Yerin Altındaki Küller

Bilincim parça parça yerine gelmeye başladı. Önce, yıkılan molozların gürültüsü ve gürül deyen su sesleri kulaklarıma ulaştı. Ardından genzime ve ciğerlerime dolan yoğun toz ile yanık taş kokusu beni şiddetli bir öksürük krizine soktu. Sarsıla sarsıla öksürürken, üzerimdeki moloz yığınının beni Kara Elmas Mahzeni kadar sıkı bir şekilde hapsettiğini hissettim.

Acıyı da tam o an duydum. Acı iyidir, dedim kendi kendime. Acı çekiyorsam henüz ölmemişim demektir.

Ağzımın içi kendi kanımın metalik tadıyla doluydu. Gözlerimin açık olup olmadığından bile emin değildim, bu yüzden onları önce sıkıca kapattım. Tekrar açtığımda etrafımdaki dünya hâlâ zifiri karanlıktı. Manama ulaşmaya çalıştığımda, gücümün tükendiğini ama tamamen yok olmadığını görmek beni sevindirdi.

Sıfır Yerçekimi büyüsünü yaparken mana çekirdeğim sızladı. Etkisini göstermesi biraz zaman alsa da, taşlar yerçekiminden kurtulup birbirinden uzaklaşmaya başladıkça etrafımda yavaş yavaş bir boşluk oluştu ve hafifçe kıpırdanabildim.

Yıkılmış kaya yığınının içinde alan açıldıkça, kolumdan aşağı süzülen suyun serinliğini hissettim. Parlayan bir mantarın görünür hale gelmesiyle, havada süzülen moloz parçalarının küçük bir kısmı hastalıklı, yeşil bir ışıkla aydınlandı.

Altımdaki zeminden destek alıp kendimi yukarıya, taş bulutunun içine doğru ittim. Hâlâ içinden kolayca geçilemeyecek kadar sıkışıklardı; ama taşlar birbirinden uzaklaşıp dağıldıkça onları yönlendirmeyi ve kendime bir tür yol açmayı başardım.

Hangi yöne gideceğimi kestiremediğimden su sesini takip ettim. Parçalanmış kayalarla dolu krater inanılmaz derecede büyüktü, ancak sonunda kenara ulaşıp sert kayaya çarptım. Burası akarsuyun asıl yatağına yakın olmalıydı, çünkü dik duvardan kraterin içine küçük bir şelale dökülüyordu.

Yerden güç alıp Sıfır Yerçekimi etkisiyle yukarı süzüldüm ve nihayet moloz çemberinden kurtulup dışarı çıktım. Patlamadan sağ çıkan parlayan mantarların ışığı etrafı görmeye yetiyordu. Patlama, Kara Elmas Mahzeni’ni ve tünel duvarlarını yarıp geçmiş, geride yaklaşık on metre genişliğinde küresel bir delik bırakmıştı. Kraterin diğer tarafında, Alacrya kampına doğru inen yarığı hayal meyal seçebiliyordum.

Büyüyü serbest bıraktığımda, kraterin içine geri dökülen taş yığınının çıkardığı sağır edici gürültüyle irkildim.

Aferin Mica. Hayatta kaldığımızı tüm dünyaya ilan etmesek olmazdı, değil mi?

Buraya ilk geldiğimiz tünel olduğunu tahmin ettiğim bir kaya çıkıntısına uçup ayaklarımın üzerine indim ve tüm ağırlığımı vermeye çalıştım. Titreyen bir yığın halinde yere yığılmamak için bacaklarımı ve sırtımı anında manayla desteklemek zorunda kaldım. Tünelin serin duvarına yaslanıp olduğum yere çöktüm ve destekleyici manayı serbest bıraktım.

“Pekâlâ,” dedim, sesim yanı başımdaki çukur kadar pürüzlü çıkmıştı. “Mica bir durum değerlendirmesi yapmalı, evet.” Bir parmağımı kaldırıp ona dik dik baktım. Tüm elim toz ve kan yüzünden kapkaraydı. “Mica yaşıyor.” İkinci parmağımı kaldırdım. “Oberle kesin öldü, zavallı çocuk. Mica’nın partisinin geri kalanından ise haber yok. Ne kadar zaman geçtiği meçhul, ancak susuzluk hissine bakılırsa epey olmuş. Düşmanın yaklaştığımızı fark etmemiş olması pek düşük bir ihtimal.” Her bir maddeyi sayarken üçüncü, dördüncü ve beşinci parmaklarımı da kaldırmıştım.

Bu da neydi böyle? Diye düşündüm.

Yorgun zihnim bu düşünceye takılıp kalmıştı. Uzun süre öylece oturup Oberle’nin son sözlerini, patlamayı ve onu neyin tetiklemiş olabileceğini tarttım. Öncülerin hepsine Goodsky denen kadının sorgusu ve üzerindeki lanet hakkında bilgi verilmişti; bu yüzden Alacryalıların bu tür yeteneklere sahip olduğunu biliyordum.

Yine de o yozlaştırıcı ışık, daha önce deneyimlediğim hiçbir şeye benzemiyordu. Tek bir büyüyle Kara Elmas Mahzeni’ni yerle bir edecek kadar güçlü ne olabilirdi? Başımı salladım ama gözlerimin arkasında patlayan acıyla pişman olup hemen durdum.

Bağdaş kurup sırtımı dikleştirdim ve çekirdeğimdeki manayı işlemeye başladım. Bu tanıdık uğraş sinirlerimi yatıştırıp zihnimi içinde bulunduğum durumdan uzaklaştırınca kendimi hemen daha iyi hissettim.

“O da ne?” diye fısıldadı soğuk bir kadın sesi, beni meditasyonumdan çekip çıkararak.

“Bir insan mı o? Belki bir nöbetçidir...” diye yanıtladı boğuk bir erkek sesi.

“Şey,” dedim gözlerimi açıp ayağa kalkarak, “Eğer Mica bir Alacryalı gözcüsü olsaydı başınız belada olurdu, değil mi? Size gizlilik taktikleri hakkında henüz bir şey öğretmediler mi?”

“Bunu söyleyecek en son kişi sensin,” diye karşılık verdi Hornfels, dişlerini göstererek gülümseyerek. “Çıkardığın o şamata tünelin bir mil ötesinden yankılandı. Darv’da kalan tüm Alacryalıların bizi orada bekliyor olacağını sanmıştık.”

Gruba göz gezdirdiğimde ne kadar yorgun ve savaştan hırpalanmış göründüklerini fark ettim. Hepsi pislik içindeydi, yüzleri solgundu ve gözlerinin altında koyu halkalar vardı. İki kişi eksikti. Oberle, malum, patlamada küle dönmüş olmalıydı ama sessiz sakin Jasper da ortalıkta yoktu.

Gözlerimi diktiğimi fark eden Tetra başını salladı. “Senin sayende patlamadan sağ kurtulduk. Tünelden aşağı palas pandıras yuvarlanırken biraz hırpalandık o kadar.” Gözlerimin içine bakıp kederle gülümsedi. “Teşekkür ederim, gerçekten.”

“Sonra ne oldu?” diye sordum, ben tonlarca parçalanmış taşın altında baygın yatarken geçen süreyi öğrenmek isteyerek.

Skarn konuştu, sesi her zamankinden daha derindi, sanki ağlamış gibiydi. “Kendimize gelmemiz biraz vakit aldı, sonra seni bulabilir miyiz diye geri koştuk. Ama daha molozları yerinden oynatamadan ilk Alacryalılar damladı. Yarığın dibinde nöbetçileri varmış herhalde. Çatışarak tünellere geri çekildik, köşeye sıkışmamak için sürekli hareket halindeydik.”

“O kurdukları savaş grupları çetin ceviz çıktı,” diye ekledi Hornfels. “Ama tünellerde, yani evimizde olmanın avantajı bizdeydi. Bazı büyüleri burada dövüşmek için uygun değildi, biz de onları teker teker avladık.”

“Büyücülerinden biri bize elektrik mavisi enerji parçacıkları fırlatıyordu,” dedi Tetra, tünelden aşağıya bakarak. “Sinek kuşları gibi havada süzülüp, takibi yavaşlatmak için oluşturduğumuz engellerden sıyrılıyorlardı. Jasper onlara hedef oldu; biri koruyucu manasını delip geçmiş olmalı, yere yığıldı.”

“Ama o piçi hakladım,” diye hırladı Kobel. “Koca bir dağı tüm o lanet olası ekibinin tepesine yıktım.”

“Patlamadan beri ne kadar zaman geçti?” diye sordum, diğerleri sustuğunda.

“Neredeyse iki gün,” diye cevap verdi Skarn.

İki gün mü! Alacryalıların toparlanıp gitmesi ya da yerlerini sağlamlaştırıp bizi beklemeleri için yeterince uzun bir süre. Aşağıdaki mağaraya inmeden bunu bilemezdik.

“Kaç askerlerini öldürdünüz?”

“En az on iki,” dedi Tetra. “Belki on beş. Sonra takibi bırakıp geri çekildiler.”

“Mica’nın gördüğü kadarıyla, o yarığın dibinde bizi bekleyen on beş ya da daha fazla büyücü olabilir.” Parmağımla kraterin öbür tarafındaki, şimdi içindeki yeşil-mavi parıltıyla iyice belirginleşen duvar çatlağını işaret ettim. “Belki başlarında bir Tırpan da vardır. Düşman buradan çekilmediyse kesinlikle bizi bekliyor olacaklardır. Şahsen Mica iki günlük uykusunu aldı ve kendini harika hissediyor ama sizler...”

“Hazırız,” dedi Hornfels ve Skarn bir ağızdan.

“Aynen öyle,” diye ekledi Kobel. Tetra sadece başıyla onayladı, yüzünde kararlı bir ifade vardı.

İşte gerçek cüce azmi budur, diye düşündüm genişçe sırıtarak.

Vakit kaybetmeden patlama alanından geçip karşı tarafa tırmandık ve her yerde biten parlak mantarlara değmemeye çalışarak duvar çatlağına daldık. Oberle’nin dediği gibi, aşağısı yaklaşık üç yüz metre kadardı.

Yarığın sonunda nöbetçi kulübesine benzer müstahkem bir mevzi bulduk ama kimse yoktu. Tünelden dikkatle çıktık; nöbetçi kulübesini ve yüksek tavanı destekleyen doğal sütunları siper olarak kullandık.

Mağara yaklaşık yüz metre uzunluğunda ve seksen metre genişliğindeydi. Ancak bu alanın neredeyse üçte birini bir gölet kaplıyordu. Karşı tarafta çadırlar kurulmuş ve kamp ateşleri yakılmıştı; bize yakın olan uçta ise sıra sıra sandıklar ve variller vardı. Mağaranın tavanı on beş metre yükseklikteydi ve tamamen sarkıtlarla kaplıydı.

Otuz Alacrya askeri mağaranın merkezine yakın bir yerde, üçerli savaş grupları halinde düzen almış, hazır olda bekliyordu. Heykel gibi hareketsiz duruyor, mağaranın bizim olduğumuz tarafına bakıyorlardı. Yine de içeri girdiğimizi gördüklerine dair hiçbir belirti vermediler.

Gözlerimi tekrar tavana, özellikle de oradan sarkan yüzlerce sarkıta diktim. Mağarada bir sarsıntı yaratıp onları serbest bırakmayı ve hazırlıksız askerlerin üzerine bir taş yağmuru indirmeyi düşündüm. Ama bir şey beni durdurdu.

Neden takibi bırakmışlardı? Neden beni molozların arasından çıkarıp işimi bitirmemişlerdi? Önemli bir şeyi gözden kaçırıyormuşum gibi hissediyordum.

“Plan nedir Mica?” diye fısıldadı Skarn kulağıma. Diğerleri de beklentiyle bana bakıyordu.

“Burada kalın. Biri saldırırsa hepsini gebertin. Eğer Tırpan ortaya çıkarsa onu bana bırakın.”

Siper alarak gidebildiğim kadar ileri süzüldüm, sonra açığa çıktım. Ben çıkar çıkmaz askerler harekete geçti. Her gruptan bir büyücü, asker sırasıyla aramıza büyük, dikdörtgen bir bariyer ördü. Diğerleri büyülerini hazırladılar ama saldırmayıp beklediler.

“Ölçülü davranmanızı takdir ettim,” dedi bir kadın sesi, sağ tarafımdaki gölgelerin arasından.

Konuşan kişi; uzun, mor saçlı ve kafasından iki yana kıvrılan siyah boynuzları olan bir kızdı. Mağara duvarından ayrılıp sakin adımlarla büyücü safının önüne geldi.

“Yaşadığın o ölüme yakın tecrübeden sonra, senin yerinde olsam bu kadar sakin kalabilir miydim, bilemiyorum.” Donuk ifadesi aniden ciddileşen kadın, “Şu an hayati bir operasyonu bölüyorsun,” diye devam etti. “Henüz telafisi olmayacak bir hasar vermediğin için gitmene izin vermeye niyetliyim. Kuvvetlerimi başka bir noktaya kaydıracağım ve biz de işimize bakacağız.”

“Ölüme yakın mı?” dedim, hafifçe şaşırmış gibi yaparak. “Mica bu ısınma turu için teşekkür ediyor ama savaşacak kadar formda olduğuna dair sana güvence verebilir. Ayrıca senin aksine –her kimsen artık– Mica bu kadar bağışlayıcı olmaya pek niyetli değil.”

Kız başını hafifçe yana eğdi, merakla bana bakıyordu. “Savaş buradan çok uzakta, General. Senin şu an Etistin’de, diğer Mızraklar ile birlikte saldırıyı püskürtüyor olman gerekmiyor muydu?”

Şeytan boynuzlu yaratığa küstahça genişçe sırıtarak cevap verdim: “Mica siz Alacryalı büyücüleri nerede bulursa orada savaşır. Etistin’deki istilanızla diğer Mızraklar ilgilenir.”

“Ah, korkarım bu pek mümkün olmayacak. Ama görüyorum ki savaşmaya kararlısın.” Elinde saf manadan oluşmuş siyah bir kılıç belirdi, etrafa koyu mor bir ışık yayıyordu. “Çatışma kurallarını seçmene izin vereceğim. Askerlerimize –her ne kadar yetersiz olsalar da– geri çekilmelerini söyleyip bir düelloya mı tutuşalım, yoksa topyekûn bir savaş mı istersin? Sanırım sayı avantajı bende.”

“Mica seninle teke tek dövüşmeyi canı gönülden istese de, yoldaşları onları bu şanlı savaştan mahrum bıraktığı için onu asla affetmezdi.” Sözlerimi bitirir bitirmez düşman hattının üzerindeki sarkıtlara odaklandım; ağırlıklarını, tavan çatlayıp kopana kadar artırdım. Taşlar, birer balista oku gibi Alacryalıların üzerine yağmaya başladı.

Tırpan’ın etrafında yarı saydam bir enerji küresi belirdi. Bariyere çarpan sarkıtlar temas anında toz olup gitti.

Büyücüler kalkanlarını yeniden hizaladı, hatta bazıları birden fazla kalkanı üst üste bindirdi. Taş füzeler kalkanların birkaçını delip geçerek birkaç askeri oraya çiviledi ama geri kalanlar ayakta kalmayı başardı.

Bileğimi bir anlık hareket ettirmemle, bir an sonra üzerime yağacak büyü yağmurundan korunmak için mağara zemininden üç büyük taş blok yükseldi. Düşman saldırıları bloklara çarptığında, arkamdan Alacryalılara doğru büyülerin uçuşmaya başladığını hissettim; müttefiklerim kendi yaylım ateşlerini başlatmıştı.

Siyah bir ışık huzmesi taşı kesip geçti; tam vaktinde eğilerek başımın hemen üstünden soldan sağa doğru geçen saldırıdan kurtuldum. Taş bloklar birbirinden ayrılıp büyük bir gürültüyle yere devrildi. Bir an sonra, etraflarındaki yerçekimini bükmemle bu üç ağır blok Tırpan’a doğru savruldu.

İlki doğrudan koruyucu bariyerine çarpıp neredeyse tamamen yok oldu ancak ikinci ve üçüncü bloklar küreyi sıyırıp geçerek asker hattının içine daldı ve iki birliği dümdüz etti.

Tırpan’ın kılıcının ucunda saf manadan bir küre oluşuyordu ancak hedefi ben değil, ekibim gibi görünüyordu. Fazla vaktim olmadığını bilerek, tam on fit önünde yerçekimini küçük bir noktaya hapsetmeye başladım. Alnımda ter damlaları birikti ve o dar alanda biriken gücü zapt etmeye çalışırken mana çekirdeğimde keskin bir sızı hissettim. O yıkıcı küreyi serbest bıraktığı an, Tekillik büyüsünü tamamladım.

Gerçekliğin dokusunda siyah bir delik şeklinde, devasa bir yerçekimi kuyusu belirdi. Küre, Tekillik’in içinden geçti ancak yerçekimi etkisi onu hedefinden saptıracak kadar güçlüydü. Mağaranın uzak duvarına çarpıp on fit genişliğinde bir yok etme alanına dönüştüğünde, Hornfels ve diğerlerinden çok uzaktaydı.

Birkaç çadır yerinden sökülüp yerçekimi kuyusuna çekildi. Göletin yüzeyindeki sular yükselip büyünün etrafında dönmeye başlarken, arkamdaki sandıklar da kara deliğe doğru sürükleniyordu.

Tırpan bu etkiye büyük ölçüde direniyor gibiydi. Arkasındaki büyücüler ise yerlerinde kalabilmek için çırpınıyordu. Üçü başaramadı; ayakları yerden kesilerek Tekillik’in içine çekildiler ve orada ezilerek can verdiler.

Tırpan’ı çevreleyen yarı saydam mana alanı ondan ayrılıp kara deliği hapsetmek üzere harekete geçti. Kalkan, benim büyümle aynı boyut ve şekle gelene kadar küçüldü, ardından Tekillik’i de yanına alarak gözden kayboldu. Bir şekilde büyümü etkisiz hale getirmişti.

Arkamdan gelen gök gürültüsünü andıran adımlar dikkatimi müttefiklerimin saldırısına çekti. Her biri on fit boyunda olan ve devasa taş baltalar sallayan iki golem düşman hattına doğru bodoslama dalıyordu. Aralarında, tamamen lavdan oluşmuş yirmi fit uzunluğunda bir yılan, şaşırtıcı bir hızla ilerlemek için kıvrılarak süzülüyordu.

Devasa golemlerin yanında küçücük kalan Kobel, saldırıyı takip ediyordu. Kendini tamamen parlayan volkanik cam plakalara hapsetmişti ve etrafında jilet keskinliğinde, ince bıçaklardan oluşan dönen bir bulut vardı.

Bir buz mızrağı golemlerden birine çarpıp parçalanırken, cızırdayan bir yıldırım topu diğerine zarar vermeden isabet etti. Siyah manadan oluşan birkaç mermi magma yılanını delip geçti ancak lavlar ilerledikçe eski haline dönüyordu.

Geri kalan Alacryalıların birkaçı, her biri bir güçlendiricinin fiziksel dövüş büyülerini andıran tekniklerle saldırımızı karşılamak için öne atıldı. Onları Yerçekimi Çekici ile diz çöktürmeye hazırlandım ama Tırpan’ın kılıcından fırlayan siyah bir mana oku yüzünden kaçınmak zorunda kaldım.

İki kuvvet çarpıştı. Magma yılanı saldırıp bir Alacryalı büyücüyü yuttu. Derisi ocaktan yeni çıkmış demir gibi kırmızı bir parıltı yayan bir başka Alacryalı, çıplak elleriyle bir golemin bacağını yumrukladı. Dokunduğu yerdeki taş eridi ve golem yere yığıldı. İkinci golem kendini Tırpan’ın üzerine attı ama kadının mana kılıcı onu zahmetsizce biçip geçti.

Üç düşman büyücüsü, vahşi hayvanlar gibi hırlayarak Kobel’in etrafını sardı. Güçlendirici, onların arasından geçerken yavaşlamadı bile; dönen bıçakları düşmanları lime lime etti. Etrafında bir kafes gibi dört yarı saydam kalkan belirdi ve düşman arka hattına ulaşmasını engelledi.

Tırpan’ın ona döndüğünü görünce, biri ayaklarının altındaki zeminden, diğeri ise tavandan olmak üzere iki dev taş el yarattım. Havaya kaldırıldı ama eller onu arasında ezemeden küresel bariyeri yeniden belirdi. Eller bariyere değdiği anda parçalandı ve kadın havada asılı kaldı.

Parlayan derili Alacryalı kendini magma yılanının üzerine atmıştı. Lavın ısısına bağışıklığı var gibi görünüyordu ama yapıyı parçaladığı hızla lavlar geri birleştiği için Tetra’nın yaratımına gerçek bir zarar veremiyordu.

Kobel kendisini hapseden kalkanları yumrukluyordu, Skarn ve Hornfels golemlerini yeniden inşa etmeye çalışıyorlardı; parçaların, golemler ayağa kalkmaya çabalarken yerlerine oturduğunu görebiliyordum. Tetra ise her darbede yıkıcı bariyer yüzünden biraz daha küçülen magma yılanıyla Tırpan’a saldırıyordu.

Tırpan’ın mana kılıcı uzayıp birkaç ayrı huzmeye bölündü ve siyah enerjiden oluşan çok kuyruklu bir kırbaç halini aldı. Yapıya bir darbe indirdi ve kırbacın değdiği her yer buharlaştı. Aynı hareketle kırbacı mağaranın bizim olduğumuz tarafına doğru geniş bir kavisle savurdu.

Kırbacın her bir kuyruğu düzleşerek birer mızrağa dönüştü. Mor ateşle canlanan siyah ışık huzmeleri halindeki mızraklar, yelpaze şeklinde ondan uzaklaşarak mağara duvarları dahil önlerine çıkan her engeli delip geçti.

Mızraklardan birinin altından yuvarlanarak kurtuldum ve Tırpan ile ekibim arasında, mızrakların yönünü saptırmayı umarak artırılmış yerçekiminden bir perde oluşturdum. Mızrakların yavaşlamadan perdeden geçişini dehşetle izledim; ardından diğerlerinin siper aldığı sandıkları ve sütunları delip geçerken onları gözden kaybettim.

Önümde, artık orijinal boyutunun yarısı bile etmeyen magma yılanı formunu kaybetti ve soğumaya başlayan bir lav birikintisine dönüştü. Parlayan Alacryalı zafer çığlığı attı.

Etrafındaki yerçekimini bükerek odayı yan çevirdim. Ayakları altından kaydı ve tutunacak bir yer arayarak sert zeminde sürüklendi, ta ki gölete düşene kadar. Aşırı ısınmış teni suya gömüldüğünde su cızırdayıp patladı.

Hornfels ve Skarn’ın golemleri kalan Alacryalılara doğru atıldı. Biri devasa bir yumrukla yıldırım atan adamı ezdi ve bir diğerine tekme savurdu. Kadın yere yığıldı ve Kobel’i tutan kalkanlardan biri yok oldu. İkinci golem baltasını siyah enerji mermileri sıkan büyücüye savurdu ama üzerinde bir kalkan belirerek saldırıyı saptırdı.

Golem, baltasını mana panelinin üzerinde kaydırarak yukarıdan gelen darbeyi, kalkan kurucusunu ikiye bölen yatay bir kesişe dönüştürdü. Hayatta kalan büyücü geriye doğru kaçarken golemin içinden birkaç siyah mermi geçti ama bu, baltanın ikinci kez üzerine inmesini engellemeye yetmedi. Onu kurtaracak bir kalkan belirmedi.

Yaptığını görmesem de Tırpan mana kılıcını yeniden formuna sokmuştu. Kılıcı sırayla her bir goleme doğrulttu ve iki siyah ışık huzmesi serbest bıraktı. Huzmelerin golemlere çarptığı yerde, dokundukları her şeyi yok eden beş fitlik koyu mor enerji küreleri patladı ve her iki yapıyı da haritadan sildi.

Üçüncü hedefini görünce, “Kobel! Yat!” diye bağırdım ve elimde devasa bir granit çekiç oluşturarak Tırpan’a doğru uçtum. Buz mızrağı fırlatan büyücüyü az önce saf dışı bırakan Kobel yana sıçradı ama çok geçti.

Siyah huzme tam göğsüne isabet etti ancak golemlerin aksine, huzme üzerinden sekip on fit ötede patladı ve son iki Alacryalı askeri öldürdü.

Kobel’in hayatta kaldığını ancak fark edebilmiştim ki Tırpan’a iyice sokuldum; mana ile kuşattığım granit çekicimi koruyucu bariyerine sertçe indirdim. Titreyen kalkanın manamı yiyip bitirdiğini hissedebiliyordum. Yine de defalarca, defalarca ve defalarca vurdum; her seferinde mana çekirdeğimin nasıl boşaldığını hissediyordum.

Kobel, Tırpan’ın arkasında belirip volkanik camdan bıçaklarını kadının sırtına savurdu. Ancak silahlar bariyere çarpar çarpar parçalanıp yok oldu. O sırada Skarn ve Hornfels, dev yaban domuzlarını andıran taş yaratıkların üzerinde hücuma kalkıp granit mızraklarıyla kalkanı zorladılar.

Tırpan, saldırılarımızın ne kadar etkisiz olduğunu anlamamıza yetecek kadar bekledikten sonra elini hafifçe salladı. Kalkanı bir anda dağılarak onlarca siyah ve mor enerji zerreciğine dönüştü. Bu parıltılar tıpkı kar taneleri gibi Kobel, Hornfels ve Skarn’ın üzerine çöktü, ardından bedenlerinin içine süzüldü. Üçü de anında yere yığıldı; büyüleri toza dönüşürken savunmasız bir halde kalakaldılar.

Boynuzlu iblis, tepemden bana bakarak gülümsedi ve silahı yavaşça silinip gitti. Ne yapacağımı bilemez bir halde birkaç fit geri uçup havada asılı kaldım. Kadın yere doğru bir işaret yapıp süzülerek ayaklarının üzerine indi. Silahımı indirmesem de ben de aynısını yaptım.

“Yeter,” dedi Tırpan, gayet sıradan bir şeyden bahseder gibi. “Şimdilik burada işimiz bitti. Vaktiniz doldu.”

“Diğerlerine ne yaptın?” diye çıkıştım, oyununa gelmeyi reddederek.

“Etistin’deki savaş kötü gidiyor. Şu an gitseniz bile müdahale etmek için çok geç kalmış olabilirsiniz.” Bana hüzünle baktı. “Bu dövüş sona erdi.”

“Mica bunu bütün gün yapabilir hanımefendi. Onlara ne yaptın diyorum?”

Tırpan, savaşın başından beri yüzünde gördüğüm en net ifadeyle kaşlarını çattı. “Sizi buraya getiren çocuğa yaptığım gibi, onları da lanetledim.”

Bir mana canavarı gibi kükreyerek öne atıldım ve çekicimi kafatasına indirmeye çalıştım. Mana bıçağı bir anda parladı ve çekicimin sapını boydan boya kesti. Yerçekimi Çekici’ni kullanarak onu yere gömmeye çalıştım ama etrafında karanlık enerjiden bir sis bulutu oluşturarak büyüme engel oldu.

Çaresizce, burnunun tam ortasına düz bir yumruk savurdum. Belki de bu kadar alelade bir saldırı beklemiyordu çünkü yumruğum hedefi buldu ve kafasını geriye savurdu. Dişlerini gıcırdatarak beni itti; o an etrafındaki sis üzerimden geçip tüm gücümü emdi.

Göğsüm inip kalkarken dizlerimin üzerine çöktüm. “Hileci piç.”

Burnundan sızan ince kanı silen Tırpan, yeniden o sakin tavrına bürünerek beni süzdü. “Sana, kendini ve arkadaşlarını buradan uçurmaya yetecek kadar mana bıraktım. Eğer bir saat içinde buradan en az yirmi mil uzaklaşmazlarsa lanet tetiklenecek ve havaya uçacaklar. Önümüzdeki bir hafta boyunca buraya yirmi milden fazla yaklaşırlarsa yine lanet tetiklenecek ve havaya uçacaklar. Bir haftanın sonunda lanet kendiliğinden yok olacak. Şimdi git. Arkadaşlarının sana ihtiyacı var.”

Başka seçeneğim kalmamıştı. Baygın haldeki yoldaşlarımı daha önce oluşturduğum taş bloklardan birinin üzerine sürükledim. Onları yıkılmış çadırlardan bulduğum halatlarla bağladım ve bu derme çatma sedyeyi, ağırlığını hafifletmek için az miktarda mana kullanarak omuzladım.

“Neden?” diye sordum sadece.

Tüm olanları hafif bir merakla izleyen Tırpan, uzun ametist rengi saçlarını savurarak başını iki yana salladı. “Henüz rollerimizin ne olduğunu bilmesek de, yaklaşan çatışmada her birimizin oynayacağı bir rol var.”

Kaşlarımı çatıp yarığa doğru uçmaya başladım. Tetra’nın cansız bedeninin yanından geçerken, kalan manamın bir kısmıyla onun etrafında taştan bir lahit oluşturdum. Özür dilerim Tetra, Jasper, Oberle. Sizi koruyamadım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.