Vajrakor’un gergin adımları, cüce tahtının önünde bir sola bir sağa gidip geliyordu. Yükseklerde kıvrılan oyma taş kemerlerin taşıdığı serin ve devasa salonu boydan boya kaplayan kalın kırmızı halı, her bir ayak sesini yutuyordu. Vajrakor gözlerini ayaklarına dikmişti ama her birkaç adımda bir bana ya da salondaki diğer kişilere kaçamak bir bakış fırlatıyordu. Tahtın solunda dikilen tek bir asura muhafızıysa gözünü bile kırpmadan tam karşıya bakıyordu.
Sessizlik artık insanı çileden çıkaracak bir raddeye ulaştığında konuştu. “Öyleyse neden bulabileceğin en derin deliğe girip kendini gömmüyorsun? Kimsenin seni kazıp çıkaramayacağı bir yere?”
“Düşündüm,” diye itiraf ettim. “Gidişimin bir paniğe yol açmaması için uzun bir Relektomb gezisine çıkacağım falan gibi bir söylenti yaymayı, ardından tam da dediğin gibi bulunmamın imkansız olduğu bir yere saklanmayı ben de düşündüm. Fakat Miras Dicathen’da. En azından az önce buradaydı. Bu da Agrona’nın bir şeyler peşinde olduğunu, vitesi artırdığını gösterir.”
Kız kardeşiyle birlikte Vajrakor’un yanında duran Curtis Glayder kaşlarını çatarak sordu. “Bağışla Arthur ama onun burada olması neden bu kadar önemli?”
“Çünkü perdenin arkasında önemli bir şeyler dönüyor ama ne olduğunu bilmiyoruz,” dedim ses tonumu olabildiğince nötr tutarak. “Daha da önemlisi, Miras’ın sihir üzerindeki hissi ve kontrolü açıklayabileceğim bir seviyenin çok ötesinde. Üstelik mana ve eterin birbirleriyle nasıl etkileşime girdiğini kavradığını da gösterdi. Yani kendimi gerçekten saklayabileceğğim bir yer olduğundan emin olamam. Tabii peşime düşmediği sürece.”
“Ama seni Relektomb’a kadar takip edemez ya,” dedi Caera. Toplantı başladığından beri ilk kez konuşuyordu. “Neden kendini oradaki bir yerlere kapatmıyorsun? Pusula ile güvenli bir yer bulabileceğinden eminim, fırtına dinene kadar orada beklersin.”
Başımı iki yana salladım. “O teoriyi çoktan test ettim. Relektomb’un içindeyken anahtar taşının güvenlik önlemlerini aşamıyorum. Bu taşta farklı bir şeyler var.”
Konuşmaya gergin bir ara verildi. Salondakileri süzüp her biriyle teker teker göz teması kurdum.
Bairon Wykes, Virion’un yanında dimdik duruyordu. Virion ise bakışlarındaki kararlılığa ve duruşundaki asalete rağmen bir şekilde çökmüş, zayıflamış görünüyordu.
Yanlarında Gideon ve Wren Kain sabırsızca kıvranıp duruyorlardı. İkilinin hemen yanında, ellerini arkasında birleştirmiş, dik duruşlu bir kadın vardı. Göğsünü saran koyu renkli bir kumaş şeridi dışında üstü çıplaktı ve vücudu yara izleriyle kaplıydı.
Caera hemen arkalarında duruyordu; sanki onları Vajrakor’a karşı bir kalkan gibi kullanıyor gibiydi. Kırmızı gözleri benimkilerle buluşunca başıyla hafifçe selam verdi, derin lacivert saçları boynuzlarının arasında dalgalandı. Regis de yanındaydı; Caera ile ejderhaların arasında korumacı bir tavırla mevzilenmiş, ejderhalara hiç çekinmeden küstahça bakıyordu.
Mica ve Varay da buradaydı. Mica huzursuzdu, ağırlığını sürekli bir ayağından diğerine aktarıyordu. Sağlam kalan tek gözü durmaksızın bir insandan diğerine kayarken, diğer gözünün yerindeki simsiyah taş sanki sonsuza dek bana kilitlenmiş gibiydi. Yanındaki Varay ise bir buz kütlesi kadar hareketsizdi; kısa beyaz saçları bile milim kıpırdamıyordu.
Virion’un karşısında, Vajrakor’un yakınında duran Glayder kardeşler, tüm krallara yaraşır duruşlarını koruyorlardı. Yine de ellerinde olmadan, Gideon’un yanındaki yara izli kadın askere kaçamak bakışlar fırlatıp duruyorlardı.
Onların yanında, bana daha yakın bir konumda Helen Shard ve Jasmine kalabalıktan biraz geride duruyordu. Bu iki maceracı, soyluların ve asuraların arasında biraz eğreti kalmıştı. Buradaki herkes arasında, Tessia ve Virion’dan bile daha uzun süredir tanıdığım bu iki eski dost bana huzur veriyordu. Belki de tam olarak bu yüzden, onlardan isteyeceğim şey daha da zor bir hal alıyordu.
Son olarak, yanımda bir gölge gibi dikilen Ellie vardı. Huzursuzca kıpırdanıyor, gözlerini odadaki insanlardan kaçırmak için her yere bakıyordu. Aldir’in silahının, yani Gümüşışık’ın kirişsiz yayı sırtına bağlıydı. Henüz kullanmayı öğrenmemişti ama varlığının ona güven verdiğini hissedebiliyordum.
Virion düşünceli bir mırıltı çıkardı. “Peki neden özellikle bu konumlar? Neden bu kadar çok?”
Başımı sallayarak ona hafifçe gülümsedim. “Detaylı bir açıklama yapamadığım için işinizi zorlaştırdığımın farkındayım. Ancak bu operasyon belli bir gizlilik seviyesi gerektiriyor. Size daha fazlasını gerçekten söyleyemem.”
“Şimdiye kadar sanki saldırıya uğrayacağımızı kesin olarak biliyormuşsun gibi konuştun,” dedi Helen. “Ama bize konunun ne olduğunu bile söylemedin. Düşmanın tam da şimdi vuracağından nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
“Emin değilim,” diye kestirip attım. “Bütün bunlar boşa bir çaba da çıkabilir ama hazırlıklı olmaktan asla zarar gelmez, özellikle de savaşta. Agrona, yönetimimizin en üst kademelerine kadar sızma ve insanları kendi tarafına çekme konusunda fazlasıyla usta olduğunu kanıtladı. Casusları onlarca yıldır Dicathen’ı bir sarmaşık gibi sardı ve her adımda bizden bir adım önde oldu. Yokluğumu fark etmeyeceğini veya bundan yararlanmaya çalışmayacağını ummak aptallık olur. Ya doğrudan benim peşime düşecektir ya da Dicathen’a kapsamlı bir saldırı başlatacaktır. Hazır olmalıyız.”
Kathyln’in kaşları hafifçe havalandı, gözleri benimkilerle buluştu. “Bu yerler… Birer hedef haline gelecek. İstediğin şey bu, değil mi?”
Ellie yanımda huzursuzca kıpırdanınca elimi omzuna koyup ona uyarıcı bir bakış attım. “Evet, attığımız adımların getirdiği hareketlilik yüzünden bu konumlar büyük olasılıkla Agrona’nın hedefi olacak. Bu durum, başka türlü yapamayacağımız bir şekilde tahkimat yapmamıza ve hazırlanmamıza imkan tanıyacak. Ayrıca hedef şaşırtarak savunması daha zayıf olan bölgeleri de korumuş olacağız.”
“Yani senin isteğine uyarak halkımızı normalde olacağından daha büyük bir tehlikeye atıyoruz,” dedi Kathyln, sesi kısık ama kesşkindi.
“Tabii Etistin zaten doğrudan bir hedef haline gelmeyecekse,” diye araya girdi Jasmine, tek bir bakışıyla genç kadının lafını ağzına tıkadı.
Curtis, Jasmine’e öfkeli bir bakış fırlattı ama Jasmine’in açık kırmızı gözleri bir kor gibi parlayınca hemen geri adım attı.
Virion yorgun bir sesle, “Elflerin burada nasıl bir yardımı dokunabilir, anlamıyorum,” dedi. “Sen de çok iyi biliyorsun ki Arthur, biz artık bu dünyada askeri bir güç değiliz.”
“İhtiyacım olan şey elfler değil,” dedim yumuşak bir tonla. “Sensin Virion. Savaş sırasında Üçlü İttifak kuvvetlerinin komutanıydın. Buradaki hiç kimse senin stratejik ve askeri zekana erişemez.” En azından güvenebileceğim hiç kimse.
Vajrakor bu sözler üzerine yüzünü ekşitti ama araya girmedi. Virion da kaşlarını çatmıştı fakat onun yüz ifadesi ejderhanınkinden çok daha farklı bir şeyler anlatıyordu.
Başka kaygılar da dile getirildi. Tehlikeleri küçümsemeden herkesi rahatlatmak için elimden geleni yaptım. Buradaki her liderin kendilerinden ne istendiğini ve karşılığında kendi askerlerinden ne isteyeceklerini tam olarak anlaması hayati önem taşıyordu. Hükümdar olmanın gerektirdiği kararlardı bunlar ama onlara karşı tamamen dürüst olamamak vicdanıma ağır bir yük bindiriyordu. Ben Kader’in peşinden koşarken insanlar ölecekse, sebebini tam olarak bilemeseler bile en azından neye karşı duracaklarını bilmeyi hak ediyorlardı.
Soru yağmurunun ardından çöken sessizlikte Wren düşünceli bir ses çıkardı. “Peki bu tahkimat işi de benim... Yani bizim,” diyerek Gideon’a manidar bir bakış attı, “projemiz gibi kısıtlı bir zaman dilimini mi kapsıyor?”
Çenemi kaldırıp salondaki tüm gözleri tek bir bakışla taradım. “İki hafta. Hazırlık yapmak için harcayabileceğimiz tüm zaman bu kadar. Daha erken olmasını isterdim ama sizden istediğim şeyin bir gecede tamamlanamayacağını biliyorum.”
“İki hafta mı!” dedi Vajrakor, neşesiz ve gür bir kahkaha atarak. “İki ay bile yetmez!”
Wren’in kaşları darmadağınık saç çizgisine kadar kaydı ve bana açıkça ‘Ben sana söylemiştim’ diyen bir bakış attı.
“Benim görevim bundan daha fazla bekleyemez. Mümkün olsaydı ve Dicathen için risk bu kadar yüksek olmasaydı, çoktan başlardım.” Dikkatleri başka yöne çekmek için doğru anın geldiğini hissederek Wren’e bir bakış atıp hafifçe başımı salladım. “Hepinizin olayları tartmak için zamana ihtiyacı var, anlıyorum. Sorularınızı daha iyi yanıtlamak ve uygun savunmaları planlamak için her birinizle teker teker görüşmek isterim. Ancak hepiniz bir aradayken, Usta Gideon’a da söz hakkı vermek istiyorum.”
“Bazılarınızın bildiği üzere, Agrona’nın sayıca üstün büyücü ordusuna karşı dengeleri eşitlemek için askeri bir proje üzerinde çalışıyoruz,” diye söze girdi Gideon. Demirci Ustaları ve Toprakşekillendirenler Loncakarı’nın halihazırda seri üretimine başladığı yangın tuzu emdirilmiş silahlar hakkında kısa bir bilgi verdi. Ardından yanındaki kadını işaret etti. “Claire, diğer proje hakkında konuşmak ister misin?”
Sert bir askeri yürüyüşle, kızıl saçları her kararlı adımında dalgalanarak salonun ortasına doğru ilerledi. Sadece göğsünü saran koyu renkli kumaş ve dar bir deri pantolon giymiş olduğu için, göğüs kemiğinin üzerindeki devasa, pürüzlü yara izi tamamen meydandaydı. Bu eski ve iyileşmiş bir yara izi olsa da etrafından dışarı doğru yayılan daha taze yaralar vardı; en yenileri henüz kızarıktı ve yeni kapanmıştı.
“Yüzbaşı Claire Bladeheart. Sıfır-sıfır-bir biriminin mevcut kullanıcısıyım,” dedi askeri bir disiplinle. Önce Vajrakor’a, ardından salondakilere selam verdi.
Kathyln’in yüzünde gururlu ama mütevazı bir gülümseme belirdi. Curtis’in gözleriyse sürekli Claire’in göğsündeki yara izlerine kayıyor, sonra hızla tekrar yüzüne tırmanıyordu.
Claire, gizli projedeki rolü hakkında daha önceden prova edildiği belli olan bir açıklamaya girişti. Salondakilere yeni silahların detaylarını ve neler yapabileceklerini aktardı. “Belirtilen zaman çizelgesi dahilinde, bir sonraki birim sevkiyatı yapıldığında yeni acemilere eğitmenlik yapabilecek en az on iki adayımız olacağına inanıyorum.”
“Peki önümüzdeki iki hafta içinde bu... birimlerden kaç tanesi kullanılabilir durumda olacak?” diye sordu Bairon şüpheyle.
“Belki yüz ya da ona yakın bir sayı. Tabii onları kullanacak insan bulabilirsek.”
Mica burnundan soludu. “Yüz tanesi bir fark yaratabilir mi ki? Karşımızdakiler Orak bile değil, şu Hayalet denilen şeyler... Hatta belanızı sikeyim, doğrudan asuralar!”
Claire, projenin imkânlarına dair ek ayrıntılar sunarak diğerleriyle konuyu enine boyuna tartışmaya devam etti.
Zaten bildiğim şeyleri anlatmasını dinlerken içimde hafif bir huzursuzluk belirdi. Wren ve Gideon'ın bu icadında ürpertici, kasvetli bir taraf vardı fakat bunun kaçınılmaz bir gereklilik olduğunu biliyordum. Belki zamanla bu uygulama daha kabul edilebilir bir hal alabilirdi. En azından tamamen bu dünyaya ait bir icattı; insan ve asura zekasının birleşimiyle, yalnızca Wren ve Gideon tarafından ortaya çıkarılmıştı.
Anlatılanlardan ziyade kendimi Claire'e odaklanmış halde buldum. Operatör olarak katıldığını henüz yeni öğrenmiştim ama varlığında tam olarak oturan bir şeyler vardı. Xyrus Akademisi Disiplin Kurulu Başkanı olan eski sınıf arkadaşım... Draneeve'in akademiye saldırısı sırasında çekirdeği yok edileli yaklaşık altı yıl olmuştu ve onu en son gördüğümde eski halinin gölgesinden ibaretti.
Şimdiyse dimdik ve gururla duruyor, hırs saçan kararlı bir tavırla açıklamasını yapıyordu.
Bu görüntü içime bir umut serpti.
Proje hakkında uzun uzadıya süren tartışmanın ardından Claire ayrıldı. Gideon ve Wren de yoğun bir takvime giren çalışmalarına dönmek üzere izin isteyip onunla birlikte çıktılar. Bu durum diğerleri için de dağılma vakti geldiğinin habercisiydi ancak planımı hayata geçirebilmek adına en kısa sürede her birini tek tek ziyaret edeceğime ve elimden gelen yardımı sunacağıma dair söz verdim. Caera biraz tereddüt etse de küçük bir el hareketiyle onu dışarı yönlendirdim. Regis de yeniden yanıma döndü.
En son kalan Ellie, yanıma gelip bana hızlıca sarıldı. "Beklemeli miyim?"
"Hayır, asker, serbestsin," dedim takılarak. "Pratik yapmak için yakında seni tekrar bulacağım."
Başını onaylarca sallayıp hızla dışarı çıktı. Taht odasında benimle birlikte sadece Vajrakor ve muhafızı kalmıştı. Koruyucu, meraklı gözlerle beni süzerek tahta rahatça kuruldu.
"Vildorial'ın üzerine daha fazla dikkat çekmek gibi bir niyetim yok ama ne yazık ki burası yine de bir hedef olacak," diyerek tahtın önünde duracak şekilde ilerledim. Bu da Vajrakor'a başımı kaldırarak bakmam gerektiği anlamına geliyordu. "Hazırlıklı olmalısınız. Agrona'nın üzerinize ne salacağını kestiremiyorum."
Burnundan soludu. "Yani, eğer saldırırsa demek istedin. Agrona konusunda sanrısal bir düşünce yapısına kapılmış gibisin, sanki yaşanan her şeyi mucizevi bir şekilde görüyormuş gibi konuşuyorsun. Bana kalırsa bu gruba anlatmak bile hataydı." Vajrakor dirseklerini dizlerine dayayarak öne doğru eğildi. "O kadar korktuğun Miras'ın izine bile rastlamadık daha."
"Bu durum gerçekleri değiştirmiyor. Agrona'nın zayıflıklarımızı görme ve bunlardan yararlanma yeteneğini göz ardı etmeyi reddediyorum. Şimdi, Vildorial'ın olası başka bir saldırıya karşı korunmak için neler yapabileceğini konuşalım."
Vajrakor ile yaptığım sinir bozucu konuşmanın ardından peşimde Regis ile oradan ayrıldım. Zihnim çoktan yapmam gereken bir sonraki görüşmeye kaymıştı fakat saray girişindeki dış salona adım atıp Sylvie'nin beni beklediğini görünce omuzlarımdaki yükün hafiflediğini hissettim.
"Ölüm" ve "yeniden doğuş" süreciyle yaş almış olmasına rağmen Sylvie, sarayın etrafında dolanan birkaç klan lideri ve üst düzey lonca üyesinin arasında hâlâ oldukça genç görünüyordu. Bir zamanlar soluk sarı saçlarının arasından yükselen koyu renkli boynuzlarıyla nereye gitse dikkat çekerdi. Ama artık odadaki tek ejderha o değildi; Vajrakor'un muhafızlarından ikincisi de girişin yakınlarında durmuş, içeri girip çıkan herkesin tepesinde dikiliyordu.
Hayatta kalanlarla durum nasıl gitti?
'Yeterince iyi,' diye zihnime fısıldadı Sylvie, kelimelerinin altında yatan belirgin bir üzüntü vardı. 'O insanlar... kurtulmayı başaran o az sayıda kişi, yaşadıkları travmayı kolay kolay atlatamayacak.'
'Bir felaketten diğerine...' diye ekledi Regis kasvetli bir sesle.
Boğazımı temizleyip peşimden gelmesini işaret ettim. Saraydan çıkıp Virion'ın sığınağına çıkan tüneller ve merdivenler boyunca yukarı doğru ilerledik. Yürürken Sylvie bana Xyrus'ta olup biten her şeyi anlattı.
Elenoir'dan kalan son ağacın bulunduğu mağaraya girmek, adeta başka bir dünyaya açılan bir kapıdan geçmek gibiydi. Orası öyle parlak ve yeşildi ki yerin altında olduğunuzu unutmak hiç de zor değildi.
Mağara en son gelişimizden bu yana biraz değişmişti. Toprağın büyük bir kısmı işlenmişti ve şimdi çoğunluğu küçük ağaç fidelerinden oluşan çeşitli bitkiler yetişiyordu. Virion toprakta dizlerinin üzerinde durmuş, elindeki mala ile fidelerden birini dikkatlice kökünden söküyordu. Bairon ise elinde yarıya kadar toprakla dolu cam bir kavanoz tutarak bahçıvan eldivenleriyle onun arkasında dikiliyordu.
"Erkencisin," diye mırıldandı Virion zayıf bir sesle. Fideyi, Bairon'ın benzer kavanozlanmış bitkilerle dolu bir arabaya dikkatle yerleştirdiği kavanozun içine bıraktı. "Vajrakor'un seni bütün gün tutacağını sanıyordum."
"Bütün bunlar ne böyle?" diye sordum, Sylvie ve Regis'i bahçeye doğru yönlendirerek. Bairon'a göz atarak ekledim: "Bu tarz sana yakışmış."
Bana her zamanki soğukkanlılığıyla baktı. "İster çelik eldiven takayım ister deri bahçıvan eldiveni, bunu Dicathen'ın iyiliği için yaparım."
Virion yüksek ve kaba bir şekilde burnundan soludu. "Epheotus'tan gelen toprakla ve bu yüce ağacın fideleriyle deneyler yapıyordum. Hatta birkaçını Elenoir Çoraklıkları civarındaki gözden uzak bölgelere diktik bile. Toprağın benzersiz niteliklerini ve tohumları nasıl etkilediğini çözmeyi umuyorum ama bitki nitelikli manada uzman olan her zaman Tessia'ydı."
İhtiyar elf elimizdeki kavanoza dik dik bakarken ortalığı derin bir sessizlik kapladı.
"Tessia..." Virion bakışlarını kaldırıp benimkilerle buluşturdu, gözlerinde bir umut kırıntısı arıyordu. "O bütün bunların neresinde duruyor?"
Ondan bunu bekliyordum ve Miras konusunu nasıl ele alacağımı düşünmek için epeyce zaman harcamıştım. "Agrona saldırırsa, Miras'ın en ön safta olacağını varsaymak zorundayız. Lafı dolandırmak istemem..." Bairon'ın sert bakışlarıyla göz göze geldim. "...ama benden başka hiç kimse onunla savaşmak bir yana, onu yavaşlatmayı bile umamaz. Benim bile onu savaşta yenip yenemeyeceğimden emin değilim. İşte bu yüzden onunla hiç savaşmayacağız."
Geleceğinden emin olduğum soru yağmurunun önüne geçmek için elimi kaldırdım. Virion'ın yüzü asılınca hızla ekledim: "Size ayrıntıları veremem ama Tessia'ya zarar vermeden onu savaştan uzaklaştırmanın yolunu çoktan planladım, en azından bir süreliğine. Size gelince... Daha önce toplantıda sizi zor durumda bıraktığım için özür dilerim. Haklısınız. Halkınızı alıp muhtemel hedeflerden uzak, gizli bir yere gitmelisiniz. Büyük Dağlar'ın eteğindeki sınır bölgeleri olabilir belki ya da Agrona'nın dikkatini çekecek hiçbir şeyin olmadığı kuzeydoğu Sapin."
Virion, üzerindeki yorgunluğu ve bıkkınlığı üzerinden atar gibi ayağa kalktı. Bana delici bir bakış attı. "Hayır, sen haklıydın. İnsan ve cüce askerlerin çıkarlarını gözetme konusunda Vajrakor'a ve ejderhalara güvenilemez. Bu kıtanın korumasını, vatanımı yok eden yaratıklara bırakamam, Arthur."
Sözlerimi zihnimde tarttıktan sonra konuştum: "Savaşın dışında kalmakta hiçbir utanç yok, halkınızın bu savaşta zaten feda ettiği her şeyden sonra hiç yok. Elenoir yeniden dikilmeyi hak ediyor ve bunu başaran kişi de siz olmalısınız."
Virion yutkundu. Bairon yerinde kıpırdanıp yarım adım öne çıktı.
"Belki de Elenoir ormanlarını yeniden büyütmek, yaptığım bunca hatanın suçluluğunu dindirmeye yetmeyecek," dedi Virion. Boğuk sesi neredeyse bir fısıltıya dönüştü. "Ve savaşmaya devam edersem belki o günleri görecek kadar bile yaşamam. Eğer elflerin bir gün doğdukları ormanlara geri dönebilmelerini sağlamak için gereken şey buysa, bu uğurda feda olmaya razıyım." Derin bir nefes alıp kendini toparladı. "Yine de son bir dileğim olsaydı, o da Tessia yanımdayken Elshire ağaçlarının altında bir kez daha yürümek olurdu. İşte o zaman bu dünyadaki vaktimi iyi geçirdiğimi söyleyebilirim."
Uzanıp kollarımı onun zayıf bedenine sardım, hafifçe sarılırken onu ikiye bölmekten korkan bir aptal gibi hissettim. "Her şey için teşekkürler, Dede."
Kaba bir şekilde burnundan soludu. "Velet."
Bairon'ın elini sıkıca sıktıktan sonra Sylvie ve Regis'i yanıma alarak bizi saraya götürecek uzun merdivenlerden aşağı indik. Oradan sonraki durağım şehrin derinlikleriydi, bu yüzden büyük mağaranın duvarlarına inşa edilmiş, şehri çevreleyen anayoldan aşağı doğru kıvrıldık.
Şehrin yerleşim olan kısmını geçtikten sonra Krallık Hamlesi'ni aktif ettim. Tanrısal rüne hafifçe aether yükleyerek onu kısmen uyandırabiliyordum. Omurgamdan yukarı doğru altın renginde parlamaya devam etse de kafamın üzerinde o alev alev yanan tacı oluşturmuyordu. Zaten o taç, hakkımda istemediğim türden bir sürü dedikoduyu başlatmak için birebirdi.
Elde ettiğim yetenek Oludari'ye karşı kullandığımdan daha az güçlüydü ama yine de düşüncelerimi tanrısal rün olmadan mümkün olmayan parçalara bölmeme izin veriyordu. Kurmaya çalıştığım planın katmanlarını belirlerken bunun paha biçilmez bir kolaylık sağladığını zaten fark etmiştim.
Ben geçmiş konuşmaları, olaya dahil olan herkesin tutumunun bu planın uygulanmasını nasıl etkileyebileceğini değerlendirirken ve yapılacak gelecekteki konuşmaları zihnimde şekillendirirken Sylvie ve Regis zihnimi sessizce takip ediyor, tempoma ayak uydurmakta zorlanıyorlardı. Krallık Hamlesi'nin etkisi altında olmanın soğuk bir rahatlığı vardı; duyguları, yani tüm o korkuyu ve suçluluğu bir kenara bırakıp gerekli çözüme mantıksal bir şekilde yaklaşmak daha kolaydı.
Planım hâlâ ayrıştırılmış parçalara bölünmüş bir yapboz gibi kutusunda beklerken, tanrısal rün olmadan hepsini bir bütün olarak görmek zordu. Bu yüzden boş bulduğum her anı Krallık Hamlesi'ni aktif tutarak geçiriyordum.
Derin atölyelere giden yoldaki büyük mağaralardan birine geçtiğimizde Regis'ten gelen ani bir zihinsel dalga tüm düşünce ipliklerimi yeniden aynı hizaya getirdi.
Caera, mağaranın içinden akan bir dereyi bölen düz bir kayanın üzerinde tek başına duruyordu. Figürü, derenin kıyısında yanan ateşin titrek ışığında bir silüetten fazlası değildi.
Ağır adımlarla birkaç adım attı, derin bir nefes çekip ellerini iki yana doğru itti. Vücudundan dışarı doğru fışkıran dalga dalga sıcaklık Mağara’yı aydınlatırken, nehir suyu bu ısıya cızırdayıp buharlaşarak karşılık verdi. Caera gölgelerin ve yükselen buharın arasında adeta eriyip gözden kaybolurken, sıcağın havada yarattığı dalgalanmanın ardından gözlerimi hafifçe kıstım. Bakış alanımda bir belip bir kayboldu, ardından ne o boğucu sıcaklık kaldı ne de yoğun buhar.
Ancak o zaman bize doğru döndü, yüzünde bastırmaya çalıştığı hoşnut bir tebessüm vardı. “Sizin de yakında aşağı inmenizi umuyordum.”
“Caera,” diyerek selamladım onu. “Ailen nasıl?”
“İyiler,” dedi kestirip atarak. “Sarsılmış durumdalar. Sanırım Seris’in peşinden gitme kararlarını sorguluyorlar… Aslında tam olarak öyle değil ama ne demek istediğimi anlıyorsun. Yine de onlarla birlikte o çorak topraklarda kalmaya gönlüm razı gelmedi, döndüğüme memnunum. Gideon ve Emily’ye büyü formları üzerine yürüttükleri testlerin sonraki aşamasında yardım ediyordum. Alacrya rünlerini incelemek ve zaten bu rünlere sahip birinin… büyü formlarını daha farklı tecrübe edip etmeyeceğini görmek istediler.”
“Tahmin etmiştim,” dedim sade bir dille, az önce buharla cızırdayan suya doğru hafifçe işaret ederek.
Yüzünde ansızın parlak bir tebessüm belirdi. Yarımca dönüp tişörtünü yukarı çekerek altında gizlenen rünleri gözler önüne serdi; aralarından biri diğerlerinden daha yüksekte ve daha büyüktü. “Bir Nişan aldım! Yani…” İçinde bulunduğu durumu yeni fark etmiş gibi lafını aniden kesti ve tişörtünü yavaşça aşağı indirdi. Boğazını temizleyerek konuşmasını sürdürdü: “Bu… pek hanımefendice olmadı. Özür dilerim.”
Regis’in içinden gayzer gibi patlamaya hazırlanan lafları daha o konuşmaya başlamadan hissettim ve ayağına sertçe bastım.
“Hayır, pek olmadı,” diye karşılık verdim ama sesimdeki kıkırtıyı da gizlemeye çalışmadım.
“Her neyse, Dicathen usulü büyü formu uygulamasında belirgin şekilde daha az… baskıcı bir şeyler var,” dedi. Tonundaki alaycı eğlence kelimelerine keskin bir hava katıyordu. “Bu büyü formlarının Alacrya’da kullanılan sınıflandırmalarla aynı hizada olduğundan pek emin değilim, özellikle de senin… yakınlığından faydalananlarımız için.” Bakışlarını başka yöne çevirdi, bir eliyle boynuzlarının arkasına sıkıştırdığı saçlarını hafifçe taradı.
Bir an için sessiz kaldım, düşüncelere daldım, sonra yoldaşlarıma döndüm. “Caera ile… bir an yalnız kalabilir miyim lütfen?”
Sylvie’nin kaşları milim kadar yukarı kalktı, ardından ifadesini hemen toparladı. Elini Regis’in yelesine koyarak sadece, “Elbette. Biz önden ilerleyelim o zaman,” dedi.
“Oha, hiç hoş değil. Biz azgın üçlüydük, hatırladın mı, üçlü, şey değil…”
Sylvie boynuzlarından birini tuttuğu gibi Regis’i yönlendirerek itirazlarını yarıda kesti. Caera elini hafifçe sallayarak onları uğurladı, ardından düşünceli gözlerle bana baktı.
Tamamen gözden kaybolmalarını bekledim ve aramızdaki zihinsel engeli yükselttim. “Burada ne yaptığımızı biliyor musun?”
Tereddüt etti. “Mana canavarlarını gördüm ama daha fazlasını değil. Gideon bazen saçmalar ama Emily Watsken onu çizgide tutma konusunda oldukça becerikli görünüyor.”
Yaklaşmak için birkaç adım attım, derenin tam kıyısında durup gözlerimi ayaklarıma diktim. “Üzgünüm Caera.”
Ona bakmıyor olsam da duruşunu değiştirdiğini duydum. “Ne için?”
Kelimelerle boğuşarak başımı salladım. Aklım anında Krallık Hamlesine kaydı ama bu görevi tanrı rününün soğuk mantığına teslim etmek istemeyerek bu düşünceden uzaklaştım. “Kafamdan bir türlü atamadığım bir şey var. Etistin’de, Oludari’ye yapılan saldırıdan sonra Lyra bir konuda yalan söyledi ama bu yalan bizim için değildi. Ejderhalar içindi. Ve nedenini biliyorum.”
Güç toplamak adına derin bir nefes alıp bakışlarımı onun gözlerine diktim. “Agrona, zaten burada, Dicathen’da olan Alacryalıları kullanmayı planlıyor. Gazaplarına onları canlı bırakmalarını ama aynı zamanda bir mesaj iletmelerini emretti. Halkının kullanabildiği lanetleri gördüm… Agrona’nın kullanabildiği lanetleri. Bir Gazap, Agrona’nın sırlarını açık etmeden hemen önce gözlerimin önünde kendini patlattı.”
“Alacrya kanı taşıdığım için bana güvenemeyeceğini düşünüyorsun.” Şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Ama ben o insanların arasındaydım Arthur. Onların arasında sadık kimse kalmadı, gördükleri ve yaşadıkları tüm o şeylerden sonra. Sıradan bir piyadenin başına böyle bir şey geldiğini hiç duymadım. Eminim o…”
“Halkının üzerinde nasıl ya da ne tür bir güce sahip olduğunu bilmiyorum ama tehdit yeterince gerçekti; öyle ki Lyra başkalarının önünde bu fikri telaffuz bile edemedi. Üzgünüm Caera. Bunların hiçbirine dahil olamazsın. Ne yaptığımızı bilemezsin… Hiçbirini.”
Başı öne eğildi, mavi saçlarından bir perde yüzüne döküldü. Sadece bir an geçti, sonra saçlarını gözlerinin önünden sallayarak çekip bana sakince baktı. “Bunca şeyden sonra, birlikte geçirdiğimiz tüm o zamandan… ailemle tanışmandan, uyku tulumumu paylaşmandan sonra… her şey en nihayetinde kan bağına dayanıyor demek.” Bu sözü bir şaka gibi hissettirmek için elinden geleni yapsa da pek başarılı olamadı.
“O kadar basit değil…”
“Ah, Arthur,” dedi, yetiştirilme tarzının getirdiği zoraki resmiyete bürünerek. Suya adım atıp soğuk derede bileklerine kadar batan adımlarla tam önümde durana dek ilerledi. “Alacryalı olabilirim ama ben bir soyluyum. Kötü haberleri olgunlukla karşılayabilirim.”
İtaat bekleyen bir kraliyet mensubu gibi elini uzattı. Elini tuttum, hafifçe eğildim ve oyuna uyarak eldivenli elinin sırtına dudaklarımı bastırdım. Ancak başımı kaldırıp yüzüne baktığımda gözlerinde yaşlar vardı.
Derken elini elimden çekti ve her adımında suları öne doğru sıçratarak uzaklaştı. Mağaranın çıkışına ulaştığında durdu ve omuzunun üstünden geriye baktı. “Tüm bunların, ben bu kıtada doğmuş olsaydım nasıl farklı olabileceğini merak ediyorum. Farklı şartlar altında karşılaşmış olsaydık, ilişkimiz neye dönüşebilirdi?”
Tünellerin karanlığında gözden kaybolurken, arkasından seslenmemek için kendimi zor tuttum. Yapılması gerekeni yapmıştım ve bunu geri alamazdım. Dicathen’ı güvende tutacakken olmazdı.
Yeniden harekete geçmem birkaç dakika aldı. Wren ve Gideon’ın derinliklerde inşa ettiği devasa tesise doğru eğimli tüneller boyunca ilerlerken ağırdan aldım.
Ağır bir kasa kapısının dışında bir avuç cüce muhafız hazır ol vaziyetinde bekliyordu. Kapı aralıktı ve beni görür görmez açtılar; muhtemelen Regis ile Sylvie’nin gelişinden beni zaten bekliyorlardı.
İçeride, kompleksin geri kalanına tepeden bakan, mana emdirilmiş cam pencerelerle çevrili küçük bir oda vardı. Regis, Sylvie, Wren, Gideon ve Emily zaten oradaydı. İçeri girmemle sohbetleri bıçak gibi kesildi.
Ben yaklaşırken Emily kollarını kavuşturdu, bana yarım dudak bükme yarım kaş çatma arası bir bakış attı. “İki hafta mı? Delirdin mi sen?”
Gülümsemeyi beceremedim. “Yapabileceğinizden eminim. Çünkü başka seçeneğimiz yok.” Wren’e dönerek ekledim: “Geri kalanını çözdüm. Ne yapmanızı istediğimi biliyorum.”
Sur’un kökleri arasında Senyir’in inşa ettiği odadan uzaklaşırken, “Ben içeri girdikten sonra, her ne olursa olsun içeri kimse girmeyecek,” diye açıkladım.
Helen diğerleriyle birlikte Sur’un tepesine çıkaracak asansöre doğru ilerlerken beni takip edip, “Anlıyoruz,” diye yanıtladı. “Macera Loncası Sur’un tahkimatını devralmışken, sen burada kapalıyken güvenliğini sağlamak çok daha kolay olacak. Burada konuşlandırılmış askerlerin çoğu—iyi ve sadık adamlar olsalar da—savaş başladığından beri evlerine gitmemişti.”
“Peki sivillerin tamamı tahliye edildi mi?”
Helen, Jasmine, Angela Rose ve Jasmine’in ablası Senyir arasında göz gezdirdim. Senyir, Jasmine’e göre daha uzun boylu ve daha kaslıydı ama aynı kırmızı gözlere ve koyu renkte saçlara sahipti. Cildi koyu badem renginde bronzlaşmıştı; ocağın başında geçirilen uzun saatlerin bir kanıtıydı bu.
“Edildiler,” diye yanıtladı Jasmine. “Çoğu Xyrus ve Blackbend’e. Helstea kızının ekibi bu konuda çok yardımcı oldu.”
Asansöre ulaştığımızda mat turuncu saçlı genç bir maceracı kapıyı açtı. Senyir’e döndüm. “Bunu gerçekleştirmek için fazla zaman olmadığını biliyorum. Teşekkür ederim. Her şey plana uygun giderse, son aşamayı başlatmak için yaklaşık bir hafta içinde döneceğim.”
“Elbette General Leywin,” dedi kararlı bir sesle, ardından neredeyse bir saygı duruşunu andıran güçlü bir baş hareketiyle onayladı. “Flamesworth adını temize çıkarma fırsatını verdiğiniz için teşekkür ederim.”
Jasmine ablasına tuhaf bir ifadeyle bakarken burnundan sert bir nefes verdi. “Flamesworth adının temize çıkmaya ihtiyacı yok. Sadece ‘Trodius’ ismi lekelendi.”
Senyir hüzünlü bir şekilde gülümsedi. “Kardeşlerimizin seninle aynı fikirde olacağından pek emin değilim.” Senyir’in eli Jasmine’in saçlarının arkasını okşadı. “Yine de bu zamanı birlikte geçirdiğimize memnunum Jasmine.”
Jasmine’in keskin bakışları yumuşadı, asansöre hızla girmeden önce ablasının sırtına iki kez hafifçe vurdu. Senyir’e başımla selam verip ben de peşinden girdim. Hepimiz içeri girdiğimizde asansör Sur boyunca yukarı doğru sarsılarak tırmanmaya başladı.
Angela Rose boğazını temizledi, bakışlarını Jasmine ile benim aramda gezdirdi. “Yine de burasının en iyi yer olduğundan emin misin? Bayağı hırpalandı. Yeterince savunulabilir sanırım ama biraz… bariz değil mi?”
Asansörün ızgarasından dışarıya, altımızdaki binaların giderek küçülmesini izlerken, “Kesinlikle,” dedim. “Tüm bunlar bir hiçle de sonuçlanabilir ama…”
Jasmine elimi koluma koyarak lafımı kesti. “Arthur, hepimiz savaşı yaşadık. Düşmanımızın neler yapabileceğini gördük. Bu kıtadaki bazı insanlar ejderha efendilerimize bizi her türlü tehlikeden kurtaracaklarını umacak kadar vurulmuş olabilir ama biz gerçeği biliyoruz. Ne yapıyorsan yap, ne kadar sürerse sürsün, hattı koruyacağız.”
Sözlerinin içimde uyandırdığı duyguları bastırarak başımla onayladım.
Küçük bir sarsıntıyla tepeye ulaştık ve yürüyüş yoluna çıktık. Dağlardan aşağı esen soğuk rüzgar, uluyan bir mana canavarının sesini andıran bir gürültüyle Sur’un tepesini yarıp geçiyordu. Sylvie zaten oradaydı; aklı başka yerlerde, Canavar Sığınaklarına doğru bakıyordu. Regis içimden tezahür etti, gölgemden sıyrılıp çıktı ve ön patilerini her iki yanaki siperlerin üzerine koymak için yukarı sıçradı.
Bir süre hiçbirimiz konuşmadan öylece durduk. Bakışlarımız Sur'un üzerinden ötedeki Canavar Sığınakları'na kayıyordu. "Herkes ne yapacağını biliyor o halde. Diğer noktaları da kontrol etmem gerek, sonra döneceğim."
Jasmine kolumu sıktı. Helen ise sırıtarak uzandı ve saçlarımı karıştırdı.
Derken Angela Rose aniden ileri atıldı, beni kemiklerimi kıracakmış gibi kucakladı. Başının tepesi göğsüme bastırılmışken, Çift Boynuzlar ile ilk karşılaştığım anın hatıraları zihnimde canlandı.
Ne ara bu kadar küçülmüştü?
"Annene sana çok iyi bakacağımızı söyleyeceksin, tamam mı?"
Regis'ten içime sızan kıskançlık sancısını görmezden gelerek sarılışına karşılık verdim. "Söylerim."
Sylvie gökyüzüne doğru süzülürken Jasmine ve Helen ile de vedalaştım. Arkamı döndüğüm an Regis yeniden bedenimin içinde eriyip kayboldu. Eterik yollar görüş alanımda aydınlanırken mor yıldırımlar etrafımı sardı. Arkama bakmamak için kendimi zor tuttum; zira gözlerinde görmek istedikleri o samimi güven duygusunu onlara verebileceğinden emin değildim. Havaya doğru devasa bir adım attım, Sur artık otuz metreden fazla aşağıda kalmıştı.
Öne doğru eğilip kendimi rüzgara bıraktım.
"Sana pek bir numarası olmadığını söylemiştim," dedi Madam Astera, küçük bir mağaraya girdiğimizde omuz silkerek. "Yapacağın... her neyse onu tam olarak burada yapmak istediğine emin misin?"
Diz çöktüm, parmaklarımı zemindeki pas rengi lekenin üzerinde gezdirdim. Bir yıldan fazla zaman geçmesine rağmen bu izi bırakacak kadar çok kanın buraya nasıl biriktiğini hayal etmeye çalıştım. Burası, Kanlıdon Savaşı'ndaki yenilginin ardından Astera'nın birliklerini getirdiği yerin ta kendisiydi. "Eminim," dedim etrafıma bakınırken. "Tam buraya bir kaide yapması için bir toprak büyücüsüne ya da demirciye ihtiyacım var." Mağaranın tam ortasındaki bir noktayı işaret ettim, bir taşla işaretleyip spesifik ölçüleri verdim.
"Etistin'e bu kadar yakın olmanın şehir için belirli bir risk oluşturduğunu belirtmek zorundayım, öyle değil mi?" diye sordu Curtis, diplomatik bir edayla.
"Varay savunmaya yardım etmek için şehirde olacak," diyerek içlerini rahatlattım. "Ayrıca kendi birliklerinizin yanı sıra ejderhalara da sahip olacaksınız. Şehir bu kadar güçlü korunurken ve düşmanın dikkati birkaç farklı noktaya bölünmüşken dayanabileceğinizden eminim. Aynı zamanda saldırmasalar bile, arkalarında böyle bir şehir varken her taşı ve ağacı rahatça arayamazlar."
Varay öne çıkıp hafifçe başını eğdi. "Arthur, bu durumda seninle burada kalmak isterim. Eğer kendini savunamayacak durumdaysan, riske atmamalısın..."
"Hayır," dedim. Yumuşak bir tonda söylediğim bu tek kelime, Varay'ın itirazını bir yastık gibi boğup yok etti. Ayağa kalkıp hepsinin gözlerinin içine teker teker baktım. "Başarım, bulunmamama bağlı. Belki sadece birkaç saat sürecek ve bu süreçte hiçbir şey olmayacak. Ama en kötüsüne hazırlıklı olmalıyız. Bu da sizin için müttefiklerimiz dahi hiç kimseye planın bu kısmından bahsetmemeniz gerektiği anlamına geliyor. Şehrinizi, halkınızı koruyun ama ne olursa olsun dikkatleri bu noktaya çekmeyin."
"Peki ya seni bulmak üzereymiş gibi görünürlerse?" diye sordu Curtis, kafa karışıklığı yüzünden okunuyordu.
Gözlerinin içine baktım. "O zaman dikkatlerini başka yöne çekin."
Kathyln’in başı öne düştü ama bu sadece bir saniye sürdü. Yeniden bana baktığında gözleri parlıyordu. "Arthur, esasen güvende kalabilmen için askerlerimizin canını ortaya koyup düşmanın dikkatini dağıtmamızı istiyorsun ama bize ne yaptığını bile söylemedin. Lütfen, daha fazlasını bilmeye ihtiyacımız var. Biz sadece emirlerini uygulayacağın teban değiliz."
Yaklaştım. Kathyln'in buz gibi tavrı, bana Xyrus'taki okul günlerinde nasıl davrandığını güçlü bir şekilde hatırlattı. Ama bunun etrafındakilerden korunmak için ördüğü bir kalkandan ibaret olduğunu biliyordum ve şu anki durum da farklı değildi.
"Bu savaşın son darbesini hazırlıyorum." Kelimelerin tıpkı yavaşça yağan bir kül gibi üzerlerine çökmesine izin verdim.
Madam Astera'nın çenesi kenetlendi, farkında olmadan ağırlığını sağlam bacağına kaydırdı.
Curtis tekrar kız kardeşine baktı ama Kathyln'in gözleri benim üzerimdeydi, yüzü sert bir maskeden farksızdı.
Varay'ın bedeninden gayriihtiyari bir titreme geçti; soğuk duruşunda nadir görülen bir çatlaktı bu. "O halde ihtiyacın olan zamanı kazanmanı sağlayacağız."
Yapılması gereken her şeyi netleştirip son teslim tarihini sadece birkaç gün sonrası olarak belirledikten sonra ayrıldım. Diğerlerini kendi imkanlarıyla dönmeleri için geride bırakıp Etistin'in ışınlanma kapılarına doğru uçtum. Sylvie sessizce yanımda süzülüyordu.
"İnsanları tehlikeye atıp üstüne bir de gerçekleri onlardan saklamak pek sana göre bir davranış değil," dedi nihayet. Düşüncelerine endişeli bir ton hakimdi. "Peki ya yapıtaşından döndüğümüzde Kathyln'i, Jasmine'i ya da Ellie'yi yeterince şey anlatmadığımız için ölmüş bulursak?"
Zihnim uzun bir an duraksadı, mantıklı tek bir düşünce bile üretemedi. Ellie ve annem elimden geldiğince güvende olacaklar, diye yanıtladım sonunda, eylemlerimi haklı çıkarmaya çalışmadan.
"Peki ya geri kalanlar?" diye araya girdi Regis. Aradaki engeli korumaya çalışsa da öfkesi net bir şekilde hissediliyordu. "Caera ne olacak? Birlikte yaşadığımız o kadar şeyden sonra?"
İçimi çektim, rüzgar nefesimi savurdu. Eğer Agrona Alacryalıları hedef alıp onlara karşı kullanabiliyorsa ya da Wraith'lere yaptığı gibi herhangi birini bir bombaya dönüştürebiliyorsa...
"Ama bunu yapabileceğini bilmiyorsun," diye karşılık verdi Regis. "O tanrı rünü hızlı düşünmeni sağlıyor diye her zaman doğru düşündüğün anlamına gelmez. Başarının önemli olduğunu biliyorum ama bu uğurda yoldaki herkesi kaybedeceksen ne anlamı kalır ki?" Duraksadı, bir an için kendi içine baktı, sonra devam etti: "Vay canına... Bu hiç ben gibi tınlamadı. Senin yüzünden yumuşuyorum."
"Haksız sayılmaz," diye düşündü Sylvie, solumdan bana bakarken. Rüzgar saçlarını bir bayrak gibi arkasından savuruyordu. "Bence o tanrı rünü içindeki Grey'i ön plana çıkarıyor Arthur."
Dişlerimi sıkıp daha da hızlandım. Belki de şu an tam olarak ihtiyacımız olan şey budur.
Neredeyse vakit gelmişti. İki hafta dolmuştu ve hemen her şey hazırdı.
Çölün metrelerce altında, cin tapınağının çökmekte olan kalıntılarının bile çok daha derininde... Ellie, Sylvie, Regis, Wren ve ben Relictombs portalının bulunduğu odadaydık. Oraya son gelişimizden bu yana odanın çehresi baştan aşağı değişmişti.
"Bu kadarı yeterli olacak mı?" diye sordu Regis, etrafta dolaşıp odayı incelerken.
Uçan mermer bir tahtın üzerinde süzülen Wren ilgisizce omuz silkti. "Zekamı bu dünyadaki herhangi bir ölümlünün gücüyle yarıştırmaya varım ama Mirasçı için aynı şeyi söyleyemem. Veledin fikri işe yararsa bu da işe yarar. Yaramazsa..." Yine omuz silkti.
Odanın tam ortasında, altında Relictombs portalının yattığını bildiğim yüksekçe bir taş kaideye yaklaştım. "Buraya gel El. Bu diğerlerinden biraz daha farklı olacak."
Ellie, duvarın çentikli bir bölümünü incelemeyi bırakıp bana döndü. Yüzüne endişe çökmüştü. "Ne? Neden?"
Kaideye vurdum, o da hemen yanıma geldi. "Gerçekte bulunacağım yer burası olduğu için, varlığımı bastırmak adına bunun daha güçlü olması gerekiyor. Ancak yine de senin mananla ayakta kalmak zorunda. Eğer zamanla bozulur ya da çökerse..." Sözümün arkasını getirmeyip derin bir anlam yükledim.
"Çökmez," dedi kararlı bir sesle. "Sanki... kafama saplanmış bir kıymık gibi. En azından kurulduktan sonra öyle hissettiriyor. Biraz sinir bozucu ama bir engel değil. Bozulmalarına ya da başarısız olmalarına izin vermeyeceğim. Bunu yapabilirim Arthur."
Sıcak bir gülümsemeyle karşılık verdim. "Yapabileceğini biliyorum."
Ellie, Sylvie'nin elini tutarak kaidenin tepesindeki kavisli oyuğa gümüşi manasını akıtmaya başladı. Mana, kalın duvarlı, ortası boş bir tür yumurta şeklini aldı. Sylvie de kendi manasını işin içine katarak imzasının bu şekillendirilmiş manadan dışarı yayılmasına izin verdi.
"Bunu daha da güçlendirsek iyi olur," dedim. Ellie emri ikiletmedi, daha fazla mana aktararak muhafazanın şeklini daha da sağlamlaştırdı.
Tepede neredeyse tamamen kapanacak raddeye geldiğinde, tıpkı zihin bölgesinde platformdan platforma geçmek için yaptığımız gibi, merkezdeki hazineyi eterle doldurdum. İçerideki eteri sıkıştırarak, conjuration yapısının bütünlüğünü riske atmayacak sınırda maksimum gücü uyguladım. Ben baskıyı hafiflettiğimde, Regis işi garantiye almak için yumurtanın içine kendi eterini üfledi. Ardından Ellie kontrolü tekrar ele alarak tepedeki küçük boşluğu doldurdu ve eterin dış dünyayla olan bağını tamamen kesti.
Derin derin nefes alarak bir adım geri attı ve sendeledi. Sylvie onu dirseğinden tuttu, Ellie de ona minnettar bir gülümseme attı. "İyiyim. Sadece çok fazla manaydı. En azından sonuncusuydu. Kaç tane oldu, sekiz mi?"
"Evet," diye yanıtladım, bu cesur küçük kız kardeşime bakarken ensemizi kaşıyarak. "Teşekkür ederim El. Tüm bunların kolay olmadığını biliyorum. Bütün bu süreç sana, senin büyüne bağlı. Bunu biliyorsun, değil mi? Dicathen'ın kaderi bu mana iplikçiklerine bağlı."
"Hiç baskı yok canım," dedi Regis, dilini dışarı çıkararak.
Ellie yanıma geldi, öne eğilip kollarını bana sardı, yanağını göğsüme bastırdı. "Gerçekten sadece... buraya oturup meditasyon falan mı yapacaksın? Günlerce? Haftalarca?"
"Hatta aylar bile sürebilir," diye lafa atladı Regis yardımsever bir edayla. Sylvie dizisiyle onu hafifçe dürttü.
Kollarımı Ellie'ye sarıp onu kendime çektim. "Umarım tek bir günde biter de bütün bu hazırlıklar boşa gitmiş olur." Yine de sesime o umutlu tonu tam olarak yansıtamamıştım. Daha dün Alacrya'daki Alaric'ten haber gelmişti; Agrona'nın birlikleri arasında tuhaf bir hareketlilik olduğunu söylüyordu. Bu durum, böyle kapsamlı hazırlıklar yapma kararımı daha da haklı çıkarmıştı.
Onu bıraktığımda Ellie bir adım geri çekildi, ifadesiz bir yüzle gözlerimin içine baktı. "Neden sanki bir vedalaşmaymış gibi hissettiriyor?" diye sordu.
Hazırlıksız yakalanmış, ne diyeceğimi bilememiştim. Kız kardeşimi yan taraftan kucaklayan ve rahatlatıcı bir şekilde gülümseyen Sylvie oldu: "Sadece sinirlerin bozulduğu için öyle geliyor. Sen daha ne olduğunu anlamadan dönmüş olacağız, hiç şüphen olmasın. Bana inanmalısın. Geleceği görebiliyorum, unuttun mu?"
Ellie kıkırdadı ve başını Sylvie'nin omzuna yasladı.
"Tamam, tamam! Vildorial'de halletmem gereken dünyalara bedel işlerim var," dedi Wren huysuzca. "Haydi kızım, yola koyulma vakti."
Göz göze geldiğimizde ona teşekkür edercesine başımla bir işaret verdim ama o sadece hıhlamakla yetindi.
Ellie, çoktan önden yürümeye başlayan Wren'in peşine takılırken geri geri adımlıyordu. El salladı, ardından arkasını dönüp ona yetişmek için koştu. Birkaç saniye içinde küçük odadan çıkıp tünellerden yukarı doğru gözden kayboldular. Bir süre bekledim, iyice uzaklaşana kadar onları duyularımla takip ettim. Sonra yanımdakilere döndüm.
"Haydi," diyerek Regis ve Sylvie'ye işaret ettim.
Hazırladığım sığınağa olan yolculuğumuz uzun sürmedi.
İçeri girdiğimde ayakkabılarımı ayağımdan fırlatıp parıldayan sıvı havuzuna adım attım. Kilit taşını çıkarıp sıvı karnıma kadar gelecek şekilde yavaşça oturdum.
Kilit taşının o sıradan, hiçbir özelliği yokmuş gibi duran şekline baktım.
Sylvie yanımda havuza girdi. Üzerindeki kıyafetler bedenini sararken dokusu değişti; boynundan aşağısını tamamen kaplayan, siyah pullu ve vücuda oturan bir kumaşa dönüştü. Tam karşıma oturdu. "Yanındayız, Arthur."
'İstesek de istemesek de,' diye laf soktu Regis, çekirdeğimin hemen yanındaki yerinden.
Yapılabilecek her şey zaten yapılmıştı. Dicathen'ın koruyucuları Agrona'dan gelebilecek her türlü tehdidi karşılamaya hazırdı. Geride benim için kalan tek şey... kilit taşına girmekti.
Aether çekirdeğimden süzülüp kilit taşına nüfuz etti; zihnim de daha önceki kilit taşlarında defalarca yaptığı gibi onu takip etti.
Aroa’nın Ağıdı'nı hafifçe uygulamak aetherik bariyere yaklaşmamı sağlarken, Hükümdar Yüreği'nin görüşü iç kısımdaki görünmez yollarda bana rehberlik etti. İlk defa, şimşek gibi zihnime hücum eden anı bombardımanına Kralın Hamlesi ile karşılık verdim ve yeteneği anında aktifleştim.
Düşüncelerim o fırtınanın altında ezilmek yerine zihinsel geri bildirimleri ve gürültüyü kolayca emdi, işledi ve düzene soktu. O durağan bilgi birikimi yerli yerine oturdukça—tıpkı bir yapbozun parçalarının birleşmesi ya da bir anahtarın kilide girmesi gibi—kilit taşının içindeki aetherik alan eriyip yerini zifiri bir karanlığa bıraktı.
Hayır, mutlak bir siyahlık değildi bu. Çünkü uzakta, hafif bir ışık pırıltısı vardı. O bana doğru yaklaştıkça—ya da ben ona doğru yaklaştıkça—büyüyordu.
Sanki buğulu bir pencereden bakıyormuşum gibi etrafımdaki her şey parlak bir bulanıklığa dönüştü ve gözlerimi kapatmak zorunda kaldım. Ne olduğu anlaşılmayan sesler kulaklarıma hücum ederek başımı döndürdü. Konuşmaya çalıştığımda dudaklarımdan sadece bir çığlık döküldü. Kulakları tırmalayan o ses kakofonisi yavaşça yumuşadı ve boğuk bir ses işittim.
"Tebrikler beyefendi, hanımefendi... Nur topu gibi bir oğlunuz oldu."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.