Orak Melzri, yoğun toz bulutunun içinde süzülerek öne çıktı. Altındaki Toprakdoğan Enstitüsü'nün ön duvarı bir harabeye dönmüş, taş yığınlarının arasına cüce savaşçıların bedenleri saçılmıştı. Bembeyaz saçları kanla pembeleşmişti; uçarken bile bir kolunu diğeriyle destekliyordu. Bütün dikkatini bana vermişti, ifadesi soğuk ve son derece ciddiydi. Kana susamışlığındaki o sade, hesapsız kararlılıkta öyle korkunç bir şey vardı ki gözlerimi kaçırmak zorunda kaldım.
Seth ve Mayla hemen yan tarafta, kırık taş karoların altında yarı yarıya sıkışmış durumdaydı. Titreşen bir küre kalkanı, çöken duvarın ağır parçalarını güçbela engelliyordu. Seth konsantrasyonla yüzünü buruşturmuş, gözlerini sıkıca kapatmıştı; yüzünü kaplayan çamurlu tozun üzerinde terden küçük hatlar açılmıştı. Mayla ise onun kolunun altına sığınmıştı.
Boo, molozların arasından kendini dışarı çekerken öfkeyle kükredi. Alacryalı öğrenci Valen, Boo'nun bedeninin boşalttığı çukurda yatıyordu. Sağ mı ölü mü anlayamadım.
Caera, Claire veya Enola'dan ise hiçbir iz yoktu.
Odanın arka tarafından gelen ve sallantılı ayaklar altında kayan taş sesleri gözlerimi o tarafa çevirdi. Annem yerden kalkmaya çalışıyordu. Genişlemiş gözleri odayı hızla taradı ve sonunda beni buldu. Rahat bir nefes verirken sanki küçülmüş gibi oldu, ardından bakışları kaydı ve yüzü dehşetle şekil değiştirdi.
Başımı hızla geriye çevirdim. Melzri tam tepemde uçuyordu. Bivrae'nin örümceğimsi silüeti arkasında, tozla boğulmuş karanlığın içinde ürkütücü bir şekilde pusuya yatmıştı.
Boo'dan bir kükreme yükseldi; pençeleri dışarıda, dişleri kenetlenmiş halde kendini Orak'ın üzerine attı. Kadın bir anda kayboldu, sadece diğer tarafımda yeniden belirmek için. Beni yakalamak üzere aşağı uzandı ancak soluk parmakları deri zırhımın önünü kavramak yerine, üzerimde beliren parlak gümüş bir çizgiye çarptı. İkimiz de bu manifestasyona şaşkınlıkla baktık. Ardından gümüş çizgi şiddetle büküldü, elinden kurtularak kadını geriye doğru savurdu.
Gümüşışık yeniden hareketsiz bir halde göğsüme yerleşirken Boo üzerimden geçti. Annem bir an sonra yanıma koştu, ellerinde iyileştirme büyüsü çoktan parıldamaya başlamıştı. Kızıl mızrağına dayanan Bairon da gözümün ucunda belirdi.
Patlamanın çizikleri ve derin morlukları annemin dokunuşuyla silinip giderken nefesim rahatladı.
Hornfels, Seth ve Mayla'yı ezen kayaları kenara çekip onları kurtarırken arka taraflardan Caera'nın sesi duyuldu: "Sorun yok Eleanor, buradayız."
Melzri, hâlâ toz bulutunun içinde büyük ölçüde gizlenmiş olan Bivrae'ye doğru yarı yarıya dönerek delice bir kahkaha attı. "Şaka yapıyor olmalısınız. Gerçekten hepiniz bu velet için ölmeyi mi planlıyorsunuz?"
Kimse kımıldamadı. Kimse konuşmadı. Etrafımdaki insanlara baktıkça göğsümdeki baskı gittikçe arttı, gözlerimden yaşlar boşanacak raddeye geldi. Gümüşışık'ı bir baston gibi kullanarak kendimi yukarı kaldırdım. Annem önüme geçmeye çalıştı ama boşta kalan elimi omzuna koydum. Gözlerimin içine baktı; kendi gözlerinde dehşet, kabulleniş ve çaresizlikten oluşan duygusal bir simya okunuyordu. Bu bakış bana, bizi bu düşmandan koruyamayacağını bilse bile bunu denerken ölmeye hazır olduğunu ve bununla barıştığını açıkça anlatıyordu.
Ama ben hazır değildim.
Narin ama kararlı bir baskıyla kenara çekilmesini sağladım ve öne doğru bir adım attım. Boo'dan iniltiye benzer alçak bir sızlanma yükseldi ama olduğu yerde kaldı. Sol elim, hâlâ kirişsiz bir yay formunda olan Gümüşışık'ın etrafında sıkı bir yumruk halini aldı; diğer silahımın nereye gittiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. "Beni öldürmek kardeşini geri getirmeyecek."
Melzri bana sanki iki kere ikinin yeşil ettiğini söylemişim gibi baktı. "Geri getirmek mi?" diye alay etti. "Yanlış anlamışsın. Viessa'ya karşı hiçbir sevgim yoktu, onun da bana. Seninki sadece teraziyi dengeliyor. Bu bir görev, kırık bir kalbin öfke dolu intikam arayışı değil. Ben Vritra soyundanım, bir Orak'ım; intikam peşinde iki kıtada terör estiren öfkeli bir çocuk değil."
"Ben de Vritra soyundanım," dedi Caera. Mana imzası zayıf yayılsa da sesi güçlüydü. "Ancak damarlarımda Vritra klanının siyah kanı akıyor diye onların bencil arzularına köle olmak zorunda değilim. Orak Viessa, Yüce Hükümdar'ın emirlerini yerine getirirken öldü, değil mi? Talihsizliğin için onu suçla, bizi değ—"
"Kes sesini," diye çıkıştı Orak. Çenesindeki bir kas seğirdi, bu da ona hafifçe çıldırmış bir hava kattı. "Yoruldum ve bu anlamsız dövüşten bıktım. Ya kızın ölmesine izin verin ya da onun ömrünü birkaç an uzatmak için ölün. Her iki şekilde de bunu hızlı ve sessizce yapın, çünkü sızlanmalarınız beni tüketiyor."
Odayı birden, sanki güneşin önüne koyu bir bulut gelmiş gibi ani bir soğuk kapladı. Melzri'nin arkasındaki şehirden muazzam bir güç patlaması, ardından da kitlesel bir mana kayması hissettim. İçgüdüsel olarak gelişmiş duyularıma daha fazla odaklandığımda, uzaktaki ordunun mana imzalarının birer birer mum gibi söndüğünü fark ettim.
Mayla nefesi kesilerek dizlerinin üzerine çöktü. Büyü biçimlerinden biri aktifti, dışarı mana yayıyordu. Gözleri sıkıca kapalıydı ama kapaklarının arkasında hızla hareket ediyordu. "Savaş... o—"
Daha önce de insanların öldüğünü hissetmiştim ama bu farklıydı. Birisi bir şey yapmış, bir şey çözmüştü...
Melzri'ye doğru bir adım daha atarak "Ona söyle," diye ısrar etti Mayla. Orak'ın hareket ettiğini bile göremeden beni ikiye yarabileceğini biliyordum ama dövüşmek yerine konuşma tuzağına çoktan düşmüştü. Seris ve Cylrit hâlâ dışarıdaydı, Lyra da öyle. Ve canavar çekirdeğiyle güçlendirilmiş koskoca bir Dicathia savaşçıları ordusu. Onu sadece yeterince uzun süre oyalayabilseydim... "Ne gördüğünü ona söyle, Mayla."
Mayla'nın sesi pürüzlüydü: "Leydi Seris'ten siyah sis bulutları yayılıyor. Çekirge sürüsü gibi, tenlerine nüfuz edip manalarını yiyorlar."
Melzri'nin yüzü karardı ve arkasını dönüp yıkılmış girişten dışarı baktı.
Yaverin az önce durduğu yerde farklı bir silüetin dikildiğini ancak o zaman fark ettim. Yeni gelenin ayaklarının dibinde, keskin açılı bir beden yığını yatıyordu ve hiç mana imzası yaymıyordu.
Melzri tiksintiyle dudak büktü. "Cylrit. Zavallı Bivrae'yi sırtından mı bıçakladın? Ne kadar da onursuzca."
Cylrit öne doğru bir adım atarak "Leydi Seris'ten bir mesaj getiriyorum," dedi. Siyah saçları savaştan dolayı darmadağınık olmuştu ve zırhında birkaç derin yarık vardı. "Sizinle bizzat konuşmak istiyor. Geri dönülemez bir şey yapmadan önce, şu anki görevini bitirene kadar beklemenizi rica ediyor."
Melzri taşıdığı iki kılıcı daha sıkı kavrayarak ona baktı. Sırtını ona dönerken mekanik bir ses tonuyla "Görevimi yapacağım," dedi.
Cylrit öne doğru uçtu, kılıcı karanlık bir karartı halinde indi. Kadın darbeyi savuşturmak için iki kılıcını birden kaldırdı, ardından Cylrit onunla bizim aramızda durdu. "Çok beklemenize gerek kalmayacak," dedi. Sesi, kılıçların ucunda değil de bir fincan çay eşliğinde sohbet ediyorlarmışçasına sakindi.
"Orak Melzri Vritra."
Görüşü engelleyen toz bulutlarının arasından topallayarak bir kişi daha belirdi. İnci rengi saçları ve beyaz cübbeleri içsel bir ışıkla parıldıyor, geçtiği yerdeki tozu dağıtıyordu.
Melzri tekrar döndü, onun yaklaşmasını okunaksız bir ifadeyle izledi. "Seris," dedi hoşnutsuzlukla dişlerini gıcırdatarak. "İsimsiz, kaçak ve soy haini."
Odak noktası Seris'te olduğu için sağ elimi, Gümüşışık'ın bir kirişi olsaydı bulunacağı yere doğru yavaşça santim santim yaklaştırdım.
Seris temkinli bir şekilde "Geri çekil, Melzri," dedi.
Melzri aynı tonla "Burada emirleri sen vermiyorsun," diye karşılık verdi. "Hakkım olan kanı alacağım."
Parmak uçlarım havanı sıktı, göremediğim bir kirişi aradı. Lütfen Gümüşışık. Beni seçtin, yardım et. Seris, Melzri'yi vazgeçiremezse burada öylece donup kalmış bir av gibi beklemeyecektim.
Seris başını sallarken inci rengi saçları savaş cübbesinin parlak beyaz omuzluklarına döküldü. "Yüreğin kan için böyle delice atıyorsa, Nızrak'ı neden öldürmedin?"
Melzri "Çünkü sen araya girdin!" diye haykırdı ama sesindeki kırılma bana yalan söylediğini hissettirdi.
Bairon alınmış bir halde katılaştı. "Dövüşümüz henüz bitmemişti, Orak."
"Onu öldürmedin çünkü senin ilgini çekiyor," dedi Seris. Sesi, annemin ben küçükken kendi çocukça kararlarımı bana açıklarken kullandığı tonun birebir aynısıydı. "Macera ve heyecan arzuluyorsun. Meydan okunmaya açsın. Bu, kanın tezahür etmeden önce bile kaçamadığın bir özelliğin. Onu öldürmek, potansiyelindeki kader ipliğini kesmek olurdu."
Parmaklarım havayı tekrar tırmaladı, var olmayan bir kirişi beyhude bir şekilde aradı; sırf katı bir irade gücüyle onu var edebilmeyi umuyordu.
Melzri, sanki orada olduğumuzu unutmuş gibi sırtı tamamen bize dönük halde "Sorunun ne biliyor musun Seris?" diye sordu. "Her şeyi, her zaman bildiğini sanıyorsun. Bütün Oraklar arasında aslında ona en çok benzeyen sensin."
Seris kabullenerek başını salladı. "Belki de bu yüzden henüz kabul etmediğin şeyi görebiliyorum: Agrona'nın hem bu dünyaya hem de Epheotus'a hükmettiği bir gelecekte Orak Melzri Vritra nasıl bir rol oynayacak? O gelecekte, Agrona'nın sana verecek bir yeri kalsa bile seni heyecanlandıracak ne olabilir?"
Melzri bu kez sessiz kaldı.
"Ama seni Agrona'nın üzerindeki tahakkümünden kurtarabilir ve sana geleceğe dair farklı bir vizyon gösterebilirim. Benim bir tanrıyı öldürmeme yardım ettiğin ve böylece dünyanın yeni bir çağının doğuşuna tanıklık ettiğin bir vizyon."
"Sen..." Melzri, çaresiz bir kahkahanın mizahsız hırıltısıyla kendi sözünü kesti. "Beni çok iyi bildiğini iddia ediyorsun ama yine de tüm hayatım boyunca uğruna savaştığım her şeye sırtımı dönmemi mi bekliyorsun? Amacımı terk etmemi mi? Söylediğimi geri alıyorum Seris. Sen bir budalasıın."
Parmaklarım bir şeye takıldı ve altlarında parıldayan gümüş renkte bir mana kirişi belirdi. Yayın gövdesi bükülerek şekil aldı. İçine mana doldurarak bir ok oluşturdum ve geriye doğru çektim.
Kiriş milim kımıldamadı.
"Uğruna çabaladığın şey başından beri bir illüzyondan ibaretti ve öyle kalmaya da devam edecek. Bu savaş bunu zaten kanıtlamadı mı? Attığımız her adımda ortaya çıkan yeni bir güç, kendinden önceki tüm mücadeleleri hükümsüz kıldı. Hayaletler bizim varlığımızı gereksiz kıldı, şimdi ise onlar asuraların önünde diz çökecek. Bu durum doğal sonuna vardığında, geriye sadece Agrona’nın kendisi kalacak. Sen ise kendi geleceğini heba etme pahasına onun geleceğini inşa etmek için tüm hayatını savaşarak harcamış olacaksın."
Melzri’nin Seris’i gerçekten dinliyor gibi görünmesi karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim ama yine de kirişi çekme çabamdan vazgeçmedim. Ancak ne kadar zorlarsam zorlayayım, Gümüşışık daha fazla bükülmeyi reddediyordu.
"Ona karşı koyamazsın," dedi Melzri bir anlık sessizliğin ardından. "Haklı olsan ve tüm hayatımız bu savaşın sonucuyla anlamını yitirse bile, bu hiçbir şeyi değiştirmez. Hangi taraf için savaşırsan savaş, varacağımız yer aynı."
"Agrona’ya karşı koymanın mümkün olduğunun kanıtı hemen şurada duruyor," diyen Seris, parmağıyla Caera’yı işaret etti. "Anlat ona Caera, nasıl hâlâ hayatta kalabildiğini anlat."
Caera önce hafifçe duraksadı. "Aslında Eleanor ve annesi sayesinde oldu..." diyerek yaşananların bir kısmını kesik kesik açıklamaya başladı.
Seris, üzerindeki yorgunluktan sıyrılarak muzafferane bir edayla gülümsedi. "Gördün mü? Sadece tek bir büyü formuna sahip sıradan bir genç kız, Agrona’nın bizzat koyduğu laneti kırdı. Buradaki insanlar, Alacryalı ya da Dicathian fark etmeksizin, imkânsız görünen anlarda bile birbirlerini korumak ve ona karşı durabilmek için her şeylerini riske attılar. Şimdi kalkıp da onlara bu savaşın sonucunun ya da verdikleri mücadelenin hiçbir önemi olmadığını söyleyemezsin."
Etraf o kadar derin bir sessizliğe büründü ki, uzaklardan gelen bağrışlar ve mana canavarı zırhlarının mekanik uğultuları net bir şekilde duyulur oldu.
Melzri uzun uzun Seris’e baktı. Ardından bakışlarını gruptakilerin üzerinde gezdirip en sonunda bende sabitledi. Aramızdaki bu sessiz bakışmaya bir anlam veremedim. Gergin geçen birkaç saniyenin ardından alaycı bir ses çıkardı ve aniden havaya sıçradı. Seris’in başının üzerinden süzülüp uzaklaşarak gözden kayboldu. Mana imzası da hiçbir iz kalmayana dek silinip gitti.
Seris, yüzünde ifadesiz bir mimikle onun gidişini izledi. Birkaç saniye sonra bakışlarını tekrar bize çevirdi; sanki üzerimizdeki büyü bir anda bozulmuş gibiydi.
Annem, son birkaç dakikanın tüm gerginliğini üzerinden atarak beni kemiklerimi sızlatan bir sarılmayla kucakladı. Ama fazla kalmadı. Alnını nazikçe alnıma değdirdikten sonra hızla yanımızdan ayrıldı. Önce Valen’a, ardından Enola’ya koşarak bilinçlerini yerine getirecek kadar yaralarını iyileştirdi.
Gümüşışık’ın kirişi kayboldu ve yayın gövdesi eski düz haline döndü. Seris, yaya hafif bir hüznün gölgesinde baktıktan sonra odak noktasını Caera’ya çevirdi. "Laneti kendi başına nasıl alt edeceğini keşfetmiş olmana... sevindim. Bunu başaracağını umuyordum."
Caera, hafifçe başını eğerek Seris’i selamladı, kaşları çatılmıştı. "Şey, evet. Teşekkür ederim."
Seris’in keskin gözleri bir kez daha bana kaydı, ardından gözlerini dört Alacryalı öğrenciye dikti. Enola, Seris’in karşısında dik durabilmek için çabalayarak ayağa kalktı; Valen ise gözleri hafifçe kaymış bir halde molozların arasında oturmaya devam etti. Seth ve Mayla diğerlerinden biraz uzakta duruyor, eklemleri beyazlayana kadar birbirlerinin ellerini sıkıyorlardı.
"Peki ya diğerleri..." Seris, aniden işinin ehli bir edayla yanlarına yaklaştı. "Zihninizi kontrol altında tutmakla iyi bir iş çıkardınız ama korkarım bu sadece bir zaman meselesi. Şimdilik..."
Vücudundan taşan siyah bir sis, öğrencilerin etrafını sarıp içlerine sızdı. Kendi manasının yoğunluğu karşısında belirsizleşse de onların manasının bedenlerinden dışarı itildiğini hissettim; bu, benim büyü formumla yaptığıma neredeyse taban tabana zıttı. Çekirdeklerinin aniden boşalmasının yarattığı tepkimiyle hepsi bir anda yere yığıldı.
"Kalıcı bir çözüm bulana kadar bu sizi güvende tutacak," diye açıkladı Seris. "Bilinçli olarak çekirdeklerinizi doldurmaya çalışmayın. Bedeniniz bunu içgüdüsel olarak yapacaktır ama mana birikmeden onu dışarı atarsanız güvende kalırsınız."
Ardından Bairon’a döndü. "Bugün iyi dövüştün, Mızrak Wykes. Sizi gerçeklere ikna etmem bu kadar uzun sürdüğü için üzgünüm. Her neyse, Komutanınız Eralith yukarıda, şehirdeki tüm Alacryalılar için... düzenlemeler... yapıyor. Mızrağına ihtiyaç duyabilir." Bairon tereddüt edince ekledi: "Muhafız Bivrae öldü, Melzri ise artık sizin için bir tehdit değil. Kıtanın diğer yerlerinde savaş devam edebilir ama Vildorial şimdilik güvende."
"Onu zaman gösterecek," dedi Bairon, ona şüpheci gözlerle bakarak. Yine de gitmeden önce bana başıyla hafif bir onay verdi; bu küçük jest göğsümde gurur dolu sıcak bir his uyandırdı. Ardından havalanarak uzaklaştı.
Sonunda Seris bana doğru adımladı. Boo yaklaşarak tüylü gövdesini bana yasladı; nefes alışını ve hızla çarpan nabzını hissedebiliyordum. Ön duvarın patlamasından sağ kurtulan bazı cüceleri iyileştirmeye çalışan annem, yaptığı işi bırakıp bizi izlemeye başladı.
"Ağabeyinden çok şey var sende, Eleanor." Gözleri dipsiz karanlık birer kuyu gibi beni içine çekiyordu. "Güçlü olman güzel. Bu dünya Arthur’un gücüne bel bağlamış olabilir ama onun gücü de sana ve annene bağlı." Kaşlarını çatarken dudaklarında hafif bir kıvrılma belirdi, bana muzip bir bakış attı. "Onun gücünü yere sabitleyen iki çapa gibisiniz. Siz olmasaydınız, o bağlarından kopup sürüklenirdi. O zaman geri kalanımıza ne olurdu, kim bilir."
Ağzım açık kalmıştı ama bu beklenmedik sözlere verecek tek bir cevap bile bulamadım.
Ancak Seris’in dikkati çoktan başka bir yere kaymıştı. "Caera, benimle gel. Yapılacak çok şey var, sana ihtiyacım var."
Caera yutkundu. "Soydaşlarım... ve Arian. Çok ağır yaralıydı. Bir şifacı arıyordum—"
"Gel, beni ona götür," dedi Seris sert bir hareketle. Ardından savaş cübbesi arkasında dalgalanarak hızla yürümeye başladı.
Caera da tıpkı Bairon gibi bir an tereddüt etti ama kararlı bir Orak’ın emrine uymaktan başka çaresi yok gibiydi, bu yüzden peşinden gitti. Ben de arkalarından gitmeyi düşündüm; tehlike birdenbire dağılmış olsa da savaşın gerçekten bittiğine kendimi ikna edemiyordum. Meşgul kalmak, bir işe yaramak istiyordum. Ancak yaralı cücelerin en ağırlarını iyileştiren anneme baktığımda, içimden gelen bir ses olduğum yerde kalmamı söyledi.
Earthborn birliklerinin başındaki Hornfels; Seth, Mayla, Valen ve Enola’nın yukarıya, mana canavarı zırhlarından oluşan bir ordunun gözetiminde toplanan diğer Alacryalıların yanına götürülmesini sağladı. En azından Valen ve Enola’nın yukarıda aileleri vardı; mevcut durumları elverdiğince, onlara ne olduğunu öğrenmek için sabırsızlanıyorlardı.
Gitmeden önce Mayla bana doğru yaklaştı. Attığı her adımda yüzü acıyla buruşuyordu. Kollarını bana doladı. "Teşekkür ederim," diye fısıldadı.
"Yakında yanınıza geleceğim," dedim, duygusallaşarak ve ardından utanarak. "Biraz dinlenin."
Earthborn askerlerinden oluşan bir müfrezenin peşinde molozların arasından geçişlerini izlerken, artık hırpalanmış bir griffin cesedinden farksız görünen devrilmiş zırhın başında duran Claire’in yanından geçtiler. Claire, iki kolunu da kaplayan birkaç ağır bileziği ve belindeki geniş kemeri etkinleştirdi. Zırh, parça parça kaybolmaya başladı.
İşini bitirdiğinde yanına giderek, "Boyut yadigarları mı?" diye sordum.
Bana düşünceli bir şekilde baktı. "Evet, ama sadece o kadar değil. Parçaları belirli bir sıraya sokuyorlar, böylece boyut yadigarları etkinleştirildiğinde zırhı depolayıp ardından otomatik olarak yeniden inşa edebiliyor. Bu yadigarlar, büyücü olmayan birinin kullanması için özel olarak tasarlandı. Mantığını tam olarak anladığımı söyleyemem ama işe yarıyor. Tabii her şeyi doğru sırayla etkinleştirdiğin sürece."
Zırha bakakaldım, zihnim bunu kavramaya çalışırken boşuna çabalıyordu. Birkaç saniye sonra, "Exoform mu?" diye tekrarladım.
Bileziklerden birine vurdu. "Zırhlar işte. Her neyse, benimkini aşırı yüklemem gerekti ve bir şeyler yandı, bu yüzden tamir edilene kadar kimsenin işine yaramaz. Canavar Birlikleri’nin geri kalanını kontrol edip Gideon’a rapor versem iyi olacak."
O uzaklaşmaya başladığında cümlemi toparlayamayarak, "Teşekkür ederim," diye ağzımdan kaçırdım.
Durmadı, arkasını bile dönmedi. Sadece bileziklerle kaplı kolunu veda edercesine havaya kaldırdı. "Yardım edebildiğime sevindim."
Gidişini izlerken az önce yaşanan her şeye karşı içimde derin bir hayranlık belirdi. Ancak dış duvarda konuşlandırılmış olan Bolgermud ve diğer muhafızların cesetlerinin etrafından dolanmak zorunda kaldığında keyfim yine kaçtı.
Ani ve kaçınılmaz ölümlerinin görüntüsünü zihnimden atamıyordum. Ölümleri çok anlamsızdı.
Enstitü’ye doğru geri döndüm ama bu hareket gözlerimin önünde uçuşan siyah noktalara sebep oldu, aniden başım döndü. Bir adım attım, ayağım boşa bastı ve acıyla tek dizimin üstüne çöktüm. Yavaşça, devrilmeye başlayan bir ağaç gibi yan devrildim ve avlunun kırık taşları üzerine uzandım.
Her şey o kadar hızlı gelişmiş ve kendimi o kadar çok zorlamıştım ki, zihnimin ve bedenimin bu baskıya yenik düştüğünü hissedebiliyordum. Sanki olanları yukarıdan izliyor, orada yatışımı, her nefesimin kesik bir hırıltıya dönüştüğünü, gözlerimin ferinin söndüğünü görüyordum... ama paniklemedim. Hiçbir şey hissetmedim ya da düşünmedim, sadece kendimi boşluğa bıraktım.
Sonra birisi boğazımdan aşağı bir şey tıkıştırdı. İçimde patlayan bir mana kıvılcımıyla öksürerek doğrulup oturdum. Bir cüce tabip tepemde diz çökmüş, elindeki boş iksir şişesiyle sakinleştirici, yumuşak sözler fısıldıyordu. Boo da yanındaydı; bir gözü bende, diğeri ise şüpheyle tabipteydi.
"İyiyim," diye direttim, gözlerimi kırpıştırarak o boşluk anından sıyrıldım ve etrafımda olup bitene tekrar odaklandım. "Lütfen diğerlerine yardım edin."
Topraklı Enstitüsü’nün alt katlarından yukarı çıkan insan sayısı iyice artmıştı. Annem yaralı birkaç cücenin bakımını tamamlamakla meşguldü. Neyse ki henüz kendimden geçtiğimi fark etmemişti. Tabipler, şifacılar ve yetiştirici olmayan diğer sağlıkçılar, hayati tehlikesi bulunmayan yaralıların bakımı için koşturup duruyordu.
Tabibin itirazlarına aldırış etmeden ayağa kalktım; zihnimdeki son sis bulutlarını da silkine silkine dağıttım. Yorgun ve bitkindim, depoladığım mana kürelerini kullanarak sınırlarımı aşırı zorladığım için çekirdeğim sızlıyordu ama iksir beni yeniden diriltmiş gibiydi.
Boo’ya işaret ettim, birlikte elimizden geldiğince cücelere yardım etmeye başladık. Cüceler işinin ehliydi; Topraklı Enstitüsü de şehrin en parlak zihinlerini barındırıyordu. Bolgermud’un ekibini tamamen kaybetmiş olsak da şaşırtıcı bir şekilde Hornfels’in askerlerinden çok az kişi hayatını kaybetmişti. Toprak nitelikli büyücüler bir saat geçmeden yıkılan duvarı yeniden ördü.
Topraklı klanının lideri Carnelian’ın bizzat teşekkür edip bizi serbest bırakmasının ardından annem yorgun bir sesle, "Biraz dinlenip mana toplamam lazım," dedi. "Sonra şehre inip yapabileceğim bir şey var mı diye bakacağım."
Temizlik çalışmalarına yardım ederken aklımdan çıkmayan o düşünceyi dile getirip getirmemek arasında gidip geliyordum. Dudaklarımı ısırdım. En sonunda kelimeler içimde daha fazla duramadı, dökülüverdi. "Anne, Arthur için gerçekten çok endişeleniyorum. Bence biz..." Sözlerimi etrafa tedirgin gözlerle bakarak aniden kestim.
Annem endişeli gözlerle beni süzdü. "Evde konuşalım."
Beni anladığını görünce rahatlayarak başımı salladım. Birlikte yerleşim bölgesine giden tünellerden geçip eve vardık. Annem kapıyı açtı, Boo sönmüş şöminenin önüne çöküverdi.
Kaldığım yerden devam ettim: "Bence Arthur’a bakmalıyız. Şu taşla... Sürüngenin taşıyla."
Annemin kaşları çatıldı; etrafta bizi duyabilecek biri varmış gibi odayı taradı. "Ellie, ağabeyin kendini bizden bile saklamak için ne kadar uğraştı biliyorsun." Bunu söylerken sesine buruk bir pişmanlık sızmıştı. Tam olarak ne hissettiğini biliyordum. "Onu aramaya çalışırsak güvenini boşa çıkarmış oluruz. Hem o taşın gerçekten işe yarayıp yaramayacağını bile bilmiyoruz..."
Ses tonundan, beni ikna etmeye değil kendini kandırmaya çalıştığını hemen anladım. Oturmak üzereydim ama yarı yolda durup doğruldu ve dar alanda volta atmaya başladım. "Anne, Art bize doğrultulan tüm bu hamleleri önceden tahmin edemezdi ki. Ejderhaların kaybolması, Seris ile diğer Alacryalıların bize karşı cephe alması... Şu an nerede olursa olsun, bize onu koruma veya yanında durma fırsatı vermedi. Ben sadece iyi olduğundan emin olmak istiyorum."
Annem yanağının içini ısırdı; yaşadığı iç çatışma yüzünden okunuyordu.
Bir bakıma haklıydı. Arthur kesinlikle bizim veya bir başkasının onu bulmasını istemiyordu. Ama o da kusursuz değildi, o da hata yapabilirdi. Yeni tanrı rününü aldığından beri etrafındaki herkesten, benden ve annemden bile gittikçe uzaklaştığına şahit olmuştum. O gücü kullandığında sanki mantıksal hesaplamaların kölesi olup çıkıyordu. Agrona’dan korunduğu kadar kendinden de korunmaya ihtiyacı varmış gibi bir hisse kapılmaktan alıkoyamıyordum kendimi.
Annem tuttuğu nefesi koyuverince, benim isteklerime olduğu kadar kendi içgüdülerine de yenik düştüğünü anladım.
"Gel," dedi sessizce. Odayı hızlıca terk edip yatak odasına çıkan kısa koridora yöneldi.
Sinirlerimde kıvılcımlar çakarken nabzım hızlandı. İçeri girerken kapıyı kilitlediğimizden emin olmak için dönüp kontrol ettim. Sonra Boo’ya oturma odasında kalmasını işaret edip annemin peşinden gittim.
Odaya vardığımda, mat ve çok yüzeyli taşı sakladığı yerden çıkarmıştı bile. Yatağının ucuna oturmuş, yadigarı iki eliyle kavramıştı. Yanına oturduğumda bana bakmadı. Ona herhangi bir baskı yapmadım, teselli de vermedim. Hiçbir şey söylemedim. Bir yetiştirici olarak yadigarı aktif hale getirecek aether kıvılcımını ancak onun iyileştirme büyüsü çağırabilirdi. Arthur’u kontrol etmeyi en az benim kadar istediğini görebiliyordum, bu yüzden onu sıkıştırmadım.
Gergin geçen bir dakikalık sessizliğin ardından derin bir nefes alıp manasını yönlendirdi. Mana, taşın yüzeyinde belirgin bir etkileşim yaratmadan kayıp gitti; yadigara hiç emilmiyordu. Yine de taş, sadece görmek, duymak ya da çekirdeğimle hissetmek olarak tanımlayamayacağım bir hisle aktifleşti. Bu büyü, varlığımın her bir zerre mevcudiyetine dokunuyor gibiydi.
Annemin gözleri dumanlandı, zihninin başka bir yere kaydığını anladım. "Bana da göster," dedim, niyetlendiğimden daha yalvaran bir ses tonuyla.
Sağ eliyle yadigarı bırakıp benim elimi tuttu. Beni çeken büyüsünü tuhaf, uçucu ve belirgin bir şekilde yabancı bir his olarak algıladım. İçgüdülerim karşı koymamı söylese de kendimi rahatlamaya zorladım. Zihin gözümde kendimin odadan çekilip çıkarıldığını, annem olduğunu bildiğim bir güç zerrelerinin peşinden sürüklendiğimi gördüm. Mağara tavanından ve ardındaki çölden geçerek yukarı fırladık, göz açıp kapayıncaya kadar Darv’ı aştık.
Zaten hızlı atan kalbim, gideceğimiz yere giden yolu takip ederken daha da sert ve hızlı çarpmaya başladı. Karanlığa doğru çekilirken, ardından parlak bir sıvı havuzundan ve pek az şeyden oluşan küçük, alelacele inşa edilmiş bir odaya varmadan önce bir tür kırılmadan geçtiğimizi tam olarak kavrayamadım. Havuzda bağdaş kurup oturan Arthur ve Sylvie, hemen önlerinde süzülen kilit taşıyla yan yana meditasyon yapıyordu.
İkisi de kıpırdamadı, ne yaşadıklarına dair en ufak bir renk vermediler. Zihinlerinin kilit taşının içinde olduğunu biliyordum. En azından o kilit çözülene kadar kapana kısıldılar, diye düşündüm uğursuz bir hisle. Ama zarar görmemişlerdi; kimse onları bulamamıştı. Rahat bir nefes bıraktım, annemin elimi sıktığını belirsizce hissettim. Ne kadar süre orada kaldığımızı bilmiyordum ama çok uzun değildi. Annem yadigarla olan bağını koparmaya başladığında, ben de onun izinde geriye çekildim.
Gözlerimi açtım.
Windsom kapı eşiğinde durmuş, insanüstü gözlerini taşa dikmişti.
Annem şaşkınlıkla çığlık atıp yadigarı arkasına saklamaya çalıştı.
"Beni bağışlayın," dedi asura hafifçe başını eğerek. "Hem sizi korkuttuğum hem de geciktiğim için. Olaylar, Arthur’un ricasını derhal yerine getirmemi engelledi ama söz verdiğim gibi sizi Epheotus’a götürmek için buradayım."
Annemle göz göze geldik. "Elbette," dedi annem, sesi normalden biraz daha tiz çıkmıştı. "Biz hazırız. İzin verin de..."
"Djinn yadigarını da getirin," dedi Windsom, bu kez emreder bir edayla. Annem donakaldı. "Aldir, Elenoir’ı temizlerken izlendiğini hissettiğini söylemişti. Sanırım bu taş sayesinde oldu, değil mi? Özellikle Arthur’u onunla görebiliyorsanız çok işe yarayabilir."
Nefesimin kesildiğini hissettim. Nasıl biliyor?
Annem tereddüt etti. "Pek rahat hissettiğimi söyleyemeyeceğim..."
"Biz müttefikiz," diyerek sözünü kesti Windsom. Sesi sertleşmişti. Öne doğru bir adım atıp elini uzattı. "Onu sizin için ben tutarım. Siz de eşyalarınızı toplayıp çıkarsınız. Şu sıralar Epheotus’a giden yolu bulmak zor ama az sayıda kişi yapabilse de benim için hâlâ mümkün. Başka bir şey değişmeden oradan geçmemiz gerekiyor."
Annem yadigarı hâlâ teslim etmemişti. Windsom’ın yüzü hafifçe karardı.
Elimi anneme doğru uzattım. Kestane rengi gözlerini elime dikti, yüz ifadesi ketumdu. Kısa bir duraksamadan sonra yadigarı avucuma bıraktı.
Windsom sabırsızca elini salladı.
Yadigarın içindeki büyü rezervini hissetmeye çalıştım. Aether’ı algılayamıyordum ama manaya karşı nasıl hareket ettiğini seziyordum. Eyleme geçmeden önce manamı toplamaya cüret edemeden, yadigarın kalbine doğru elimden geldiğince ani ve güçlü bir saf mana dalgası saldım.
Taş, birden fazla yüzeyinden çatlayarak yarıldı.
Gözlerimi kırılan kaya parçasından yavaşça Windsom’a kaydırdım. Tek tepkisi çenesini sıkmak olmuştu.
"Hiç akıllıca değil, küçük Eleanor. Lord Indrath, sizi güvende tutmak için bunca riski göze alırken güvensizliğinizin bu şekilde dışa vurulmasından hoşnut kalmayacaktır." Windsom, buram buram hayal kırıklığı yayarak başını salladı. "Yine de buradaki görevim belli. Gelin. Epheotus sizi bekliyor."
Ayağa kalktım, boğazımı temizledim ve taşı yatağın altına fırlattım. Windsom taşın yuvarlanışını izledi ama onu almak için hamle yapmadı; topuklarının üzerinde dönüp hızla uzaklaştı.
Annem parmaklarını parmaklarıma kenetlerken ellerim titriyordu. Sadece doğru şeyi yapmış olmayı umabiliyordum. Annem destek olmak istercesine elimi bir kez daha sıktı ve başını salladı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.