Alçakgönüllülük. Sadakat. Kararlılık. Cesaret.
Bu kelimeler, daha ne anlama geldiklerini bile kavrayamadığım yaşlarda ruhuma işlenmişti. Bir kılıç kadar keskin bir kalbe sahip olmak için gereken dört temel nitelik bunlardı. Bladeheart ailesinin amentüsüydü bu.
Çocukken ne kadar da cahilmişim; ailemin üzerine inşa edildiği bu kutsal öğretiye, şartlar ne olursa olsun bağlı kalabileceğime gerçekten inanmıştım.
Meğer ne kadar da bilgisizmişim.
Çaresizlik içinde, sadece izlerken... Sadece izlemekle yetinirken zihnimi tırmalayan ve kalbimi sızlatan tek düşünce buydu.
Theodore’un tanınmayacak hale gelene kadar dövülmesini ve yakılmasını sadece izledim.
Elijah’nın, hiçbir yardım almamasına rağmen, karşısında sadece boyun eğip hayatta kalmayı umabildiğim o kadar güçlü bir figüre korkusuzca meydan okuyuşunu sadece izledim.
Gözlerim olan bitene kilitlenmiş olsa da, tam olarak ne yaşandığını idrak etmekte zorlanıyor, gördüklerimin gerçek olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum.
Buradaki tüm öğrenci büyücülerin hayal bile edemediği, profesörlerin ise çabalayıp başaramadığı şeyi Elijah tek başına gerçekleştirmişti.
Onu asla Arthur’un şapşal arkadaşından fazlası olarak görmemiştim. Bende bıraktığı izlenim her zaman rahat, hatta zaman zaman havai biri olduğuydu; ama o an öyle değildi. Lucas’a o küfrü savurduktan sonra tavrı tamamen değişmiş, tanınmaz bir hale bürünmüştü.
Ne kadar düşüncesizce ve düpedüz çılgınca davranmış olursa olsun, Elijah benim gösteremediğim o cesareti ve gücü sergiliyordu.
Sanki o gazap dolu haykırışı ruhunu serbest bırakmış gibi, Elijah’nın bedeni birden cansızlaştı. Omuzları çöktü, başı öne düştü. Yerden aniden siyah metalik dikenler fırlayınca bakışlarımı kaçırdım. Öldüğünü sanmıştım; sonra bu gizemli büyüyü yapanın Draneeve ya da adamları olmadığını fark ettim.
Efsunu okuyan Elijah’dı.
Kullandığı büyü alışılmadık, hatta doğaüstüydü; ama asıl o siyah alev büyüsü eline dolanıp, avucunu bariyerin yüzeyine koyduğunda ve şeffaf bariyeri tereyağı gibi eritmeye başladığında sırtımdan aşağı buz gibi bir ürperti indi.
Profesörlerin bir araya gelse bile tek bir çizik dahi atamadığı o şeyi, bu gizemli büyünün bu kadar kolayca yok ettiğini görünce içimde bir umut yeşerdi. Belki de bu işi o bitirebilirdi.
O anda, umutla birlikte kendime karşı elle tutulur bir nefret hissettim.
Aşağı baktığımda elimin farkında olmadan kılıcımın kabzasını kavradığını fark ettim. Kendi kendimle alay ettim. Korku beni bir adım bile atmaktan alıkoyarken bu kılıcın ne hükmü vardı ki?
Başımı tekrar kaldırıp gözlerimi Elijah’ya diktim. Sanki kendi bedeninin kontrolü elinde değilmiş gibi, sarhoşvari bir halde sendeleyerek yürüyordu. Ona engel olmaya çalışan herkes siyah bir dikenle durduruluyordu. Her bir büyünün yapılma hızı imkansız denecek seviyedeydi. Bunlara büyü bile denemezdi; daha çok otomatik bir savunma mekanizması gibiydiler.
Daha önce böyle bir şey ne duymuştum ne de bu kadar doğal olmayan, bu kadar tekinsiz, bu kadar kötücül bir büyüye kendi gözlerimle şahit olmuştum.
Ancak en kafa karıştırıcı olan, Draneeve’in Elijah’ya karşı takındığı tavırdı. Elijah onun mana canavarlarını sağda solda katlediyor, cübbeli uşaklarından üçünü çoktan öldürmüştü bile. Draneeve’in planlarını bozduğu için ona öfkelenmesi, hatta küplere binmesi gerekirdi ama bunun yerine... Korkmuş görünüyordu.
Bu felaketin mimarını görmezden gelip doğrudan Lucas’a doğru ilerleyen Elijah’ya, Draneeve’in söylediği sözlerin sadece bir kısmını seçebiliyordum.
Draneeve sürekli "bilmiyordum" deyip duruyordu. Ayrıca Elijah’ya "efendim" dediğini duyar gibi oldum; ama hayır, bu doğru olamazdı.
Elijah’nın dikkatini dağıtma çabaları boşa çıkınca, Draneeve cübbeli yardakçılarına emirler yağdırmaya başladı; Elijah’ya el sürmemelerini söylüyordu. Tuhaf bir manzaraydı; okul arkadaşımız Draneeve’in müttefiklerini öldürmeye çalışıyordu ama o, adamlarına karşılık vermemelerini emrediyordu.
Diğer öğrenciler şaşkınlık içindeydi, tüm bunlara ne anlam vereceklerini bilemiyorlardı. Bazıları Elijah’nın gerçekten bizim tarafımızda olup olmadığını sorguluyor, belki de Draneeve ile iş birliği yaptığından şüpheleniyordu. Fakat sonra Elijah yere yığıldı; Lucas’ı öldürmeye yönelik son hamlesi nihayetinde başarısız olmuştu.
İlk başta Elijah’nın aniden patlak veren öfkesi ve o gizemli güç gösterisi bizi hareket edemeyecek kadar şoka sokmuştu. Sonra bazı profesörler kendilerine gelerek Elijah’nın bariyerde açtığı yarığın bize karşılık verme şansı tanıdığını fark ettiler.
Bu düşünce benim de aklımdan geçmişti. Mana canavarlarının çoğu ya ölü ya da ağır yaralıyken ve Draneeve’in dikkati Elijah’ya kaymışken, misilleme yapmak için mükemmel fırsatın şimdi olduğunu biliyordun.
Bunu biliyordum ama ayaklarım olduğum yere çivilenmiş gibiydi. Biliyordum ama hala korkuyordum...
“Öğrenciler, yolu açın!” Elinde parlayan bir asa tutan iri yarı bir büyücünün liderliğindeki küçük bir profesör grubu, kalabalığı yararak bariyerdeki deliğe doğru ilerledi. Öğrenciler itiraz etmeden kenara çekildi. Birçoğu için Doradrea’nın kesik başı ve Theodore’un cansız bedeni zihinlerine kazınmıştı; savaşa katılacak mecalleri kalmamıştı. Yine de bazı öğrenciler cesaretlerini toplayıp profesörlere katılmaya çalıştı.
Clive onlardan biriydi. Elinde yayı ve okuyla öne atıldığını gördüm ama arkadaki bir profesör onu durdurup geri çevirdi.
“Budalalar,” diye fısıldadım kendi kendime. Hala umut yoktu. Profesörler şimdi Draneeve’i bir şekilde yenebileceklerini mi sanıyorlardı? Bizden daha iyi biliyor olmalıydılar. Onları böyle ölüme sürükleyen şey görev bilinçleri miydi? Yoksa mantıklı davranmalarını engelleyen gururları mı?
Cesur olmak, bir budala gibi ölmekle eş değer miydi? Bladeheart öğretisi benden bunu mu talep ediyordu?
Kathyln beni duymuş olmalıydı. Gözleri kan çanağına dönmüş, dudakları titreyerek bir cevap umuduyla bana döndü.
Ama verecek bir cevabım yoktu. Sınırlarımı biliyordum. Düşmanlarımın neler yapabileceğinin sadece küçük bir kısmını biliyordum ve bu bile kılıcımı kınından çekme güvenimi elimden almaya yetmişti.
Annemin beni uyutmadan önce sık sık okuduğu masallardaki o sahnelere benziyordu. Profesörlerin, prensesi kötü büyücünün elinden kurtarmaya giden kahramanlar gibi bariyerdeki yarığa doğru yürüyüşlerini izledim.
En önde, geçen dönem dersini aldığım iri yarı savaş büyücüsünü görebiliyordum. Onun arkasında alt sınıflara ders veren büyü dizilimleri profesörü vardı. Birkaç adım geriden, tanımadığım eğri büğrü ahşap asalı bir profesör ve ardından Profesör Glory geliyordu. Göz göze geldik; boyutsal yüzüğünden ikinci kılıcını çıkarmadan önce bana kararlı, ağırbaşlı bir şekilde başını salladı.
Bana bakışı tüylerimi diken diken etti. Daha önce hiç görmediğim bir bakıştı bu ama sezgisel olarak bunun, ölümü kabullenmiş birinin bakışı olduğunu anladım.
Bladeheart amentüsü zihnimde yeniden yankılandı.
Alçakgönüllülük. Sadakat. Kararlılık. Cesaret.
Kahretsin.
İçimde karmaşık duygular yükseldi: Bir Bladeheart’ın akademisine göstermesi gereken sadakat ve kararlılıktan yoksun olduğum için duyduğum hüsran; onlarla birlikte savaşacak cesarete sahip olmadığım için hissettiğim utanç; ve disiplin kurulu lideri... bir Bladeheart olmaya yetecek donanıma sahip olduğuma inanacak kadar cahil olduğum için gururuma karşı duyduğum iğrenti.
Karanlık düşüncelerden kurtulmak umuduyla başımı salladım. Bu beladan sağ kurtulmak bana kendimi affettirmek için bir şans daha verirdi, değil mi? Eğer ölürsem ne cesur olabilirim, ne sadık, ne kararlı, ne de alçakgönüllü.
Dikkatimi tekrar, Elijah’nın yanına diz çökmüş olan Draneeve’e verdim. Elijah’nın hala hayatta olup olmadığını kontrol ediyor gibiydi; sanki bir kraliyet hizmetkarının kralına gösterdiği özenle, dikkatle ve neredeyse şefkatle yaklaşıyordu. Kıta çapında büyücülük yetenekleriyle el üstünde tutulan profesörlerimiz, o astlarına emirler yağdırırken resmen yok sayılıyorlardı.
Sonunda Draneeve, Elijah’nın cansız bedenini kucağına alarak ayağa kalktı ve taş platformun arkasına doğru yürümeye başladı. Orada, garip şekilli bir örsle uğraşan birkaç cübbeli adam vardı.
“Lukiyah. Plan değişti. Yaklaşan şu budalaların icabına bak ve şu...” Esir alınan öğrencilere bir göz attı, bakışları öğrenci konseyi başkanımızda durdu ve devam etti, “...çöpü temizle. Ben önden gidiyorum. Sizi hemen kapıdan arkamızdan bekliyorum.” Draneeve’in az önceki kibirli ifadesinden eser kalmamıştı.
“Onu neden yanındagötürü—” Lucas’ın sorusu, gözleri yuvalarından fırlarken bir nefes kesilmesiyle yarım kaldı. Yüzündeki kibir anında yok oldu; yüzünden terler boşalırken dizlerinin üzerine çöktü.
“Sen sadece bir araçsın. Ne dersem onu yapacaksın, soru sormayacaksın. Eğer bir daha böyle bir cahillik gösterirsen, sonuçlarına katlanırsın.” Draneeve’in sesi emir verici ve keskindi, kendini ilk gösterdiği zamankinden çok farklıydı.
Lucas sakin kalmaya çalışıyordu, Draneeve ona bir tekme atıp yan devirene kadar kalbini tırmaladı.
“Söyle!” diye kükredi.
Buradan bile Lucas’ın çenesinin öfkeyle sıkıldığını görebiliyordum ama sarsılarak dişlerinin arasından tekrarladı: “Ben—sadece—bir—aracım.”
“Hazır efendim,” diye bildirdi örsün yanındaki cübbeli büyücülerden biri.
Draneeve aşağılayıcı bir şekilde homurdandı, sonra Lucas’ı orada nefes nefese, doğrulmaya çalışırken bırakıp uzaklaştı.
Hepimiz öylece durmuş izliyorduk. Disiplin kurulu üyesiyle bir oyuncak bebek gibi oynayan o kadar güçlü bir figüre karşı yürümeye cesaret eden profesörler bile, onun sadece bir düşüncesiyle bir büyücüyü dizlerinin üzerine çökertmesi karşısında donup kalmış gibiydi.
Ters giden bir şeyler olduğunu ilk fark eden Profesör Glory oldu. Şimdi parlamaya başlayan örse doğru ilerleyen Draneeve’i işaret ederek haykırdı: “Gitmesine izin veremeyiz!”
Dört profesör bariyerdeki deliğe doğru atıldı ama tam önlerinde bir yetişkin adamın gövdesi kadar kalın bir ateş sütunu yükseldi.
Dört profesöre bakan Lucas'ın yüzü hâlâ acıyla buruşmuştu. Ancak o çaresiz ifadesinden eser kalmamıştı; diğer eliyle ikinci bir ateş sütunu oluştururken kendinden emin adımlarla onlara doğru yürüdü.
Zaten her şey için çok geçti. Draneeve ve cübbeli yandaşları, Elijah'yı da yanlarına alıp parıldayan örs benzeri nesneyi geride bırakarak çoktan sırra kadem basmıştı.
"Lucas! Bu akademinin bir öğrencisi nasıl olur da böyle bir terör eylemine karışmaya cüret eder?" diye kükredi Profesör Glory, her iki kılıcına da mana zerk ederek. Diğer profesörler de silahlarını kaldırdı; iri yarı savaş büyücüsü çoktan efsununu okumaya başlamıştı bile.
Lucas'ın yüzüne hastalıklı bir sırıtış yayıldı. Bir insandan ziyade kuduz bir hayvanı andıran seslerle kahkahalar atmaya başladı. "Cüret mi? Benim şu anki seviyemin yanına bile yaklaşabileceğinizi mi sanıyorsunuz? Asıl siz nasıl cüret edersiniz! Benimle denginizmişim gibi konuşmaya nasıl cüret edersiniz? Sizler yalnızca ezilmesi gereken birer böceksiniz." Lucas konuştukça etrafındaki mana daha da hızlı dönmeye başladı ve ince, gri kollarında koyu renkli damarlar belirdi.
Böylece dövüş başladı. Draneeve gözden kaybolduğunda içimde beliren o küçük umut kırıntısı, profesörlerin birer oyuncak bebek gibi sağa sola savruluşunu izlerken sönüp gitti. Lucas'ın kullandığı beceriler özel değildi ama sergilediği mana miktarı ve üzerindeki kontrolü gerçekten dehşet vericiydi.
Eş zamanlı büyü yapmanın temel kuralıydı: Aynı anda kullanılan her büyü, bir diğeriyle birleştiğinde daha zayıf olur ve kontrolü zorlaşırdı. İki büyüyü aynı anda yapmak bile manayı farklı şekillerde yoğurup yönlendirmeyi gerektirdiğinden, zihni resmen ikiye bölmek demekti. Birkaç profesörün dört büyüyü aynı anda yapabildiği söylenirdi ama Profesör Glory gibi biri bile böylesine yüksek baskı altındaki bir durumda ancak üç büyü başlatabiliyordu.
Yine de Lucas, sanki çocuk oyuncağıymış gibi altı büyüyü birden yönetiyordu. Kendisini profesörlerin büyülerinden koruyan bir ateş küresinin içindeydi; dört saldırı büyüsüyle büyü dizilimleri profesörünü çoktan saf dışı bırakmıştı. İki metrelik alevden bir şövalye, ön safta duran Profesör Glory ile çarpışıyor ve onun takım arkadaşlarını korumasına engel oluyordu. Lucas'ın dört profesörün ortak çabasını böylesine kolayca ve gaddarca yerle bir edişini izlemek akıl almazdı.
"Neden öylece duruyoruz? Onlara yardım etmeliyiz!" Curtis'in sesi beni daldığım o derin uykudan uyandırdı. Öfke ve sabırsızlıkla dolu berrak gözlerini dikmiş, doğrudan içime bakıyordu.
Haklıydı; bu benim görevimdi.
Disiplin Kurulu'nun lideriydim.
Bakışlarımı saat kulesine, Feyrith ve Tessia'ya, ardından da esir alınan diğer öğrencilere çevirdim. Theodore'u gördüm; hâlâ hayatta olabilirdi. Eğer şimdi harekete geçersek onu kurtarabilirdik.
Lucas profesörlerle meşguldü ve geride sadece birkaç cübbeli uşak kalmıştı. Bu benim görevimdi. Öyleyse neden kımıldayamıyordum? Vücudum korku sarmaşıklarıyla mı dolanmıştı?
Tam o anda acı dolu bir çığlık dikkatimi çekti.
Bu Profesör Glory'ydi.
Yerde yatıyor, altından yavaşça yayılan kan gölüne bakarken yan tarafını tutuyordu.
Bariyeri geçmeden önce bana nasıl baktığını hatırladım: Gözleri ölebileceğini bildiğini söylüyordu ama bu bir kabulleniş değil, aksine bir kararlılık ifadesiydi. Kesinlikle korkuyordu ama diğer öğrencilere bir yaşama şansı verme umuduyla elinden geleni yapıyordu.
"Haklısın." Beni olduğum yere mıhlayan prangalardan kurtularak bir adım öne çıktım. Kılıcımı kınından çekerken, Grawder'ın sırtına atlayan Curtis ile göz göze geldim. Bana sertçe başını salladı; gözleri Profesör Glory'nin gösterdiği o kararlılığın aynısını yansıtıyordu.
Bariyerden geçmeden önce gözlerimle Clive'ı ve yardım edebilecek birkaç öğrenciyi daha aradım.
Kaçışımızı engelleyen büyücüler Lucas'a yardım etmek için çoktan içeri girmişti. Grawder'ın üzerindeki Glayder kardeşler ve yanımdaki Clive ile birlikte peşlerine düştük.
"Yapmayın!" Profesör Glory, biz saldırıya uğramadan hemen önce korkuyla açılmış gözlerle bu kelimeyi zar zor inleyebildi. Bu figürlerin her yeri cübbelerinin altındaydı; yüzleri bile doğal olmayan gölgelerle gizlenmişti. Arkamdan bana çarparak beni yere seren düşmanla aynı anda, önümden gelen bir toprak kazığını kılıcımla savuşturdum.
Yana doğru yuvarlanırken kılıcımla cübbeli adama hamle yaptım ve boğazının olması gereken yeri kestim. İşte hissetmiştim; çeliğin ete gömülme hissi... Yine de adam ne durdu ne de geriledi. Mana ile çevrili gri elleri bana doğru uzandı.
Tam o sırada Curtis'in binek hayvanı yandan atılarak onu uzağa fırlattı. Kathyln düşmanı hareketsiz kılmak için bir büyü yaptıktan sonra ayağa kalkmama yardım etmek için elini uzattı: "İyi misin Claire?"
Cevap veremeden, profesörlerin Lucas ile dövüştüğü yerden tiz bir uluma yükseldi. Bu, saldırıya öncülük eden o iri yarı savaş büyücüsüydü. Lucas'ın yarattığı alev muhafızı adamı boğazından yakalamış, havada asılı tutuyordu. Boynundan dumanlar çıkıyor, yanık deri kokusu havayı dolduruyordu.
Kocaman gövdesine ve kaslı kollarına rağmen iri cüsseli büyücü kurtulmak için çırpınıyordu. Çığlıkları gitgide boğuklaştı, sonunda yerini gırtlaktan gelen hırıltılara bıraktı. Lucas'ın çağırdığı ateşten şövalyeye karşı çılgınca tekmeler savurdu. Bedeni cansızca yere yığılırken yüzündeki o ifadeyi asla unutamayacağımı biliyordum.
Profesörün cesedi alev alıp herkesin gözü önünde canlı canlı pişerken, kıyafetlerini ve derisini yakıp kavuran o görüntüden gözlerimi kaçırdım.
Kaçma arzumu bastırmak zorundaydım. Yanlış bir seçim mi yapmıştım? O profesörü tanıyordum. Üç yaşındaki kızıyla çektirdiği fotoğrafı bana gösterişini hatırladım. Ona bunun para israfı olduğunu, bir portre yaptırmanın çok daha ucuza geleceğini söylemiştim ama o sadece budala gibi sırıtmış, resme sanki kendi çocuğuymuş gibi sarılmıştı.
Peki şimdi ailesine ne olacaktı?
Kusma isteği duydum ama kendimi tutmayı başardım. Yine de başka bir cübbeli adam bana bir ateş topu fırlattığında, dalgınlığım yüzünden neredeyse göğsümden vuruluyordu. Büyüyü son anda sektirebildim.
Tam bir kaos hakimdi. Lucas ile dövüşmeyen profesörler, kalan öğrencileri bölgeden uzaklaştırmak için ellerinden geleni yapıyordu. Saat kulesinin orada Clive, Tessia'yı yerden kaldırıyordu ama sonra yaralı mana canavarlarından biri tarafından savruldu. Profesör Glory'nin sınıfından yanımda getirdiğim diğer birkaç öğrenci, kalan beş cübbeli büyücüye karşı canla başla savaşıyordu.
Sağ tarafımda, Profesör Glory dahil hayatta kalan üç profesör vardı. Glory ağır yaralıydı; kanlı sağ elini yan tarafına bastırmış, boşta kalan eliyle kılıcını ancak tutabiliyordu. Yaklaşık on metre ötede ise Lucas, sanki dokunulmazmış gibi bir büyü fırtınasının merkezinde duruyordu.
Dişlerimi sıkarak Clive'a doğru koştum. Profesör Glory'nin benden ne yapmamı isteyeceğini biliyordum. Profesörler Lucas'ı meşgul ederken ben öğrencileri kurtarmalıydım.
Hızlanırken silahımda mana toplamaya ve bir efsun mırıldanmaya başladım. Clive'ı yere bastıran rengi atmış boz kurdu kılıcımla delip geçerken bıçağımın etrafında dönen bir ateş konisi oluştu, sonra ona kalkması için yardım ettim. Konuşmak için ağzımı açtım ama bir şey bana çarptı ve beni havaya fırlattı.
Clive'ın gözleri faltaşı gibi açıldı; dudaklarının adımı hecelediğini gördüm ama garip bir şekilde tek bir ses bile duyamıyordum.
Sadece o değil, hiçbir sesi duyamıyordum.
Sonra onu gördüm; karnımdan dışarı fırlamış bir taş kazık.
Kılıcımı düşürüp elimle ona dokundum. Kan vardı... Benim kanım.
Sesler bir anda geri döndü; bağırışlar ve çığlıklar kulaklarıma balyoz gibi inmeye başladı.
Gözlerim kanlı ellerimle karnımdan çıkan kazık arasında gidip geliyordu. Neler olduğunu görmek için arkama dönmek istedim ama ayaklarımın havada sallandığını fark ettim.
Gözlerimi kapattım; belki de halüsinasyon görüyordum. Tekrar açıp baktığımda gerçek tüm çıplaklığıyla yüzüme çarptı: Ölüyordum.
Curtis'in, şaşkınlıktan donup kalmış Clive'ı yolundan iterek bana doğru koştuğunu gördüm.
"Claire!" Curtis'in ağzının bu ismi telaffuz ettiğini gördüm ama sesi sanki başka bir odadan geliyormuş gibi boğuk geliyordu.
Her şey yavaş çekimde ilerliyordu. Kathyln'in Grawder'dan atlayıp bana doğru koştuğunu, dehşet içinde her iki eliyle ağzını kapattığını izledim. Sesi de Curtis'in sesi gibi işitilmeyen, boğuk bir gürültüydü; sadece tonu biraz daha inceydi.
Konuşmaya çalıştım ama ağzımdan sadece ıslak bir hırıltı çıktı.
Babamı düşündüm: Sert bakışlarını, yaşlılıktan hafifçe sarkan gözlerini... Bladeheart adının temsil ettiği değerlerin önemini bana o öğretmişti. Beni şimdi görse benimle gurur duyar mıydı?
Her şeyin solup gittiğini hissettiğim anda, gökleri delen, kan dondurucu bir kükreme duydum. Yeri sarsan derin, gürleyen bir gök gürültüsüydü ve vücuduma saplanan kazık onunla birlikte titredi.
Ölümün eşiğinde bile bir şekilde korku hissettim; az önceki gibi beni hareket etmekten alıkoyan türden değil, vücudumu içgüdüsel olarak saygıyla eğilmeye zorlayan bir korkuydu bu.
Bu yarı ölü halimle, bir an için bu sesi hayal ettiğimi sandım ama sonra göz ucumla onu gördüm: Her maceracının, hatta her insanın bir anlığına da olsa görmeyi umut ettiği o su götürmez figür.
Bir ejderha.
Annem çocukken beni korkutmak için kitaplarda gösterdiği o çizimlerin yanından bile geçmiyordu. Hayır, bu ejderha onların yanında sevimli kalırdı.
Küçük bir ev boyutundaydı; keskin kafasının her iki yanından çıkan iki boynuzu ve en kıdemli maceracıyı bile dondurabilecek parlak gözleri vardı. Hem hükümdarlığın hem de vahşetin bir tecellisi gibiydi. Çocukken okuduğum kitapların çoğu bir ejderhanın pullarını değerli, parlak mücevherler olarak tanımlardı ama bu ejderhanın pulları öylesine koyu, opak bir siyahtı ki kendi gölgesini bile yanında gri bırakıyordu.
Ejderha ne kadar etkileyici ve hayranlık uyandırıcı olsa da, asıl onun altındaki çocuğu gördüğümde kalbim korkuyla titremeye başladı.
O belirgin, kızıla çalan kumral saçlar ve o tanıdık üniforma... Attığı her adımda, şimdiye kadar gördüğüm en ince, en belirsiz ama bir o kadar da sarsılmaz özgüven okunuyordu.
Vücudundan dışarı sızan ve bir aura gibi etrafını saran apaçık bir gazap vardı. Bu öfke öylesine şiddetli ve vahşiydi ki, dizginlenmediği takdirde beni bir anda yakıp kül edeceğine emindim. Çevresindeki hava bile onun yüzünden çarpılıyor, bastığı toprak gücü karşısında ufalanıp gidiyordu.
Lucas’ı onunla kıyasladığım için ne kadar budala olduğumu düşünüp boğulurcasına güldüm. Duyularım yavaş yavaş körelirken tek pişmanlığım, Lucas’ın o son andaki yenilgiyle dolu yüz ifadesini görememekti.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.