kolayca atamadım. Dünya’daki hayatlarımızdan kalma ortak bir bilgiye ya da kültürel bir anıya sık sık başvururken buluyorduk kendimizi fakat bunlar çoğunlukla ikimize de hiçbir şey ifade etmiyordu. Reenkarnasyon geçirdiğimden beri durumun hep böyle olup olmadığını sorgulamadan edemiyordum. Tıpkı Dünya’daki anılarım gibi, Tırpan Cadell beni o ejderhadan kurtarıp Alacrya’ya getirmeden önceki hayatım da belirsizdi.
Yine de gayet doğal sanırım, diye düşündüm. O olay yaşandığında henüz dört veya beş yaşlarındaydım.
Antrenman öncesi ısınmamı tamamlarken zihnim bu konuya takılı kaldı; bu anıların dokusunu beyhude yere kurcalasam da yeni bir ipucu elde edemedim. Ancak Tırpan Melzri ve Viessa göründüğünde Nico aceleyle beni taklit etmeye başladı. İki Tırpan bizi sessizce izliyordu. Melzri sıkılmış görünürken Viessa’dan adeta örtülü bir hayal kırıklığı dalgası yayılıyordu.
Kısa süre sonra Tırpan Cadell içeri girdiğinde fırlayıp hazır ola geçtim. Yanında benimle aynı yaşlarda görünen bir kız vardı. Saçları, Cadell ile Vechor kıyılarını ziyaret ettiğimde gördüğüm derin okyanus sularının lacivert rengindeydi fakat asıl öne çıkan gözleriydi. Biraz yuvarlak yüzüne yerleştirilmiş iki parıl parıl yakutu andırıyorlardı.
Cadell parmaklarını şıklatınca gözlerimi kıza diktiğimi fark edip irkildim ve hemen toparlandım. Yanımdaki Nico bana beklenti dolu bakışlar fırlatıp duruyordu ama elimden geldiğince onu görmezden geldim.
“Grey. Nico. Bu, Yüksek Soy Denoir’dan Caera.” Cadell, kızınkiyle kıyaslandığında oldukça karanlık kalan kırmızı gözleriyle bizi süzdü. Dudakları ve gözleri dışında vücudunda tek bir kas bile seğirmiyordu. O kadar hareketsiz duruyordu ki taş bir heykelden farksızdı. “Henüz Uyanmış olmasa da Vritra kanı taşıyor. Önümüzdeki birkaç gün boyunca sizinle antrenman yapacak. Bu fırsat Denoir soyu için büyük bir onurdur.” Bu son cümleyi söylerken ses tonu değişmiş, kıza bakmadan doğrudan onunla konuştuğunu açıkça belli etmişti.
Kız, lacivert saçları yüzüne dökülecek şekilde derin bir saygıyla eğildi. “Elbette, Tırpan Cadell Vritra! Bu inanılmaz fırsat için teşekkür ederim. Yüksek Soy Denoir, Yüce Hükümdar’a saflığını kanıtlayacaktır.”
Hepsi birbirinin aynı, diye düşündüm. Son birkaç aydır bizimle antrenman yapması için getirilen diğer tüm Vritra kanlı genç koruyucu çocukları hatırladım. Dünyayı onların penceresinden görmek zordu. Onlar için Yüce Hükümdar mistik, erişilmez bir güç, insanlar arasında bir tanrıydı. Gerçekten de biraz göz korkutucuydu ve çok tuhaftı ama nihayetinde o sadece Agrona Amca’ydı.
Cadell bana manidar bir bakış atarak daha da dik durmamı sağladı, ardından dikkatini diğer Tırpanlara çevirdi. “Bugünkü antrenmanın teferruatını size bırakıyorum.”
Cadell odadan süzülerek çıkarken Melzri kısık sesle, “Her zamanki gibi,” dedi. Cadell’ın delice bir işitme duyusuna sahip olduğunu ve onu kesinlikle duyduğunu biliyordum fakat Melzri her zaman iğneleyiciydi ve Cadell da onu hep görmezden gelirdi. Cadell’ı severdim ama ona laf soktuğumu ya da ona karşı tamamen ve kusursuzca saygılı olmaktan başka bir şey yaptığımı hayal bile edemiyordum. Bazı açılardan Agrona Amca’dan bile çok daha korkutucuydu.
Viessa öne çıkıp üçümüzü sıraya dizdi. Melzri stanttan büyüyle yüklenmiş üç antrenman kılıcı alıp her birimize birer tane uzattı. Kılıçlar kömür ağacından yapılmıştı; sert, yoğun ve işlemesi zor ama büyüyü kolayca barındıran siyah bir ahşaptı bu.
“Nico, Grey, siz başlayacaksınız,” dedi Viessa. Sesi her zamanki gibi omurgamdan aşağı bir ürperti gönderdi. “Caera’ya beklediğimiz müsabaka hızını ve yoğunluğunu gösterin. Duruşa ve vuruşlarınızın doğruluğuna odaklanın. Ekipmanınız dikkatsizliklerinizi düzeltmek üzere ayarlanacak.”
Kaslarımın gerildiğini hissettim, arkamdaki Nico da kaskatı kesildi. Antrenman kılıçlarımızın kabzalarına ve namlularına kazınmış rünler; hareketlerimizin hızını, kuvvetini ve hassasiyetini takip etmeye yarıyordu. Ayrıca her iki tarafın sergilediği performansa bağlı olarak, hedefe veya kullanıcıya acı verici şoklar verecek şekilde de ayarlanabilirlerdi. Antrenmanı Viessa yönettiğinde bu düzeltme genelde her iki tarafa birden uygulanır ve acının şiddeti daima artırılırdı.
Melzri kıza dönerek, “Caera, bu küçük budalaların temposuna hiçbir mana desteği almadan ayak uydurabilmeni bekliyoruz,” dedi. “İyi izle. Hızlarını ve tarzlarını zihnine kazı. Birlikte etkili bir şekilde antrenman yapıp yapamayacağınızı görmek istiyoruz, bu da onların çabasını pürüzsüzce kopyalaman gerektiği anlamına geliyor.” Nico’ya manidar bir bakış attı. “Tabii kaytarıyorlarsa başka. O zaman kendini tutma ve canlarını yakmaktan sakın çekinme.”
Caera’nın gözleri bir anlığına kararsızlıkla Melzri’ye kaydı, ardından ifadesi tekrar ciddileşti. “Emredersiniz, Tırpan Melzri Vritra!”
“Hadi ama,” diye mırıldandı Nico, dudak bükmesini gizlemeye çalışarak. Milletle dalga geçmeyi ne kadar seviyorsa Melzri’nin ona uğraşmasından da o kadar nefret ediyordu ki bu durum Melzri’yi sadece daha çok teşvik ediyordu.
Antrenman alanının ortasına geçti, kendi etrafında dönüp kuyruk duruşuna geçti; kılıcının namlusu benden uzağa bakıyordu, kolları gövdesinde birleşmişti. Kaşlarımı sorgularca kaldırdım, o da hafifçe başını salladı. Bugün işi ciddiye alıyor galiba. Ancak gözleri sürekli yanımdan kayıp kıza takılıyordu. Nico ile yeterince antrenman yapmıştım, bu işin daha başlamadan bittiğini biliyordum.
Sol bacağımı öne çıkararak kılıcımın ucunu aşağı indirdim, budala duruşuna geçip derin bir nefes aldım ve bedenimin neredeyse tamamını serbest bıraktım. Sonra beklemeye başladım. Nico hiçbir zaman sabırlı biri olmamıştı ama bir şeyler kanıtlaması gerektiğini hissettiğinde sabırsızlığı katlanıyordu. Etrafta bir kız olduğunda yaptığı gibi. Sadece birkaç saniye bu şekilde kaldık, ardından kasıldı.
Yukarı doğru geniş bir kesik hamlesiyle saldırıyı başlattı. Kendi silahımı bile kaldırmadan hızlı bir geri adımla bundan sıyrıldım. Nico’nun kılıcı sağdan sola doğru savruldu, ağır kömür ağacının ivmesini koruyarak omuzuma doğru aşağı kesik attı. Doğal yön olan sola kaçmak yerine kafamı eğip sağa adım attım. Kılıcının altından geçerek kendi kılıcımı boğuk bir güm sesiyle böğrüne geçirdim.
Ağzından bir hırıltı çıktı, dişlerini sıkarak geriledi.
O anda antrenman kılıcımdan yayılan mana çarpması kollarımı ve göğsümü saplanan acı oklarıyla sarstı. Tırpanlara sorgulayan gözlerle bakarken acıyı belli etmemek için yumruklarımı sıktım.
Viessa soğuk tavrıyla, “Ateşlediğin darbe, rakibin zırh giyiyor ve mana koruması taşıyor olsaydı onu yaralamazdı bile,” diye açıkladı. “Genç Leydi Caera’nın önünde zayıflık göstererek bizi hayal kırıklığına uğratma. Bu seviyedeki bir kuvvetin kabul edilemez olduğunu bilecek yaştasın, çocuk.”
Hayal kırıklığı içinde başımı sertçe salladım ve tekrar pozisyon aldım. Bu kez Nico daha sabırlıydı, hücuma geçen ilk taraf ben oldum. Ağır kömür ağacı kılıçlar birkaç kez gürültüyle birbirine çarptı, ardından tok bir güm sesi ve Nico’dan acı dolu bir hırıltı yükseldi. Yeniden pozisyon aldık.
Viessa kıza dönerek, “Daha iyi. Beklediğimiz hız bu,” dedi. “Geleneksel her türlü duruş kabulümüzdür. İleride yerleşik duruşların dışına çıkmanızı teşvik eden antrenmanlar olacak ancak bugün Nico ve Grey’in stillerini tanımlayabilecek ve onlara karşı koyabilecek kadar iyi eğitilip eğitilmediğini görmek istiyoruz.” Tekrar bize dönerek çıkıştı: “Eee? Ne bekliyorsunuz? Vaktimi çalmayın.”
Nico ile yirmi dakika boyunca müsabaka yaptık, bunun üç katı kadar darbe savurduk. İsabet eden her dört darbeden üçü benimdi ve antrenman kılıcım beni bir daha cezalandırmadı. Nico ise kılıcının beşinci şokundan sonra her duraksamada seğirmeye başlamıştı.
Daha sonra Viessa antrenmanı durdurup kızı öne çağırdı, Melzri ise beni kenara çekti. Sırtım müsabaka alanına dönük ve gözlerim kapalı bir şekilde durmamı sağladı. Güçlü mana varlığı bu kadar yakındayken ve zar zor dizginlenmişken, özüm dışındaki herhangi bir duyuya odaklanmak oldukça güçtü. “Müsabakayı anlat,” diye emretti.
Doğal duyularımı Nico ile kızın çok daha zayıf olan mana varlıklarının seslerine ve hareketlerine odakladım. Ayakkabıları zeminde gıcırdıyordu. Antrenman kılıçlarının deri kaplı kabzalarını sıkıca kavrayan ellerinin derisi esniyordu. Nico’nun nefes alıp verişi kızınkinden daha ağır ve hızlıydı.
Dövüşü zihnimde canlandırmak için elimden geleni yaparak, “İrk kesiği Caera attı,” diye anlatmaya başladım. Salonda birbirine vuran ahşapların çıkardığı bir dizi çat pat sesi yankılandı. “Nico savunmada kalıyor, karşılık vermiyor. O…” bir mana dalgalanması ve ardından boğuk bir inleme duyuldu “…kendini tutuyor.”
Melzri hafifçe sıkılmış bir sesle, “Güzel,” dedi. “Devam et.”
Sonraki yirmi dakika boyunca antrenman seansını anbean anlatmayı sürdürdüm. Araya giren hamleleri kaçırdığım ya da dövüşün akışını yanlış yorumladığım her an uyluğuma veya pazuma yediğim sert bir değnek darbesiyle uyarıldım.
Ancak dinledikçe, içimdeki tutumun değişmeye başladığını hissettim.
Kızın ciddi bir eğitimden geçtiği gün gibi ortadaydı. Karşılaştığım kadarıyla, Vritra kanı taşıyan bu evlatlıkların asıl sorunu, hem birer silah gibi görülmeleri hem de çıtkırıldım birer cam bebek muamelesi görmeleriydi. Küstah, kendilerini fasulyeden gibi nimetten sayan ve hak etmedikleri bir sosyal güçle donatılmış bu tiplerin hiçbiri odaklanmayı ya da gerçekten ter dökmeyi bilmezdi. Doğuştan yeteneklilerdi, evet; fakat disiplinli bir eğitimden geçmemişlerdi.
Bu kız hariç. Biraz balık etliydi; birlikte antrenman yaptığımız çocuklardan bile daha güçlüydü ama yine de gayet hızlıydı. Düzineyi aşkın duruş arasında pürüzsüzce geçiş yaparken, koca yirmi dakika boyunca yalnızca birkaç adım hatası yaptı. Nico, Taegrin Caelum'daki en çalışkan kişi olmasa da birlikte yetiştiğimiz diğer çocuklardan katbekat üstündü. Yine de bu kız ona ayak uyduruyor, Nico'nun indirdiği her darbeye karşılık veriyordu.
İşleri bittiğinde, kendimi az önceki düşüncemi gözden geçirirken buldum. Belki de hepsi aynı kumaştan değildi.
"Nico. Yanıma gel," diye çıkıştı Melzri, Caera ile Nico'nun antrenmanına son vererek. "Grey. Sıra sende. Beni hayal kırıklığına uğratma." Ahşap antrenman kılıcımı bana uzatırken manidar bir bakış attı.
Son yirmi dakika boyunca Caera'yı pür dikkat incelediğimden, dövüşümüz başladığında neyle karşılaşacağımı bildiğimi sanıyordum. Fakat beni hemen şaşırttı. Daha önce Nico'ya karşı takındığım budala duruşunun taklidini yaptı; ilk hamlesinde öne doğru yanıltıcı bir saldırı savurdu, ardından hızla geri çekilip kuyruk duruşuna geçti, kendi etrafında dönerek sol koluma doğru sıçrayarak yukarıdan aşağıya sert bir kesiş indirdi. Kılıcımı tam zamanında yukarı kaldırıp darbesini blokladım ve öne yüklenerek onun bıçağını geri püskürttüm. Havada kendi etrafında dönüp ayakları öne doğru kaydı ve sırtüstü yere kapaklandı; kafası taş karolara sertçe çarptı.
Nico söverek ne olduğuna bakmak için arkasını döndü ama sırf bu yüzden Melzri'den dizlerinin arkasına sert bir darbe yedi. Refleks icabı Caera'ya elimi uzatmak ve iyi olduğundan emin olmak için öne adım attım fakat Viessa'nın buz gibi bakışları beni olduğum yere çiviledi.
Caera yuvarlanarak doğruldu, kendini yukarı itti ve başının arkasını sakınarak ovuşturdu. Parmaklarına hafifçe kırmızı kan bulaşmıştı.
"Şifacı ister misin kızım?" dedi Viessa. Sorusundan ziyade tehdidi andırıyordu.
"Hayır," dedi Caera derhal dikleşerek. Kanı pantolonuna sildi, ardından iki eliyle sıkıca kavradığı antrenman kılıcıyla yeniden bana döndü. "İyi hamleydi. Zıplayarak seni gafil avlayacağımı sanmıştım ama—"
"Ama güçlü bir savunma manevrasından gelen itme kuvvetini emme ve duruşunu ayarlama yeteneğini feda ettin," diye lafını kestim.
Sadece başını salladı. Viessa'nın emriyle yeniden başladık.
Yirmi dakikamız göz açıp kapayıncaya kadar geçti. Bittiğinde, aslında ne kadar eğlendiğimi fark ettim. Caera tecrübeliydi ama aynı zamanda sezgileri son derece güçlüydü. İster yeteneklerimiz arasındaki dengeden, isterse rakibini çabucak tartıp ona göre şekil alma becerisinden olsun; Nico ile bana neredeyse kusursuzca ayak uyduruyordu. Diğer herkese kıyasla çok daha iyiydi. İlk saat bile dolmadan, aradığımız kişinin o olduğunu anlamıştım.
Bu düşünce nedense beni huzursuz etti. Ama gerçekten ne için buradaydı ki?
"Fena değil, sizi gidi küçük mahluklar," dedi Melzri, rahatsız edici derecede yırtıcı gözlerle bizi süzerek. "Su içip birkaç dakika dinlenin, laflayın. Bugün önümüzde yer yerinden oynatacak derecede heyecanlı birkaç saatlik bir antrenman daha var." Viessa'yı da yanına alarak uzaklaştı.
Antrenman salonunun duvarından akan çeşmeden üç taş kupayı doldurup diğerlerine uzattım. Nico sadece hırlamakla yetindi fakat Caera kupayı iki eliyle alıp saygısını göstermek adına hafifçe başını eğdi. "Teşekkür ederim."
"Tüm bunları nereden öğrendin böyle?" Nico, her zamanki gibi kendini tutmayı başaramayarak lafa bodoslama daldı. "Olman gerekenden çok daha iyisin."
Kupa tam dudaklarına ulaşacakken Caera duraksadı. Yavaşça kupayı indirdi ve güçbelâ gizlediği bir tiksintiyle Nico'ya baktı. "Ve ben tam olarak ne kadar iyi olmalıymışım?"
Nico'nun gözleri yuvalarından fırladı, neredeyse fiziksel olarak bir adım geri çekilecekti. "Şey, öyle demek istemedim... Yani ben..." Yardım istemek için bana baktı ama ben kupamı son damlasına kadar kafama dikerek onu görmezden geldim. "Sadece çok iyi olduğunu söylemeye çalışıyordum, hepsi bu."
"Elbette iyiyim. Ben Denoir soyundanım," dedi çenesini dikleştirerek. Her ne kadar mükemmel şekilde çalışılmış bir jest olsa da küstahlığının altında zorlama bir ton seziliyordu. Daha yumuşak ve daha az tavırlı bir sesle ekledi: "Bir gün yükselen olacağım. Hazır olmak için eğitilmek zorundayım."
Nico'nun gözleri parıldadı ve sohbet Yükselenler Loncası'na, Harabeler'e ve orada kazanılabilecek unvanlara kaydıkça aradaki gerginlik eriyip gitti. Sohbet boyunca kendimi gülümserken buldum ve Yüksek Soy Denoir'dan Caera'ya bakmaktan kendimi alıkoyamadım.
Zaman su gibi aktı; üçümüz dışındaki her şey silinip gitti. Dövüşün, antrenmanın ve derslerin bulanıklığında kendimi kaybederken, Caera'nın yüzü daima netliğini korudu. İlerleyen yıllarda Agrona Amca'nın acımasız antrenman temposuyla yoğruldukça yüzü inceldi; yuvarlaklığını tamamen kaybetmedi ama daha belirgin, daha olgun bir hal aldı. Çok daha güzel bir hal.
Elimi sıkan eli nemliydi. Gözünün ucuyla bile bana bakmıyordu ama ilgisini, teselli ve destek arayışını üzerimde hissedebiliyordum. Bu kadar gergin olmak ona göre bir şey değildi ama ne de olsa bugün sıradan bir gün sayılmazdı.
Nico, Caera ve ben, Agrona'nın özel odalarının dış fuayesinde sessizce yan yana durmuş, pürdikkat karşıya bakıyorduk. Karşımdaki duvarın büyük bölümünü devasa bir kanat kaplıyordu. Kemik çatısını birbirine bağlayan kalın zar birkaç yerden yırtılmış ve sonradan onarılmıştı; beyaz pullar loş ışıkta mat ve solgun görünüyordu. Bu kanadın, ben henüz küçük bir çocukken beni ailemden koparan, Cadell'in beni elinden kurtardığı ejderhaya ait olup olmadığını merak ettim.
Üzerimde bir çift göz hissedince Nico'ya baktım. Bakışlarını kaçırdı fakat Caera'nın elimi tutuşunu gördüğünde yüzünde beliren o ifadeyi yakalamıştım bile.
İçimi çekerdim ama bu gergin sessizliği bozmak istemedim.
Nico ile aramda her zaman rekabete dayalı bir çekişme vardı. Ben daha hızlı ilerler, daha sıkı çalışır ve daha yüksek seviyeli rünler elde ederdim; her zaman ikinci sırada kalmanın onu zaman zaman çileden çıkarması son derece doğaldı. Bunun için onu suçlamıyordum. İki hayat boyunca en yakın dostum olmuştu. Kaderle birbirimize bağlıydık; ya da ben öyle sanıyordum. Fakat Caera geldiğinde aramızdaki dinamik değişti. Kız... Agrona Amca'nın aradığı her neyse tam olarak o çıkmıştı. Yetenekli, hırslı ve sosyal açıdan Nico ile benim aramda mükemmel bir denge kurabilen biri. En azından az önce bahsettiğim hisler belirene kadar.
Yaşadığımız hayatta ilişkileri çözmeye pek vakit yoktu. Agrona'ya hizmet eden düzinelerce güçlü büyücünün yanı sıra asıl öğretmenlerimiz olan Cadell, Melzri ve Viessa gibi tırpanlardan da bu konularda tavsiye alacak hâlim yoktu. Böyle bir şeyi asla planlamamıştım. Sürekli antrenman ve eğitim hayatımızın içine sızmaya başlayan karşılıklı çekimle bir şekilde kendimizi bunun içinde bulmuştuk. Ne de olsa uyanık olduğumuz her saati birlikte geçiriyorduk. Belki de bu kaçınılmazdı.
Tıpkı Nico'nun hisleri gibi. Yıllar önce antrenman salonunun kapısından içeri adım attığı ilk andan itibaren Caera'ya vurulduğunu biliyordum. Elinde değildi, Nico böyle biriydi. Ne yazık ki bana karşı her zaman ikinci planda kalmanın getirdiği kızgınlığı bastırmayı da beceremiyordu. Ve Caera ile göz göze geldiğimizi, o bakışmanın azıcık uzun sürdüğünü gördüğü ilk andan itibaren bizden tamamen uzaklaşmıştı.
Odadaki hava basıncı değişti ve kapıların açıldığını anladım. Üzerinde sadece bol bir tunik olan ama başından yukarı uzanan geyik boynuzlarını andıran yapısından sarkan alışılagelmiş süslemeleriyle Agrona Amca, memnun bir gülümsemeyle üçümüzü süzdü. "Ah, işte buradalar, tüm dünyadaki en önemli üç insan. Gelin, içeri girin, konuşacak çok şeyimiz var."
Caera elimi bir kez daha sıktı, ardından elini çekip önce Agrona'yı takip etti. Nico kaşlarını kaldırıp omuz silkti ve peşlerine takılırken yanımda yerini aldı.
Bir dizi lüks dekorasyonlu koridor ve odadan geçerek daha önce ziyaret ettiğimi hatırlamadığım bir salona vardık. Bir nevi kapalı bahçeye açılan yarı açık bir kapıdan, zengin toprağın ve birçok farklı bitki türünün keskin kokusu yayıldıyordu. Cam tavandan içeri gün ışığı süzülüyor, küçük arklar halinde duvarlardan süzülen sular yerdeki oluklara akıyordu.
Bitkiler topraktan gelişigüzel fışkırmış, sanki her biri kendi hayatta kalma mücadelesini veriyormuşçasına birbirine sarılıp sarmaş dolaş olmuştu. Mücadele edemeyecek kadar narin görünen çiçekler, kalın ve dikenli çalıların arasından yukarı doğru sivrilmişti. Duvarlardan sarkan yakalayıcı sarmaşıklar, biz içeri girdiğimizde gözle görülür bir şekilde geri çekildi.
Agrona hafifçe güldü ve sarmaşıklardan birini okşamak için elini uzattı. "Çok şanslısın Caera," dedi. Sırtı bize dönüktü ama sesindeki gülümsemeyi duyabiliyordum. "Bu dünyada çok az kişi varlık amacını senin kadar eksiksiz yerine getirme fırsatına sahip olacaktır."
Caera yutkundu. "Amacım nedir, Yüce Hükümdar?"
Agrona duraksadı ve kaşlarından birini kaldırarak ona bakmak için döndü.
"Agrona Amca," diyerek hafifçe başını eğip düzeltti Caera.
Agrona odada tekrar hareket etmeye başladı; bir çiçeği koklamak için eğiliyor ya da bir taç yaprağı koparıyordu. "Sen bir kapsapsın Caera," dedi, sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi.
Kaşlarımı çattığımı hissettim ama lafa girmemem gerektiğini bilecek kadar tecrübeliydim. Kapsap, içine başka bir şey koyduğunuz bir nesnedir...
"Arkadaşlarım birer çıpa olarak görevlerini mükemmel bir şekilde yerine getirdiler ve benim için kusursuz kapsabı dövdüler," dedi Agrona. Bu açıklama da durumu pek netleştirmiş sayılmazdı. "Dünyayı değiştireceksin, sevgili kızım."
Caera bana hafifçe paniklemiş bir bakış attı. "Özür dilerim, amca. Anlamıyorum."
Agrona, ellerini iki yana açarak teatral bir hareketle döndü. "Tabii ki anlamıyorsun! Nasıl anlayabilirsin ki? Miras senin kavrayışının çok ötesinde ama bu durum uzun sürmeyecek. Yakında her şeyi mükemmel bir şekilde anlayacaksın."
Agrona Miras'tan bahsedince gözlerim Nico’ya kaydı. İkimizin de yüzündeki ifade o kadar aynıydı ki adeta aynaya bakıyor gibiydim.
Cecilia…
Nihayet durumu kavradığımda, midemin dibine kor gibi soğuk bir gazap oturdu. Bakışlarımı kaçırdım; Caera’nın gözlerine bakacak, ona yaptığım şeyi kabullenecek yüzüm yoktu. Agrona konuşmaya devam ederken onu pek dinlemedim. Bizi huzurundan saldığında doğruca odama geçtim. Sonradan Caera kapıyı çaldığında da açmadım. Onunla yüzleşemezdim. Elini tutup gözlerinin içine bakarken onu öldürdüğümü bilmek istemiyordum.
Bunun yerine kendimi tamamen eğitime verdim. İlerleme arzusu ve bu eğitimin sunduğu güç tek yaşama sebebim olmuştu. Agrona’nın Caera için ne planladığını öğrenene kadar bu hayatımda kendimi hiç aciz hissetmemiştim. Bu hissiyattan her şeyden çok nefret ediyordum; bu yüzden çaresiz kalmamaya karar verdim. Bir gün hepsinden daha güçlü olacaktım.
Kömürağacı, çeliğe ardı ardına ağır darbelerle çarptı. İki bıçağa da nüfuz eden mana çatırdayarak etrafa kıvılcımlar saçıyordu. Nico savunmadaydı, kılıcımı kendinden uzak tutabilmek için bütün gücünü harcıyordu ama sadece elleri yeterince hızlı değildi. Her darbemde yarım adım geri çekilmek zorunda kalıyordu.
Baskıyı sürdürürken saldırılarımı çeşitlendirdim, farklı yönlerden hızlı darbeler indirerek beklemeye başladım.
Ayağı kaydı ve kılıcının açısı bozuldu. Ölümcül derecede keskinleştirilmiş kömürağacı, kolunun üst kısmına sertçe çarptı. Açıkta kalan etini ve zırhının dış yüzeyini saran mana, benim manam tarafından yarılarak paramparça oldu; altındaki mana canavarı derisini de kesip geçti. Bıçağım etine girip kolunda derin olmayan bir yarık açınca Nico acıyla seğirdi. Geri çekilip toparlanmak yerine omuzunu öne fırlattı; keskin ucu etine daha da gömerek beni vurmaktan vazgeçmeye ya da onu ciddi şekilde yaralama riskini almaya zorladı.
İş işten geçene kadar yumruğunu fark edemedim.
Nico’nun alevlerle kaplı yumruğu yanağımda patladı. Benim manam darbeyi yumuşattı ama ruhateşi yanağımda ve gözümün içinde korkunç bir acı şimşeği çaktırdı. Dizlerimin üzerine çökmeden önce geriye doğru bocaladım, ardından dövüşü bitirmek için silahımı yere bırakıp teslim oldum. "Bu da neydi böyle Nico..." diye mırıldandım. Sol gözüm hemen sulanıp tahriş olmuştu, sağ tarafımdaki görüşümü bulanıklaştırıyordu. "Sadece mana aktarımı yapacaktık. Mana sanatları yoktu."
Melzri alaycı bir edayla, "Özellikle de Vritra tabanlı büyüler hiç yoktu," diye araya girdi. "Yine de iyi bir taktikti. Farklı bir rakibe karşı gerçek bir savaşta olsaydınız, öldürücü bir darbe indirmek uğruna küçük bir yarayı feda etmek mantıklıydı. Aferin Nico."
Öfkeyle Melzri'ye döndüm. "Pek 'aferinlik' bir durum yoktu. Nico, koyduğumuz kurallara sadık kalmamı fırsat bilip hileli bir darbe indirdi."
Melzri beni dikkatle izleyerek, "Savaşta çatışma kurallarına uymak çelişkinin ta kendisidir," diye karşılık verdi. "Böyle kurallara kölece bağlı kalmak sadece düşmanının işine yarar."
"Ama biz düşman değiliz." Melzri’nin yanında duran Caera’nın yüzü, Nico ile benim aramda düşünceli bakışlar dokuyordu.
Aylar geçmesine rağmen hâlâ bunu yapıyordum. Duruma ve kendime duyduğum öfkeyle iç çektim. O lacivert saçların, o yakut kırmızısı gözlerin ve başındaki boynuzdan tacın altındaki kişinin Caera olmadığını düşünmek bir şekilde hâlâ çok zordu. Yine de onu Caera olarak görmek de imkansızdı çünkü ikisi tamamen farklıydı. Bu yüzden onu ismiyle düşünmek yerine, Caera’nın ellerini, yüzünü ve şimdi boynuna kadar çıkan runik dövmelerle kaplı kollarını hayal ediyordum.
Kendi kendime, ismi Cecilia dedim yavaşça ayağa kalkarken. Onun adı Cecilia.
Nico en sonunda, kısacık da olsa gözlerimin içine bakarak, "İyi... misin?" diye sordu.
"İyiyim," diye kestirip attım. O genzini temizleyip arkasını dönene ve sanki sadece savaş alanını sıfırlıyormuş gibi uzaklaşana kadar kafasının kenarına dik dik bakmayı sürdürdüm.
Melzri kardan beyaz saçlarını geriye atıp boynuzlarının etrafında düzelterek kıkırdadı. "Şimdilik bu kadar kılıç talimi yeter sanırım. Grey, Cecilia. Sadece büyüler. Hareket etmek yok."
Nico kılıcını bileğindeki boyutlararası depolama cihazına gönderdi ve hızla yanımdan uzaklaştı. Elimdeki kömürağacı kılıca baktım. Nico ile çocukluğumuzdan beri birbirimize vurduğumuz tahta sopalara benzese de bir eğitim silahı değildi. Kenarları ustura kadar keskinleştirilmişti ve düz kısmına silahı bana bağlayan birkaç rune işlenmişti. Bu runeler silahın başkası tarafından kullanılmasını zorlaştırıp acı verici hale getiriyor, aynı zamanda kömürağacını güçlendiriyordu. En nihayetinde çelik bir kılıç kadar dayanıklı değildi ama kömürağacı, şimdiye kadar tuttuğum her türlü metal silahtan çok daha iyi mana iletiyordu. Yeterince mana yüklendiğinde, Nico’nun kullandığı sıradan bıçaktan çok daha güçlü olurdu.
Pişmanlıkla, ben de boyut yüzüğümü açacak manaya uzandım ve kılıcı depoladım. Ne geleceğini biliyordum ve pek de dört gözle beklemiyordun.
Nico ve Cecilia birbirlerinin yanından geçerken kız uzanıp Nico'nun elini sıktı, sonra onu kendine çekip yanağından hızlıca öptü.
Bakışlarım yere düştü.
Melzri, "Hey, benim nöbetimde böyle saçmalıklar istemiyorum," diye gürledi. "Sen Miras'sın, aşktan gözü dönmüş bir okul kızı değilsin. Ne kadar süredir ölü ve ayrı kaldığınız umurumda değil."
Cecilia kızarır ve Orak'a hafifçe eğilerek selam verdikten sonra karşımdaki yerine geçerken, "Özür dilerim, Orak Melzri Vritra," dedi.
Zihnimi berraklaştırmaya çalıştım ama Cecilia’nın yaklaşmasını izlerken yüzümün kenarındaki zonklama daha da şiddetlendi. Rüzgar nitelikli manayı yönlendirerek altında bir hava yastığı oluşturdu, bacaklarını dikkatlice bağdaş kurup üzerine oturdu ve yerden yaklaşık yarım metre yüksekte asılı kaldı.
Dişlerimi gıcırdatmaktan kendimi alamadım. Birkaç ay içinde böyle bir şeyi yapabilir hale geldi bile.
Çekirdeğinin bu kadar hızlı arındırılması ve yeteneklerinin genişlemesi, bekleyebileceğim her şeyin çok ötesindeydi. Bu dünyada öğrendiğim her sihir kuralına meydan okuyor gibiydi. Benim bir regalia'm, iki amblemim ve bir armam vardı; bunlar bana dört geleneksel elementten üçüne yatkınlık sağlıyordu. Ayrıca Nico’nun ruhateşi ve kan demiri uzmanlığını tamamlamak veya ona karşı koymak için katran suyu ve boşluk rüzgarına odaklanarak bazı Vritra mana sanatlarını da öğrenmiştim.
Fakat Cecilia, reenkarnasyonundan sonra kendisine ek bir rune verilmeden, şu an içinde bulunduğu bedene alışmak için sadece biraz zamana ihtiyaç duymuştu ve hemen ardından dört elementin tümüyle ve bunların her bir olası türeviyle uyum sergilemeye başlamıştı.
Sık sık yaparken bulduğum bir başka şey de buydu: Cecilia’nın aramızdaki varlığının tüm gerçekliğini kabullenmeye dilim varmıyordu. Çünkü bu sadece basit bir reenkarnasyon değildi; rastgele bir bedene girmemiş veya kendi bedeninde yeniden doğmamıştı. Hayır. Ruhunun bir taşıyıcıya ihtiyacı vardı.
Ve bu süreçte Caera’nın ruhunun sökülüp atılması gerekiyordu, diye düşündüm büyüyen bir öfkeyle. Agrona onu öldürdü. Cecilia onu öldürdü.
Melzri duyamadığım bir şey söyledi ve ardından Cecilia’nın etrafında gözle görülür bir büyü halinde mana girdap gibi dönmeye başladı.
Sersemliğimden sıyrılarak etrafımda bir bariyer oluşturdum, odaklanamadığım için zaten geriye düşmüştüm.
Mavi bir yıldırım kalkanıma çarptı, ardından yoğunlaştırılmış bir gök gürültüsü patladı. Cecilia’nın çekirdeğinde arındırılmış olan ses nitelikli türev mana, gölete atılan bir taş gibi, yıldırımın çarptığı noktadan başlayıp dışarıya doğru dalgalanarak beni koruyan bariyer boyunca titredi.
Bariyerime yüklenerek toplayabildiğim tüm manayla onu güçlendirdim. Cecilia’nın iradesiyle dalganın merkezine yüklendiğini hissettim; bir büyü yapmıyor, üzerindeki kontrolüme karşı koyarak doğrudan manayı itiyordu.
Kalkan bir anda eriyip gitti ve göğsüme çarpan yoğunlaştırılmış bir rüzgar yumruğu beni yerden kaldırdığı gibi sırtüstü yere savurdu.
"Grey, hareket ettin." Melzri’nin sesini mananın parlaması takip etti, ardından sırtımda siyah alevlerden bir kırbaç şakladı.
Acı beni esir alırken görüşüm birkaç saniye boyunca karardı.
Melzri, yerde acıyla kıvranmamı umursamadan konuşmasını sürdürdü. "Bence bu yeni bir rekor oldu Cecilia. Ama mana kullanımın tembelce. Sadece onun mana üzerindeki kontrolüne karşı koyarak kalkanını neredeyse tamamen patlatabilmiş olman etkileyici olsa da, bu yetenek bir koltuk değneğidir. Rakiplerini sadece kaba mana kuvvetiyle alt etmeyi öğrenirsen, tüm potansiyelini kullanmak için gerekli olan yaratıcılığı geliştiremezsin. Alacrya’da büyünün tüm niteliklerini kontrol edebilen tek büyücü sensin. Bundan faydalan."
"Evet, Orak Melzri Vritra!"
"Grey, kaldır o kıçını. Bir daha yapıyoruz. Ve bu sefer odaklan!"
Gözlerimi kapattım, derin bir nefes aldım ve titreyen kollarımla kendimi yukarı ittim.
Cecilia, Nico ve benim aramdaki uçurum açıldıkça hayat tatsız bir tekrar bulanıklığına dönüştü. Çaresizlik hissim daha da derinleşti; altımda esneyen karanlık ve boş bir kuyu gibiydi. Ve eğer içine bakarsam, düşeceğimi ve bir daha asla toparlanamayacağımı biliyordum. Agrona’nın bir grup olarak yaşamamız, çalışmamız ve eğitilmemiz yönündeki sürekli baskısı olmasaydı, buna dayanamazdım.
"Öfkelisin, Grey. Güzel."
Çenem ağrıyana kadar kenetlendi, Yüce Hükümdar'a ters ters bakmamak için kendimi zor tuttum.
"Kullan bunu çocuk. Kendini tutma. Öfken, seni yeteneklerinin eşiğinin ötesine taşımak için var olan bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Onu dizginlemek kendini sakatlamaktır. Yapabileceğinden daha azını ortaya koyuyorsan, sadece ölümü bekliyorsun demektir."
Duruşumu alıp karşımdaki Nico’ya öfkeyle baktım. Cecilia manamı bastırdığı için uzuvlarıma ağır bir yük çökmüş, hem beni hem de Nico’yu yalnızca dövüş eğitimimize güvenmek zorunda bırakmıştı. Göz ucuyla dudaklarından dökülen "Özür dilerim" sözünü yakaladım. Keşke Agrona beni onunla manasız bir şekilde eşleştirseydi. O zaman karşısında böyle lanet bir çaresizliğe mahkûm kalmazdım.
Düşünceleri zihnimden kovup odaklandım.
"Başlayın."
Nico bu kez sağıma doğru atılarak saldırgan bir açılış yaptı. Kılıcı benimkine çarptığında tok bir ses yankılandı. Saldırının içine doğru adım atıp kılıcını savuşturdum ve ayağımı onun ayaklarının arasına yerleştirdim. Fakat bu hamlesi bir yanıltmacadan ibaretti. Etrafımda hızla dönerek kılıcını ters tutuşa aldı ve geriye doğru karnıma saplamaya çalıştı.
Silahının yassı tarafına avcumla vurup bir kez daha saldırısının üzerine yürüdüm; kılıçların tam anlamıyla etkili olamayacağı kadar yaklaşmıştım. Dirseğim hızla çenesine doğru kalktı, ancak tam o anda kılıcını kendine çekip bedenimi boydan boya kesmek üzere savururken başını yana eğerek darbeyi çenesinin kenarıyla karşıladı. Kılıcımı hızla araya sokarak keskin ağzın tenime ulaşmasını engelledim. Kömürleşmiş tahtayı besleyen mana olmadığından, çeliğin silahımın incecik kenarını ısırdığını ve ahşapta bir çentik açtığını hissettim.
Duruşumu düzeltiyormuş gibi yaparak geri bir adım attım ve hemen ardından dizinin yan tarafına sert bir tekme savurdum. Nico ayaklarının yerini değiştirmekte çok geç kaldı. Botum dizine tam isabetle çarptı ve garip bir çatırtıyla bacağını yana doğru büktü.
Yüzünü buruşturan Nico, aramızda bir bariyer oluşturmak istercesine silahını savunma amaçlı savurdu. Fakat suya kan damlamıştı bir kere ve kokusunu çoktan almıştım. Arka ayağımdan güç alıp ileri atıldım, doğrudan kılıcının kabza siperliğine vurdum. Yapmaya çalıştığı bloklama son derece acemiceydi, kılıcı yerinden fırlayıp açıldı. İleri doğru hamle yaparak kömürleşmiş tahta kılıcımın kenarını kaburgalarının üzerine geçirdim.
Yaraya doğru büzüldüğü sırada kafasını hızla kaldırdığım dizime doğru eğdi. Kırılan kıkırdağın sesi etrafta yankılandı.
Nico tökezleyip geriye doğru düştü, silahı zeminde boğuk bir sürtünme sesiyle savruldu.
Öfkeyle Agrona’ya döndüm. "Daha iyi bir kılıç ustası olduğumu hepimiz biliyoruz. Bu alıştırmanın amacı ne?"
Agrona’nın gülümsemesi keskinleşti. "Şifacı, Nico’yu ayağa kaldır. Sonra bir kez daha baştan."
Cecilia, Nico’nun tedavisine destek olmak amacıyla üzerimdeki baskıyı kaldırınca manam bedenime hızla geri döndü. Şifacı dizindeki şişliği dindirirken, burnunu yerine oturturken ve kaburgasındaki kesiğin kanamasını durdururken Nico çıt çıkarmıyordu fakat içten içe kaynadığını hissedebiliyordum. Cecilia tüm bu olanları tedirginlikle izledi. Birkaç kez göz göze gelmeye çalıştı ama ona hiç bakmadım.
Nico tekrar ayağa kalktığında başlangıç noktalarımıza döndük. Agrona’nın işaretini bekleyerek açılış duruşlarımızı aldık.
"Başlayın."
Nico yüksek bir duruşla üzerime geldi. Başımın üzerinden savurduğu darbeyi yukarıda karşıladım. Ayaklarım darbenin arasından süzülüp Nico’nun arkasına geçecek ve bacaklarının arkasına bir şlakk indirecek şekilde çoktan hizalanmıştı.
Silahlarımız havada çarpıştı. Çelik bir kez daha korumasız kömürleşmiş tahtaya gömüldü. İki silah beklenen dirençle birbirine kenetlendi, sarsıldı ve ardından birbirinin içinden geçip yoluna devam etti.
Omzumdan başlayıp kolumun dış kısmına doğru inen keskin bir acı dalgası hissettim.
Siyah ahşabın son yarım metrelik kısmı takırdaryarak yere düştü, zeminde sekti. Elimde yalnızca ucu pürüzsüzce kesilmiş, otuz santimlik bir namluya sahip kabza kalmıştı.
Başlattığım hareketi bozmadım. Ancak silahımın boyu artık Nico’nun bacaklarının arkasına ulaşmaya yetmeyeceği için dönüp kabzayı doğrudan fırlattım.
Nico savurduğu darbenin etkisiyle bir adım öne çıkıp yarım tur dönmüştü. İkinci kez seken ve sanki ağır çekimdeymiş gibi havada dönen kırık tahta kılıca bakarak bir an tereddüt etti.
Elimden çıkan namlu doğrudan korumasız göğüs kemiğine çarptı ve kabzasına kadar battı. Nico’nun gözleri şaşkınlıkla büyüdü, dudaklarından sessizce bir "Ah" döküldü. Geriye doğru bir adım tökezledi, yerde dönmekte olan tahta kılıca takıldı ve çat sesiyle yere serildi.
Bir an boyunca hiç kimse kımıldamadı. Ardından Cecilia’nın havayı gök gürültüsü gibi yaran çığlığı duyuldu: "Nico!"
Koşarak yanına gitti, kabzaya uzandı ama elleri korkuyla havada asılı kaldı. Korkudan büyümüş ve ıslanmış gözlerle şifacıyı arayarak "Yardım edin!" diye bağırdı. Fakat şifacı yalnızca Agrona’ya bakıyor, Yüce Hükümdar’ın buyruğunu bekliyordu.
Cecilia’nın hissettiği çalkantı arttıkça, manamı ezen iradesi avını parçalayan bir kurt gibi sarsılmaya başladı. "Manamı serbest bırak, Cecilia."
"Agrona!" diye bağırdı Cecilia, yalvaran bir kafa karışıklığıyla Yüce Hükümdar’a bakarak.
"Cecilia, bırak manamı..."
"Kes sesini!" diye haykırdı Cecilia ve içimde bir şeyler koptu.
İpleri kesilmiş bir kukla gibi yere yığıldım, ellerim göğüs kemiğimi tırmalıyordu. Daha önce Cecilia’nın gücüyle çekirdeğime hapsedilen mana dışarı sızıyor, giderek soluyordu. Bedenimin dışındaki herkesin yaydığı o ılık mana duyusu buz kesti. Nefes alamayarak soluksuz kaldım; kendi dehşetimde boğuluyor, korkumun içinde batıyordum.
"Şifacı, Nico’nun kurtarılıp kurtarılamayacağına bir bak."
Gözlerim kapandı. Kulaklarım öyle şiddetli çınlıyordu ki kelimeler neredeyse anlaşılamaz hale geldi.
"Peki ya diğeri, Yüce Hükümdar?"
"Oğlanın görevi tamamlandı. Bırak kalsın."
Parmaklarım uyuştu, göğsümün içindeki o acıya ulaşmak için çaresizce tenime batan tırnaklarımı artık hissedemiyordum. Boğazımın arkası safra tadıyla doldu.
"Endişelenme sevgili Cecilia. Unutma, bir çapa sana denge sağlayabilir ama aynı zamanda seni geride tutar. Sanırım bu tür bağların ağırlığından kurtulman gereken noktaya ulaştın. Artık özgürce uçma vaktin geldi."
Dünya kararmadan önce işittiğim son şey Cecilia’nın hıçkırıkları oldu.
Ve sonra, zifiri karanlığın içinde beliren cılız, uzak bir ışık.
Işık giderek yaklaştı, parlaklaştı ve beni gözlerimi yummaya zorlayan kör edici bir bulanıklığa dönüştü. Ne olduğu anlaşılamayan sesler kulaklarımı tırmaladı. Konuşmaya çalıştığımda ağzımdan yalnızca bir ağlama sesi çıktı.
"Tebrikler beyefendi, hanımefendi. Sapasağlam bir erkek çocuk."
Her şey bir anda zihnime hücum etti; nerede olduğumu ve ne yaptığımı hatırladım. Az önce yaşadığım hayatın tüm ayrıntıları, önceki denemeler gibi yerine oturdu. Hepsi korkunç bir rüya gibi hissettiriyordu ama uyandığımda kaybolup gitmemişti.
Çünkü aslında uyanık değildim.
Bebek bedenimi sakinleşmeye zorlayarak etrafımdaki telaşı görmezden geldim ve odağımı kilit taşının bulmacasına çevirdim. Farklı bir şey yapmaya çalıştığım her an kendimi kaybedemem, diye düşündüm öfkeyle. Her parçayı elime aldığımda ne yaptığımı unutursam bu bulmacayı nasıl çözeceğim?
Alacrya’daki o hüzünlü, istenmeyen varoluşun ayazıyla dolup taşarken içim titredi. İlk defa, gerçekten sonsuza kadar bu kilit taşının içinde hapsolabileceğim korkusunu hissettim. İçimdeki derin bir ihtiyaçla annemin sıcaklığına tutundum ama diğer tüm duyguları yutan o kasvetli yalnızlıktan kurtulamadım. Yalnız hissetmenin, kendi kafamın içinde tek başıma kalmanın nasıl bir şey olduğunu birçok yönden unutmuştum. Anne ve babamdan güç almayı dilerdim fakat o anda, Grey’in Alacrya’daki hayatı zihnimde henüz bu kadar tazeyken, onların gerçekliğini tamamen kabul edemiyordum.
Sylvie, Regis, neredesiniz bu da ne böyle?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.