Boyutlar arası geçiş büyüsü bizi sarıp sarmalayıp önceden belirlenmiş hedefe doğru uzay boşluğunda sürüklerken, göğsümün derinliklerinde sinsi bir sızı hissettim. Sanki bitmek bilmeyen bir kalp krizi geçiriyordum. Çok aptalcaydı; insani, fazlasıyla insani bir zayıflıktı. Cecilia’nın o iğneleyici ses tonu ya da tükenen sabrı değildi beni kuyruğunu kıstırmış, hırpalanmış bir köpek gibi peşinden sürükleniyormuş hissettiren...
Hayır, beni asıl kahreden şey, bu muameleyi tamamen hak ettiğimi içten içe bilmemdi. Bir insanın eylemlerinin iyiliğine göre sonuçlar doğuran o kozmik adalet kavramına, yani kadere falan inanmazdım. Ama Cecilia bana her çıkıştığında, onun reenkarne olduğu ilk günlerdeki halimi hatırlıyordum. Yarı çaresiz, yarı dehşet içindeydim. O hastalıklı hislerin birleşimi, bu hayatta yeniden görebilmek için her şeyimi feda ettiğim, her şeyi göze aldığım o kadına zaman zaman acımasızca davranmama yol açmıştı.
Bana yalan söylemiş, benden bir şeyler saklamıştı... Ama bunu ilk yapan bendim. Agrona’nın onun hafızasını bozmasına, zihnine sahte anılar yerleştirmesine yardım etmiştim. Kendimi onun geçmiş hayatındaki masal kahramanı gibi göstermiş, o kısa ve mutsuz ömründeki her güzel andan Grey’i silip kendi adımı kazımıştım.
Sarsıcı bir hızla, Taegrin Caelum’un üssünün yakınındaki kabul odasında belirdik. Askerlerin ve hizmetlilerin bizi selamlamak için acele etmesiyle bir anda etraf hareketlendi, gürültü koptu. Ansızın gelişimiz hepsini hazırlıksız yakalamıştı. Gayriihtiyari gözlerim kalabalığın arasında Draneeve’i aradı, ama bir an sonra onun artık orada olmadığını ve bir daha asla olmayacağını hatırladım. Kaçmasına yardım eden bendim.
Ona yardım etmiştim. Ona karşı bunca zaman zalim ve berbat davranıp sonra da Agrona’nın hizmetindeki o çarpık hayattan kaçmasını sağlamıştım.
Şaşkın hizmetlilerin yanından hızla geçip giden Cecilia’nın metalik gri saçlarının dalgalanışını izlerken kendimi topladım. İçimdeki acıyı bastırıp derinlere gömdüm. Cecilia’yı defalarca hayal kırıklığına uğratmıştım. Önce önceki hayatımızda, onun kaçırılmasına göz yummuş ve onu zamanında bulamamıştım. Sonra da o son anda, hemen yanı başındayken, Grey’in kılıcını onun göğsüne saplamasını sadece izlemiştim...
Merdivenleri çıkan Cecilia’nın peşinden giderken ayağım takıldı, ağzımdan kesik bir nefes döküldü. Endişeyle arkasına dönüp bana baktı ama önemli olmadığını belirtircesine elimi salladım. Bunun üzerine, üzerindeki o gergin ve sabırsız enerjiyle adımlarını hızlandırıp ilerlemeye devam etti.
Grey’in onu bilerek öldürmediği gerçeği hâlâ gerçek dışı geliyordu. Sırf o anı kendime kalkan ederek yaptığım tüm o korkunç şeyleri düşündükçe içim ürperiyordu. Dünyadayken yıllarca bu nefreti körüklemiş, intikam almak için Kral Grey’in canını nasıl alacağımı planlayarak doğru zamanı beklemiştim... Burada yeniden doğduğumda da tek amacım Grey’i yok etmek ve Cecilia’yı yeniden hayata döndürmek olmamış mıydı?
Zihnimin karanlık köşelerinden sıyrılan bir anı, bilincimin tam ortasına çöreklendi. O anıda, büyülü bir kalkanın önünde diz çökmüş, gözlerimi uğuşturarak şaşkınlıkla bakıyordum. Büyülü bariyer ardındaki figürün sadece bir ışık oyunu, bir halüsinasyon veya bir hata olmasını umuyordum. Ama şimdi olduğu gibi o zaman da toz ve kana bulanmış olsa bile o metalik gri saçları tanımamak imkansızdı.
Tessia’nın, Arthur’un yanında olması gerekirken Xyrus Akademisi’ne yapılan saldırının tam ortasında, orada dikildiğini idrak ettiğimde beynim durmuştu. Draneeve ve Lucas Wykes onu yakalamıştı, neredeyse...
Öyle öfkeliydim ki. Öldürmeye öyle hazırdım ki. İçimdeki Alacryalı benliğim pençelerini geçirip yüzeye çıkmaya çalışırken bunu defalarca tekrarlamamış mıydım? Bu hisler öyle güçlüydü ki Agrona’nın zihnime vurduğu kilidi kırıp atmıştı. Ama neden?
Tırmanmayı bırakıp merdivenin duvarına yaslandım. Bu anılar hiç bu kadar net olmamıştı. Bunları sindirmem, kendi davranışlarımdaki bir detayı anlamam gerekiyordu.
Yukarıda Cecilia durdu ve tekrar arkasına döndü, tenindeki rün dövmeleri belirgindi. Ama ben onu görmüyordum. Daha dikkatli baktım, ama karşımda Cecilia yoktu... Sadece Tessia Eralith duruyordu.
Gerçek şu ki, Tessia benim için o kadar önemliydi ki onun ölümle burun buruna gelişine tanık olmak Agrona’nın büyüsünü bozmaya yetmişti. Ama bu Tessia’ya yakın olduğum için değildi. Hayır... Arthur yüzündendi. Kızın onun için ne kadar önemli olduğunu biliyordum. Arthur ise benim için... Tüm hayatım boyunca çok önemli olmuştu...
Tıpkı dünyadaki Grey gibi. En azından Cecilia gelene kadar.
En yakın dostum. Kardeşim. Ve ben... Ondan nefret etmiştim, onu öldürmeye çalışmıştım... Üstelik yapmadığı bir şey yüzünden.
"Nico? Hadi, gitmeliyiz... Nico? Ne oldu?" Cecilia’nın bıkkınlığı, merdivenlerden bana doğru bir adım atmasıyla yerini şefkate bıraktı. Elini saçlarıma dokunmak ister gibi uzattı ama son anda durdu.
Ağlamamak için yüzümü buruşturdum. "Beni terk ettin."
Tessia’nın yüzü asıldı, dudakları büzüldü. "Nico, buradayım işte. Seni bırakmadım."
Sesimi kontrol etmeye çalışarak kafamı salladım. Kelimeler boğazımdan dökülmeden önce birkaç kez yutkunmak zorunda kaldım. "Seni kurtarmak için elimden gelen her şeyi yapıyordum, ama sen beni arkanda bıraktın. Benden vazgeçtin. Sen öldükten sonra hayatımın nasıl bir işkenceye dönüştüğünden haberin var mı?"
Kaşları çatıldı, o elf çehresindeki hoşnutsuzluk düz bir çizgi halini aldı. "Benim ölümümden önceki hayatımdan daha mı büyük bir işkence?" Yüzünü aniden bir pişmanlık kapladı, titrek bir nefes verdi. "Bana sonraki süreçten... Dünyadaki hayatından hiç bahsetmedin."
Neredeyse utanç verici, kısık bir iniltiyle, "Bahsetmenin bir anlamı yoktu," diye fısıldadım.
"Evet, sanırım yoktu. Ben..." Duraksadı, zorlukla yutkundu. "İnan bana, seni koruduğumu düşünmüştüm." Yüz ifadesi aniden soğudu, tek kaşı hafifçe yukarı kalktı. "Bunları konuşmak için günlerimiz, haftalarımız vardı. Kendi öfkende boğulduğunu, kavga etmek için yer aradığını görebiliyorum ama şu an sırası değil—"
"Cecilia!" diye kükredim, dar alanda sesim yankılandı.
İrkildi. Yüzündeki o kırgınlık ifadesi öyle saf bir şekilde Cecilia’ya aitti ki, bir an için gözümün önündeki Tessia Eralith görüntüsü silindi ve karşımda yine Cecilia, benim Cecil’im belirdi.
"Özür dilerim," diye fısıldadım, içimdeki acı ve sesimi duyurma çabası boğazımı düğümlemişti. "Ben sadece... Grey. Arthur. O... ben..." Kafamı sallayıp aptal zihnimdeki örümcek ağlarını temizlemeye çalıştım. "Sadece seni kaybetmedim. Onu da kaybettim. İkiniz olmadan ben... Bilmiyorum. Kendimi kaybettim." Gözlerimi öyle sıkı yumdum ki göz kapaklarımın arkasında ışıklar çaktı.
Yumuşak parmaklar ellerime kenetlendiğinde gözlerimi hızla açtım. Cecilia’nın yüzü benden sadece bir parmak uzaklıktaydı, bir üst basamaktan bana bakıyordu. "Özür dilerim, bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilemedim. Benim için de büyük bir şok oldu. Gerçek anılarla sonradan eklenenleri ayırt etmek... Çok uzun sürdü."
Sözleri karşısında irkildim. Bu laflar, zehirli bir avcı sineğinin ısırığı gibi canımı yakmıştı.
Cecilia söyleyecek kelime bulamaz gibi ağzını açıp kapattı, sonra gözlerindeki ışık söndü, bakışları boşluğa daldı. Kendini dış dünyaya kapattı.
Birkaç saniye boyunca çıt çıkmayınca boğazımı temizledim. "Cecil?"
Hafifçe alay ederek başını salladı, sanki çok uzaklardan gelen bir sesi dinliyormuş gibi kulağını kabarttı.
Hâlâ elimi tutan elini sıktım. Gözleri tekrar odaklanıp bana döndü.
Endişeyle, "Ne oldu az önce?" diye sordum.
Cecilia dişlerini sıktı. "Hiçbir şey, boş ver." Başını iki yana sallayıp acı çekiyormuş gibi parmak uçlarını şakaklarına bastırdı. "Agrona’yı bulmamız gerek, her şeyi o zaman anlatacağım."
"Ben... Elbette. Tamam."
Cecilia yavaşça merdivenleri tırmanmaya devam etti, elimi sıkıca kavrayıp beni peşinden sürükledi. Kendimi onun ritmine bıraktım; duygusal olarak tükenmiştim, zihnim yeni dökülmüş bir parşömen kadar boştu. Düşünmem gereken çok şey vardı. Karar vermek için yeterli bilgiye sahip değildim. Agrona’nın bize yalan söylediğine dair o uğursuz his, mideme oturmuş ekşi bir süt gibi varlığını koruyordu ama hiçbir şeyden emin olamıyordum.
Düşüncelerimin ucunda keskin bir korku dolanıyordu. Bunu görmüştüm: Cecilia uçurumun kenarında sürükleniyordu. Davranışları giderek tutarsızlaşıyor, özgüvensizliği her halinden okunuyordu. Yadigar olmak çok büyük bir baskıydı; bu dünyada da durum farklı değildi. Tessia Eralith’in ruhunun, bir kene gibi zihnine yapışıp kaldığını biliyordum ama o sesi susturması için Agrona’dan bir kez daha yardım istemezdi. Eğer onun zihnine girmesine izin verirse, Agrona yalanları fark edebilirdi.
Bu düşünce beni aşırı gerdi, ben de her zaman yaptığım gibi sadece Cecilia’ya odaklandım. Teninin tenime değmesi, önümde yürürken vücudunun salınışı... Kesin olarak bildiğim tek bir gerçek vardı: Birlikte bir hayat sürmemiz için ne gerekiyorsa yapacaktım. Yeni hayatımızın başlaması için bu dünyanın yanıp kül olması gerekiyorsa, varsın yansın.
Yine de, zihnimin derinliklerinde yer etmiş bu eski düşünce kalıbı canlandığında bile kendimden şüphe etmeden duramadım. Bu hayali gerçekleştirmek için tam olarak neyi yapıp neyi yapmayacağım sorusuyla yüzleşmek istemediğimden daha derine inmedim. Çok zor ve acı vericiydi. Ve sınırın nerede olduğunu, o görünmez ama toprağa çoktan çekilmiş olan çizgiyi aşamayacağımı düşünmeye tahammülüm yoktu.
Cecilia beni Agrona’nın özel dairesine götürdü. Muhafızların ve hizmetlilerin yanından hızla geçtik, mana ile kilitlenmiş kapıları bir örümcek ağını kenara iter gibi kolayca açtı. Beklediği yerlerin hiçbirinde Agrona’yı bulamayınca, beni daha önce hiç görmediğim labirent gibi tünellere ve odalara indirdi.
Huzursuzca, "Neredeyiz biz?" diye sordum.
"Bir tür mahzen sanırım," dedi umursamazca. "Geçen gelişmde onu burada bulmuştum, ya da o beni bulmuştu. Buralarda bir yerde olmalı."
Cecilia kapılardan hiçbirini açmadan aceleyle ilerliyor, mana duyusu sayesinde yolları çok rahat buluyordu. Yanından geçtiğimiz her kapıyla birlikte içimde güçlü ama bir o kadar da tehlikeli bir merak uyanıyordu. Yine de onun gittikçe çaresizleşen adımlarını takip ettim, korkmuş bir çocuk gibi kendimi arkasından sürüklenmeye bıraktım.
Geniş koridorlar ve küçük odalardan oluşan bu labirent gibi sistemde yirmi dakikadan fazla bir süre dönüp durduktan sonra Cecilia yavaşlamaya başladı. Agrona'nın burada olmadığı kesinleştikçe içindeki o telaşlı arayış arzusu da sönüp gidiyordu. Sessizlik içinde bir süre daha dolandık. Yüz ifadesinin altında birtakım düşüncelerin kaynadığını görebiliyordum. Derken, sanki içindekilerden korkuyormuş gibi, o sayısız kapıdan birinin önünde durdu.
Bir an sonra, emin olamadığı bir ses tonuyla, “Burası,” dedi.
“Ne?” diye sordum, ama neyi kastettiğini hemen o an anlamıştım. “Rünlerle bezeli masa mı? Hani şu içinden mana çektiğin?” Bana bunu bulduğunu anlatmış ama pek detay vermemişti. Dicathen'e gönderilmeden önce de burayı arayıp bulma fırsatımız olmamıştı.
Onun bana gösterdiği o mana parçasını günlerce düşünüp araştırmıştım. Bu yüzden o an her şeyi unuttum, zihnimdeki tüm diğer düşünceler silindi ve hemen kapıya uzandım.
“Dur,” dedi beni aniden durdurarak. Turkuaz gözleri parıldıyordu, endişeyle alt dudağını ısırdı. “Girmeli miyiz gerçekten?”
“Elbette!” dedim, bu aktarım işini kendi gözlerimle göreceğim için heyecanlanmıştım. “Eğer sorularımıza cevap olacaksa—”
“Peki ya cevaplar… iyi şeyler değilse?” diye sordu. O an ne demek istediğini anladım.
“İşte o zaman bilmemiz için daha da çok sebep var demektir.”
Kapıya dönüp yavaşça araladım ve içeri girdim. İçerideki oda, kaynağı belirsiz loş bir ışıkla aydınlanıyordu. Bahsi geçen o yadigardan başka her yer bomboştu. Yaklaşık iki metre uzunluğunda ve bir metre genişliğinde, ince bir işçilikle oyulmuş masif masa neredeyse tüm odayı kaplıyordu. Sert, parlak ahşabın üzerine derin rünler kazınmıştı. Bu rünler masanın kenarlarını sık hatlarla çevreliyor, ardından yüzeydeki belirli noktalarda yoğunlaşıyor gibi görünüyordu.
Eserimi etkinleştirdim. Büyü, rünlerin birleşik anlamını çözmeme yardım etmeye çalışırken, masanın üzerinde bağlantı ve kavrayış çizgileri parıldamaya başladı. “Bu dizilimler, şurada, şurada ve şurada… Eğer bunların üzerine uzansaydın, tam olarak kafanın, çekirdeğinin ve omurganın alt kısmına denk gelirlerdi.” Merakla parmak uçlarımı rünlerin üzerinde gezdirdim.
“Şu kısım manayı depolamak için bir tür diziye benziyor—hayır, depolamak değil. Aktarmak ya da hapsetmek gibi belki de.” Kapı eşiğinde hala endişeyle bekleyen Cecilia'ya döndüm. “Belki de çekirdeğin parçalandıktan sonra manayı içinde tutmana yardımcı olmuştur, ama bu benim entegrasyon hakkında bildiklerimle çelişiyor. Üstelik diğer rünler sadece bunun için fazla karmaşık. Haklıydın, bunlar gerçekten de daha önce gördüğüm hiçbir şeye benzemiyor. Belki de asura kökenlidir? Basilisklerin geliştirdiği ama Alacrya toplumuna hiç entegre edilmemiş bir kullanım yapısı olabilir mi?”
Formdan forma, ründen rüne geçerek kendi kendime mırıldanmaya devam ettim. Hem tek tek hem de bir sıra halindeki gruplar olarak her birinin anlamını sökmeye çalışıyordum. Okudukça ensemde karıncalanma hissi büyümeye başladı, tüylerim diken diken oldu. Nedenini tam olarak bilmiyordum ama rünler beni rahatsız ediyordu. Bilinçaltım, bilincimin henüz yakalayamadığı anlam katmanlarını soymaya mı başlıyordu yoksa?
Derin bir nefes alıp masaya mana pompaladım, bir yandan da eserimin gözünden dikkatle izledim.
“Nico!” diye soludu Cecilia.
Oda bir anda kendi üzerine çöktü. Köşelerden başlayarak, tepki veremeyeceğimiz kadar hızlı bir şekilde kağıt gibi katlanmaya başladı. Alan üzerimize doğru bükülüyor, bizi bizzat uzayın bir bükülmesi içine hapsediyordu. Bu etkiyi durdurmak için şekilsiz bir dalga halinde dışarıya mana fırlattım ama manam o bükülmenin içinde kolayca eriyip gitti.
Eğrilen uzay boşluğunun içinde, başka bir odanın, bir kafes ya da zindanın parıltısını görebiliyordum. Panik dolu bir sarsıntıyla, uzay boşluğunun katlanmasıyla kalenin altındaki zindanlara aktarıldığımızı fark ettim.
Ancak uzayın katlanması yavaşlıyor, o bozunmuş hava titriyor ve ardından daha ağır bir şekilde eski haline dönüyordu. Büyü sarsılıyordu. Büyünün gücü o kadar muazzamdı ki etrafımızdaki gerçekliğin dokusunda açtığı çatlakları hissedebiliyordum.
“Hadi, çabuk,” diye soludu Cecilia. İki elini de pençe gibi sıkmış, öne doğru uzatmıştı. Bizi başka bir yere nakletmeye çalışan bu tuzağa karşı savaşıyor, büyüyü engelliyordu.
İki kez söylenmesine gerek yoktu.
Kapıya doğru fırladım. Tamamen görünür hale gelmesi, düzleşmesi ve açılabilir duruma gelmesi için acı dolu, uzun bir saniye beklemek zorunda kaldım. Sonra kapıdan dışarı fırlayıp elimi Cecilia'ya doğru uzattım. Ama onun yardımıma ihtiyacı yoktu. Alnından terler süzülüyordu ama her geçen an daha da sakinleşiyor gibiydi. Gergin ama durumun kontrolünü elinde tutarak kapıdan geçti ve koridora çıktı. İkimiz de büyünün etkisinden kurtulduğumuzda büyüyü serbest bıraktı. Katlanmış uzay bir anda eski haline döndü, masa gözden kayboldu ve oda bomboş kaldı.
“Anlayacak,” dedim nefes nefese. Gözlerim fal taşı gibi açılmıştı, nabzım boğazımda atıyordu.
“Gel,” dedi hızla uzaklaşarak. Bizi bu mahzenden dışarı çıkardı.
Her dönemeçte Agrona ile burun buruna gelmeyi bekliyordum ama kimseyle karşılaşmadan üst kata ulaştık. Cecilia bizi Agrona'nın dinlenme odalarından birine götürdü. İki kadeh içki doldurup birini bana uzattı, ardından pencerenin yanına gidip dışarıdaki dağları seyretmeye başladı.
Ben de onun gibi sessiz kalmayı tercih ettim. Rünleri ve ne anlama geldiklerini tartışmak için burasının kesinlikle yanlış yer olduğunu biliyordum. Bu yüzden yüksek arkalıklı bir koltuğa yerleştim. Ağaç kabuğu ve bal tadındaki içkimden bir yudum alıp başımı arkaya yasladım.
Tartışmak istese bile ona ne diyeceğimden emin değildim. Rünleri kendi halimde incelemek için günlerim, hatta haftalarım olsa bile arkalarındaki amacı tamamen çözüp çözemeyeceğimi bilmiyordum. Fakat gördüklerim üzerinde düşündükçe huzursuzluğum daha da artıyordu. Ortada somut bir şey yoktu, huzursuzluğumun etrafında şekilleneceği kesin bir anlam bulamıyordum ama bu durum içimdeki o hissi değiştirmiyordu: Agrona her ne planlıyorsa, bunun Cecilia'ya yardım etmek için olduğunu hiç sanmıyordum.
Bir şişe tıkırtısı duyuldu. Agrona'nın dinlenme odasındaki barın arkasında durduğunu, kendisine kristal berraklığında bir içki doldurduğunu fark edince irkildim. Kadehin üçte ikisini doldurdu, şişeyi yerine koydu ve küçük bir yudum aldı. Gözlerimin içine baktı, çocuksu bir tavırla dudaklarını şapırdatıp içini çekti.
Ben sese doğru dönmeden hemen bir an önce Cecilia çoktan arkasını dönmüştü bile. Başını eğdi, metalik gri saçlarının yüzünün önüne düşmesine izin vererek, “Yüce Hükümdar! Görevimi tamamlamadan döndüğüm için beni bağışlayın ama acil haberlerim var,” dedi.
Agrona acele etmeden barın arkasından dolaştı, ardından bara yaslanıp kadehini kaldırdı. “Beklenmedik olanlara!”
Cecilia bir an şaşkınlıkla ona baka kaldı, ardından boğazını temizleyip devam etti. Canavar Toprakları'nda bir anka kuşunu takip ettiğini ve hayaletlerinin onunla savaştığını anlattı. Tam onu alt ettiklerini düşündükleri sırada Mordain gelmiş ve etrafı bir alev dünyasına çeviren bir tür alan büyüsü yapmıştı.
“Onunla uzun sürecek bir savaşa girmenin akıllıca olmayacağını düşündüm ve gitmesine izin verdim,” diye hızlıca açıkladı, ardından ekledi: “Ama anka kuşlarını evlerine, yani Ocak'a kadar takip ettim. Bunca yıldır nerede saklandıklarını biliyorum artık.”
Agrona hafifçe başını salladı, kaşları kalkmıştı. “Hepsi bu mu?”
“Hayır,” diye kararlıca cevap verdi ve anlatmaya devam etti.
Cecilia, Arthur ile anka kuşu arasındaki konuşmaya kulak misafiri olurken duyduğu her şeyi anlattıkça içimdeki o gerginlik düğümü daha da büyüyordu. Epheotus'un bu yadigar incileri düşmanımızın değil, bizim kontrol etmemiz gereken bir şey gibi görünüyordu ama anlattıklarının yanında bu sadece ufak bir detay olarak kalıyordu.
Cecilia kilit taşlarını, Mordain'in anlattıklarını ve nihayetinde Arthur'un yadigar sayesinde nasıl ani bir kavrayış gücü kazandığını anlattıkça gerilim daha da tırmandı. Raporunun her kelimesini dikkatle dinlememe rağmen tüm bunlar hakkında ne düşüneceğimi bilemiyordum.
Kader her anlama gelebilirdi—ya da hiçbir anlama gelmeyebilirdi. Reenkarnasyon hakkındaki o azıcık bilgim olmasaydı, bunun Arthur'u kaçınılmaz bir başarısızlığa sürükleyecek sahte bir iz, boş bir uğraş olduğunu söylerdim. Ama…
“Bu bilgileri bana getirmekle çok iyi ettin, sevgili Cecil,” dedi Agrona, tıpkı benim yaptığım gibi kelimeleri zihninde tarttıktan sonra. “Bu durum Canavar Toprakları'ndaki birbirini tamamlayan hedeflerimizi daha da önemli kılıyor, ama aynı zamanda Arthur Leywin ile ilgilenme ihtiyacını da artırıyor.”
Gülümsedi, sanki kendi kendine bir şakaya gülüyormuş gibi iç dünyasına daldı. “Anlattıklarına bakılırsa, Mordain'den aldığı bu kilit taş, bir süredir çözmeye çalıştığı bir yapbozun son parçası gibi görünüyor. Bu da son kilit taşının zaten elinde olduğu anlamına gelir. Tabii ki saklanacaktır, kilit taşının onu savunmasız bırakacağı düşünüldüğünde, müttefiklerinin onu korumasına izin vermekten başka çaresi kalmayacak.”
“Fark etmez. Eğer isterseniz tüm Dicathen'i yarıp geçerim,” dedi Cecilia hırsla.
Gözlerim ona kaydı ama yüzümdeki o hayal kırıklığını gizlemek için elimden geleni yaptım.
Agrona ona gururlu, yırtıcı bir gülümseme sundu. “Yapacağını biliyorum sevgilim, bundan hiç şüphe yok. Ama bu konudaki rolün değişmedi. Önceliğin hala yarık.”
Cecilia'nın yüzü düştü, Agrona'ya doğru yarım adım attı. “Yüce Hükümdar, size söz veriyorum bu kez Arthur elimden kaçamayacak. Ben…” Agrona'nın üzerindeki o ağır baskısı karşısında sesi kesildi.
Haddini aşıyorsun, çocuk. Ben nereye istersem oraya gider, nereye işaret edersem oraya vurursun. Sen sadece düşmanlarımın boynuna savuracağım kılıcımsın.
Gözlerindeki o kor gibi yanan dik bakışlar hafifçe yumuşadı.
Hem yarığa doğru harekete geçtiğimizde, Dicathen'daki her ejderha kanat çırparak oraya üşüşecek. Eğer oradaki çabamız başarısız olursa, Kezess'in kuvvetleri ile Arthur'un geride bıraktığı muhafızların arasında sıkışıp kalırsın. Arthur Leywin eğer bilmeceyi çözmeyi başarırsa djinnlerin geride bıraktığı kavrayışı elde etmesini göze almak istemesem de Epheotus'a açılan yarığı kontrol etmediğimiz sürece bizim için hiçbir rota yok, anlıyor musun? Senin görevin bu. Onu savunacak ejderhalar olmadığında, onu sığındığı delikten çıkaracak fazlasıyla yetenekli başka askerlerim var.
Cecilia hızla bir adım geri çekilip başını eğdi. Gözlerini yere dikerek mırıldandı.
Elbette, Agrona.
Agrona'nın bakışları beklentiyle bana döndü. Boğazımı temizledim.
Çalışır durumda bir cihaz buldum, Yüce Hükümdar. Bu amblem sayesinde hayalinizi gerçekleştirebileceğime eminim.
Dudağının bir kenarı yukarı kıvrıldı, yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi.
Tam senin yeteneklerine layık bir iş. Belki de elde ettiğin bu gücü bu kadar küçümsemekle hata etmişimdir. Durumun neden şimdi çok daha acil olduğunu açıklamana gerek yok.
Arkasını dönüp balkona açılan kapıyı araladı. İçeri dolan soğuk hava akımı, uzaklardan gelen ritmik ayak seslerini ve haykırılan emirleri odaya taşıdı. Onu dışarıya doğru takip ederken, kalenin yan taraflarına inşa edilmiş avlulardan birine baktım.
Avlu asker kaynıyordu. Düzenli saflar yerine, hareketlerinde kafa karışıklığı ve belirsizlik görüyordu insan. Ben bakarken bile yeni geçitler açıldı ve kalabalığın içine azar azar yeni askerler döküldü.
Dicathen'daki bunca hedefimize ulaşmak için artık sadece Tayflar ve Tırpanlar yeterli olmayacak, diye devam etti Agrona. Askerlere ihtiyacımız var. Eğer Arthur Leywin'i aramak zorunda kalırsak, o kıtaya dikebileceğimiz kadar çok göze ihtiyacımız olacak.
Agrona arkasını dönüp korkuluklara yaslandı ve eliyle beni yanına çağırdı. Ona doğru çekingen bir adım attığımda, birden zaten darmadağın olan saçlarımı karıştırdı. Şaşkınlıkla ona bakakalmış, öylece donakalmıştım. Diğer eliyle de aynı kararsızlıkla yaklaşan Cecilia'ya işaret etti. Kolunu onun omzuna attı; portresinin çizilmesini bekleyen gururlu bir baba gibi ikimizin arasında duruyordu şimdi.
Eski topraklarda dedikleri gibi, değişim rüzgarları esiyor, dedi ikimize de hitap etmediği belli olan bir sesle. Her şey olması gerektiği gibi hizalanıyor. Düşmanımız yakında bölünecek, büyü gücü elimizde olacak ve hatta Seris'in o beyhude çabalarının peşinden giden küçük asi soyları için bile uygun bir kullanım alanı icat ettim.
Tavrı birden sertleşti, bakışlarını bana dikti. Saçlarımın arasındaki parmakları canımı yakacak kadar bükülüp saçımı çekti.
Ve siz ikiniz, tüm bunların merkezinde, tam da olmanız gereken yerde olacaksınız; bunca çabayla hak ettiğiniz o masalsı mutlu sona kavuşacaksınız. Sadece size söyleneni yapmanız yeterli. Hayalimi gerçekleştirin. Hedefimize bu kadar yaklaşmışken beni hayal kırıklığına uğratmanız gerçekten çok yazık olur.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.