Yan tarafıma doğru yuvarlanıp ihtiyatla doğruldum; etrafımdaki kalabalık bana yer açmak için geriledi. Benden hemen sonra kalkmasına yardım etmek için Sylvie'ye elimi uzattığım anda kafatasımda çakan şiddetli bir ağrı sendelememe sebep oldu. O sırada bir kolun beni kavradığını hissettim.
Aşağı baktığımda, ağırlığımın bir kısmını omuzlamaya çalışan Ellie’nin bana yaslandığını gördüm.
Sylvie görünün etkisinden daha çabuk çıkmış gibiydi ve zorlanmadan ayağa kalktı. Tedirgin gözlerle beni süzdü. "Üzgünüm Arthur, onu zihninden uzak tutmayı başaramadım."
"Neyi uzak tutmayı?" diye sordu Ellie. "Ne oldu?"
Gözlerimi kırpıştırıp başımı iki yana salladım; görünün zihnimde bıraktığı o sızılı örümcek ağlarını dağıtmaya çalıştım. "Hiç. Burada olmaz. Biz—" Sözümü yarıda kestim. Etrafımızda toplanan kalabalığın farkındaydım ve ileride başımıza iş açacak bir şey söylemek istemiyordum.
Seris’in yaklaşan aurası, ilginin büyük kısmını üzerimden çekmeye yetti. Karanlık gözleri benimkilerle buluştuğunda durumu bir bakışta kavramış gibiydi. "Yapacak çok işimiz var. Yoldaşlarımıza nefes almaları için biraz müsaade edin. Unutmayın, Mızrak Arthur Leywin bizim adımıza Miras’ın bizzat kendisiyle yüzleşti. İstemeden de olsa asılsız dedikodular yaymamaya dikkat edin, anlaşıldı mı?"
Nöbet geçirdiğimi görecek kadar yakın olanlar —ki maalesef sayıları hayli fazlaydı— Seris’in ucu açık tehditkar tavrı karşısında geri çekildiler.
Kalabalığı yarıp hızla yanımıza gelen Lyra Dreide’nin alev kızılı saçları görüş alanıma giren ilk şey oldu. "Hadi bakalım, herkes işinin başına! Yapılacak çok iş var, boş duracak vakit yok!"
Alacryalılar, arkalarına bakmaktan kendilerini alamayarak yavaş yavaş dağılmaya başladılar.
"Neler oluyor?" diye sordu Lyra, bir yandan beni süzüp bir yandan da Seris’e sokularak. Seris’in dudakları bariz bir endişeyle sıkıca kenetlenmişti.
"Bu konuyu daha özel bir yerde konuşalım," dedi Seris. Sesi alçak ama tavizi olmayan bir tondaydı.
Onaylayarak başımı salladım. Lyra bizi yakındaki boş bir binaya götürdü. Burası, içini kaba saba yapılmış birkaç tahta sandalyenin doldurduğu, tek odalı geniş bir alandan ibarettim. İçeri girdiğimizde kimse oturmadı. Herkesin gözü üzerimdeydi; Seris ve Lyra ile konuşan Kıdemli Frost ve Denoir’ın da dikkatle beni izlediğini fark ettim.
Sesimdeki huzursuzluğu gizlemeye çalışarak, "Yoldaşlarımla birlikte ayrılmamız gerekiyor," dedim. "Hemen şimdi."
"Öylece mi? Ne olduğunu anlatmayacak mısın Arthur? Bu zayıflık gösterisi daha kötü bir zamanda gelemezdi," diye karşılık verdi Seris. Bakışlarını başka yöne çevirdi, uzaklara daldı ve tekrar konuştuğunda sanki kendi kendine mırıldanıyordu. "Yine de ejderhaların onayını almak çok önemli. Eğer insanlara barışı sağlamak için gittiğini söylersek, çoğu bunu sorgusuz sualsiz kabul edecektir..."
Dikkati tekrar bana döndü. "Yine de bu girişimdeki ortağın olarak, gerçekte neler olduğunu bilmek isterim."
Sylvie ile paylaştığım o görüye döndü zihnim.
Kezess’in generaline düzenlenen bir Tayf saldırısı... Glayder ailesinin ve Etistin’deki kim bilir kaç önemli figürün ölümüyle sonuçlanan bir katliam...
Endişelerim dağ gibiydi ama önceliğim bunun henüz yaşanmadığını teyit etmekti. Eğer hala vaktimiz varsa, bunu engellemenin bir yolunu bulabilirdim. Fakat bu bilgiyi paylaşmak tehlikeli olabilirdi. Kıdemli Rinia bana bir şey öğrettiyse, o da geleceği değiştirme çabasının son derece riskli olduğuydu. Çok dikkatli ilerlemeliydim.
Ayrıca, Sylvie’nin gelecekten görüler gördüğünü kimin bilmesi gerektiğinden emin değildim. Bu detayı Seris’e bile anlatıp anlatamayacağımı bilmiyordum.
"Şu an açıklayamam," dedim. "Benim kafamda da her şey netleşene kadar olmaz."
Gözlerimiz birbirine kenetlendi, kısa bir sessizlik oldu.
"Pekala, bu konuda kararlı olduğun belli." Bakışlarını kaçırırken keyifsizce bir kahkaha attı. "Vritra’nın boynuzları adına... Etrafım her dediğimi ikiletmeden yapan insanlarla doluyken hayat çok daha kolaydı."
Ona çarpık bir gülümseme sundum. "Kendini böyle bir hayattan mahrum bırakmak için çok sıkı çalışıyorsun."
Başını sallayarak, sanki can sıkıcı bir sineği kovar gibi elini salladı. "Git hadi, ne yapman gerekiyorsa yap. Ejderhalarla taraf değiştirmemiz hakkında yapacağın görüşme için seni daha iyi hazırlamak isterdim ama kendi başının çaresine bakacağına güveniyorum. Tek bir isteğim var; adamlarımdan birini yanına alacaksın. Tabiri caizse benim gözüm, kulağım ve sesim olacak."
"Hayır," dedim, niyetlendiğimden daha hızlı ve sert bir şekilde. "Bunun... iyi bir fikir olduğunu düşünmüyorum."
Seris’in bakışları sertleşti, o anlık yumuşak havasından eser kalmadı. "Hayır mı? Arthur, bu ortaklık iki taraflı işler. Benden bu kritik anda ve hiçbir ön açıklama yapmadan ayrılışını sorgulamamamı bekliyorsun. Ben de karşılığında bu tavizi vermeni istiyorum."
Düşünürken dilimi dişlerimin üzerinde gezdirdim. Ejderhalar ve Tayfların arasındaki bir çatışmanın ortası, bir Alacrya kaçağı için hiç tekin bir yer değildi; ancak bu konuyu zorlarsam Seris ile aramda kapanmaz bir uçurum açılacaktı. Uzun bir sessizliğin ardından, "Pekala, kabul ediyorum," dedim.
Kıdemli Frost öne çıkarak ikimize de hafifçe eğilip selam verdi. "Leydi Seris, bu görev için torunum Enola’yı önermek isterim. Kendisi oldukça yetenekli ve akademi yıllarından dolayı Naip Arthur’a aşinadır."
"Teşekkürler Uriel ama bu iş için biraz daha tecrübeli birine ihtiyacım var."
Seris ona teşekkür edercesine başını sallayınca, adam söyleyeceği diğer şeyleri yutarak duvardaki eski yerine geri çekildi.
Seris bu kez Corbett’e dönerek devam etti. "Caera zihnimdeki rol için daha güçlü bir aday. Hem Arthur’la uzun süre birlikte çalıştı hem de ejderhalar konusunda doğrudan tecrübe sahibi. Ona bu konuda güveniyorum ve gönüllü olacağına eminim. Gidip onu getirebilir misin?"
Düşüncelerimi kendime sakladım. Seris’in talebine boyun eğmişken işi daha fazla uzatmak istemiyordum.
Corbett’in dönmesini beklerken Seris, Elenoir Çoraklığı'ndaki planlarının temel hatlarını bana anlattı; böylece gerekirse bunları ejderhalara iletebilecektim. Caera geldiğinde Seris ile vedalaştım ve yoldaşlarımı köyden çıkarıp Canavar Otlakları'na doğru yola koyuldum.
"Canavar Otlakları'nın batı sınırına yakın, güneyde çok uzak olmayan bir kasaba var. Bizi Etistin’e ulaştıracak en yakın ışınlanma kapısı orada," diye açıkladım ilerlerken.
"Yanında geldiğim için mutsuz olduğumu sanma," dedi Caera, sık ağaçlıkların arasına dalarken etrafı gizlice süzerek. "Ama böyle apar topar nereye koşturuyoruz?"
Devrilmiş bir ağacın üzerinden atlayıp Ellie’nin geçmesine yardım etmek için elimi uzattım, sonra da arkasındaki Caera’ya. Caera’nın elini tutarken, "Bazı... kanıtlar buldum," dedim. "Tayfların yakın gelecekte Etistin’e saldıracağına inanmamı sağlayan kanıtlar."
Chul, tuğla gibi yumruğunu açık avucuna vurdu. Omuzlarından turuncu ışık dalgaları halinde bir sıcaklık yükseliyordu. "İntikam için bir fırsat."
"Tayflar mı..." Caera’nın nefesi kesildi, kaşları çatıldı. "Ama bunu nasıl bilebilirsin? Cebinde geleceği gösteren bir kadim yadigarı mı var?" Şakacı bir gülümsemeye yeltendi ama bu daha çok acı çeker gibi bir ifadeye dönüştü.
"Hayır. Bunu... henüz açıklayamam. Üzgünüm. Belki Etistin’e vardığımızda ve oradaki durumu kolaçan edecek vaktimiz olduğunda anlatırım," diyerek ensem kaşıdım.
Ben konuşurken Ellie’nin benzi solmuştu. Agrona’nın gizli asura-katilleriyle yaptığım son dövüşün ardından yaşananları hatırladığına emindim.
"Yani şimdi bu gelecek görüleri meselesini hiç konuşmayacak mıyız?" dedi Regis yanımda koştururken. "Sylvie de amma gizemli yan hikaye biriktirdi ama, değil mi?"
Kendi görüsünü, anlayışını ve sezgisini ölçüp tartmak için zamana ihtiyacı var, diye geçirdim zihnimden. Neden ve ne olduğunu daha iyi anlayana kadar kimsenin bilmemesi gerekiyor.
Küçük bir açıklıkta durup bağıma bakarak yüksek sesle, "Burası yeterli," dedim.
Zihni karmaşık düşünceler ve birbiriyle çelişen fikirlerle dolu olan Sylvie, kendini odaklanmaya zorladı. Dönüşümü neredeyse anlık gerçekleşti ve siyah pullu bir ejderha formuna büründü.
Caera’nın nefesi kesildi; hayret içinde yukarı bakarken dudakları sessizce kıpırdıyordu.
"O kadar da abartılacak bir şey değil. Kanatlar zaten fazla büyütülüyor," dedi Regis. Sonra içime süzülüp çekirdeğime yerleşti. Sylvie’nin boynunun köküne, sırtına sıçradım. Chul da Caera ve Ellie’nin Sylvie’nin kanatları arasına yerleşmesine yardım etti.
Caera çekinerek elini uzatıp kanatlardan birinin arkasına dokundu; vücudundan bir titreme geçti.
Yerde duran Boo, küçük gözleriyle Ellie’ye sorgularcasına bakarken gırtlaktan gelen bir sesle homurdandı.
Sylvie, Boo’ya sıvı altın gibi parlayan kocaman gözlerinden biriyle bakarken, güven vermek için elimi onun uzun boynuna bastırdım. "Fazla gelmez mi?" diye sordum.
"Chul’u da taşımak zorunda kalmadığım sürece sorun yok," dedi. Sesi ejderha formundayken tok ve gürlemeli bir tonda çıkıyordu.
Chul havaya yükselip beklemeye başladı. Sylvie, Boo’yu iri ön pençeleriyle kavradı, kendini topladı ve yukarı sıçradı; kanatları zarif ve zahmetsiz darbelerle havayı dövüyordu. Chul onun yanında yerini aldı ve güneybatıya doğru uçuşa geçtik. Ağaç tepelerinin hemen üzerinde seyrediyorduk; herhangi bir mana canavarının saldırısından çekinmiyorduk. Sylvie, Chul ve benim birleşen auralarımız, en güçlü ve saldırgan olanlar dışındaki tüm mana canavarlarını uzak tutmaya yeterdi; kaldı ki o tür yaratıkların yaşadığı Canavar Otlakları'nın derinliklerinden epey uzaktaydık.
Ejderha sırtında bu yolculuk sadece birkaç saat sürdü; aşağıda, balta girmemiş ormanlarda günler sürecek olan eziyetten kurtulmuştuk. Sylvie kasabanın epey dışında eski formuna döndü ve yolun geri kalanını yürüyerek tamamladık. Maceracı Loncası’na veya herhangi bir satıcıya ihtiyacımız yoktu, bu yüzden kasabada hiç durmadan doğrudan ışınlanma kapısına yöneldik.
Etistin için kapıyı ayarlayacak olan görevliye yaklaşmadan önce yoldaşlarımı durdurup hepsine ciddiyetle baktım. Yol boyunca nasıl bir yol izlememiz gerektiğini ölçüp tartmış, herkesin onaylamayacağını bildiğim birkaç karar almıştım.
Zor bir konuşma olacağını bildiğimden, Ellie, bizimle Etistin'e gelmiyorsun, diyerek doğrudan konuya girdim.
Beklediğim tepkiyi vermeyip, Anlıyorum, dediğinde beni hazırlıksız yakalamıştı. Şaşkınlığıma karşılık gülümsedi. Bana öyle bakma. Eğer haklıysan, seninle Etistin'de olmamam gerektiğini biliyorum. Ama güçleneceğim. Tüm bu olanlarda, elimden gelen en iyi şekilde bir fark yaratmak istiyorum. Eğer bu bir süreliğine ayak altından çekilip güvende kalmak anlamına geliyorsa, bunu yapacağım.
Yumruğunu uzattı; ben de minnettar bir gülümsemeyle kendi yumruğumu onunkine tokuşturdum.
Fiziksel formuna bürünmüş halde bizimle yürüyen Regis, dili ağzının kenarından sarkarken devasa patisini ellerimizin üzerine koydu. Ellie kahkahayı basarken ben gözlerimi devirdim.
Ne yani, bu bir takım toplantısı değil mi? diye şaka yaptı.
Aramızdaki bu etkileşimi artan bir endişeyle izleyen Chul, sertçe soludu. Eleanor kardeş tek başına gönderilemez. Bir sonraki kelimelerini dikkatle seçtiği belliydi, dişlerini gıcırdattı. Bu Hortlaklara karşı kendimi sınamak istesem de, sana olan görevimi yerine getirip bir fark yaratmayı da umuyorum, Arthur. Ses tonu, tam olarak bastıramadığı bir kasvet taşıyordu. Eğer istersen, cüce diyarı Vildorial'a kadar ona eşlik ederim ve sen yokken ona göz kulak olurum.
Rahatlamayla içimi çektim; Chul'un ben istemeden bunu teklif etmesine minnettardım. Vildorial'da çalışan uzun mesafeli ışınlanma kapısı kalmadığına göre, Ellie'nin dönmesi için en güvenli yol uçmak olacaktı. Teşekkürler Chul. Ocak'tan neden ayrıldığını ve bunun senin için ne anlama geldiğini biliyorum. Umudum odur ki Etistin'de hiçbir çatışma çıkmaz ve sen de eğlenceyi kaçırmış olmazsın.
Homurdanarak ciddi bir şekilde başını salladı. Evet ama bir Hortlakla karşılaşırsan, benim yerime de kıçlarına sağlam bir tekme bas.
Üstelik Bairon ve Mica da Vildorial'da olacak. Belki Mızrak Varay bile oradadır! Onlarla antrenman yapmak gerçekten harika oluyor, dedi kız kardeşim neşeyle. Kendi korkusu ve hüsranı neredeyse hiç belli olmuyordu. Boo gürlediğinde Ellie sırıttı. Boo da diyor ki, eğer ihtiyacın olursa seni biraz hırpalamaktan mutluluk duyarmış.
Kıkırdayarak Sylvie, Regis ve Caera'ya döndüm. Hadi gidelim o zaman.
Büyücü portalı hızla kalibre etti ve geçmemiz için bize yol verdi. Omzumun üzerinden geriye baktığımda gördüğüm son şey, yanında Chul ve Boo ile duran Ellie'ydi. El salladı. Elimi kaldırdım ve bir anda oradan uzaklaştım.
Dicathen'deki kadim büyücü portallarıyla seyahat etmeyeli uzun zaman olmuştu. Alacryalıların ışınlanmayı çok daha hızlı ve pürüzsüz kılan teknolojik yadigarlarına alışmıştım. Djinn soykırımından sonra geride kalan birer yadigar olan Dicathen portalları, kullanıcıyı uzay boyunca sürüklerdi. Yanınızdan hızla geçen görüntü bozulur, ilk kez kullananların midesini altüst etmesiyle bilinirdi.
Yolun yarısında Caera'yı bu konuda uyarmam gerektiğini fark ettim.
Karşı taraftaki portalın önünde birer birer belirdiğimizde, Caera iki büklüm olup karnını tuttu; kusmamak için kendini zor tutuyordu. Muhtemelen bu duruma defalarca şahit olmuş bir asker, ezberlediği karşılama mesajını yarıda kesip ağzı açık bir şekilde geriledi.
Caera derin nefesler alarak mide bulantısını bastırmak ister gibi elini kaldırdı. İyiyim, dedi boğuk bir sesle. Ama... Vritra adına, o da neydi öyle? En sonunda doğrulup bana dik dik baktı. Tamamen barbarca.
Hissettiğim o anlık eğlence, neden burada olduğumuzu hatırlamamla yok olup gitti. Aynı anda asker de kim olduğumu fark ederek hazır ola geçti.
Naip Leywin! Caera'nın yanından geçip iki eliyle birden elimi tutmaya çalıştı. Sizinle tanışmak büyük bir onur, gerçekten. Slore savaşında babamı kurtarmıştınız efendim, size şahsen teşekkür edebilmeyi hep ummuştum.
Hizmetlerinden dolayı asıl ben babana teşekkür etmeliyim, dedim alışılmış bir gülümsemeyle ve elimi sıkmasına izin verdim.
Birden kendini hatırlayan muhafız, daha profesyonel bir tavra büründü. Kusura bakmayın Naip Bey. Biraz heyecanlandım. Muhafız Charon'u görmeye geldiğinizden eminim.
Portalı barındıran küçük binanın kapısından başını uzatan diğer muhafıza bakıp bir emir vermeye yeltendi ama araya girdim. Aslında, gelişimden kimsenin haberi olmaması gerekiyor.
Muhafız duraksadı, bir bana bir de dar pencerelerin birinden görünen uzaktaki saraya baktı.
Emirlerin olduğunu biliyorum, diye devam ettim; hem güven verici hem de teselli edici bir tonda konuşmaya çalışıyordum. Hemen yanına gitmeyerek Charon'u gücendirmek istemem ama işin ucunda canlar var. Bu portaldan hiç çıkmamışım gibi davranmana gerçekten ihtiyacım var.
Muhafız, yoldaşlarımı incelerken duraksadı; Sylvie ve Caera'nın boynuzlarına kaşlarını çattı. Ama Glayderlar çok ısrarcıydı... Sesi kısılarak başını salladı ve selam verdi. Söz veriyorum Naip Bey.
Selamına karşılık vererek portal odasından hızla çıktım ve dışarıdaki avluya yöneldim. Dışarıda, kapıdan içeri sarkan da dahil olmak üzere iki muhafız daha duruyordu. Onlara umursamaz bir selam verip yoldaşlarımı gözden uzaklaştırdım ve iki katlı, yüksek evlerin arasındaki dar bir ara sokağa sığındık.
Böylece bir sorunun cevabını almış olduk, dedim.
Etistin henüz saldırıya uğramamış, diye tamamladı Caera. Ama Hortlaklar zaten burada olabilirler. Seris'in bana anlatabildiğine göre, mana imzalarını gizleme ve savaş alanını kendilerine göre düzenleme konusunda usta olacaklardır.
Bulunduğumuz ara sokağın önünden bir figür geçti; ancak bu, boynuna deri bir tasma taktığı tüylü bir kertenkeleye benzeyen mana yaratığını gezdiren yaşlı bir adamdı.
Sylvie ve Caera'ya dönerek, Saraya gitmenizi istiyorum, dedim. Kathyln'i bulun ve gördüklerimizi anlatın. Onu ejderhalar hakkında sorgulayın. Ne yaparsanız yapın ama sizi Charon'a götürmesine izin vermeyin. Bakışlarımı Caera'nın boynuzlarına diktim. Ya da sizi tutuklamalarına.
Kollarını kavuşturup bana sert bir bakış attı. O benim suçum değildi.
Duyularımı dışarıya doğru yayarak, şehrin içinde ve çevresindeki güçlü mana imzalarını taradım. Ejderhaların yaydığı baskı, durduğumuz yerden bile hissediliyordu; ancak bir asura ya da Hortlak olabilecek kadar güçlü başka bir varlık hissetmedim.
Ejderhaların imzalarını yokladığımda tanıdık bir his aldım.
Windsom da burada, diye onayladım. Biz onlarla ilgilenmeye hazır olana kadar şehirde olduğunuzu ikisi de bilmemeli, Sylv. Seni zorla götürüp büyükbabana teslim etmeye çalışabilirler.
Peki sen ne yapacaksın? diye sordu Caera; gözleri sokak ağzından hızla geçen küçük bir çocuğun bulanık görüntüsüne kaymıştı.
Regis ve ben şehirde Hortlaklara dair bir iz arayacağız.
Sylvie elimi tutup hafifçe sıktı, sonra bıraktı. Başın belaya girerse bana ulaş. Evet, daha önce Hortlaklarla karşılaştığını biliyorum ama sakın rehavete kapılma.
Sarayda dikkatli olun, diye cevap verdim. Orasının politik bir bataklık olacağı kesin.
Caera ve Sylvie ara sokaktan çıkıp şehrin içinden saraya doğru yöneldiler. Ben bir evin çatısına sıçrayıp Realmheart'ı etkinleştirdim; Regis bir kez daha çekirdeğimin içinde yerini aldı. Onların Etistin sokaklarında ilerleyip gözden kayboluşlarını izledim, ardından dikkatimi asıl görevime verdim.
Atmosferdeki mana her yerde parlıyordu; belirli elementler bulundukları yerlerle uyum içindeydi. Toprak nitelikli mana yere ve taş duvarlara tutunurken, hava nitelikli mana rüzgarla birlikte dönüp dans ediyordu. Bu mana parçacıkları neredeyse her zaman hareket halindeydi; ya meditasyon yapan bir büyücüye çekiliyorlar, ya bir büyünün kaynağından uzağa itiliyorlar ya da mananın kendi doğasındaki mekanik özelliklere uygun olarak dünyada yol alıyorlardı.
Atmosferdeki eter çok daha az yoğundu. Mana parçacıkları arasındaki boşlukları dolduran ince, mor bir perde gibi görünüyordu.
Benim ilgilendiğim şey, tam olarak bu iki güç arasındaki etkileşimdi.
Hortlaklar etere müdahale edemezlerdi, bu yüzden varlıklarını gizlemek için onu manipüle edemezlerdi. Manayı ne kadar etkili kullanabildiklerinden emin değildim, bu yüzden arayışımda sadece Realmheart'a güvenemezdim. Bu ilahi rün, görünmez veya illüzyon altındaki bir büyücünün kümelenmiş manasını görmemi sağlasa da, mana üzerinde yeterince gelişmiş bir kontrolü olan bir büyücünün, özellikle de mana rotasyonuna benzer bir teknikle mana giriş ve çıkışını dengeliyorsa, kendini tamamen saptanamaz kılabileceğini tahmin ediyordum.
Uçma yeteneğimi uzun zamandır olmadığı kadar özleyerek, görüş alanımı en üst düzeye çıkarmak için mümkün olduğunca yüksekte kalmaya çalışarak bir çatıdan diğerine atladım. Eter ve mana arasındaki etkileşim çok inceydi ve kolayca gözden kaçabilirdi.
Üstelik aranacak koca bir şehir var, diye düşündüm; neşem kaçmıştı. Yine de, sarayda bir şeylerin olmasını beklemektense proaktif bir yaklaşım daha iyi görünüyordu.
Eterin duyularımı keskinleştirmesi ve Realmheart'ın mana parçacıklarını görmemi sağlamasıyla, belirgin bir kaynağı olmayan yoğunlaşmış mana, bastırılmış bir mana imzası kırıntısı veya gizlenmiş ama güçlü bir mana kaynağına işaret edebilecek atmosferik eter değişimlerini arayarak bir mahalleden diğerine ilerledim.
Bu sırada Sylvie ve Caera saraya ulaşmışlardı ancak hâlâ Kathyln ile görüşmek için bekliyorlardı.
Arama yaparken şehrin savaştan önceki halini hatırlamaya çalıştım ama zihnimde canlandıramadım. Şehri körfeze inen yamaçtan koparan o devasa surların eskiden orada olmadığını biliyordum. Şehrin bölgeleri yeniden şekillendirilmiş, birbirlerinden duvarlarla ayrılmıştı; hatta bazı mahalleler tamamen haritadan silinmişti. Etistin hâlâ askeri bir havaya sahipti; ülke siyasetinin kalbi olan müstahkem bir merkeze dönüştürülmüştü ama insanlar sanki hiçbir şeyin farkında değillermiş gibi hareket ediyorlardı.
Aklıma bir fikir geldi. İkinci bir göz gibi hareket eden Regis'e, İnsanların tuhaf davrandığı yerlere dikkat et, diye seslendim. Farkında olmadan kaçındıkları noktaları kolla. Gelip geçenlerin huzursuzca bakıp hızla uzaklaştığı yerleri bul.
Tabii, ne demek, diye cevap verdi Regis, sesinden alaycılık akıyordu. Sanki samanlıkta iğne aramıyoruz. Üstelik herkesi öldürmeye ayarlı, görünmez bir iğne.
Aramaya devam ederken sokağa atladım, bir çamaşır ipinden soluk turkuaz rengi bir pelerin aşırdım ve bir pantolonun cebine madeni bir para bıraktım. Derin kapüşon, buğday sarısı saçlarımı ve altın rengi gözlerimi gizlemeye yetmişti.
Aynı zamanda Realmheart ile birlikte Tanrı Adımı yeteneğini etkinleştirdiğimde Tanrı Rünleri’nin yaydığı ışığı da örtüyordu.
Kalabalığın arasına süzüldüm ve kendimi duyularıma bıraktım. Görüntüleri ve sesleri duyuyor, ama aynı zamanda mananın o çekim gücünü, yani altıncı duyumu da hissediyordum. Bu hissin üzerinde, etrafımdaki her noktayı birbirine bağlayan eterik yolların görüntüsü ve şarkısı yankılanıyordu.
Şehrin akışını takip ettim, insanların doğal devinimiyle birlikte hareket ettim. Mana, eter ve insan sezgisinin birleştiği o noktada avımı bulacağımdan emindim.
Zamanın geçişi anlamsız bir bulanıklığa dönüştü; tamamen diğerlerine odaklandığım için zaman algımı kaybetmiştim. Adımlarım otomatiğe bağlanmıştı; bir çocuğun inlemesini duymak için başımı hafifçe çevirmem veya karanlık bir kapı eşiğinden hızla geçen bir kadını izlemem bilinçli bir çaba gerektirmiyordu.
Şurada, diye düşündü Regis, bir süre sonra uzaklardaki şehir surlarının bir noktasına odaklanarak.
Zihninin izini sürdüğümde iki muhafızın donup kaldığını, birbirlerine bakıştıklarını gördüm. Eter gözlerime hücum etti, görüşümü keskinleştirerek uzak noktaya odaklanmamı sağladı. Muhafızların benzi atmıştı, terliyorlardı; gözlerindeki o soru apaçıktı: Neden aniden korkmaya başladım? Aynı anda arkalarını dönüp devriye rotaları boyunca yürümeye başladılar ama bu doğal olamayacak kadar hızlı bir kaçıştı.
Bir binanın gölgesine süzüldüm; güneşin batmakta olduğunu ve gölgelerin derinleştiğini fark ettim. Kapüşonum inik, sırtım kambur bir halde surlara doğru ilerledim; görme ve işitme duyularımı bastırıp tamamen mana ve etere odaklandım.
İşte oradaydı, aradığım şey: Eterik yollarda hafif bir bozulma, atmosferdeki manada ufak bir seğirme.
Sonra kayboldu.
Kaşlarımı çatarak duyularımı tekrar genişlettim, yakındaki benzer bir olguyu taradım. Hissetmeyince risk alıp surların tepesine sıçradım, hemen alçak taş kenarın arkasına çömelip gözlerimle aramaya başladım.
Keskin gözlü yoldaşım yine benden önce fark etti. Pazaryeri.
Sıra evlerin çatıları üzerinden aşağı süzülerek bölge surunun dibine sıkışmış küçük pazar meydanını taradım. O duvarın altında gölgeler daha da derinleşiyordu ve işte oradaydı!
Pazaryerinden güçlü bir mana kaynağı yayılmıyordu; tek mana imzaları turuncu çekirdek seviyesini geçmeyen birkaç büyücüye aitti. Ancak o gölgelerin kalbinde, atmosferik mana çok hafifçe bozuluyordu. O kadar belirsizdi ki, eterik yollardaki o minicik sapma olmasaydı bunu kaçırabilirdim; sanki güçlü bir mana kaynağı etrafındaki etere baskı yapıyordu.
Gölgelere yaklaşan herkes yönünü değiştiriyor, aniden üşümüş gibi kollarını birbirine doluyor veya titreyerek pazaryerinin başka bir köşesine koşturuyordu.
O noktadan gözümü ayırmadan oraya doğru hareket etmeye başladım.
Bozulma çözüldü; mana ve eter gevşeyerek normal hallerine döndü.
Ancak bozulmayı tekrar bulmam uzun sürmedi; şimdi surun diğer tarafında, bir kulenin gölgeleri arasındaydı.
Şehirden dışarı çıkıyor, dedi Regis.
Onu gördüğümüzü biliyor.
Pelerini üzerimden atıp Regis’e baskı yaptım; uzun gölgemden sıyrılarak pençelerini surun kenarına dayadı. Eterik yollar önümde açıldı ve bir anda kulenin gölgesinde belirdim; kollarımda ve bacaklarımda mor yıldırımlar çakıyordu.
Görünmez figürün yaydığı baskıyı yarım saniye boyunca hissettim, sonra yok oldu.
Şehrin dış surlarının tepesinde! dedi Regis, daha iyi görebilmek için sur boyunca koşarken heyecanla beni yönlendirerek.
Yolları hissederek tekrar Tanrı Adımı kullandım, bu sefer şehrin güney ucundaki yüksek dış surun üzerindeki bir muhafız kulübesinin gölgesinde belirdim.
Çoktan gitmiş, diye soludu Regis. Surların ötesinde bir yerde.
Bu sefer aramam gerekmişti ama artık kalıbı görmeye başlıyordum.
Surun güneyinde, savaş öncesinde ve sırasında yıkılanların yerine pek çok alçak bina inşa edilmişti. Onların gölgelerini taradım ve bozulmayı, tam tekrar kaybolup birkaç yüz metre ötedeki bir binanın arkasında belirirken yakaladım.
Eterik yollar beni oraya taşıdı ve yine bozulma tam yok olurken orada belirdim.
Uzaktan, onun duyuları aracılığıyla Regis'in yüksek surdan aşağı atladığını ve arkamdan koşmaya başladığını hissettim.
Bozulmayı bulup tekrar Tanrı Adımı ile peşine düştüm; ancak ben avımı aramak zorundayken o sadece koşmaya devam ediyordu ve yine bir adım önümde kalmayı başarıyordu.
Birkaç hızlı sıçrayıştan sonra şehir surlarının dışına kurulmuş varoşların sonuna ulaştık. Körfeze yaklaşan bu taşlı bozkırlarda yetişen az sayıda ağaç da savaş sırasında kesilmişti; bu da bir milden fazla bir alan için görüşü tamamen açıyordu. Tek gölge kaynağı yabani çalılar veya cılız genç ağaçlardı.
Ama güneş artık neredeyse batmıştı ve gölgeler her an daha da uzuyordu.
Bozulma büyük bir kayanın gölgesinde belirdi ve aniden doğuya saptı. Kayanın ötesindeki alanı taradım; orada bir dizi yabani meyve çalısı, göze çarpan tek gölge kaynağıydı.
Eter içindeki yolu çizerek, hiç beklemeden önce kayaya, sonra da çalılara Tanrı Adımı ile sıçradım.
Tam yanımda, gölgelerin arasından çıkan pençeler gibi şişen o bozulmayı görünce normalde dişlerimi göstererek gülerdim ama vaktim yoktu.
Havadan, boğazımı hedef alan kara bir buz parçası fırladı. Saldırıyı savuşturdum ama bıçağı tutan gizli kolu yakalamak için uzandığımda boşluktan başka bir şey bulamadım. Yan taraftan kalçama, ardından önümden kaburgalarımın altından kalbime doğru başka bıçaklar saplandı.
Her iki darbeyi de engelledim; üçüncü darbenin etkisini çalıları küle çeviren eterik bir patlamayla birleştirdim. Patlamanın hemen ardından yumruğumda bir eter kılıcı belirdi ve kollarımda kusursuz bir sırayla patlayan eterin hızıyla, bozulmanın merkezine doğru savruldu.
Kılıcın direnişle karşılaştığını hissettim; hedefimin etine ve kemiğine saplanmıştı.
Hedefim yerde yuvarlanıp tekrar ayağa kalkarken, gölgeler omuzlarından çekilen bir pelerin gibi döküldü. Kollarından biri tamamen kopmuştu ve kanlı uzuv aramızda, yerde yatıyordu. Zayıf, solgun adam kalan eliyle oluk oluk kanayan omuzu bastırıyor, dağınık koyu renk saçlarının arasından parlak kırmızı gözleriyle bana dik dik bakıyordu. “Yükselen...” dedi; sesi içinden süzülüp kulak zarlarımı lekeliyordu.
“Geri kalanlar nerede?” diye çıkıştım; aramıza mesafe koymuştum ama en ufak bir seğirmesinde karşı saldırıya geçmeye hazırdım.
Başını salladı ama yüzünde hissedilen acının ötesinde hiçbir duygu yoktu. “Geçen sefer uyarı yoktu. Yüce Egemen senin ne olduğunu onlara söylemedi. Dişe diş bir dövüş, gerçek bir dövüş. Ölmüş olsalar bile onlar için nadir bir ısmarla... Bir daha olmayacak, yükselen. Ama senin için burada değilim. Karanlıktaki bıçaklarız, ama senin için değil.”
“Yanlış kıtada duruyorsun,” dedim ağırlığımı hafifçe öne vererek. “Bu da demek oluyor ki, sen benim için burada olmasan bile, ben senin için buradayım. Şimdi söyle, diğerleri nerede? Burada yalnız olmadığını biliyorum.”
Regis arkadan yaklaştı ve Wraith’i diğer taraftan kıstırmak için etrafında dolanmaya başladı.
Solgun adam başını tekrar salladı ve garip bir şekilde rahatlamış göründü. “Zaten çok geç. Kaçış yok, konuşmak yok, kazanmak yok.”
Başımı hafifçe yana eğdim. “Ben kaçmıyorum ama sana söz veriyorum, kazanabilirim. Konuşma kısmını ise bitirmek üzereyim. Eğer yapamıyorsan—”
“Sen değil, yükselen. O izliyor.” Kırmızı gözünü işaret etti. “Gözüm onun gözünde. O biliyor. Bu yüzden zaten çok geç.”
“O mu? Agrona’dan mı bahsediyorsun? O—” Wraith’in içinde ve etrafında mana şişince istemsizce bir adım geri çekildim.
Nefesi kesilerek hırıldadı ve tek dizinin üzerine çöktü, ardından ağzının kenarlarından koyu kanlar süzülürken genişçe sırıtarak bana baktı.
Regis, geri çekil!
Mana patladığı anda Tanrı Adımı ile oradan uzaklaştım.
Birkaç yüz metre öteden, eterik elektrikler hâlâ uzuvlarımdan aşağı dökülürken, Wraith’in bedeninden kara bir mana ve kan demiri dikenlerinden oluşan bir novanın fışkırmasını izledim. Her yöne yüz metre boyunca toprağı parçalayan ölümcül bir kubbe şeklinde dışarı püskürdü. Patlamanın ardından uzun saniyeler boyunca kara metal dikenler yağmaya devam etti.
Regis yanıma gelene kadar o diken tarlasına bakmaya devam ettim. “Şu Alacryalılar ve kan lanetleri...” Cevap vermeyince ekledi: “Tamam mı sence? Saldırı savuşturuldu mu?”
“Hayır,” dedim gerçeği bilerek.
Saldırıyı durduramamıştık. Sadece olayların gidişatını, artık bilmediğimiz bir geleceğe doğru değiştirmiştik.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.