CLAIRE BLADEHEART
Curtis’e sımsıkı sarılmış, çaresizlik içinde elimle ağzını kapatıyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülmeye devam ettikçe görüşüm bulanıklaşıyordu.
Hiçbir şey yapamıyorduk; ben hiçbir şey yapamıyordum.
Disiplin Kurulu üyeleri, Xyrus Akademisi’nin güvenliğini ve düzenini sağlamaktan sorumluydu. Bizzat Müdür Goodsky tarafından bu hayati görev için seçilmiştim; Arthur hariç tüm üyeleri seçme ve onlara liderlik etme görevi de bana verilmişti.
Onların lideriydim ama tüm bunların yaşanmasına izin vermiştim. Aramıza bir casus sızmasına engel olamamıştım.
Tüm hamlelerimizin düşmana sızdırıldığından bihaberdim.
Theodore’un şu anki durumundan ben sorumluydum. Buradan sağ çıksa bile bir daha asla kendi ayakları üzerinde yürüyemeyecekti.
Feyrith’in esir düşmesinden ben sorumluydum.
Doradrea Oreguard’ın ölümünden ben sorumluydum.
Radikal grubun her adımımızı bildiğini ve onları her köşeye sıkıştırmaya çalıştığımızda ellerimizden nasıl bu kadar rahatça kayıp gittiklerini daha önceden anlamalıydım. Sanırım ekip üyelerimin sarsılmaz bir sadakatle bağlı olduklarına safça inanmıştım.
Bu toy varsayımlarım yüzünden ilk saldırıya uğrayan biz olmuştuk. Her şey dün gece, şafağın sönük ışıkları ufukta belirmeye başladığı an gerçekleşmişti. Eninde sonunda patlak vereceğini bildiğimiz o büyük savaşa hazırlanmakla meşguldük; acil tahliye planını netleştiriyor, öğrencilerin kendilerini kilitleyebilecekleri bodrum katlarından ve eski sınıflardan derme çatma sığınaklar inşa ediyorduk.
Hepimiz bunun biraz abartı olduğu konusunda hemfikirdik ama şimdi anlıyordum ki, yaptıklarımız yeterli olmanın yanından bile geçmemişti.
Herkes huzursuzdu, bu yüzden biraz stres atmak için antrenman yapmaya karar vermiştik. Fikir Kai’den çıkmıştı. Zaten tetikte olan öğrencilerin büyü seslerinden ve çarpışan silah gürültülerinden korkmaması için antrenman bariyerinin alanını genişletmeyi önermişti.
Daha önce bariyeri hiç bu kadar genişletmemiştik ama önerisinde ters bir durum görmemiştim. Diğerleri içeride çalışırken bariyerin denetimini Kai’ye bırakmıştım.
Bariyer oluştuğunda, her zamanki halinden farklı olarak kırmızımsı bir tona bürünmüştü. Geriye dönüp baktığımda, Kai’nin kurduğu o antrenman bariyerinin şu an tüm akademiyi çevreleyen kafesin minyatür bir versiyonu olduğunu anlıyordum.
Saldırı tam o anda başladı. Kai onları içeri almıştı; bu kadar basitti işte. O sinsi piç, bize yanlış bilgiler verirken tüm planlarımızı radikallere altın tepside sunmuştu.
Kai, dışarıdan kimse savaş seslerini duymasın diye bariyeri ayakta tutmakla meşguldü. Sayıca bire üç azınlıktaydık ama yine de kazanmak üzereydik. Radikal grubun büyücüleri güçlüydü ancak benim ekibim onlardan daha güçlüydü. Oradan kurtulup okulu uyarabilirdik… Ama o çıkageldi.
Bariyerden içeri adımını attığı an, sahip olduğumuz tüm avantaj yerle bir oldu. Onun bu işin bir parçası olduğuna inanamıyordum; hayır, yalan söylüyorum. Bu işin içinde olması gayet tabii mümkündü. Asıl inanamadığım şey, bunu fark etmemin neden bu kadar uzun sürdüğüydü.
Tek başına savaşın seyrini değiştirdi. Eskiden de yetenekli bir büyücüydü; eğer o çarpık ve kibirli kişiliği olmasaydı onu kesinlikle disiplin kuruluna dahil etmek isterdim. Yetenekliydi ancak gelişiminin büyük kısmını iksirlerin ve diğer sentetik ilaçların aşırı kullanımına borçluydu ki bu durumun ileride ağır sonuçları olacaktı. En azından söylentiler bu yöndeydi.
Fakat şimdi bambaşka bir seviyedeydi. Etrafındaki mana dalgalanması bir profesörünkiyle kıyaslanabilir düzeydeydi, hatta ötesindeydi. Yine de bir tuhaflık vardı. Onu sarmalayan yoğun mana düzensiz ve kaotikti; sanki zorla o kadar çok mana üretiliyordu ki artık dışarı taşıyordu. Sebebi bu muydu emin değildim ama teninin ve saçının rengi bile farklı bir tona bürünmüştü.
Çoğu insanın uyanışının yeni başladığı bir yaşta, bu kadar mana tek kelimeyle doğaüstüydü. Bana Arthur’u hatırlatmıştı; artık hangisinin daha güçlü olduğundan bile emin değildim ama onu bu hale getiren şeyin doğal yollardan olmadığına kalıbımı basardım.
Söylemeye gerek bile yok, ona karşı pek şansımız yoktu. Şarkısız büyü yapma, aynı anda birden fazla büyü yönetme ve bitmek bilmeyen bir mana pınarı… Tek başına olsa bile muhtemelen hepimize karşı koyabilirdi.
Nasıl olmuştu da bu kadar güçlenebilmişti?
“Sen kendine bu akademinin öğrencisi mi diyorsun? Herkesi anlardım da, senin gururunun çılgın bir terörist grubunun köpeği olmaya el vermeyeceğini sanırdım Lucas,” diye tiksintiyle tükürürcesine konuştum. “Ama görünen o ki yanılmışım.”
O küstah ifadesi karardığında damarına bastığımı anladım ama umduğum gibi düşüncesizce bir hamle yapamadan Kai araya girdi. İhanetinin sebebini haykıran öfkeli bağırışlarımızı şimdiye kadar görmezden gelmişti ancak şimdi Lucas’ı dizginlemek için ağzını açtı.
“Lucas, o bu işin hızlı ve temiz bitmesini istiyor. Görevi unutma,” dedi seçkin savaşçı kısa ve öz bir şekilde. Bariyeri ayakta tutmaya çalıştığı için yüzü konsantrasyondan gerilmişti.
O noktada, onları yenerek dışarı çıkmanın imkansız olduğunu anlamıştım; bariyerde bir gedik açmalıydık.
Savaşırken büyülerimizi kasten bariyerin içindeki tek bir noktaya odakladık. Nereye hedef aldığımızı fark etmediler ama sihirli kafes beklediğimizden çok daha dayanıklıydı.
Onlardan üçünü devirdikten sonra, ilk yakalanan ve sürüklenen Feyrith oldu. O sırada bariyerin yüzeyinde içinden geçebileceğimiz kadar büyük bir çatlak oluşturmayı başarmıştık. Ancak hepimiz kaçamadık. Doradrea, biz geri kalanların kaçabilmesi için gereken zamanı kazanmak adına geride kalıp gediği savundu.
Fakat bu kaçmışız gibi hissettirmiyordu. Hayır… Sanki serbest bırakılmıştık. Lucas, yüzünde o alaycı gülümsemeyle orada durmuş, temizlemekle uğraşmak istemediği bir böceği azat ediyormuş gibi tepemden bana bakmıştı.
Dışarı çıktığımızda her şey için çok geçti. Savaşımız uzun sürmüştü ve bu süre zarfında tüm akademi bir kafese hapsedilmiş, hem radikal büyücülerin hem de vahşi canavarların saldırısına uğramıştı.
Müdür Cynthia henüz dönmemişti. Öğrenci konseyi üyelerini bulduğumuzda bazılarının saldırıya uğradığını gördük, yine de durumları bizimkinden daha iyi görünüyordu. Clive, öğrenci konseyi başkanı hala gezisinden dönmediği için özellikle minnettar görünüyordu. Öğrenci konseyi sekreteri —sanırım adı Lilia’ydı— endişeyle Arthur’un iyi olup olmadığını sordu ve onun akademide olmadığını öğrenince rahatladı.
Kısa sürede tüm direncimiz kırıldı; uğruna savaşmak için kendimizi paraladığımız bazı öğrenciler pes edip düşman tarafına geçti.
Ama onları suçlayamazdım.
Onları koruma görevimizde başarısız olan bizdik.
“Lütfen Curtis… Yalvarırım.” Hıçkırıklarımı bastırarak konuşmaya çalışıyordum. “Lütfen dur. Yapamazsın.” Alt dudağımı ısırdım. “Lütfen…”
Curtis’in çırpınışları dindi ama hala gazapla titrediğini hissedebiliyordum. Elimi ağzından çektiğimde kan olduğunu fark ettim; bu onundu. Dudaklarını o kadar sert ısırmıştı ki her yer kan revan içindeydi.
“Onu öldüreceğim…” diye fısıldadı Curtis, sesi titriyordu.
“Curtis, lütfen… Sadece bekle. Theodore gibi fırlayıp gitmene izin veremem. Seni de kaybedemeyiz.” Sesimi sert tutmaya çalışıyordum ama kendime bile ikna edici gelmiyordum.
“Beklemek mi? O Theodore ve Feyrith’i öldürürken öylece bekleyecek miyiz yani? Ha? Tıpkı Doradrea’yı öldürdüğü gibi mi?” diye hırladı, sesi alçak ve boğuk çıkıyordu.
Curtis’in sözlerindeki zehir göğsüme bir bıçak gibi saplandı ama bir şey diyemeden keskin bir ses beni durdurdu.
Curtis, yediği tokatın etkisiyle donakalmış, sol yanağını tutuyordu.
Kathyln’in gözleri kıpkırmızı olmuş ve şişmişti, uzun kirpikleri hala yaşlarla ıslaktı. Yüzü acı ve çaresizliğin bir düğümü gibiydi; o her zamanki ifadesiz halinden eser yoktu. Az önce ağabeyine tokat atan eli hala havada asılı duruyordu.
Darbe ne çok gürültülüydü ne de çok sert; ancak Curtis’in tepkisinden anlıyordum ki kız kardeşinden gelen bu hafif tokat, herhangi bir silahtan çok daha derine ve sert işlemişti.
“Ağabey. Onları kurtarmanın bir yolunu bulmalıyız. Buradaki herkesi korumak için bir plan yapmalıyız. O canavarı durdurmamız gerek ama sen bu haldeyken ya da ölürsen bunların hiçbirini yapamayız.” Kathyln’in bakışları amansızdı, her bir kelimesi sadece Curtis’in değil benim de içime işliyordu.
Haklıydı; kendimize gelmeliydik. Bir plan yapmalıydık.
Çan kulesinin önündeki kalabalığa ve arkamıza bakarak, bize yardımcı olabilecek bir şeyler bulma umuduyla Müdür Cynthia’nın odasına kaçmanın bir yolunu düşündüm. Ancak cübbeli figürler nöbet tutuyor, canavarlar ise kaçmaya çalışan herhangi birinin üzerine atılmak için tetikte bekliyordu.
Sonra esirleri dışarı çıkardılar. Feyrith de aralarındaydı; feci şekilde dövülmüş ve bilincini kaybetmişti.
Her biri kendi mahkumunu tutan cübbeli figürler sessizce dışarı doğru yürürken herkes donakalmış onlara bakıyordu. Bu mesafeden, içlerinden birinin öğrenci konseyi başkanı olduğunu fark etmem birkaç saniyemi aldı.
ELIJAH KNIGHT
Gördüklerim sanki ağır çekimde gerçekleşiyordu.
Emin olmak için gözlerimi ovuşturdum ama ne kadar ovuşturup göz kırpsam da o figür değişmiyordu. Her ne kadar darmadağın olmuş, üstü başı çamur ve kan içinde kalmış olsa da, o kendine has kurşuni saçları tanımamak imkansızdı.
Zihnimin bir köşesi neler olduğunu ve buraya nasıl geldiğini anlamaya çalışırken, diğer yanım hala reddetme aşamasındaydı. Burada olmamalıydı. Arthur ile birlikte olması gerekiyordu.
Hem öğrencilerin hem de öğretim üyelerinin, esirlerden birinin öğrenci konseyi başkanı, diğerinin ise disiplin kurulu üyesi olduğunu fark etmesiyle birlikte bir uğultu yükselmeye başladı.
“Şşşşt.” Draneeve, sanki bir tiyatro sahnesindeymiş gibi eliyle abartılı bir hareket yaparak gürültüyü yatıştırdı ve konuşmasına devam etti. “Neler olup bittiğini öğrenmek için can attığınızdan eminim ama açıklamaya başlamadan önce kendimi tanıtmak isterim.”
Birkaç adım öne çıkıp cüppesini düzeltti ve parmaklarıyla saçlarını geriye doğru taradı. “Duyduğunuz üzere, bana Draneeve derler.”
Sanki bir alkış tufanı kopmasını bekliyormuş gibi dramatik bir es verdi. Kimseden ses çıkmayınca omuzlarını silkip devam etti.
“Şu an beni bir tür kötü adam olarak gördüğünüzün farkındayım. Bu saldırılar ve ölümlerden sonra buna şaşırmazdım ama sizi temin ederim ki ben sizin tarafınızdayım.”
Bu saçma sapan iddia kitle içinde bir infiale yol açtı; yuhalamalar ve bağırışlar kalabalığın arasında yankılandı.
“Sessizlik.”
Sesi alçak bir hırıltıdan daha yüksek değildi ama o tek kelimenin ağırlığı ve hemen ardından gelen anlık baskı, ciğerlerimizdeki havayı ezip geçerek herkesi susturdu.
“Adım Draneeve ve hepinizi kurtarmaya geldim.” Draneeve, rüzgarda dalgalanan cüppesiyle kollarını görkemli bir edayla iki yana açtı. İtiraf etmeliyim ki oldukça etkileyici görünüyordu.
Kimse ağzını açamadı, yapabileceklerinden korktuğumuz için sadece konuşmasına devam etmesini bekledik.
“Görüyorsunuz ya, uzak bir diyardan geliyorum. O topraklar zayıflar için çok ama çok zalim bir yerdir. Evet, sizden bahsediyorum; hepinizden. Burada toplanan sizler, geçmişiniz ve potansiyelinizle bu kıtanın geleceği olan seçkinler olarak görülüyorsunuz ama benim geldiğim yerde siz birer çöpsünüz.” Draneeve son kelimeleri alaycı ve kesik kesik bir tonla tükürürcesine söyledi.
“Buna rağmen, layık gördüklerimi hazırlamak için bu uzun ve yorucu yolculuğa katlandım. Böylece efendim bu kıtanın yeni hükümdarı olduğunda, şu anki haliniz gibi bir kenara atılan bir çöp olmak yerine onun krallığında bir yeriniz olacak.”
Herkesin şaşkınlık içinde birbirine baktığını görmek için arkama göz attım. Bazılarının yüzündeki ifadeden anladığım kadarıyla duyduklarına inanamıyorlardı. Sadece şaşırmış gibi değil, tüm bu olanların gerçek olamayacağını düşünüyor gibi görünüyorlardı.
“Bugün karşımda duran sizler, bu toprakların yeni hükümdarının onurlu kuklaları olarak seçildiğiniz için tebrikler. Lukiyah, öne çık ve onlara bahşedilen yeni güçlerinden küçük bir parça göster.”
‘Lukiyah mi?’
Hayır... İmkansızdı...
Tess’i saçlarından tutan figür, onu da peşinden sürükleyerek öne çıktı. Sakin kalmaya çalışarak dudağımı ısırdım. Kapüşonunun altından birini arıyor gibiydi ve sonunda durdu. Gözlerini üzerimde hissedebiliyordum; o cüppesinin kapüşonunu indirirken ben olduğum yerde çakılıp kalmıştım.
Şüphelerim doğrulanmıştı. Bu Lucas Wykes’tı.
Bana dik dik bakarken gözlerinin içi gülüyor gibiydi. Tessia’yı saçlarından tutup boynu yüzünün hizasına gelecek kadar yukarı çekerken, dudaklarının kenarı yavaşça vahşi bir sırıtışla kıvrıldı.
Lucas’ın alaycı bakışları bir an olsun üzerimden ayrılmadı; dilini yavaşça ve sinir bozucu bir şekilde Tess’in boynundan kulağına kadar gezdirdi, sonra durup bana göz kırptı.
O an öfkeyi dizginleyen tüm engellerim paramparça oldu. Geriye kalan kırıntı halindeki sağduyumla ancak şunu bağırabildim: “Lucas, seni piç kurusu! Buna nasıl cüret edersin!”
Zihnim uyuşurken görüşüm kızıla boyandı. Aniden, sanki içeriden bir güç bilincimi dışarı itiyormuş gibi, vücudum artık bana ait değilmiş gibi hissetmeye başladım... Sanki tamamen farklı biriydim ve kendi bedenimi arkadan izliyordum.
Kafamın içinde bir ses yankılandı: ‘Öldür.’
Daha önce hiç böyle bir his yaşamamıştım ama vücudumu her ne kontrol ediyorsa, güçlerimi benden daha iyi kullanmayı bildiğinden emindim.
‘Öldür.’
Bu tuhaf bir duyguydu; normal olmadığını biliyordum. Sanki bunca zamandır kilitli tutmaya çalıştığım canavar benimle yer değiştirmişti.
Görüşüm bozuldu, muhtemelen adrenalin yüzünden zonkluyordu. Kalp atışım dışında hiçbir şey duyamıyordum. Vücudum bir kabuktan ibaretti ve ben olmayan biri tarafından bir kukla gibi yönetiliyordu.
‘Öldür.’ Ses giderek güçleniyordu.
Bana neler oluyordu böyle?
Etrafımdaki topraktan siyah dikenler fışkırdı, yoldan yeterince hızlı çekilemeyen bazı öğrencileri yaraladı.
Özür dilemem gerektiğini hissettim ama dikkatim tamamen Lucas’a kilitlenmişti.
‘Öldür, öldür, öldür!’ Acıdan zihnim ikiye bölünecekmiş gibi geliyordu.
Sadece küfürlerle tarif edilemeyecek o nanköre doğru dengesiz adımlarla yürüdüm. Bariyere yaklaşırken onu kırıp kıramayacağımdan endişelendim ama bu yersiz bir kaygıymış. Elimi aniden siyah bir plazma kapladı ve bariyer, kızgın tavaya atılan tereyağı gibi temas ettiğim anda cızırdayarak eridi.
Lucas’ın şaşkın ifadesi karşısında neredeyse kahkahayı patlatacaktım ama Draneeve’in yüzündeki ifade çok daha beklenmedikti. Gri suratı soldu; ancak korku olarak yorumlayabileceğim bir şekilde çarpıldı ve büzüldü. Beni sakinleştirmeye çalışıyormuş gibi ellerini öne doğru uzattı. O anda onlarca mana canavarı bana saldırmak için ileri atıldı ama nafileydi. Bileğimin tek bir hareketiyle yerden fırlayan siyah dikenler, renkleri değişmiş canavarları daha sıçrayışlarının ortasındayken şişledi.
Bu gerçekten ben miydim? Daha önce hiç böyle bir büyü görmemiştim. Doğal değildi, hatta bir bakıma şeytaniydi; sanki sadece öldürmek ve yok etmek için var olan bir güçtü.
Ölü canavarları görmezden gelip, çatık kaşları ve gözlerindeki o huzursuzlukla bana bakan Lucas’a yavaşça yaklaştım. Cüppeli diğer figürler esirlerini bırakıp hep birlikte üzerime çullanacak gibi oldular ama Draneeve bir sebepten onları durdurdu. Ne dediğini duyamıyordum ama yalvarıyor gibiydi, elleri sürekli beni yatıştırmak istercesine hareket ediyordu.
Aniden, kızgın bir bıçak saplanmış gibi keskin bir acı içimi kavurdu ve vücudum kaskatı kesildi. Anlayamadığım bir şekilde, sınırıma dayandığımı hissettim.
Hayır. Henüz değil. Vücudumu kontrol edemediğimi biliyordum ama şu noktada en azından Lucas’ı öldürmeyi her şeyden çok istiyordum.
Sendelemeye başladım, her adımım bir öncekinden daha dengesiz hale geliyordu.
Az kalmıştı...
Elim kalktı ve kolum kadar uzun, siyah bir diken Lucas’a doğru fırladı. Umduğum gibi onu öldürmedi ama o kadar hızlıydı ki Lucas tamamen kaçınmayı başaramadı.
Darbe’nin gücüyle geriye doğru yuvarlandı. Sağ omzuna saplanmış siyah dikeni hayal meyal seçebiliyordum.
Sadece bir tane daha...
Görüşüm karardı ve vücudum duruldu; bilincimi kaybediyordum. Şimdi daha da kafası karışmış görünen Draneeve’e son bir kez baktım. Bilincim karanlığın içinde tamamen kaybolmadan hemen önce onu gördüğümü sandım. Belki sadece halüsinasyon görüyordum, belki de sadece öyle olmasını dilediğim içindi ama arkadaşımı gördüğümü sandım.
Arthur’u gördüğümü sandım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.