SETH MILVIEW
Dövüşmek için mükemmel, kasvetli bir gündü. Tepemize çöken koyu kırmızı bulutlar, üzerimize boşanmak üzere olan kanla ağırlaşmış gibiydi. Kendi kanım mıydı bu yoksa düşmanlarımınki mi? Kılıcımın kabzasını sıkarken aklımdan bunlar geçiyordu.
"Se-eth! Se-eth! Se-eth!"
Kalabalık adımı iki heçeye bölüp tempo tutuyor, bastıkları yeri titreten bir uğultuyla haykırıyordu.
Savaş alanının karşısındaki rakibime baktım. Suda boğulmuş gibi solgun ve şişkin teninin üzerine dökülen ince, bakımsız saçlarında yeşilimsi bir ton vardı. Üzerindekiler kıyafetten ziyade eski bir yatak çarşafını ya da perdeyi andırıyordu. Etrafına zehirli bir mananın hastalıklı dalgaları yayılıyordu ama hiç umrumda değildi.
Korkmuyordum. Ufacık bir endişe bile yoktu içimde. Aslında korkmam gerektiğini hissediyordum ama elimde kılıcımla, adımı gök gürültüsü gibi gürleyen kalabalığın ortasında dururken herhangi bir şeyden korkmam imkânsızdı.
Ölü Üçlü'den Bivrae'ye alaycı bir gülümseme fırlatıp öne doğru bir adım attım. Ancak... ayaklarım kımıldamadı. Yere çakılmış, kök salmış gibiydim. Elim kındaki kılıcımın kabzasındaydı ama bıçak bir türlü dışarı çıkmıyordu. Asıldım, defalarca çektim ama nafileydi. Derken, kaçınılmaz bir gerçeklikle anlayıverdim: Ölecektim.
O kâbuslardan fırlamış kadın stadyum zemininde bana doğru sürünerek yaklaşırken bedenim buz kesmişti. Bağırmaya çalıştım fakat ses boğazımda düğümlendi. Havadaki mana yoğunlaştı, baskısı büyüdü, büyüdü ve sonunda...
Kan ter içinde yataktan fırladım, gözlerimi yakan teri silmek için hızla kırpıştırdım. Sersemlemiş bir halde etrafıma bakındım, gördüklerimi anlamlandırmaya çalıştım.
Tek odalı, mütevazı bir kulübenin loş iç mekânı, dışarıdaki alacakaranlığa açılıyordu.
Derme çatma yataktan fırlayıp çarlarımı ayağıma geçirdim ve kapıya koştum. "Seth, seni budala, uyuyakaldın!" Hükümdar'ın ortaya çıkışından ve saldırıdan bu yana birkaç uzun hafta geçmişti; belki biraz daha fazla, tam emin olamıyordum. Sadece uzanıp birkaç dakika gözlerimi dinlendirmek istemiştim ama...
Batıya baktığımda güneşin çoktan uzak dağların ardında kaybolduğunu gördüm. Bütün öğleden sonrayı uyuyarak geçirmiştim!
Lyra Dreide'ı ararken yüzüm asıldı. Bir terslik vardı. Herkes durmuş, güneye bakıyordu. Ben de onların baktığı yöne döndüm ve o an hissettim: mana, o kadar yoğun bir mana vardı ki kavrayamıyordum. Alacakaranlık gökyüzüne pembe bir parıltı yayarak bir yükselip bir alçalıyor, etrafı sarsıyordu.
"Vritra'nın boynuzları aşkına, bu bir savaş olamaz," dedi sağımda duran ve tanımadığım genç bir kadın. Bakışlarımı fark edince gözlerime baktı. Yüzündeki bütün renk çekilmişti. "Nasıl bir savaş böyle bir... şey yaratabilir ki?" Bu hissi tarif edecek doğru kelimeleri bulamayınca sesi kısıldı.
Sonra hep birlikte başımızı eğdik veya sindik. Soluk ışıkta üzerimize çöken gölgeyle birlikte kamptan çığlıklar yükseldi. Korkuyla yukarı baktığımda, devasa, kanatlı iki sürüngen yaratığın tepemizden süzüldüğünü gördüm. Havanı yararak uzaklardaki savaşa doğru ilerlerken bir anda kentin üzerinden geçip gittiler.
Yutkundum. Kâbusumun yankısıyla hızlanan nabzımı yatıştırmaya çalışarak durduğum yerden kımıldadım. Lyra'yı ya da Leydi Seris'i bulmam gerekiyordu!
Koşmaya başladığımda etrafımdaki Donakalmış manzara da çözüldü. İnsanlar ailelerini bulmak için koşturuyor, kimileri kendilerine liderlik edecek birilerini arıyor, kimileri de olan biteni tartışmak için gruplar oluşturuyordu. Birkaç kişinin güneydeki ağaç çizgisine izlediğini fark ettim; bakışlarındaki açgözlü ifade, ortamdaki korkuyla hiç uyuşmuyordu.
Çok uzaklaşmamıştım ki Lyra Dreide geniş, aile boyu bir binanın köşesinden döndü. Çatık kaşları ve ciddi ifadesiyle, ejderhaların ufukta birer noktaya dönüşüp kaybolmasını izliyordu.
"Leydi Lyra, bir şeyler oluyor," dedim nefes nefese. "Cavar Yabanı'nda... bir savaş var."
Kırmızı gözleri bana çevrildi, yüzündeki sert ifade garip bir şekilde yumuşadı. Kollarımdaki ve boynumdaki tüyler diken diken oldu, bir adım geri çekildim.
"Benimle gel, Seth," dedi yumuşak bir sesle. Sesinde bastırılmış bir... acı vardı sanki. Beni beklemeden kampın güney sınırına doğru yürümeye başladı.
Köyün sakinlerinin çoğu –burada sürekli yaşayanlar ve birkaç yeni ev yapmaya yardım etmek için birkaç günlüğüne gelenler– çoktan orada toplanmıştı. Neredeyse hepsi hâlâ güneye bakıyordu. Çoğu bize döndü, bazıları Lyra'nın gelişine ses çıkardı.
"Temsilci Lyra!"
"Ne oluyor, ne var orada?"
"Bir ejderha! Ejderha gördüm!"
"Yüce Hükümdar Agrona sonunda geldi!"
Kalabalık bir anda sustu. Bütün gözler bu çığlığı atan genç kadın askerine çevrildi. Yaptığı hatayı hemen anlayan kadın, üzerindeki düşmanca bakışların altında büzüldü.
"Lütfen, hepinizi sakin olmaya davet ediyorum," dedi Lyra. Ses tonu küçük kasabada öyle bir yankılandı ki, sanki her bir kişinin tam yanında konuşuyormuş gibiydi. "Bir saat sonra pişman olacağınız hiçbir şey yapmayın veya söylemeyin. Ejderhaların, aksi kanıtlanana kadar bizi koruma sözlerine sadık kalacaklarına inanmalıyız."
Kısa siyah saçlı ve hafif kirli sakallı bir adam kalabalığın arasından öne çıktı. "Leydi Seris nerede?" diye sordu. "Eminim bize anlatacak daha çok şeyi vardır!"
"Sulla," dedi Lyra, yatıştırıcı bir tonla. "Korkunu anlıyorum ama güneyde ne yaşanırsa yaşansın, paniğe kapılamayız."
"Panik yapalım demiyorum ama belki de burada oturup kurtarılmayı beklemekten başka bir şey yapmalıyız," diye karşılık verdi adam.
İkisi arasında mekik dokuyan bakışlarım, adamın bu tavrı karşısında kısa bir şaşkınlık yaşadı. Sonra Lyra'nın artık bir Temsilci, Seris'in de bir Orak olmadığını hatırladım. Kendilerini bizimle eşit kılmışlardı ama bu durum çoğumuzun onları hâlâ lider olarak görmesini engellemiyordu. Alacrya'da olsaydık, Lyra muhtemelen ademinkini hiç düşünmeden yüzerdi; ama zaten tam da bu yüzden kaçmak için o kadar çabalamıştık.
"Eğer tehlike yaklaşırsa..."
Dünya sarsıldığında dizlerimin üzerine çöktüm. Sırtımdaki deri, dağlanmış gibi yanmaya başladı. Zihnime, tam gözlerimin arkasındaki boşluğa bir varlık —güçle sarılan, bana ait olmayan bir bilinç— pençelerini geçirdi. Bunun sadece bana mı olduğunu anlamak için etrafıma bakmaya çalıştım; böyle olmasının daha mı iyi yoksa daha mı kötü olacağını bilemiyordum. Ama odaklanamıyordum, gözlerimin üzerine kalın, gri bir yün battaniye çekilmiş gibi neredeyse hiçbir şey göremiyordum.
Ve sonra o sesi duydum. Yalnız olmadığımı anladım, çünkü etrafımdaki herkes çığlık atmaya başladı. Derinden gelen o bariton ses, kemiklerimi çaresizlikle titretti; sanki iskeletim bedenimden sökülüp kaçmak istiyordu. Hayatımda bu sesi daha önce hiç duymamış olsaydım bile, kime ait olduğunu anında anlardım.
"Vritra'nın Evlatları," diye başladı ses. Öyle gürlüyordu ki zihnimde mi yoksa havada mı yankılandığını ayırt edemiyordum. "Beklediniz. Çok sabırlı bir şekilde zamanınızı kolladınız ve şimdi uzun bekleyişiniz sona erdi."
Görüşüm yavaşça yerine geldi. Benimle aynı durumda olan onlarca Alacryalı gördüm. Sanki Yüce Hükümdar'ın karşısında diz çökmeye zorlanmış gibiydim. Birkaç kişi ayakta kalmayı başarmıştı; oldukları yerde sallanıyor ya da bir duvara, çite dayanıyorlardı. Ama sadece Lyra fiziksel olarak etkilenmemiş görünüyordu. Odaklanmış gözlerle boşluğa bakışı, onun da bu sesi duyduğunu anlamama yetiyordu.
"Vakit geldi. Savaş yeniden başlıyor ve sizler, ejderha efendilerinizin boğazını kesecek bıçağın keskin tarafı olacaksınız. Silahlara yeniden sarılacaksınız ve sizi boyunduruk altına alanlar, zafere giden yolda ezilen toz ve kandan ibaret kalacak. Her şey, sizi buraya kapatan, gücünüzü ve özgürlüğünüzü çalan kişiden başlayacak."
Lyra, bana bakmadan tişörtümden tutup beni rahatsız bir şekilde ayağa kaldırdı. Yüzündeki renk çekilirken eli kumaşa kenetlenmiş halde kaldı.
"Arthur Leywin'i bulun. Küstahça İlahisözü dedikleri o Mızrak'ı bulun ve bana getirin. Becerilebiliyorsanız canlı getirin, ama çekirdeği de işimi görür."
Gökten düşen bir taş gibi, bir figür yakındaki toprağa çakıldı. İnci rengi saçları boynuzlarının etrafında dalgalandıktan sonra siyah savaş cüppesinin üzerine döküldü. Seris'in karanlık gözleri kalabalığı taradı ve Lyra'da durdu. Yüzü karanlıktı.
"Bana karşı gelmeyin."
Az önceki adam gökyüzüne doğru bağırdığında öyle bir irkildim ki, Lyra tutmasaydı düşebilirdim. "Ama karşı geliyorum!" Adamın sesi, sessizliği kılıcın kalkana çarpması gibi yardı ve rahatsız edici bir şekilde havada asılı kaldı.
"Sulla, sus!" diye fısıldadı Seris, ona doğru bir adım atıp sakinleşmesi için işaret ederek.
Adam bunun yerine açık alana doğru birkaç adım attı ve diğerlerine döndü. "Bu nasıl bir büyü bilmiyorum ama sadece bizi korkutmaya çalışıyor! Kılıçlarımızı alıp savaşa mı gidelim? Çoğumuz Vritra'da sonsuz hizmetten kaçmak için elimizden geleni yaptık! Hayatımızı riske attık! Şimdi onun için savaşmak mı? Hayır. Hayır, hiç sanmıyorum."
Enola'nın öne doğru ilerlediğini gördüm. Yüzü kararlıydı, ona katılmaya hazır görünüyordu. Ama büyükbabası bileğinden tutup onu geriye çekti ve öyle sert bir şekilde azarladı ki, cesur sınıf arkadaşım bile sararıp sustu.
Ama Sulla'nın yanında durmak için öne çıkan başkaları da oldu. Hepsini tek tek tanımasam da yüzlerini biliyordum. Çoğu, Alacrya'daki isyanın bir parçası olarak Seris'in yanında savaşanlardı ama aralarında birkaç asker de vardı. Bunlardan biri de Gözcü Baldur Vassere'di. Onu oldukça iyi tanıyordum; Profesör Grey —Arthur, diye hatırlattı zihnim— Blackbend Şehri'ndeki bozgundan sonra askerleri toplama görevini Baldur'a verdiğinde Lyra ile yakın çalışmış ve askerler arasında fiili bir lider haline gelmişti.
“Lauden, yapma!”
Bir kadının tıslamasıyla şaşkın bakışlarım kalabalığın arasına sürüklendi. Yaşlıca bir çiftin elinden sıyrılan bir adam —ona tıpatıp benzediklerine göre anne babası olmalıydı— gururla öne atılıp büyüyen kalabalığa katıldı.
“Lütfen anne. Buraya kadar geldik. Denoir adının bir zamanlar taşıdığı güç kırıntılarını zaten terk etmedik mi? Cehennemin dibine kadar yolu var ama bu kadarı doğruydu, değil mi?” Sulla’nın omzuna vurdu. “Şimdi vazgeçecek değilim.”
Lauden Denoir. Zihnim bir türlü toparlanamazken bunun Lady Caera’nın erkek kardeşi olduğunu silik bir şekilde idrak ettim. Beynim kafatasımın içinde eziliyormuş gibi hissediyordum.
“Durun! Kımıldamayın, sesinizi çıkarmayın!” Seris ansızın tizleşen bir sesle emretti. İçinde daha önce hiç görmediğim bir panik büyüyordu. Yanımda duran Lyra gergindi, gömleğimi kavrayan eli titriyordu.
“Lady Seris, hepimiz Alacrya’dayken sizin davanıza yemin ettik,” dedi Sulla. “Şimdi Agrona’nın karşısında sinmeyeceğim, hem de hiç. Ben… ben…” Yüzünden oluk oluk ter akıyordu. Kelimeler boğazına düğümlenince yüzünü ekşitti. Bir eli sırtını kaşımaya başladı ve çehresine büyüyen bir korku oturdu. Aniden kendini tırmalamaya, boğazının arkasından alçak iniltiler çıkarmaya başladı. Yakındaki herkes dehşet içinde geri çekildi.
Korkuyla büyümüş gözlerini Seris’e dikti ama Seris sadece başını sallıyordu. “Üzgünüm Sulla. Hepinizden çok özür dilerim.”
Rünlerini örten gömleği tütsü gibi tütüyor, kumaşın altından bir parıltı yayılıyordu. Omurgasından dışarı doğru alev alıp yanmaya başladığında dize geldi ve çığlık attı. Siyah harelerle bezenmiş ani bir rüzgar dalgası onu yerden kaldırdı, havada döndürdü ve hışımla toprağa çarptı. Bedeninden rüzgar ve ateş bıçakları fışkırdı, etrafa kan saçarak bedenini deşip parçaladı ve o acı dolu feryadını sonsuza dek susturdu.
Yüzümü başka yöne çevirip gözlerimi kapattığımda artık çok geçti.
“Zihninizi dizginleyin!” Seris, büyüyen korkuyu bastırmak ister gibi iki elini de havalandırıp baskı uygulayarak bağırdı. “Cevap vermeyin ona! Ne sesli olarak ne de kendi düşüncelerinizde, sakın—”
Bir başkası daha çığlık bastı, bakışlarımı engelleyemedim. Sulla’ya katılanlardan biri mavi alevlerle sarmalanmıştı; yeri tırmalarken cildi kararıyor, gözleri pelteye dönüyordu.
Agrona’nın emirlerini reddetmek için ayağa kalkıp bağırma cesaretini gösteren o küçük gruba karşı kalabalık hep birlikte çığlık atarak daha da geriye çekildi.
Dehşete düşmüş bir halde Seris’in emrettiği gibi yapmaya, kendi düşüncelerimi bastırmaya çalıştım. Farkında olmadan Lyra’ya biraz daha yaklaştım; o da kolunu omzuma dolayıp beni kendine çekti.
Fakat gözlerim tek bir kişiye kilitlenmişti. Lady Caera’nın kardeşi Lauden, bir zamanlar Sulla adında bir adam olan o kızıl lekeden geriye doğru sendeleyerek uzaklaşıyordu. Üstü başı Sulla’nın kanına bulanmıştı ama yüzünde bomboş, kafa karışıklığı dolu bir ifade vardı. Uzak bir düşünceyle kendi yüzümün de muhtemelen tıpatıp böyle göründüğünü geçirdim aklımdan.
Yanı başında bir başkası daha ölmeye başladı; rünleri tutuşuyor, kendi büyüleri onları içeriden parçalıyordu. Lauden’in gözleri kalabalığı delip geçerek annesini ve babasını buldu. Kadın hüngür hüngür ağlıyor, oğluna doğru koşmasını engelleyen kocasına yalvarıyordu.
Midem kasıldı, içimde tiksindirici bir şekilde burkuldu ama ne kadar bakmak istemesem de bakışlarımı kaçıramıyordum. Kaçıramıyordum işte.
Ve böylece Lyra Dreide’nin kolunun beklenmedik huzuruna sığınmış halde, Lauden Denoir’ın rünlerinin patlayışını, enerjinin gömleğini ve sırtındaki deriyi yakıp kül edişini izledim. Mana, kesilmiş bir mahlukatın kanı gibi fışkırıyor; akciğerlerinden köpürerek çıkıp burnundan ve ağzından dökülüyordu. Kendi manasında boğulup tıkandı. Boynundaki bir damar patlayıp dışarı fışkırdı, sonra bir başkası daha… ve sonunda bakışlarımı gerçekten kaçırdım.
Aynı şeyin bana da olmasından korktum bir an ama öğürdüğümde toprağa ve ayakkabılarıma saçılan tek şey safra ile henüz tam sindirilmemiş öğle yemeğim oldu.
“Kullandığınız o gücü size ben verdim ve o güç bana ait. Eylemlerinizle, sözlerinizle hatta düşüncelerinizle bile bana karşı gelirseniz, size hediyem olan o büyü sonunuz olur. Size ibret olan bu ilk cesur birkaç kişi, soydaşlarını aynı kaderi paylaşmaktan kurtardı; ancak emre itaat etmeyen diğer herkes analarını, babalarını, oğullarını ve kızlarını bu acı dolu, korkunç sona mahkum eder.”
Ses sustu ama omurgamın alt kısmını sıkan o baskıcı varlık hala oradaydı. Ağzımı silip başımı kaldırdım, köye doğru baktığımda gülen bir çift kırmızı gözle karşılaştım.
Ağzımı kolumun yarısıyla silmiş, doğrulmaya çalışırken belimi bükmüş halde Taşlaşmış gibi durarak Hayalet Perhata’ya dik dik baktım. Bir Hükümdar’ı dize getiren o kadına.
Belki de yaşadığım sıkıntıyı hisseden Lyra da o tarafa döndü ve kadını fark edince derin bir nefes çekti. “Eski Unvanlı Seris!” diye seslendi gayriihtiyari eski unvanını kullanarak.
Tüm kalabalık bakışlarını ölenlerin tüten kalıntılarından ayırıp arkalarında beliren Hayalet’e çevirdi. Kadının dudaklarında alaycı bir gülümseme vardı; duruşu ve ifadesi son derece rahat, neredeyse umursamazdı. O anın gerilimi derimin altında karıncalanarak ensemdeki tüyleri diken diken etti. Daha önce hiç böyle bir korku hissettiğimi hatırlamıyordum.
Sonra Seris yanımda belirdi. Parmakları omzuma dokundu ve sanki beni bir büyüden kurtardı. Yerimden sıçrayıp birkaç adım geri çekildim, bir çocuk gibi Lyra’nın arkasına saklanmaya çalışırken kendi kusuğuma bastım.
“Sana söylemiştim,” dedi Perhata şarkı söyler gibi bir edayla. Koyu kırmızı gözleri Seris’ten cesetlere, sonra tekrar Seris’e kayarken neşeyle bir adım öne attı. “Bunlar Agrona’nın askerleri, anladın mı? Ve Yüce Hükümdar’ın onları kullanma vakti geldi. Ferman verildi, daha önce de söylediğim gibi marş marş ilerleyeceksiniz. Ya da…” Gülümsemesi, biley taşına sürtülen bir hançer gibi keskinleşti. “Onları başka bir yere götür Seris. Reddetmelerini söyle, burada kalmalarını, onun tam olarak emrettiği şey dışında her şeyi yapmalarını söyle. Ne olacağını biliyorsun.”
Seris’e baktım, bundan kurtulmanın bir yolunu bulması gerektiğini biliyordum. Bulmak zorundaydı! Aksi takdirde bütün bunlar ne içindi?
Yanımdaki Lyra kıpırdandı. “Lady Seris—”
Seris’in eli bir kamçı gibi hızla havaya kalktı. Lyra’nın arkasındaki kalabalığa, ardından doğuya ve batıya baktı; şüphesiz diğer kamplardaki binlerce Alacryalıyı düşünüyordu. Zihnimin ücra bir köşesinde, hepsi aynı şeyi mi yaşadı acaba? diye merak ettim.
Nihayet Seris konuştu. “Elimizdeki silah ve zırhları toplayın. Savaşa… savaşa gidiyoruz.”
CAERA DENOIR
Alice, dumanı tüten ve buram buram et kokan bir kase mantar çorbasını masaya koydu, taze pişmiş çörek tabağını bana doğru yaklaştırdı. “Lütfen ye canım. Sen de Ellie de o kadar çok çalışıyorsunuz ki sizin için endişeleniyorum.”
Kıkırdamaktan kendimi alamadım ama bu eğlendiğimden ziyade minnet ve hayranlık dolu bir sesti. “Teşekkür ederim, çok güzel kokuyor.”
Gerçekten de öyleydi. Bu kadar basit bir yemeğin bu kadar… eksiksiz, karmaşık ve ev sıcaklığında hissettirmesi garipti. Ailemin her bir üyesi için ayrı yemek hazırlamaktan memnuniyet duyan özel aşçılarla büyümüştüm ama bu kadar basit bir yemeğin böyle özel hissettirmesinin üzerinden çok uzun zaman geçmişti.
Ellie de güldü, çorbasından bir kaşık çekerken bakışları çok uzaklara daldı. “Lafı açılmışken, bugün Gideon’ı gördün mü? Yine kaşlarını yaktı!” Kıkırdayıp masaya çorba sıçrattı, Alice ona dik dik bakınca bu durum onu daha da güldürdü.
“Biliyorum, zavallı adam,” dedim, kaşık tutan elimle kendi tebessümümü saklayarak. “Oysa çok da iyi gidiyordu.”
Alice, temizlemesi için Ellie’ye bir bez fırlatırken gülümsemeye çalıştı ama zihni tamamen burada değil gibiydi. Nedenini tahmin edebiliyordum sanki. Yine de üstelemedim, akşam yemeğimden bir kaşık alıp soğuması için çorbaya hafifçe üfledim.
“Umarım Arthur iyidir,” diyerek düşüncelerine bizi de dahil etti.
Çorbanın tadına bakmadan kaşığı kaseye geri bıraktım, ardından gözlerine baktım. Bakışlarıma sadece bir an karşılık verdi, sonra gözlerini yine kaçırdı; içimde ezici bir suçluluk hissettim. Arthur ile yaptığım konuşmayı henüz Ellie’ye ya da Alice’e anlatmamıştım. Ellie’nin beni yemeğe davet ettiğini öğrense kızardı… ama belki de kabul ettiğimi öğrense daha çok kızardı. Belki de bir anlık bir asi ruhtu benimkisi ya da…
Hayır, diye azarladım kendimi. Yalnızdın ve yapmaman gerekse bile bir nezaket göstergesini kabul ettin, hepsi bu.
“Gelecekte karşılaşacağı her şeyle başa çıkabilecek biri varsa, o da Arthur’dur,” dedim yüksek sesle. Alice tekrar gözlerime baktığında, bu kez bakışlarını kaçırma sırası bendeydi. Hemen ağzıma bir kaşık çorba tıkıştırdım ve dilimin hassas dokusu yanınca anında pişman oldum. “Hah,” diye nefes verdim, konuyu değiştirmek için bir fırsat kollayarak. “Her neyse, Ellie beni yemeğe davet ettiğinde şaşırmıştım. Arthur’un sizi bir mahzene kapatacağını sanıyordum,” dedim yarı şaka yarı ciddi.
“Windsom bugün bizi almaya gelecekti ama henüz ortalıkta yok,” diye açıkladı Ellie, sanki çok önemli bir şey değilmiş gibi davranarak. Ağabeyinin buna kesinlikle katılmayacağını tahmin ediyordun.
“Ben sadece…” Alice derin bir iç çekti ve sanki bölünmemiş gibi önceki düşüncesine devam etmeden önce kendi kasesini itti. “Sylvie ve Regis’in onun yanında olduğunu biliyorum ama onlar… yani, onun kendi düşünceleri kadar onun bir parçasılar, anlıyor musun? Yalnız kalmasından korkuyorum.”
Bu kelime, tıpkı bir dakika önceki kendi düşüncelerimin bir yankısı gibi beni hazırlıksız yakaladı. Boğazımı temizledim ve nasıl cevap vereceğimi bilemeyerek dudaklarımı bir peçeteyle sildim.
“Sadece dünya onu bir tahta oturttu.” Alice, kase boşluğundan yavaşça yükselen dumanlara boş gözlerle baktı. “Ve o kadar yüksekte ki, ona eşlik edecek kimse yok. Onu anlayan, ona arkadaşlık edebilecek kimse yok. Gerçek anlamda hiç kimse.”
Onun bu sözlerini zihnimde tarttım; ben ya da başka biri, onun aradığı o yoldaş olabilir miydik gerçekten? Yoksa ben de o yüksek tahtta duran adama aşağıdan hayranlıkla bakan kalabalıktan sadece biri miydim?
Araya giren kısa bir sessizliğin ardından, henüz kafamda toparlayamadığım teselli sözlerini söylemek üzere ağzımı açtım. Fakat dudaklarımdan dökülen tek şey hırıltılı bir nefes oldu. Rünlerimden aniden bir sıcaklık yayıldı. İçimdeki mana, sanki irademi hiçe sayarak bir fırtına gibi kabarmaya ve çalkalanmaya başladı.
Ve sonra o sesi duydum. Yapış yapış, tiksindirici ve mahremiyetimi çiğneyip geçen bir ses. "Vritra’nın çocukları, yeterince beklediniz. Sabırla anınızı gözlediniz ve işte o uzun bekleyişiniz nihayet sona erdi."
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Korkuyla Alice ve Ellie’ye baktım. İkisi de bana bakıyordu, yüzlerinde her an daha da büyüyen bir kafa karışıklığı vardı. Sandalyemi geriye doğru itip oturma odasına açılan kapıya doğru sendeleyerek ilerledim. Ancak ses güçlendikçe kontrolüm daha da zayıflıyordu. Kapı eşiğine geldiğimde çerçeveye yığılıp kaldım. Zihnimde sanki bir projeksiyondan Agrona’nın yüzünü izliyor gibiydim. Bıyık altından gülen o alaycı yüz ifadesiyle tepemden bana bakıyor, her şeyi açıklayarak konuşmaya devam ediyordu.
"Hayır... Hayır, bu imkansız. Yapmayacağım... Yapamam!" diye soluklandım ve kendimi dış kapıya doğru attım.
Önümde devasa, kahverengi bir karaltı belirdi. Tüylü bir duvara çarpmış gibi kalçamın üzerine düşerken bilincim yerinde değildi. Ayı benzeri yaratık tepemde dikilip tehditkar, boğuk bir hırlama çıkardı.
"Boo!" diye çığlık attı Ellie, dehşet içinde. "Ne yapıyorsun sen..."
"Arthur Leywin’i bulun. Küstahça Godspell diye adlandırdıkları Mızrak’ı bulun ve onu bana getirin. Becerilebiliyorsanız canlı getirin, ancak çekirdeği de işimi görür. Bana karşı gelmeyin."
"Arthur..." diye inledim. Biliyordu ama nasıl? Bunu nasıl öngörebilmişti? "Buradan gitmem... Gitmem gerek," dedim, yaratığın karanlık, ıslak ve boncuk gibi gözlerine bakarak. "Ama bunu yapmayacağım. Yapmayacağım. Reddediyorum. Ölürüm daha iyi."
"C-Caera?" diye kekeledi Ellie. Hemen arkamda tepemde dikiliyordu. Ellerini bana doğru uzattığını ama dokunmaya cesaret edemeyip havada donduğunu hissedebiliyordum. "N-ne oluyor?"
Kenetlenen dişlerimin arasından durumu açıklamaya çalıştım. Fakat rünlerimden yükselen ani bir acı ve güç dalgası, kelimelerimi boğazımda yırtıcı bir çığlığa dönüştürdü. Acıyla kıvranarak kendimi sırtüstü yere attım. Alice hemen Ellie’yi yakalayıp geriye çekti. Boo ise kükreyerek üzerimden atladı, bedenimle Leywinler’in arasına kendi gövdesini siper etti.
Bedenim... Gerçekten benim bedenim miydi ki artık? Yoksa damarlarımı kirleten Vritra kanı, burayı Agrona’nın bedenine mi dönüştürmüştü? Hatta şu an bir beden bile sayılır mıydı? Beni bir silaha, bir bombaya mı dönüştürmüştü? Ve ben de tam olmamam gereken yere konuşlanmışım. Acının arasından tek bir kelime çıkarabilseydim lanetler yağdıracaktım.
Zihnim bir an için beni evlat edinen aileme gitti. Onların iyi olması için içimden yalvardım ama bu düşünce bile etrafımı saran fırtınanın içinde kayboldu. Rüzgar bedenimi yarı yolda döndürdü, beni yukarı kaldırıp sertçe duvara çarptı. Ağır pençeler beni yere çiviledi, keskin dişler yüzümün hemen dibinde belirdi. Yanağımda derin bir kesik açan rüzgar bıçağını hissettim.
"Kaçın!" diye soludum, çaresiz ve perişan bir halde. "L-lütfen, yapmalısınız..."
Küçük eller ellerimi kavradı. Başımı çevirdiğimde Ellie’nin yanımda diz çöktüğünü, gözyaşlarının farkında bile olmadan yanaklarından süzüldüğünü gördüm.
"Agrona... Biliyor... Arthur’u arıyor... Dicathen’deki Alacryalıları kullanıyor..." Her kelimeyi dışarı çıkarmak için çabalayarak kekeledim. "Rünlerim... Rünlerimi kullanıyor..."
Ellie’nin varlığı, yanan cildime sürülen serinletici bir merhem gibiydi. Ancak ona baktığım sırada bile rüzgardan bir bıçak ön kolunu kesti. Ellie acıyla irkildi. Kendimi kurtarmaya çalıştım ama gücüm yetmedi.
Gözlerimi kapattım. Artık benim de yanaklarımdan gözyaşları süzülüyordu. Anlamasına ihtiyacım vardı, hepsinin kaçmasına ihtiyacım vardı.
Arthur’un ailesini kaybetmesinin sebebi ben olmayacağım, diye düşündüm çaresizce. Yaşananlardan sonra, o söylediklerinden sonra olmaz. Yapamam.
Ve sonra... Ellie oradaydı. Sadece bedenen değil, manasıyla da içime sızıyordu. Benim manama ulaşıyor, onu yatıştırıyor ve içimdeki fırtınayı dindiriyordu. Manam ona karşı hamle yaptı, çalkantısı dizginlendi ama henüz tamamen yatışmadı. Kızın büyü biçimi harika bir sihir eseriydi ama bu genç kızın Agrona Vritra’nın gücüne karşı koyup onu yenmeyi beklemesi imkansızdı. Bunu çok iyi biliyordum.
Büyü biçimi! Düşüncelerim birbirine zorlukla bağlanırken zihnim bir an için duraksadı.
Alacrya rünlerim manamı emiyor, aktifleşiyor ve birikmiş büyülerini kendi bedenime karşı salıyordu. Ancak Dicathen’de kazandığım büyü biçimi uykudaydı, sakindi...
Ellie içimdeki yıkıcı manayı kontrol etmek için çabalarken, çekirdeğimi açtım ve tüm gücümle yüklendim. Kontrol edebildiğim kadar manayı büyü biçimime akıttım. Alice’in nefesi kesildi. Gözlerimi açtığımda bedenimin üzerinde dans eden hayaletsi alevler gördüm. Boo’nun çenesi boğazıma doğru uzanırken bile Alice korkuyla geriledi.
"Boo, yapma!" diye bağırdı Ellie. Yaratık tereddüt etti.
"Alevler... Zarar vermeyecek..." diye soludum ama daha fazlasını söyleyemedim.
Haftalardır bu yeni büyü biçimiyle durmadan pratik yapmış olmama rağmen, şimdi alevler kontrolsüzce etrafıma ve zemine yayılıyordu. Oda alevlerin arasında kayboldu; geriye sadece ben, Alice, Ellie ve ısı yaymayan bu yangının ortasında büzülmüş Boo kaldık. Ve... Diğer rünlerime daha az mana çekildiği için içimdeki o gerilim biraz olsun hafifledi.
Rüzgar bileğimi sertçe çark etti. Bacağım, midemi bulandıran bir çatıtı ve yırtılma sesiyle doğal olmayan bir şekilde büküldü. Alevler bocaladı ve rüzgar patlayarak Ellie’yi geriye savurdu. Kükreyen rüzgarlar beni parçalamaya çalışırken, Boo tüm ağırlığını üzerime verip beni yere sabitledi, kemiklerimin çatırdadığını duydum.
Acıya katlandım, manayı yeni büyü biçimine aktarmaya devam ettim. Derken yüzümde ve boynumda sıcak eller belirdi. Gümüşi bir parıltı etrafımı sardı ve içime iyileştirme büyüsü akmaya başladı. Sırtımdaki ve bacağımdaki o korkunç acı hafifledi. Ellie yine oradaydı. İradesi, içimde aktifleşen lanete, bedenimi paramparça etmeye çalışan rünlerimin gücüne karşı koyuyordu.
Daha fazla mana hayaletsi bir ateş halinde dışarı fışkırdı, her şeyi yakıp geçti. Çaresizlik ve vahşet içinde gümüş bilekliği de aktifleştirdim. İnce gümüş iğneleri etrafımızda süzülmeleri için dışarı saldım, bulanık bilincimin yakalayabildiği tüm manayı onlara yükledim.
Çekirdeğim boşalırken, Ellie’nin saf manadan oluşan arayıcı parmaklarının güçlendiğini ve kenetlendiğini hissettim. Kontrolü eline alıyor, ben manayı yakıp tüketirken o da manamı baskılıyor, bu saldırının ihtiyacı olan yakıtı kesiyordu.
Bacağım hareket etti ve yerine otururken bir ses çıkardı. Kalçamdaki kanlı kesik kapandı. Çekirdeğim, kendi yerel manamın son zerrelerini de ezip yok ederken sızladı.
Saldırı nasıl aniden başladıysa, aynı hızla kesildi. Bedenim beni mahveden o hastalıktan tamamen arınmıştı.
Ellie ve Alice, bedenimin tamamen iyileştiğinden ve damarlarımda kalan son mana kırıntılarının kontrol altında olduğundan emin olmak için çalışmaya devam ettiler. Boo ise pençelerini üzerimden çekerek geriye çekildi. Alice’in dokunuşuyla köprücük kemiğim birleşti ve iyileşti.
Nefessiz ve tere batmış halde bir arada öylece yattık. Dakikalar sonra sessizliği bozan Alice oldu. "Caera, iyi misin?"
Gerçekten ne kadar "iyi" olabileceğimi bilmeyerek sadece mırıldanarak onayladım.
Yutkundu ve devam etmeden önce Ellie’ye bir göz attı. "Sen... Şey, Arthur hakkında bir şeyler söyledin."
Agrona’nın sesi zihnimi bir kez daha doldururken aniden kaskatı kesildim. "Kullandığınız gücü size ben verdim ve o güç bana ait. Eylemlerinizle, sözlerinizle, hatta düşüncelerinizle bile bana karşı gelirseniz, size hediyem olan o sihir sizin felaketiniz olur. Size ibret olsun diye kurban ettiğim bu ilk birkaç cesur kişi, kan bağlarının aynı kaderi paylaşmasını engelledi. Ancak emre karşı gelen başka kim olursa olsun; annelerini, babalarını, oğullarını ve kızlarını da bu acı dolu, korkunç sona mahkum etmiş olacak."
"Hayır, oh Vritra, hayır..." Corbett, Lenora, Lauden ve diğerleri. Hepsi tehlikedeydi. Benim yüzümden.
Oturmak için doğrulmaya çalıştım ama Alice elini omzuma bastırdı. "Dinlen, Caera. Senin—"
"Vajrakor," diye inledim, elini itip doğrulmak için çabalamaya devam ederek. "Ejderhaları uyarmam gerek. Bilmek zorundalar."
Alice şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı ama Ellie ayağa kalkıp elimden tuttu ve beni yukarı çekti. "Ben de seninle geliyorum."
"Hepimiz gidiyoruz," dedi Alice kararlılıkla. Yüzüne sert ve korumacı bir sevgi ifadesi yerleşmişti. İzin beklemeden, hatta durumu tam olarak anlamadan kapıya doğru yöneldi.
Ellie’nin desteğiyle arkasından sendeleyerek yürüdüm.
Tüm bedenim bu harekete isyan ediyordu ama Alice’in arkasından koşmaya başladım. Earthborn Enstitüsü’nün labirent gibi koridorlarından geçtik, Vildorial şehrine çıktık ve cüce sarayı Lodenhold’a çıkan uzun yola koyulduk.
Dış salonların tedirgin bir şekilde dedikodu yapan cücelerle dolu olduğunu görünce içim cız etti. Taht odasına girdiğimizde bile kimse bizi durdurmadı.
Oda boştu. Ejderhalar gitmişti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.