Küllerin Arasındaki Veda

Arthur Leywin

“Caden, General Varay’a rapor ver. Etistin’deki savaşı o yönetecek,” diye emreden Bairon, askeri uzaklaştırdı. Başını sallamadan önce bir an gözlerimin içine baktı. “Geri kalanımız doğrudan kaleye gidecek.”

Sylvie ejderha formuna geri döndü ve hiç vakit kaybetmeden havalandık. Arkamızdan esmesini sağlayarak etrafımızdaki rüzgarı manipüle ettim; kaleye doğru tüm hızımızla uçuyorduk.

Kıdemli Hester, Kıdemli Buhnd ve Virion’un içeri sızan her kimse onunla başa çıkmaya yeteceğine güvenerek soğukkanlılığımı korumaya çalıştım. Ancak uzaktan yükselen siyah ve kızıl alevler uğursuz bir işaretti... Ya gelen bir koruyucu, hatta bir tırpan ise? Annem, kız kardeşim... Kalede güvende olmaları gerekiyordu.

Sylvie, “Her şey yoluna girecek,” diyerek beni teselli etmeye çalışsa da kendi endişesinin bana sızmasına engel olamıyordu.

Rüzgarı yönlendirmeye devam ederken, bir yandan da vücudumda mana dolaştırarak dövüşe hazırlanıyordum. Arkama baktığımda, Bairon ve diğer binekli askerlerin yavaşça geride kaldığını, Sylvie’ye yetişemediklerini görebiliyordum ama yavaşlamadık.

Lütfen herkes iyi olsun, diye dua ettim ve tam o anda kale önümüzde belirdi.

Uçan kaleyi gökyüzünden gelen tehlikelere karşı koruyan bariyer yok edilmişti; bu da azgın rüzgarların kara alevleri körüklemesine izin veriyordu.

Sylvie kapalı yükleme rampa kapısında kolayca bir delik açtı ve içeri indik. Rampa, görüşümü engelleyen yağlı ve simsiyah bir duman bulutuyla doluydu. Neyse ki kendimi çevrelediğim mana tabakası, bu zararlı dumanın ciğerlerime dolmasını engelliyordu.

İnsan formuna geri dönen Sylvie’ye, “Hadi gidelim,” dedim.

Hiçbir şeyi şansa bırakamazdım, içimdeki ejderha iradesini ateşledim. Realmheart aktifleştiğinde, çevremdeki ortam manası hariç her şey monokrom bir hâl aldı; manalar ise gri dumanın ortasında binlerce çok renkli ateş böceği gibi parlıyordu. Keskinleşen görüşüm ve eşsiz mana duyum sayesinde, ağır dumana ve hasarlı kalenin boşluklarından çığlık atarak geçen şiddetli rüzgarlara rağmen hiçbir düşmanın bize gizlice yaklaşması imkansızdı.

Birbirimizden ayrılmadan alt katlardaki yıkılmış odaları ve karanlık koridorları aramaya başladık. Çatlamış zeminlerde milim milim ilerliyor, duvarlardan kopan veya tavandan düşen molozların arasından sıyrılıyorduk. Tepemizden ve hatta her yanımızdan çat sesleri yankılanırken, uğuldayan rüzgarlar yardım edebileceğimiz bir savaşın izini duymayı neredeyse imkansız kılıyordu. Yapabileceğimiz tek şey her odayı dikkatlice aramak, her seferinde tek bir adım atmaktı.

Ruh eşim yan odadan seslendi: “Buraya gel!”

İçeri girdiğimde Sylvie’yi yerde, kısmen moloz yığınının altına gömülmüş birinin üzerine eğilmiş halde buldum. Göğsüm anında daraldı, panik mide bulandırıcı bir pençe gibi karnıma saplandı; ancak Sylvie onun tanıdığımız biri olmadığını söyleyerek beni rahatlattı.

Molozların bir kısmını temizlediğimizde, bu talihsiz elfin kalede kalan az sayıdaki muhafızdan biri olduğu anlaşıldı.

Mevcut ruh halimin ne kadar kırılgan olduğu gerçeğiyle dolan bir utanç ve hüsranla burun kemiğimi ovaladım. Kendimi toparlamak için bir an bekledikten sonra cesedi inceledim. Realmheart sayesinde, düşen büyücünün ateş yüzünden öldüğünü anlayabiliyordum ama muhafızın üniformasında tek bir yanma izi bile yoktu. Alttaki teni kontrol etmek için kumaşın ve zincir zırhın bir kısmını sıyırdım.

“Ne oldu?”

“Hiç yanık izi yok.”

Sylvie şaşkınlıkla, “Ateş yüzünden mi öldü yani?” dedi.

Uzaktan gelen bir başka çat sesiyle ayağa kalktım. “Hadi, devam edelim.”

Alt katlardaki her odayı didik didik ederek, hâlâ hayatta olabilecek birini arayarak koridor boyunca ilerledik. Tek bulabildiğimiz cesetlerdi; hepsi yanarak can vermişti ancak hiçbirinin vücudunda bunu kanıtlayacak bir yara yoktu.

Sylvie, “Anlamıyorum. Belki de içeriden yakan bir ateştir?” diye bir fikir yürüttü.

Yolumuzu kapatan yıkılmış bir duvarı kaldırırken, “Bu noktada bunun bir önemi yok. Tek bilmemiz gereken, rakibimizin kurbanlarını fiziksel olarak yakmayan bir ateş kullandığı,” diye cevap verdim.

Yıkım yüzünden merdivenler neredeyse kullanılmaz halde olduğundan, Sylvie ile tavan ve tabanlardaki sayısız delikten tırmanarak kalenin seviyeleri arasında yükseldik. Realmheart bünyemin manadaki en ufak dalgalanmaları bile fark etme yeteneğine rağmen gergindik. Her ceset bulduğumuzda göğsüm endişeyle sıkışıyor, ölenin yakından tanıdığımız biri olmadığını her teyit edişimizde hissettiğim rahatlama yüzünden bir utanç dalgasına kapılıyordum.

Birkaç katı aradıktan sonra büyük bir savaşın izlerine rastladık. Yerlerden ve duvarlardan fışkıran karmaşık taş mızraklar ile yere saçılmış parçalanmış toprak golemler vardı.

“Bu...”

“Evet, biliyorum,” diyerek sözünü kestim ve yanımda kalması için işaret ettim.

Taş mızraklara ve çağrılmış askerlere sinmiş olan mana yüzünden, büyülerin kaynağını bulmak epey vaktimizi aldı.

Yaşlı cücenin önünde diz çöktüm, nabzını bulmaya çalışarak elimi boynuna koydum. Dokunuşumla kıpırdandı ve sertçe öksürdü.

“Kıdemli Buhnd!” diye haykırdım. Kendi kanında boğulmasın diye altındaki toprağı bir sandalye şekline sokup onu dik oturttum.

Ruh eşime döndüm. “Sylv!”

“Hemen.” Eğilip ellerini ustamın göğsüne koydu. Avuçlarından süzülen yumuşak bir ışık, cücenin kıyafetlerini ve tenini geçerek içeri işledi.

On dakikalık sancılı bir sürecin ardından, Kıdemli Buhnd’a aktarılan yaşam eteri sonunda bir tepki verdi.

Cüce kaşlarını çatınca, hafifçe yanağına vurarak, “Kıdemli Buhnd... Hey, hadi ama, beni bırakma,” dedim.

“Arth... ur?” Gözlerini açtı ama birkaç saniye sonra tekrar kapattı.

“Evet! Ben Arthur. Ne oldu? Bunu sana kim yaptı?”

Acı dolu bir inilti çıkardı. “Buradan... gitmelisin çocuk.”

Sinirlerime hakim olamayarak, “Öyle konuşma Buhnd!” diye çıkıştım. “Durumu anlat bana. Ne ile karşı karşıya olduğumuzu bilmem lazım.”

Buhnd tuniğime asılarak beni kendine çekti. “Dinle seni budala. Kale, Konsey... her şey bitti. Eğer Dicathen için bir şey yapmak istiyorsan, kaç! Hayatta kal.”

“Tamam, tamam. Dikkatli olacağım ama bunun için ne olduğunu bilmem gerekiyor. Bir koruyucu mu? Bir tırpan mı? Ne tür bir büyü bunu yapabilir?”

Gücü tükenirken Buhnd’un tutuşunun gevşediğini hissedince Sylvie’ye döndüm. “Sylvie, ne oluyor? Neden iyileşmiyor?”

Sylvie’nin kolları titriyordu ve yüzünden ter damlaları süzülüyordu. “Bilmiyorum ama daha fazla devam edemeyeceğim.”

Bir adım geri çekilip yaralı cüceyi inceledim. Yanından geçtiğimiz diğer tüm cesetler gibi, vücudu kızıl mana zerreleriyle doluydu. Sylvie’nin vücuduna yaydığı mor parıltılar, hayatını kemiren o ateş büyüsüyle savaşıyordu ama eter onu iyileştirmiyordu. Hayır, büyüyü kontrol altında tutuyordu ama ateş büyüsü çoğalıyor gibiydi ve hızla yayılıyordu.

İçimdeki hüsran gırtlaktan gelen bir haykırışla dışarı taştı ve Buhnd’un çağırdığı taş mızraklardan birini yumruklayarak parçaladım. Ölmekte olan cücenin önünde tekrar diz çöküp elini tuttum.

Sylvie iyileştirme büyüsünü kestiği an Buhnd’un ölümü tekrar başlayacaktı; ruh eşim de bunun farkındaydı.

Buhnd kaba elini elimin üzerine koydu ve hafifçe sıktı. “S-sorun değil.”

Kalan son güç kırıntısını harcıyor gibi görünse de Buhnd gözlerini bir kez daha araladı ve bakışlarını Sylvie’ye çevirdi. “Küçük asura, bir dakika daha devam edebilir misin? Sanırım... ihtiyacınız olanı anlatmam için bu kadarı yeterli olacak.”

Ruh eşim, kaşlarını konsantrasyonla çatarak başını salladı.

Yanaklarımdan süzülen gözyaşlarını görmezden gelerek alnımı Kıdemli Buhnd’unkine yasladım. “Nerede olursan ol, huzur içinde ol.”

Din kavramı hem bu hayatımda hem de bir öncekinde benden hep uzak kalmıştı. Ancak sevdiğim insanlar birer birer öldükçe, yanılmayı dilerken buluyordum kendimi; keşke gerçekten her şeye gücü yeten bir tanrı ve tanıdığım herkesin huzur içinde geri kalanımızı beklediği bir ahiret olsaydı. En azından, benimle benzer bir kaderi paylaşıp yeni bir hayat yaşamak üzere farklı bir dünyada reenkarne olmalarını umuyordum. Eğer durum buysa bile, umarım geçmiş hayatlarının anılarından muaf tutulurlardı.

Ruh eşim elimi sırtıma koyarak, “Özgür dilerim Arthur,” diye fısıldadı.

Başımı salladım. “Senin suçun değil.”

Kıdemli Buhndemog Lonuid gibi birine yaraşır bir toprak mezar oluşturmak için birkaç dakika harcadıktan sonra ikimiz yolumuza devam ettik.

Cüce ustam, Buhnd’un bir tırpan olduğunu teyit ettiği rakibimiz hakkında bildiği o azıcık şeyi anlatmıştı. Görünüşe göre rakibimiz, temas ettiği her şeyi yozlaştıran dumanlı bir kara ateş kullanıyordu. Bu da Uto’nun çağırabildiği siyah metal mızraklar veya cadının kullanabildiği kara zehir gibi bir başka sapkın büyü türüydü.

Kıdemli Hester ve Kathyln, tırpan kaleye sızmadan önce Duvar’a gitmek üzere ayrılmışlardı; ancak tüm bunlar yaşandığında Alduin ve Merial Eralith ile birlikte Tessia ve ailem hiçbir yerde yoktu.

Burada olmamaları bir nebze rahatlatıcı olsa da içimdeki diğer yan daha da endişeliydi. Kafam sorularla doluydu: Eğer kaçtılarsa nereye gittiler? Saldırıya uğrayacaklarını nereden biliyorlardı? Yoksa tam zamanındaki bu ortadan kayboluşları sadece bir tesadüf müydü?

Ruh eşim endişeliydi ve beni o anın içinde tutmak için elinden geleni yaptığını hissedebiliyordum. “Zor olduğunu biliyorum ama şu an bunları düşünmemelisin. Her seferinde tek bir adım at. Bunu birlikte aşacağız, Arthur.”

Ona kısa ve net bir şekilde başımı salladım. Yaşadığım her şey boyunca yanımda olduğu için minnettardım. O yanımda olmasaydı şimdi nerede olurdum hayal bile edemiyordum ve o da bunu biliyordu.

Zihnimden geçen neredeyse her düşünceyi ve duyguyu birinin bilmesi fikri, bunun için ne kadar minnettar olduğumu fark etmeseydim beni huzursuz edebilirdi. Belki de bu kişi başkası değil de sadece Sylvie olduğu içindi ama onunla aramdaki bu bağ için şükrediyordum.

Ruh eşim, “Arthur!” diye haykırdı.

Biliyorum. Yakındaki mana dalgalanmasını ben de gördüm. Realmheart etkin olmasa bile, açığa çıkan bu gücü hissetmemek imkansızdı.

Atmosferde süzülen sapkın büyü akışını izlerken, Bairon şu an Tırpan ile çarpışıyor, diye geçirdim içimden.

Ne yapmalıyız?

Ben giriyorum. Arkada kal ve beni mana bariyerleri ile koru.

Şafak Türküsü'nü boyut yüzüğümden çıkardım ve manayı uzuvlarımda topladım. Kollarım, bacaklarım ve sırtım boyunca uzanan rünler altın bir ışıkla parlarken vücuduma yayılan sıcaklığı hissedebiliyordum. Topuğumu yere vurduğum anda güç, vücudumun her bir lifini çelik gibi sertleştirdi.

Patlama Adımı'nı kullanmanın bedenimi zorlayacağını biliyordum ancak Agrona’nın özel askerlerine karşı verdiğim mücadelelerden edindiğim tecrübe bana bir şeyi kanıtlamıştı: Kazanma şansım olsun istiyorsam bu işi çabuk bitirmeliydim.

Tamam. Hadi! diye işaret verdi Sylvie, manayı vücudumun etrafında katmanlar halinde örerken.

Elde edeceğim güç patlamasını en üst seviyeye çıkarmak için manayı milisaniyelik bir zamanlamayla bacaklarıma yönlendirdim.

Mana ile güçlendirilmiş tek bir adım atmamla birlikte dünya etrafımda bulanıklaştı; gözlerim ve beynim akan görüntüleri toplamak, anlamlandırmak ve sınıflandırmak için amansız bir savaşa girdi. Eğer reflekslerim içsel yıldırım büyüsüyle keskinleşmemiş olsaydı, düşmana zarar vermekten ziyade bir duvara çarpıp kendimi öldürmem işten bile değildi.

Alt bedenimi kemiren o yakıcı acıyı görmezden gelerek ileri atıldım ve devasa Tırpan'a kilitlendim.

Hayır!

Patlama Adımı'nı aniden kesmemle birlikte vücudum isyan ederek inledi ve kayarak durdum.

Turkuaz kılıcımın tırtıklı ucu, Tırpan'ın boğazının birkaç santim uzağında havada asılı kaldı.

Karşımdaki Tırpan'a bakakaldım. O ise bana eğlenen bir ifadeyle bakarken içimde bir duygu fırtınası koptu.

“Büyümüşsün.”

Arkadan Bairon'un bana bağıran sesini duyuyordum ama kulaklarımda zonklayan kanın gürültüsünden ne dediğini seçemiyordum.

Şafak Türküsü’nün kabzasını daha sıkı kavradım. Gözlerimi, karşımda dikilen Tırpan'ın delici, kırmızı ve öfkeyle bakan gözlerinden ayıramıyordum.

Kulaklarının altından kıvrılan iki tırtıklı boynuzundan ve parlak kırmızı gözlerini yansıtan kan rengi pelerininden tek bir şüpheye yer kalmıyordu: O idi.

Sylvia'yı katleden Tırpan tam karşımdaydı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.