Kül ve Bağ

Anka kuşunun gücünü son kırıntısına kadar harcamış halde yığılışını, maruz kaldığı geri tepmeyle bilincini yitirişini izlerken, zihnime bana ait olmayan bir anı sızdı: Koşup kahkahalar atan bir çocuk... Birbirinden farklı gözleri; biri kor gibi turuncu, diğeri buz mavisi, neşeyle ve hayranlıkla parıldıyordu. Şimdi ise o eşsiz gözler yuvalarından fırlayacak gibi geriye kaçmış, boşlukta hızla aşağı düşüyordu.

Şüphe yoktu, Şafak Leydisi’nin çocuğuna bakıyordum. Onun manasının tadı hâlâ duyularımdaydı, çocukla arasında bir tür rezonans yaratıyordu. Aralarındaki bağı hissedebiliyordum, artık ben de o bağın bir parçasıydım; sanki bizi birbirimize çeken iki mıknatıs vardı.

Bu bağla birlikte bana ait olmayan duygular da zihnime üşüştü: koruma içgüdüsü, çaresizlik ve hiddetle yanan parlak bir öfke.

Benim duygularım değildi bunlar. Reenkarnasyon geçirdiğimden beri kafamın içine tıkıştırılan tüm o yabancı düşünceleri, anıları ve fikirleri acıyla düşündüm. Bu çocuk umrumda olan biri değil.

İçimde kabaran annelik içgüdülerini sıkıca kavrayıp bastırdım, derinlere gömdüm.

Khoriax aşağı doğru süzülüp baygın anka kuşunu kıyafetlerinin arkasından yakaladı. Geniş yapraklı bir ağacın dumanı tüten dalları arasına gizlendiğim yere doğru sorgulayan bir bakış fırlattı. Konuşmak için ağzımı açtım ama kelimeler daha dökülmeden dünya alevden bir cehenneme döndü.

Savaşın başlattığı alevler gökyüzüne doğru kükreyerek yükseldi, Canavar Toprakları’nı düşen bir güneş gibi yakan kızıllığa boyadı. Kavurucu hava ciğerlerimi sızlatıyor, duman ve ateşe dönüşüyordu. Kıyafetlerim için için yanıyor, bedenimi saran koruyucu mana bariyeri üzerinden küçük alevler yalanıyordu. Hızla yoğunlaşan mana yüzünden duyularım bile sanki güneşe dik dik bakıyormuşum gibi kavruluyordu.

Uzanıp manayı kavradım ve onu bastırmaya çalıştım… ama onu kontrol eden irade bana karşı koyarak beni geriletti.

“Ama… nasıl? Kim?” diye nefes nefese mırıldandım, şaşkınlık içindeydim.

Cehennemin ortasına bir adam indi. Ansızın esen kükreyen rüzgar saçlarını zar zor dalgalandırıyor, duman bile onun sarı gözlerini kör etmeyi başaramıyordu.

Hayatta kalan dört Hortlak da yüzünü adama döndü ancak büyünün etkilerine direnmekte benden çok daha fazla zorlanıyorlardı. Kararsız bakışlar teati edip ağaçların arasından benim olduğum yöne doğru arayış dolu gözler fırlattılar.

“Agrona’nın hizmetkarları.” Adamın sesinin yankılanışı, kim olduğunu bir anda ele verdi; kimliği Şafak Leydisi’nin paylaştığı anıların içinde gizliydi. “Benim egemenlik alanımda sergilediğiniz bu düşmanlığa müsamaha gösterilmeyecek. Burası ve içindeki herkes benim korumam altındadır,” dedi Asklepius klanından Mordain kararlı bir sesle. “Buraya saldırarak tarafsızlık yeminimi sınıyorsunuz. Klanımın bu üyesini bana verin ve gidin.”

Khoriax’ın tırpanı ellerinde yeniden şekillendi ve bıçağı Chul’un boğazına dayadı. “Görünüşe göre bugün başımıza anka kuşu yağıyor. Ne kadar da isabetli. Bu lanet büyüyü yönlendirmeyi bırak ve teslim ol, yoksa bu çocuğun boğazını deşerim ve⁠—”

Atmosferi kavuran sıcaktan devasa ateş pençeleri var oldu ve Khoriax’ı sarmaladı. Pençeler, daha o çığlık bile atamadan manasını ve etini aynı anda yakıp kavurdu, onu kömürleşmiş bir et yığınına çevirdi. Melez anka kuşu pençenin içine yığıldı, zarar görmemişti.

Hâlâ gizleniyordum, mana üzerindeki kontrolüm sayesinde bu adam kadar güçlü birine karşı bile fark edilemez durumdaydım. Hortlakların beni ele vermesinden endişelendim ama hayatta kalan üçü dikkatlerini Mordain’e vermişti; savunmadaydılar ama saldırmak için en ufak bir hamle yapmıyorlardı.

Aniden içinde gizlendiğim ağaç, ne kontrol edebileceğim ne de dayanabileceğim bir ateşle sarmalandı. İçgüdüsel bir refleksle havaya fırlayıp alevlerden kaçtım; koruyucu manama rağmen tenim kızarmış ve sızlıyordu.

“Miras…” dedi Mordain. Parlak sarı gözlerini bana dikmişti, cübbesi etrafında dalgalanıyor ve dumana karışıyordu. “Benim alan büyümün içindeyken sen bile benden gizlenemezsin. Buradaki sabrıma karşı sınırlarını zorlama.”

Zihnim bulandı. Ne yapacağımı bilemiyordum. Bu anka kuşu çok güçlüydü, mana üzerindeki hakimiyeti çelik gibiydi. Ejderhalar hâlâ Canavar Toprakları’nın üzerinde kol geziyordu; onu yense bile bunu onların dikkatini çekmeyecek kadar hızlı yapabilir miydim?

Bu riske değmez, dedim kendi kendime. Korkudan değil, Agrona’nın yapacağı gibi mantıklı davrandığımı umarak.

“Hortlaklar, benimle⁠—”

Birdenbire içimdeki bir güç kontrolüme karşı koyunca bedenim kaskatı kesildi. Elim kendi iradesi dışında havaya kalktı, öne doğru savrularak bileğime dolanmış olan kırbaç gibi bir sarmaşığı serbest bıraktı.

Kırbaç, Mordain ile aramdaki mesafeyi yardı; sanki ağır çekimde hareket eden yeşil bir hilaldi. Sarmaşığın ucu alev aldı, ateş yüzeyi boyunca hızla ilerleyerek zümrüt yeşili gövdesini siyaha boyadı.

Kırbaç, Mordain’in boğazına varmadan hemen önce küle dönüp uçup gitti.

Yüzü hafifçe gerildi ancak karşı saldırı yapmak için hamle yapmadı; bir salise boyunca yüzünde bir tereddüt belirdi.

Dişlerimi gıcırdatana kadar sıktım, bedenime yeniden boyun eğdirip o anlık kontrol kaybını kırdım; sonra arkama dönüp tüm gücümle uçtum. Alan büyüsünün sınırından sıyrılıp mavi gökyüzüne ve serin rüzgara ulaştım.

Vritra aşkına ne yapmaya çalışıyordun sen? diye gürledim kendi zihnimin içinde.

Tessia hemen cevap vermedi, ben de Mordain ile arama mesafe koymak için acele ettim. Üç Hortlak arkamdan geliyor, bana yetişmek için sınırlarını zorluyorlardı.

Omzumun üzerinden geriye baktığımda Mordain’in alan büyüsünün, içindeki her şeyi saf ateş niteliğindeki manayla sarmalayan bir küre olduğunu fark ettim. O kürenin içinde, kendi manası atmosferdeki tüm manayı dışarı itiyor, düşmanlarınınkini zayıflatırken kendi büyülerini ve kontrolünü güçlendiriyordu.

Bizi yenebileceğini, öldürebileceğini düşündün, değil mi? Yarattığı o cehennem gibi alanın içinde. Kararını ver artık, olur mu? Gerçekten, yaşamak mı istiyorsun yoksa ölmek mi? Kendin bile biliyor musun?

“Hayır, ölmek istemiyorum,” dedi Tessia usulca. Dicathen’e ayak bastığımdan beri bana söylediği ilk kelimeler bunlardı. “Ama bunu gerçekleştirmek için neden daha fazla çabalamıyorum diye kendimi sorgulamadan edemiyorum. Agrona’ya zarar vermek ve herkesi korumak için; Arthur’u korumak için... senin ölmen gerekiyor.”

Birden durdum, sırtımdan aşağı bir titreme indi.

Mordain’in alan büyüsü çöktü. Bir an için her iki asuranın varlığı da gün gibi ortadaydı, ardından atmosferdeki mana onların izlerini yuttu; Mordain kendini ve Chul’u benden gizlemişti.

Yine de… hâlâ orada bir şey vardı. Mana izlerini hissedemiyordum ama… Chul ile aramda hissettiğim o rezonans bu kadar kolay gizlenemezdi.

Kendi manamı toplayıp yoğunlaştırılmış bir küre oluşturdum ve uçtuğum hızla ileri fırlattım. “Büyü bitene kadar takip edin, sonra diğerlerinin yanına dönüp avınıza devam edin.”

Üç Hortlak da bana kafa karışıklığıyla baktı. Gitmelerini işaret ettiğimde tereddütleri kırıldı ve hızla uzaklaştılar; ormanın tepesinde süzülen o küçük güneşi takip ettiler.

Ağaçların koruması altında aşağı süzülerek Hortlakların Chul ile savaştığı yere doğru yavaşça ilerlemeye başladım. Rüzgar duman ve yanık kokusu taşıyor, atmosferdeki mana alan büyüsünün bıraktığı boşluğa doğru düzenli bir şekilde akıyordu.

İçimde bir öfke kabardı: Mordain’den kaçmak zorunda kaldığım ve Tessia’nın kontrolü ele geçirmesine izin verdiğim için kendime öfkeliydim.

Eğer amacın ikimizi de öldürmekse, Bütünleşme sırasında ölmeme izin vermeliydin, diye çıkıştım elfe, o rezonansın izini sürerken.

“Senin için kolay mıydı? Kendini Grey’in kılıcına bıraktığında?” diye karşılık verdi; sesinde acı ve pişmanlık gizliydi.

Dudağımın içini ısırdım, Mordain’in beni hissetmesinden korktuğum için manamı sıkı bir kontrol altında tutmaya dikkat ettim. Yine de yaptım, değil mi?

“Evet, yaptın. Ama bunu kaçmak için, başa çıkamadığın şeylerden uzaklaşmak için yaptın.” Konuşmadan önce bir anlık sessizlik oldu, düşünceleri daha da kararlı bir hal alıyordu. “O zaman ölmek istemiyordum, şimdi de istemiyorum. Ama yardım etmek için, savaşmak için elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Senin aksine.”

Sırf anılarıma sahip olman ne yaşadığımı bildiğin anlamına gelmez, diye tersledim, takibimi kısa bir an durdurarak. Nelere katlanmak zorunda kaldığımı… ya da Nico ile hak ettiğimiz hayatı elde etmek için neleri göze alabileceğimi hayal bile edemezsin.

Yeni bir kararlılıkla, mana izimi etrafımdaki atmosferik manayla eşitlemek için bir an durdum ve Chul’u takip etmeye devam ettim; çekirdeğinden gelen o hafif çekimin beni yönlendirmesine izin verdim. Dikkatle ilerledim, ağaçların alt dalları arasında sessizce süzüldüm; tüm bilincim uzaktaki o küçük çekime odaklanmıştı.

Aniden Chul’un manasıyla olan bağ tamamen koptu. Adrenalin hücum ederken içimi bir korku kapladı ve hızımı artırarak onu en son hissettiğim yere doğru yöneldim. Düşüncelerim birbirine karışmaya başladı ama zihnimi yeniden boşaltmaya çalıştım; sadece o çekimin engellenmeden önce nerede olduğunu hatırlamaya odaklandım.

Bağın koptuğu yere yaklaştığımı düşündüğümde yavaşladım ve devasa, gümüş kabuklu bir kömür ağacının kökleri arasına sindim.

Yakınlarda bir yerde olmalı, diye düşündüm, neredeyse Tessia’dan gönülsüz bir onay bekleyerek.

Tüm Canavar Toprakları, Epheotus ile Dicathen arasında akan o yoğun mananın yankısıyla çalkalanıyordu ancak topraklarda aynı anda çalışan birden fazla gizleme büyüsü de vardı. Şimdi, bu kadar yakınken, böyle bir büyünün sınırlarını, daha doğrusu büyünün üst üste binen katmanlarını hissedebiliyordum. Ustaca yapılmıştı, neredeyse fark edilemezdi. Ama manayı görebiliyordum; gizleme büyüsünün atmosferdeki zerrelere nasıl baskı yaptığını hissedebiliyor, o karmaşık sıkışmayı tadabiliyor, anka manasını farklı kılan o eşsiz niteliğin kokusunu alabiliyordum.

Mordain’in büyüsü güçlüydü; öyle olmak zorundaydı. Halkını yüzyıllardır Agrona Vritra ve Kezess Indrath’tan gizliyordu. Ancak güçten daha önemli olan kontrol yeteneğiydi ve benimki her ikisinden de üstündü.

Gözlerimi kapatıp nefesimi düzene soktum. Kendi manam, etraftaki atmosferle tam bir uyum içinde akıyor, beni arıyor olabilecek meraklı gözlerden tamamen gizliyordu. Arkamı yasladığım kömürleşmiş ağacın gövdesi sert ve serindi. Yapraklarından yayılan o yoğun, isli koku, demlenen taze bir çayı anımsatıyordu. Manayla yüklü rüzgar yaprakların arasında dalgalanıyor, birbirine sürtünen dallardan hışırtılı, boğuk akisler yükseliyordu.

Ağaç adeta nefes alıyordu. Hayatını, içindeki enerjiyi hissedebiliyordum. Dalları göğe doğru uzanıyor, güneşi ve manayı arayarak yayılıyor; kökleri ise toprağın derinliklerine işliyordu. Bir çekirdeği bile olmamasına rağmen ağacın güneşi, suyu ve atmosferdeki manayı içine çekip onu bambaşka bir şeye, kendine has bitki niteliğinde sapkın bir forma dönüştürerek arındırması tek kelimeyle büyüleyiciydi.

Bu mana tüm gövdesine yayılıyor, toprağa sızarak toprak nitelikli manayla harmanlanıyor ve ona hayatla birlikte güç veriyordu. Bunu her bir dalda, yaprakta ve kökte hissedebiliyordum. Canavar Mezarlığı’nın bu bölgesindeki tüm diğer kömürleşmiş ağaçlar gibi, bu ağacın kökleri de sanki bir şey tarafından çekiliyormuşçasına belli bir açıyla uzuyordu. Etrafa dengeli bir şekilde yayılmak yerine, tek bir yöne doğru çekiliyor, yakındaki diğer tüm ağaçlardan çok daha derinlere iniyorlardı.

Duyularımın aşağı süzülmesine izin verdim, köklerin içindeki sapkın manayı takip ettim. Kökler yayılıp birbirine dolanırken, bitki nitelikli mana dışında her şeye körleşmiş bir halde ilerledim; gizleme büyülerinin önümden adeta aralanan bir perde gibi çekildiğini hissettim. Bilincim koruyucu kalkan katmanlarının ötesine geçtiğinde, aniden Mordain, Chul ve daha pek çok kişinin kendilerine has mana imzalarını yeniden hissettim.

Gözüme süzülmek üzere olan bir damla teri silerken dudaklarım bıyık altından alaycı bir gülümsemeyle kıvrıldı.

Şimdi anlıyor musun? En başından beri kaçınılmaz olan buydu. Senin amacın, senin kaderin, benim reenkarnasyonum için sadece bir kap olmaktı, diye geçirdim içimden kibirle.

Durum buysa, gerçeği göremeyecek kadar korkak olan senin nasıl bir kadere mahkum olduğunu görmek için sabırsızlanıyorum; oysa sen bir silahtan, yıkım için kullanılan bir araçtan başka bir şey değilsin, diye cevap verdi Tessia, sesinde katlanılmaz bir acıma hissiyle. Umut ettiğin şey bir gün gerçekleşse bile, emin ol bu bir zafer sayesinde olmayacak. Sadece merhametten ibaret olacak.

Zihnimdeki varlığını bir mum alevi gibi üfleyip söndürmek isteyen öfkemle yumruklarım sıkıldı, ancak Mordain’in kalkanının ardındaki manayı tutan bağlarım gevşemek üzereydi. Kendimi zorla dizginledim.

Zihnimi tekrar önümdeki işe verdim. Manamın anka sığınağının oyulmuş duvarları içindeki köklerin arasından sızmasına izin vererek, adeta bir ip üzerinde yürür gibi dikkatle ilerledim, ta ki o sesi duyana dek.

“—çekirdeğini harekete geçirmeliyiz, manayı içine çekmesi için onu teşvik etmeliyiz. Ateşi harlayın, bana mana kristalleri ve iksirler getirin. Elimizde ne varsa!”

Bu Mordain’in sesiydi. Sesinde daha önce bana gösterdiği o kontrollü güç fırtınasından eser yoktu; aksine gergin ve panik doluydu. Kömürleşmiş ağaçların köklerinden toprağa doğru süzülen düzineyle başka konuşma daha uğulduyordu ama ben hepsini dışlayıp tamamen Mordain’e odaklandım.

“Artık çok geç,” dedi çatallı ve tereddütlü bir başka ses. “Çekirdeği manayı neredeyse hiç çekmiyor, ayrıca kopan uzuvları⁠—”

“Teşekkürler, Avier,” diyerek ikinci sesin sözünü kesti Mordain, kararlı bir tonla.

MORDAIN ASCLEPIUS

Avier, sessizlik içinde olanları izlemek için tüneğine geri çekildi, tüyleri hafifçe kabarmıştı ama şu an ona ayıracak tek bir saniyem bile yoktu. Nezaket ve özürler için daha sonra vakit bulurdum. Tabii eğer bir sonramız kalırsa...

Ellerimden mana fışkırıyor, Chul ile benim aramdaki havada sıcak dalgaları yükseliyordu. Klan üyelerimden Soleil ve Aurora da bana katılarak manalarını benimkiyle birleştirdi; amacımız Chul’un çekirdeğini harekete geçirmekti. Ancak sıcaklığın etkisiyle teni kızarsa da çekirdeği sönük ve hareketsiz kalmaya devam ediyordu.

Artık manayı işleyemiyordu. Uykuda veya baygın olsa bile, fiziksel bedenini desteklemek için çekirdeğinin manayı çekmeye ve arındırmaya devam etmesi gerekirdi. Ancak bedeni ölümün kıyısındayken kendini ağır bir geri tepmenin içine sokmuştu. Manasının çok büyük bir kısmı kendini korumak ve iyileştirmek için harcanmıştı; çekirdeğindeki bu ağır hasarı giderecek tek bir zerre bile kalmamıştı. Durmuş bir kalp gibi, manasını yeniden harekete geçirmenin bir yolunu bulmalıydık; aksi takdirde...

Odanın içinde gözlerimi gezdirirken gençliğimde aldığım dersleri hatırlamaya çalıştım. Savaş yaralarını iyileştirmek için bana ihtiyaç duyulmayalı çok uzun zaman olmuştu.

Ocağın merkezindeki yuvada, küçük bir odanın ortasına tek bir yatak yerleştirilmişti. Harcadığımız çaba ve şöminede gürül gürül yanan ateş yüzünden oda kavurucu bir hal almıştı. Chul’un yatağının bir yanında ben duruyordum, klanımın diğer iki üyesi ise sırasıyla Chul’un baş ucunda ve ayak ucunda bekliyordu. Avier ise yeşil baykuş formunda, duvara sabitlenmiş bir rafın üzerinde türemiş, iri gözleriyle her hareketimizi takip ediyordu.

Chul aramızdaki yatakta bilinci kapalı bir şekilde yatıyordu. Kalan son manasını yaralarını yakarak kapatmak için harcamıştı, bu yüzden çok fazla kan yoktu ama kolu ve bacağı kopmuş, bedeni böylesine paralanmış haldeki görüntüsü yaşlı kalbimin acıyla sıkışmasına yetti. Arthur ile bu savaşa gitmesine izin verdiğimde, bize bu halde döneceğini asla tahmin etmemiştim.

Çok daha temkinli olmalıydım, diye düşündüm yorgunlukla. Ortada tek bir klan üyesinin hayatından çok daha fazlası vardı. Chul’a ihtiyacım vardı; Ocak’tan ayrıldığından beri neler gördüğünü ve yaşadıklarını anlamam gerekiyordu. O, dünyanın şu anki durumunu görebilmem için dışarıdaki gözüm, her iki kıtada yaşanan olayların ardındaki gerçeği bulmamı sağlayacak rehberimdi.

Gözlerimi kapattım ve yaşlı bir adamın tüm kederini barındıran derin bir iç çektim.

“Tekrar merhaba, Arthur,” dedi Avier. Gözlerim aniden açıldı.

Arthur Leywin kapının eşiğinde durmuş, dehşet içinde Chul’un cansız gibi yatan bedenine bakıyordu. Ocağa girdiğini hissetmemiştim bile. Şaşkınlığımı gizleyerek onu karşıladım. “Kaderin hangi oyunu seni bu an buraya getirdi?” diye sordum, niyetini anlamak için onu dikkatle süzerek.

“Ne oldu?” diye sordu, şaşkınlığı yüzünden okunuyordu.

“Ben...” Kelimeler boğazıma düğümlendi, soğukkanlılığımı kaybettim. Kendi başarısızlığımın getirdiği o derin acıyı gizleme çabam, yüz hatlarımın titremesiyle yok oldu. “Chul’u Ocağa geri çağırmak zorunda kaldım ama Miras’ın Canavar Mezarlığı’nda olduğundan habersizdim. Ona bir grup kertenkele lessuranıyla saldırdı; sanırım kendilerine Hortlak diyorlar. Chul’a veda etmek için tam zamanında geldin. Onu kurtaramıyorum.” Bu kelimeleri söylerken bile gerçeğin bu olduğunu biliyordum. Şafağın çocuğu için yapabileceğim başka hiçbir şey kalmamıştı.

“Neden—bir dakika...” Arthur söylediklerimi anlamlandırmak ister gibi duraksadı. “Onu kurtaramıyorum da ne demek? Yaraları ağır görünüyor, evet ama o bir asura... ya da en azından yarı asura. O⁠—” Chul’un bedenine doğru bakarken sesi birden kesildi.

Ne gördüğünü biliyordum. “Bedeni kendini yaşatamayacak kadar zayıf ve hasarlı. Bu kadar az manayla sadece ağır yaralı olmakla kalmıyor, aynı zamanda iyileşmeye çalışırken bedeni açlıktan ölüyor. Çekirdeğinin durumunu değiştiremedik, kullandığımız hiçbir iksir de düzgünce emilmedi.”

“Fiziksel gücü ile çekirdeği arasındaki dengesizlik,” dedi Arthur fısıldayarak. Kaşları çatıldı ve bana öfkeyle baktı. “Miras dedin. Bunu o mu yaptı?”

Onun iradesinin benimkine karşı koyuşunu hatırlayarak elimi Chul’un yanan alnına koydum. Şimdi hikayenin tamamını anlatma zamanı olmadığını bilerek sadece başımı salladım.

Arthur masaya yaklaştı. Elleri iki yanında, parmak boğumları beyazlaşacak kadar sıkılmıştı. “Yalnız olmamalıydı. Vildorial’da kız kardeşimin yanında olması gerekiyordu.” Birden aklına gelen çaresiz bir düşünceyle gözleri parladı. “Ellie! O manayı yönlendirebilir, doğrudan bir çekirdeğe pompalayabilir. Belki o...”

Ne önermek istediğini bilerek başımı salladım. “Bu kadar zayıflamış ve tepkisiz kalmış bir çekirdeği harekete geçirmesi pek mümkün olmasa da bunu seve seve denerdim; her şeyi denerdim ama... zamanımız yok, Arthur. Onu Vildorial’dan buraya getirene kadar Chul zaten...”

“Bir yolu olmalı, kahretsin, siz ankasınız!” diye çıkıştı Arthur, ters bakışları gerçek bir öfkeye dönüşerek. “Onu oraya neden tek başına gönderdin, Mordain? Ne düşünüyordun?”

Arkadaşı için duyduğu korku ve çaresizlikle konuştuğunu biliyordum. Sözlerini kişisel algılamadım; taşıdıkları ağırlığı kabul ettim ve ona karşı hiçbir kırgınlık hissetmedim. Konuşurken, o an canını daha fazla yakmamak için her kelimemi özenle seçtim. “İhtiyacın büyük olduğunu düşünmüştüm Arthur, ama bana kızmakta haklısın. Chul’un açığa çıkmasına neden olan şey benim sabırsızlığımdı.” Ve her şeyi öğrendiğinde öfkenin daha da büyüyeceğini biliyorum.

“Diğer asuralar,” dedi Arthur aniden, başka bir düşünceye geçerek. “Ejderhalar—Kezess—bu yaraları bile iyileştirebilecek bir büyüye sahiptir, değil mi?”

Yüzüme çöken kederli ifadeye engel olamadım. “Belki. Ejderhaların yaşam sanatları oldukça güçlü olabilir, ancak bir asura artık manayı ememediğinde, en güçlü iyileştirme büyüleri veya iksirler bile işe yaramaz. Bir asuranın geri tepme yaşaması nadirdir, Arthur. Çekirdeklerimizde, en vahim durumlar hariç bunu önleyecek kadar mana bulunur.”

“Bir yolu olmalı,” dedi Arthur ellerini saçlarının arasından geçirirken, gözleri vahşi bir çaresizlikle doluydu. “Belki de...” Bir şey yaptı, eteriyle hissedemediğim bir büyü gerçekleştirdi ve ardından Chul’un yanındaki yatağa eşyalar dökmeye başladı. “İksirlerim var, yolculuklarımda ne olur ne olmaz diye topladığım her şey burada. Bak, incele bunları. Bu olur mu?” Elinde mor renkli, yoğun bir sıvıyla dolu küçük bir tüp tutuyordu. “Yoksa bunlar mı?” Yatağın üzerine yayılmış, her biri bir istiridye kabuğu büyüklüğünde, solmuş üç yeşil pul duruyordu.

Soleil öne doğru eğilerek şaşkın gözlerle bir hazine yığınına, bir Arthur’a, bir de bana baktı. Arthur ona umut dolu bir bakış attı.

Yatağın etrafından dolanıp yanına gittim, eşyaları toplayıp ona geri uzattım. “Yetersiz. Neredeyse hiç etkisi olmaz, ama bunu zaten sen de biliyorsun.”

BAŞLIK: Hayatın Bedeli

İçindeki tüm hava çekilmiş gibi sönüverdi. Elindeki eşyaları alıp boyut deposuna geri gönderdi. Gözlerimin içine baktı, ne aradığını çözemedim. Belki de Chul’un ölümünde bir teselli, bir anlam arıyordu. Ya da gerçeğin kendisini... Bunu düşünürken bir şeyin farkına vardım.

Neden buradasın, diye sordum. Sesimin şefkatli çıkmasına gayret ediyordum. Chul’dan haberin olamazdı, o halde neden geldin?

Sorumu elinin tersiyle geçiştirdi. Şu an bunun bir önemi var mı? Önemli, evet ama önce şunu halletmeliyiz, şunu... Gözleri bir kez daha fal taşı gibi açıldı ve boyut deposunu tekrar harekete geçirdi. İksirler! Bunlara güçlü iksirler dediğini neredeyse tamamen unutmuştum.

Kaşlarım hayretle yukarı kalktı. O mu? Ne iksiri? Arthur, ben...

Elimde olmadan nefesim kesildi. Gevşekçe tuttuğu üç şeye bakakalmıştım. Hızlı ama temkinli bir hareketle iki elimle birden ellerini kavradım. Parmaklarını hafifçe bastırarak parıl parıl parlayan üç mavi inciyi sıkıca kavramasını sağladım.

Dikkat et Arthur, çok dikkat et! Tepkimi süzerken düşünceli görünüyordu, sanki zihninde bir şeyleri tartıp biçiyordu. Elinde taşıdığın şeyin değerinden haberin var mı senin?

Arthur, böyle birinden beklenmeyecek bir berraklık ve kararlılıkla kararsız bakışlarıma karşılık verdi. Bunları daha önce başkasına vermeye yeltendiğimde bir asura lordu kabul edemeyecek kadar değerli olduklarını söyleyip reddetmişti. Budala değilim Mordain. Bu yas incilerinin ne kadar kıymetli olduğunu biliyorum ama şu an tek umursadığım şey Chul’a yardım edip edemeyecekleri.

Onlar da ne, diye sordu Avier merakla, kafasını yana eğerek.

Soleil ve Aurora da ne olduğunu anlamadan bana bakıyordu. Hepsi o kadar genç, o kadar çocuktu ki... Kendi yerimde olanların artık Ananın Gözyaşları’nı bilmediğini fark etmek içimi sızlattı. Yine de hikayeyi onlara anlatmak konusunda kararsızdım.

Chul’a göz ucuyla baktığımda, bedeninde kalan son mana kırıntılarının da hızla yanıp tükendiğini görebiliyordum. Chul adına bunlardan birini kabul etmeden önce Arthur’a her şeyi anlatmak en doğrusuydu. Yapacağı bu büyük fedakarlık cehaletten kaynaklanmamalıydı, fakat...

Yutkundum, niyetinin samimiyetini ölçmek ister gibi Arthur’un gözlerinin içine baktım.

Sonunda başımı sallayıp iki parmağımın ucuyla incilerden birini kavradım, Arthur’un avucundan usulca aldım. İşe yarayacağına inanıyorum, her ne kadar çok uzun yıllardır birinin kullanıldığına şahit olmasam da. Bakışlarımı Soleil’e çevirdim. Git, bana en keskin gümüş bıçağı bul. Hemen!

Arthur öne doğru bir adım atıp Chul’un üzerine eğildi. Elinde hançer şeklinde, mor renkli, canlı bir güç bıçağı belirdi. Ben yaparım. Sadece ne yapmam gerektiğini söyle.

Parmağımı Chul’un göğsündeki yanan tenin üzerinde, göğüs kafesinin hemen üstünde gezdirdim. Doğrudan çekirdeğine kadar kesmemiz gerek. Çekirdeği, inciyi içine yerleştirebileceğimiz kadar genişçe açmalısın.

Tavırlarında ne bir şaşkınlık ne de bir tereddüt kırıntısı vardı. Bir elini Chul’un göğsüne koydu, diğer elindeki efsunlu bıçağı ise Chul’un göğüs kemiğinin üzerindeki kıvrımda zarafetle gezdirdi. Mor bıçak eti, kemiği ve hatta çekirdeğin o sertleşmiş dış katmanını sanki ekmek dilimliyormuş gibi tereyağından kıl çekercesine ayırdı. Tek bir hamle yetmişti.

Zaman neredeyse durmuş gibi hissettiren acı verici bir yavaşlıkla, parlak mavi küreyi Chul’un teninin altından geçirip çekirdeğin tam içine yerleştirdim. Hızla geri çekildim, Soleil ve Aurora da beni takip etti.

Arthur da biraz gecikmeli olarak aynısını yaptı. Bakışları benimle Chul’un göğsündeki yara arasında gidip geliyordu. İşe yarıyor mu?

Birazdan anlarız. O zamana kadar tek yapabileceğimiz beklemek.

Odadaki derin sessizlik uzayıp giderken hepimiz sonucun ne olacağını bilmeden, öylece izledik. O koyu gerginliğin yerini yavaş yavaş huzur ve sükunet almaya başladı. Elimizden gelen her şeyi yapmıştık, şimdi sadece bekleyecektik.

Bunu... Cecilia’nın yaptığını söylemiştin, değil mi, dedi Arthur aradan birkaç dakika geçtikten sonra.

Onun askerleri yaptı, diye açıkladım. O anki huzurlu havaya öfkemin gölgesi düşmüştü. Kendisi gizlendi. Sanırım amacı Dicathen’deki varlığının fark edilmesini engellemekti. Duraksadım. Karşılaşmada tuhaf bir şeyler vardı. Bana saldırdı ama bu çok cılız bir çabaydı, sanki kendi yaptığı bu hamleye kendisi de şaşırmış gibiydi. Sonra da kaçtı zaten.

Arthur sessizce düşüncelere daldı ama cevap vermedi.

Yaşanan her şeyi, bu inanılmaz tesadüfler zincirini düşündüm; Miras’ın varlığından tutun da Arthur’un elinde yas incileriyle çıkagelmesine kadar. Söyle bana Arthur... Bu yas incilerine nasıl sahip olduğunu bilmem gerek. Onları çaldın mı? Zorla mı aldın? Biri sana takas yoluyla mı sundu? Eğer...

Şaşırmış ve gücenmiş bir ifadeyle diğer anka kuşlarına ve Avier’e baktı. Hayır! Onları bana Veruhn, yani Lord Eccleiah verdi. Matali klanına sunulacak bir hediye olduklarını sanıyordum ama onlar kabul etmedi.

Anlıyorum, dedim sözünü kesmek istemeyerek. Lord Eccleiah... Onun zihninden geçenleri okuyabildiğimi iddia edemem. Sana bunlardan bir değil, tam üç tane vermiş olması, üstelik ne olduklarını bile açıklamadan... İnanamayarak başımı salladım. Veruhn tehlikeli bir oyun oynuyor. Kezess’in bunlarla Epheotus’tan ayrılmana izin vermesine bile şaşırdım. Anlayamadığım şeyler dönüyor.

Efendim Mordain, dedi Aurora o kısık sesiyle. Ona döndüğümde konuşmasını sürdürdü. Bu yas incilerini bu kadar... bu kadar değerli kılan şey ne?

Ananın Gözyaşları... Bir leviathan ritüeli. Arthur’a işaret ettim, o da diğer iki inciyi havaya kaldırdı. Belki bin yılda, belki de daha uzun sürede tek bir tane üretilir. Bir asuranın daha yumurtadan çıkmadan, henüz bebekken ölmesi son derece nadir bir durumdur. Akılalmaz bir trajedi. Boğazım düğümlendi, sesim çatallandı. Leviathanlar... Çok uzun zaman önce, bebeğin bedenini eritip çekirdeğini korumanın bir yolunu bulmuşlar.

Henüz olgunlaşmamış bir leviathan çekirdeğinin içinde, yeni bir hayatı var edecek, o bebeğin kendi manasını kontrol etmeyi öğrenene kadar onu yaşatacak tüm mana saklıdır. Bir yaşam. Her bir incinin barındırdığı şey budur işte. Yeni bir yaşam.

Bunun ne anlama geldiğini pek anlayamadım, dedi Arthur kısık bir sesle.

Yas incileri, leviathan ırkının hükümdarının sunabileceği en büyük lütuftur. Bunları sadece çok nadir durumlarda ve yalnızca yaşanması gereken bir hayatın çektiği büyük acıyı dindirmek için bağışlar, anlıyor musun? Her kelimede dudaklarımın daha da büküldüğünü, yüzümün asıldığını hissediyordum. Epheotus tarihi, bir yas incisi sayesinde mutlak ölümden kurtulan prenslerin, kralların, kahramanların hikayeleriyle doludur. Fakat her biri, yaşanamamış bir ömrün, kurtarılamayan bir bebeğin bedeliyle ödenmiştir. Bu asla hafife alınacak bir takas değildir.

Üç bin yıllık yas incileri... diye mırıldandı Arthur. Onları elinde hafifçe yuvarladı, ardından tekrar boyut deposunun derinliklerinde gözden kaybetti. Sanırım verdiği kararın ağırlığını yavaş yavaş kavramaya başlıyordu. Şöyle bir silkelendi. Önemi yok. Lord Eccleiah’ın benden ne istediğini ya da bunları bana neden verdiğini henüz bilmiyorum ama değeri ne olursa olsun, eğer bu savaş delisi salağı kurtarabilecekse...

Altın sarısı gözlerine mavi bir ışık yansıyınca sustu. Yas incisinden mana sızmaya başlamıştı. Önce ince bir sızıntıydı, sonra gürül gürül akan bir dereye dönüştü. Saliseler içinde, adeta bir mana nehri fışkırdı.

Chul’un göğsündeki kesikten, gözlerimi kaçırmak zorunda kaldığım kadar parlak, mavi-beyaz bir ışık yayıldı. Işık bedeninden taşıyor, teninin üzerinde köpürüp duruyor, sonra da vücudundaki sayısız yaradan içeri süzülüyordu. Onu saf manadan oluşan sıvı bir ışık halesi gibi sarmalamıştı. Yaraları kapandı; sanki tenindeki o derin kesikler sadece basit birer kan lekesiymiş gibi silinip gitti. Ardından, yavaş yavaş, kopan kolu ve bacağı yeniden filizlenmeye başladı.

Gözlerime inanamıyordum. Bir doğumun manası, bir yaşam... yeni bir canlanış. Chul’un değişeceğini biliyordum ama bunun nasıl bir şekil alacağından emin olamazdım. Sadece bu yaralardan değil, koca bir ömrün getirdiği yıpranmışlıktan da sıyrılıp tazeleniyordu.

Bunu hissedememiştim... diye fısıldadı Arthur. Bu kadar çok mana o küçücük şeyin içine nasıl saklanabilmiş?

Aramızdaki yatakta yatan Chul’un göğsü, derin bir nefes almasıyla yavaşça şişti. Yüzündeki acı dolu ifade dağıldı; onu sarmalayan mana örtüsü yavaş yavaş sönerek teninin altına çekildi ve içini yeniden doldurdu.

Çekirdeği... iyileşti, dedi Arthur, sesi zoraki çıkmıştı.

Gözlerim onun yüzüne kaydı; çelişkili duyguların pençesinde kıvranıyor gibiydi. Parmaklarını kendi göğüs kemiğine öyle sert bastırıyordu ki eklemleri bembeyaz kesilmişti. Onu anlıyordum.

Boğazını temizledi ve Chul’un koluna hafifçe vurdu. Elimden geleni yaptım, intikam kardeşim. Gerisi artık sende.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.