Sylvia ile geçirdiğim zamanlar bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti; onunla geçirdiğim o ayları bir an içinde yeniden yaşadım. Aramızda filizlenen bağ, birlikte geçirdiğimiz günlerin toplamından çok daha büyüktü; bir bebeğin bedeninde doğmuş yetişkin bir adam için Sylvia, gerçek bir teselli kaynağı olmuştu. Onun yanındayken gerçekten kendim gibi davranabiliyordum ve onun gözünde –her iki hayatımdaki yaşımı toplasam bile– hâlâ sadece bir çocuktum.
Bugüne dek en büyük pişmanlıklarımdan biri Sylvia’yı terk etmekti. O zamanlar genç ve zayıftım ama yine de düşünmeden edemiyordum; ya kalsaydım ne olurdu? Bugün hâlâ hayatta olur muydu? Şu an yanımda olur muydu?
Başlarda tek istediğim onun intikamını almaktı. Bana bu hayatın tadını çıkarmam konusunda bıraktığı mesaj bile, onun ölümünden sorumlu olan o iblisvari varlığa duyduğum gazabı dindirmeye yetmemişti. Ancak zaman geçtikçe, intikam susuzluğu yavaş yavaş dağılıp gitmişti.
Zindanlarda eğitim yaparken, okula giderken ve özellikle Epheotus’a geçtiğimde, zihnimin bir köşesinde tüm bunların Sylvia’nın mağarasından o aceleyle kaçışımla başladığını biliyordum. Bunu aniden hatırlamak, öfkeden ziyade daha güçlü bir suçluluk duygusu hissettirdi.
Şu an karşımda duran ve Sylvia’nın ölümünden sorumlu olan Tırpan’a duyduğum öfkeden daha fazlasını, bugünlerde Sylvia’yı ne kadar az düşündüğüm için kendime duyuyordum.
“Sensin,” diye tısladım, ellerimi sabit tutmak için kılıcımın kabzasını sıkarak. “O gece! Sen o…”
Tırpan’ın arkasındaki bir hareket gözüme çarptı ve ona o kadar odaklandığımı fark ettim ki çevremde olup biteni görememiştim. Uzaktaki duvarın yakınında, Virion’un cansız ve bembeyaz bedeni bir moloz yığınının üzerinde hareketsiz yatıyordu. Bairon ise bilinci gidip gelerek hemen yanında oturuyordu.
“Şimdilik hayattalar,” dedi Tırpan, sanki havadan sudan konuşuyormuş gibi. Şafak Türküsü tam çenesinin altında süzülürken zerre istifini bozmamıştı. Kılıcın içine rüzgar ve don aurası zerk ettim ama o, sanki ilginç bir bulutu veya sıra dışı bir kayayı inceliyormuşçasına sakince beni süzmeye devam etti. “Mana kullanımında bu kadar yetkinleştiğini görmek etkileyici, her ne kadar Leydi Syl yüzünden olsa da...”
Bedeni birkaç metre öteye bulanıklaşarak kaydı; kılıcımdan salınan element patlamasından insanüstü bir hız ve hassasiyetle sıyrıldı. Mana ile güçlendirilmiş duvarlar çatlayıp parçalanırken kale acıyla sarsıldı.
“Onun adını ağzına almaya cüret etme,” diye kükredim, tekrar saldırmaya hazırlanırken.
Mana iplikçikleri etrafımda dolanıyor, yoğunlukları duygularımı yansıtıyordu. Bir kez daha savurup havada turkuaz bir kavis çizerken altımdaki zemin baskı yüzünden çöktü.
Ancak rakibim kıpırdamadan durdu ve kılıcımın onu boydan boya kesmesine izin verdi... ya da ben öyle sandım.
Kılıcımın boynunda açtığı yarık, hiç var olmamış gibi kapanmadan önce siyah alevlerle tüttü.
Diyaryüreği sayesinde siyah alevlerini o kadar yüksek bir seviyede manipüle ettiğini anlayabiliyordum ki, neredeyse duman gibi elle tutulamaz bir hale gelebiliyordu.
Arthur! diye seslendi Sylvie, telepatik bağımız üzerinden tam o an vararak.
Sylv! Virion’a yardım et! diye emrettim, bakışlarım Tessia’nın dedesiyle birkaç metre önümde duran Tırpan arasında gidip geliyordu.
Peki ya sen? Onu tek başına yenemezsin! diye karşılık verdi.
Onu öyle bırakırsan Virion ölecek!
Tırpan’ın dikkatini üzerimde tutmak isteyerek bir saldırı fırtınasına giriştim; sadece kılıcımla değil, cephaneliğimdeki her elementle yükleniyordum. Rüzgar bıçakları, yıldırım okları, mavi ateş patlamaları savurdum ama hiçbir şey ona zarar veriyor gibi görünmüyordu.
Bir anlık tereddütten sonra Sylvie, Virion ve Bairon’a doğru koştu.
Tek düşünebildiğim, bağım olan ejderha diğerlerini iyileştirirken zaman kazanmaktı. Buzul beyazı bir alev yakmak için elimde manayı yoğurdum, bunu etrafımızda bir cehenneme dönüştürdüm ve sonra alevlerin kaskatı donmasını sağlayarak Tırpan’ı bir buz mezarına hapsettim. Yanan gözleri beni üç metrelik buzun ardından takip ediyordu; ifadesi hâlâ kibirli ve kayıtsızdı.
Bir haykırışla, donmuş rakibime doğru bir yıldırım huzmesi boşalttım; tüm oda buzlu bir sisle kaplanana kadar büyüye enerji ve güç pompaladım.
Eğer Diyaryüreği olmasaydı, Tırpan’ın doğrudan yüzüme gelen darbesini göremezdim.
Zihnimden küfürler savurarak yana kaçındım.
Daha önce koruyuculardan birine karşı verdiğimiz her savaş, beni ve Sylvie’yi ölümün eşiğine getirmişti. Uto’ya karşı verdiğimiz savaş, Tırpan Seris araya girmeseydi bizi öldürürdü. Ama bu sefer farklıydı. Sadece basilisk klanlarındaki asuraların bildiği mana sanatlarını kullanabilen, tanrıvari varlıklar olan bir Tırpan’a karşı bile ayakta durabiliyordum.
Ancak Tırpan’ın ateşle kaplı yumruğundan sıyrılmak, onun kendisini tuttuğunu fark etmemi sağladı. Nedenini düşünecek vaktim yoktu, sadece bunun doğru olduğunu kabul edip bu durumdan faydalanmaya çalışmalıydım.
Zamanı durduran Statik Boşluk yeteneğini tetiklediğimde dünya monokromdan negatif bir versiyona dönüştü. Yeteneği kullanmanın verdiği sancılı baskıyı görmezden gelerek kendimi onun arkasına konumlandırdım.
Yine de bunun yeterli olmadığını biliyordum. Saldırımdan kaçamaması önemli değildi, çünkü kaçmasına gerek yoktu.
Donmuş zamanın boşluğunda atmosferdeki mana parçacıkları renksiz ve kullanılamaz haldeydi; bu da mor eter zerrelerini daha da belirgin kılıyordu.
Leydi Myre bana, dört elemente olan yatkınlığım sayesinde eteri hissedebilsem de, Statik Boşluk’tan ödünç aldığım güç dışında onları asla bilinçli olarak kontrol edemeyebileceğimi söylemişti.
Zamanım ve fikirlerim tükenirken yine de denedim. Ne kadar çılgınca gelse de, süzülen eter zerrelerine bir şekilde bana yardım etmeleri için seslendim. Donmuş diyarın içinde bağırdım, yalvardım, dua ettim ve tam hiçbir şeyin işe yaramayacağını düşündüğüm anda, parçacıkların bir kısmı Şafak Türküsü’nün etrafında toplanmaya başladı ve kılıcın ağzını ince, mor bir aurayla kapladı.
Bu gücün yakında dağılmasından korkarak hemen Statik Boşluk’u serbest bıraktım ve eterle kuşanmış kılıcımı savurdum.
Zamanı durdurmama rağmen Tırpan, sanki Statik Boşluk kullanmamı bekliyormuş gibi tam olarak nerede olduğumu biliyor gibiydi.
Ancak beklemediği şey, bir sonraki saldırımın eterle harmanlanmış olmasıydı.
Şafak Türküsü mor bir hilal şeklinde parladı. Uzay dokusu kılıcım Tırpan’ın içinden geçerken bükülüyor gibiydi ve geride büyük, içi boş bir yarık bıraktı. Kayıtsız bakışı, acıyla inlerken öfkeye dönüştü. Göğsünü tuttu ve parmaklarının arasından kan fışkırdı.
Sadece bu tek saldırıyla zihnim bulandı ve kollarım ağırlaştı. Mana çekirdeğimden buz gibi bir acı yayıldı ama kılıcımı siyah alevlerle kaplı bir elden gelen darbeyi bloklamak için tam zamanında kaldırabildim.
Tırpan, yanan eliyle Şafak Türküsü’nü kavradı; nefret ve siyah ateş dolu gözlerle bana dik dik baktı.
Kılıcımı elinden kurtarmaya çalıştım ama gücüm yetmedi. Siyah ateşin Tırpan’ın elinden Şafak Türküsü’ne yayılışını ve parlak turkuaz bıçağın donuklaşıp griye dönüşünü izlemekten başka bir şey yapamadım. Siyah alevler kılıcı tamamen yuttuğunda, silah Tırpan’ın elinde paramparça oldu.
“Bu, açtığın yara içindi,” dedi sessizce, sesi zehir gibiydi.
Geriye doğru bir adım atarak, sevgili kılıcımın kırık kabzasını kavrayıp aramıza mesafe koydum.
Tırpan beni kovalamadı. Bunun yerine Sylvie, Bairon ve Virion’un olduğu tarafa döndü. “Eter sanatların yaralarını iyileştirecek kadar güçlü değil henüz, Leydi Sylvie.”
“Kes sesini!” diye tersledim, bir kılıç oluşturmak için birden fazla buz tabakasını bir araya getirip yoğunlaştırarak.
“Seni yenebileceğimden emin olsam da, bunu yaparken bu kalenin çökeceğinden korkuyorum,” dedi, bana yan gözle bakarak. “Bu kaleyi terk et, ben de şu an hayatlarını kemiren ruh ateşini geri çekeyim.”
Bedenim gerildi, ona inanmak istemiyordum. “Öylece gitmemize izin mi vereceksin?”
Sylvie ve benim ona karşı dayanabileceğimizden emindim ama uzayacak bir savaş, Virion ve Bairon için kesin ölüm demekti.
“Buradaki görevimi zaten tamamladım ve bir fâninin beni yaralamayı başarmasının üzerinden uzun zaman geçti.”
Arthur. Haklı. Onları iyileştiremiyorum ve az önce Kıdemli Buhnd’u kurtarmaya çalışırken çok güç harcadım.
Bağımın sözlerine rağmen tetikte kalmaya devam ettim. Diyaryüreği hâlâ aktifken ve buzdan kılıcımı Tırpan’a saplamaya hazırken ona gerçekten önemli olan tek soruyu sordum: “Prenses Tessia Eralith, Alice Leywin ve Eleanor Leywin hâlâ hayatta mı?”
Tırpan’ın yırtıcı gülümsemesi sırtımdan aşağı bir ürperti gönderdi. “Prenses, annen ve kız kardeşinle birlikte güvende. Eğer teklifimi kabul etmeyi seçersen, uygun zamanda daha fazlasını öğreneceksin.”
Buz kılıcı dağıldı ve Diyaryüreği’ni serbest bıraktım. Sözleri, çökmekte olan kalenin ağırlığıyla omuzlarıma bindi ve beni neredeyse dizlerimin üzerine çökertecekti. En büyük korkum gerçek olmuştu. Sevdiklerim alınmıştı; bu savaşta bana karşı kullanılacak birer araçtılar ve bu tamamen benim hatamdı.
“N-neredeler? Onlara ne yaptınız?” Bu sözlerin bir emir olmasını istiyordum ama sesim cılız bir inleme gibi çıktı.
“Sana söylemek bana düşmez,” dedi, benden uzaklaşıp Virion ve Bairon’a doğru yürüyerek.
Virion ve Bairon’u pullu sırtında taşıyan Sylvie’nin yanında sessizce uçuyordum. Mağlup bir şekilde harabelerini terk ederken kale arkamızda gittikçe küçüldü.
Arthur, ailen iyi olacak, diye teselli etti beni Sylvie; düşünceleri nazik ve yatıştırıcıydı.
Titremelerini durdurmak için yumruklarımı sıktım. Onları kurtarmak zorundayım Sylv. Ne olursa olsun, babamın başına gelenlerin annemin… Ellie’nin başına gelmesine izin veremem.
Biliyorum. Elimizden gelen her şeyi yapacağız.
Etistin’in birkaç mil kuzeydoğusunda, Sehz Nehri kıyısında ücra bir yerde kamp kurduk. İki Mızrak ve komutanın bu haldeki görüntüsü büyük bir paniğe neden olurdu.
Bir ateş yaktım ve barınmak için taştan bir çadır oluşturdum; Sylvie ise Virion ve Bairon’u tekrar iyileştirmeye başladı. Yaklaşık bir saat kadar sonra hasarın en kötüsü onarılmıştı ve huzur içinde dinlenebiliyorlardı. Sylvie ve ben ateşin başında yan yana oturduk, alevlerin dansında kaybolup gittik.
Dışarıdan bakıldığında her şey sakin görünüyordu ancak içimde dizginlenemez, vahşi ve öfke dolu bir duygu sarmalı çalkalanıyordu. Öylece oturup beklemekten başka bir şey yapmamak beni içten içe kemiriyordu ama ikimiz de çaresiz kalmıştık.
Uzun süre tek kelime etmedik. Güneş çoktan batmış, kampımız sadece ateşin titrek turuncu ışığıyla aydınlanıyordu. Elimdeki dal parçasıyla közleri eşeledim; bunu yapmam gerektiği için değil, bir şeylerle uğraşmazsam aklımı kaçıracağımı bildiğim için yapıyordum.
Düşüncelerimi okuyan Sylvie, sessizce sordu. "Şimdi ne yapacağız?"
"Tess, Ellie ve annemi bulacağız," diye yanıtladım.
Kadim dostum bana döndü; parlak topaz rengi gözleri ateşin ışığını yansıtıyordu. İçindeki belirsizliği hissedebiliyordum. Düşüncelerinin dışarı sızmasını engellemek için elinden geleni yapsa da sormak istediği o soruyu duyabiliyordum: Savaş bitti mi?
Duygularınızı paylaştığınız ve zihinlerinizin birbirine açık olduğu birine yalan söylemek neredeyse imkansızdı. Aramızda karmakarışık duygulardan örülmüş bir örümcek ağı vardı; nerede benim düşüncelerim bitiyor, nerede onunkiler başlıyor kestirmek güçleşiyordu.
Bir cevap düşünemeden, acı dolu bir inleme dikkatimizi dağıttı. İkimiz de bu dikkat dağınıklığına minnettar kalmıştık.
Bu ses Virion’dan gelmişti. Bir an başını ovdu, ardından hızla ayağa fırladı. Canavar iradesini serbest bırakmasıyla birlikte etrafını karanlık bir aura sardı. Gözlerini dört dönüyor, bir tehlike arıyordu.
Kollarımı önümde kaldırarak, "Virion. Virion! Sakin ol, sorun yok," dedim.
Nerede olduğunu şaşıran komutan, bir süre çevreyi inceledi ve sonunda kalede olmadığımızı idrak etti.
"Neler... neler oldu? O Tırpan!" diye nefes nefese kaldı. "Oğlum! Tessia! Buhnd!" Bir eliyle yakama yapıştı, yüzü tam bir panik içindeydi. "Onlara yardım etmeliyiz!"
Kollarımı Virion’un etrafına dolayarak ona sıkıca sarıldım. Kurtulmak için çabaladı, geri dönmemiz gerektiğini sayıklayarak pençelerimden kaçmaya çalıştı.
Zaten az kalmış olan enerjisini de tükettiğinde, canavar iradesinin birinci evresini serbest bıraktı. Sakinleştiğinde ise ağlamaya başladı. Dicathen’in sarsılmaz sütunu olan koca komutan, tamamen çökmüştü.
Virion’a sarılırken, benim de gözlerimden yaşlar süzülüyordu ve aklımda Sylvie’nin soramadığı o soru vardı.
Gerçekten de her şey bitmiş gibi hissettiriyordu. Alacryalılar kazanmış gibiydi. Sadece kazanmakla da kalmamışlardı; Agrona sanki her adımda bizi parmağında oynatmıştı. Ne kadar da kibirliymişim...
Kadim bir asuranın binlerce yıllık zekası ve bilgeliği karşısında, iki fani ömre sığan deneyimin hükmü ne olabilirdi ki?
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.