"Al bakalım." Leydi Vera yanıma oturdu, bir su şişesi açıp bana uzattı. "Şunu iç de biraz sakinleşmeye çalış."
Şişeyi kafama dikip berrak, serin sıvıyı kana kana içtim. İçime bir ferahlık yayıldı; endişelerim, huzursuzluğum ve biriken tüm stresim anında dağılıp gitti. Şişeyi kaldırıp üzerindeki etiketi okudum.
Endişeli bir tavırla, "Suda bir sorun mu var?" diye sordu.
"Hayır, şimdi daha iyiyim, teşekkür ederim," diyerek bir yudum daha aldım.
"Güzel, içmeye devam et. Bitirince de biraz nefes egzersizi yaparsın. Şu noktada bedenini ve zihnini en üst seviyede tutmamız gerekiyor."
Sponsorum, öğretmenim ve akıl hocam olan, benim için bir abladan farksız Leydi Vera’ya boş gözlerle baktım. O da bana baktı; yanında kendimi güvende hissetmemi sağlayan o kendinden emin tavrıyla gülümsedi.
"Az kaldı Grey," dedi üzerime doğru eğilerek. "Sadece bir düello daha kazan, reşit olup kral unvanını alana kadar veliaht sensin. Sahip olduğun beceri ve yetenekle, bu turnuva senin için çok daha büyük işlere giden yolda sadece bir basamak."
"Haklısınız."
Müdür Wilbeck’i düşünerek kendimi topladım. Öldürüldüğüne dair onca açık kanıt varken davanın bu kadar çabuk kapatılması hâlâ beni öfkelendiriyordu. Bir şeylerin döndüğünden şüpheleniyordum ama bunu doğrulamak ve her şeyin iç yüzünü öğrenmek için bir kralın yetkisine ihtiyacım vardı. Etharia Konseyi’nin desteğiyle geniş çaplı bir soruşturma başlatabilir, sorumluları bulabilir ve adaletin yerini bulmasını sağlayabilirdim.
"Biliyorsun, memleketim Trayden ile Etharia müttefik ama bu ittifak son zamanlarda biraz sarsıldı. İki ülke arasındaki uçurumu gerçekten kapatacak büyük bir kral olacağına inancım tam, Grey."
Koskoca iki ülke arasındaki ilişkileri düzeltme sorumluluğunun tamamen omuzlarımda olduğu düşüncesi, sinirlerimi bozarak yine midemin bulanmasına neden oldu. "Gerçekten böyle mi düşünüyorsunuz? Benim geçmişime rağmen mi?"
"Geçmişin mi? Sen de benim gibi Warbridge ailesinin bir üyesisin, bunu sakın unutma." Ses tonu sert olsa da ifadesi yumuşayıp sıcak bir gülümsemeye dönüştü. "Buna kimsenin, senin bile şüphe duymamasını sağlayacağım."
Göğsüm sıkıştı, gözyaşlarım neredeyse akacaktı. Yutkunup dikleştim, içimde yeni bir kararlılık hissettim. "Teşekkür ederim, Leydi Vera. Sizi hayal kırıklığına uğratmayacağım."
"Tabii ki uğratmayacaksın." Elini sertçe omzuma koydu. "Finaldeki rakibinin kim olacağını şimdiden tahmin etmişsindir, değil mi?"
Ellerim yumruk oldu. "Elbette."
Cecilia. Arenaya girdiğini ilk gördüğümde gözlerime inanamamıştım. Haftalarca ortadan kaybolmuş, sonra aniden Kral Tacı için bir yarışmacı olarak karşımıza çıkmıştı. O an ilk aklıma gelen aslında Nico olmuştu. Haberi var mıydı? Cecilia ile konuşmaya çalışmıştım ama kimseyi yanına yaklaştırmıyorlardı. Sonra neler yapabildiğini bizzat kendi gözlerimle gördüm.
"Eski bir dostun olduğunu ve birlikte büyüdüğünüzü biliyorum ama bunun için her şeyi bir kenara ittiğini unutma. Söylentilere kulak asma; kimse onu dövüşmeye zorlamadı, zaten o güçlerle kimse zorlayamaz da."
Konuşmasını bitirdiği anda Leydi Vera’nın telefonu çaldı.
"Efendim? Ne!" Bana bir göz attı. "Tamam, birazdan orada olurum," dedi sert bir sesle.
"Kusura bakma Grey, bir iş ortağım gelmiş, onunla buluşmak için dışarı çıkmam lazım. Şu suyu bitirmeyi unutma ve sakinleşmeye odaklan."
Su şişesini havaya kaldırdım. "Merak etmeyin, iyiyim."
Leydi Vera, telefondaki kişiyle konuşmaya devam ederek başıyla kısa bir onay verdi. Şahsi bekleme odamdan çıkmak için kapıya yöneldiği sırada kapı aniden açıldı ve ikimiz de şaşırdık.
"Dikkat etsene!" Leydi Vera, temizlik arabası çeken bir hademeye kükredi.
Zayıf, sakallı adam aceleyle eğilerek yoldan çekildi. "Affedersiniz."
Leydi Vera dilini şaklatarak hademeyi süzmek için bir adım attı ama telefondan gelen bir ses dikkatini dağıttı.
"Geliyorum dedim! Görüntülerin her açıdan incelenmesini istiyorum!" diyerek kapıdan çıkıp gözden kayboldı.
Hademe kapının kapanmasına izin verdi, sonra başı hâlâ önünde, yüzü lacivert şapkasının altında gizlenmiş bir halde bana doğru yürüdü.
"Daha dikkatli olmalısınız efendim," diye uyardım. "Bu koridorlarda pek çok önemli insan var, kazara öfkelendirmek istemeyeceğiniz türden insanlar."
Hademe konuşmadı. Bunun yerine doğrudan gözlerimin içine baktı ve o gür, kırçıllı sakalını çekip çıkardı. Ardından hademenin yüz hatları hafifçe değişmeye başladı ve o çok tanıdık yüz ortaya çıktı.
"N-Ni—"
Hademe —daha doğrusu hademe kılığındaki eski dostum Nico— avucuyla ağzımı kapattı. "Çok yüksek sesle konuşma."
Anladığımdan emin olana kadar elini çekmedi.
"Neredeydin sen? Berbat görünüyorsun... O takma sakal da ne? Görünüş değiştiren bir eser mi? Bunlar yasadışı değil mi?" Sesim kısıktı ama tonum telaşlıydı, kendimi bir şeyler gevelemekten alıkoyamıyordum.
Nico, gözleri odanın içinde fır dönerken beni duymazdan geldi. Geçtiğimiz birkaç ayın onun için kolay geçmediği her halinden belliydi; yüzü çökmüş, dudakları çatlamış, saçları darmadağındı. Kendine hiç bakmadığı ortadaydı.
"Cecilia ile yapacağın maçtan önce çok vaktimiz yok," dedi, temizlik arabasını karıştırıp avuç içi kadar bir cihaz çıkarırken. "Şunu hemen dinlemen lazım."
Cihazı ittim. "Neler dönüyor Nico? Cecilia için endişelendiğini biliyorum ama dört aydır beni görmezden gelip şimdi tam maçım öncesi buraya damlayıp dikkatimi böyle dağıtamazsın. Ne yapmaya çalışıyorsun?"
Sesindeki çaresizlik her halinden belliydi. "Lütfen," dedi. "Sadece dinle."
Yapmamam gerektiğini biliyordum. Nico arkadaşımdı, en iyi dostumdu ama aynı zamanda bir saatten kısa bir süre sonra düello yapacağım Cecilia’ya deliler gibi aşıktı. Yine de kulaklığın tekini alıp kulağıma taktım. Nico da diğer tekini kendi kulağına taktı. Cihazın oynat tuşuna bastı.
"Bu... Leydi Vera mı?" Kulağımdaki küçük hoparlörden gelen sesini duyunca şaşırdım.
Dinlemeye devam etmem için ısrar etti, ben de öyle yaptım. Ses kayıtları ilerledikçe, dinlemek giderek daha da zorlaştı.
"Saçmalık," diyerek kulaklığı kulağımdan çekip attım. "Cecilia’yı bu turnuva sırasında ele geçirme planları mı? Bu ne biçim iğrenç bir şaka? Ne oyunlar çeviriyorsun sen Nico?"
"Şaka falan değil; Cecilia hakkında nasıl şaka yapabilirim?" diye sordu, yorgun gözlerinde yaşlar parlıyordu. "Leydi Vera’nın sana iyi davrandığını biliyorum ama her şey bunun içindi. Her şey bugün içindi."
"Geçtiğimiz aylarda sen neler yaptın böyle? Kafayı mı yedin?"
Nico kollarını ve pantolon paçalarını yukarı sıyırarak bileklerini ve ayak bileklerini saran derin, kırmızı yara izlerini gösterdi. "Geçtiğimiz aylarda nerelerdeydim biliyor musun Grey? Kendi hükümetimiz tarafından hapse atıldım, çünkü Cecilia'nın tutulduğu tesisten onu kaçırmaya çalışıyordum. Aç bırakıldım, işkence gördüm ama kaçmayı başardım. O günden beri Vera Warbridge hakkında kanıt topluyorum ki... ki bana yardım etmeni sağlayabileyim."
Gözlerim fal taşı gibi açıldı, başımı sağa sola salladım. "Hayır. Hayır, yalan söylüyorsun. Hiç mantıklı değil. Bir kere Leydi Vera neden Cecilia’yı kaçırmak istesin ki? Trayden ve Etharia müttefik!"
"O artık çok güçlü Grey. Cecilia’yı ya da Traydenlilerin deyimiyle 'yadigar'ı kim kontrol ederse, her iki hükümet üzerinde de inanılmaz bir baskı kurabilir."
Duyduğum o tanıdık terimle sarsıldım: Yadigar. Bana işkence eden o adam da Cecilia’ya yadigar demişti. Ama bunu Nico’ya hiç anlatmamıştım.
"Tamam, peki ben bu işin neresindeyim? Leydi Vera, kral adayı olan diğer onca kişi varken neden özellikle beni seçsin ki? Warbridgeler nüfuzlu ailelerden gelen pek çok başka adaya da sponsor oldu."
"Etharia hükümeti, Cecilia’yı koruma amacıyla bir yere hapsetti. Toplum içine çıktığı tek zaman bu turnuvalar," diye anında yanıtladı. "Leydi Vera sana ihtiyaç duydu çünkü sen bir yetimsin. Kral Tacı turnuvalarına, özellikle de final turlarına kimlerin girebileceğine dair katı kurallar var. Leydi Vera buraya sadece senin yasal vasin olduğu için girebildi."
Düşüncelere dalarak söylediklerini tarttım. Bu etkinliklerde pek fazla seyirci olmadığı doğruydu ve Leydi Vera o iş ortağıyla buluşmak için dışarı çıkmak zorunda kalmıştı. Bunların herhangi biri gerçek olabilir miydi?
Kapının aniden çalınmasıyla ikimiz de yerimizden sıçradık.
"Aday Grey? Ben organizasyon görevlisiyim. Leydi Vera Warbridge sizi kontrol etmemi istedi," dedi kapının arkasından gelen boğuk bir ses.
Nico’ya baktım. Koca gözlerle bana bakıyordu, tüm vücudu titriyordu.
"İyiyim. Lütfen ona düello vakti gelene kadar rahatsız edilmek istemediğimi iletin," diye yüksek sesle cevap verdim.
Görevli beni onaylayıp uzaklaştı ama Nico ile hareket etmeden önce birkaç dakika daha bekledik. Dışarıda kimsenin olmadığından emin olmak için kapıdan dışarı bir göz attım, sonra tekrar Nico’ya döndüm. "Bak, çok şey yaşadığın belli. Seni ele vermeyeceğim ama sana inanamam. Buradan hemen gitmen lazım."
"Grey," dedi Nico, adımı bir dua gibi fısıldayarak, "Sana yalvarıyorum. Bir planım var ama Cecilia ile birlikte kaçabilmemiz için senin yardımına ihtiyacım var!"
"Cecilia ile kaçmak mı?" diye tekrarladım. "Sen ne dediğinin farkında mısın? Kral Tacı için birbirimizle yarışıyoruz! Sırf ortada çılgın bir komplo teorisi olduğunu düşündüğün için her şeyi elimin tersiyle itmemi mi istiyorsun? Cecilia’nın son dövüşünü gördüm; gayet iyi ve sağlıklı görünüyor!"
"Warbridge ailesi Cecilia’yı ele geçirdiğinde ona ne yapacaklar haberin yok!" diye çaresizce bağırdı, elleri ceplerini karıştırmaya başladı. "Bak! Bunu sana göstermek istememiştim ama bu artık her şeyi kanıtlıyor olmalı."
Hâlâ söylediklerine şüpheyle yaklaşarak, titreyen elindeki buruşmuş fotoğrafı çekip aldım; ta ki fotoğraftaki kişinin kim olduğunu görene kadar. Görüntü bulanık olsa ve aceleyle çekildiği belli olsa da, yüzünde yara izi olan bir adamla konuşan kişinin Leydi Vera olduğuna dair hiçbir şüphe yoktu.
"Onu hatırlıyor musun? Cecilia'yı kaçırmaya çalışan adam bu!" dedi Nico, telaşla o bulanık ve yara izli adamı işaret ederek.
"Bu imkansız... Hayır, o olamaz. Bak Nico, bu fotoğraf kim olduğunu anlamak için fazla bulanık. Leydi Vera'nın benim için yaptığı bunca şeyi tek bir bulanık fotoğraf yüzünden bir kenara itemem, bunu yapamam," diye karşılık verdim ve fotoğrafı ona geri uzattım. Ağzımdan bu sözler dökülse de, fotoğraftakinin Cecilia'yı kaçırmaya yeltenen adamın yanındaki Leydi Vera olduğunu adım gibi biliyordum. Ama bunu yüksek sesle dile getirmek ne anlama gelirdi?
Ellerim titriyor, kalbim göğüs kafesimi parçalamak istercesine çarpıyordu. Suya ihtiyacım vardı.
Şeffaf şişenin kapağını zorlukla açıp uzun bir yudum aldım. Anında sakinleştiğimi, kendimi daha iyi hissettiğimi fark ettim; daha güçlü, daha zinde.
Leydi Vera haklıydı. Vücuduma dikkat etmeli, su kaybına izin vermemeliydim. Derin bir nefes alıp Nico'ya döndüm. "Eğer bugün bana söylediklerinin tek bir kelimesi bile yalansa, ömür boyu hapis cezası alabilirsin. Eğer doğruysa ve bunu birileri öğrenirse, seni kesin öldürürler. Bir dostun olarak bunun hiç yaşanmadığını varsayacağım ama bu işe ortak olacağımı sanıyorsan aklını kaçırmış olmalısın."
Nico dizlerinin üzerine çöktü, çaresizlik içinde gözlerime baktı. "Grey! Lütfen—"
"Sana da, Müdür Wilbeck'e de, Cecilia'ya da en başından beri hedeflediğim şeyi yaparak yardım edeceğim; yani kral olarak." Arkamı dönüp kapıya doğru ilerledim. "Şimdi müsaadenle, maçım başlamak üzere."
Hakim, düzgün kırpılmış gri sakallı, siyah resmi bir takım elbise giymiş, orta yaşlı ve zayıf bir adamdı. Ellerini arkasında birleştirmiş konuşuyordu: "İki finalist sahneye çıksın."
Kare şeklindeki düello platformuna çıkan kısa merdivenleri tırmanırken ayak seslerim tuhaf bir şekilde yankılanıyordu. Platformun diğer ucundan gelen ayak seslerini de duyabiliyordum; tam yarım adım gerimden gelen, bir yankı gibi beni takip eden o sesler... İçeri girmesine izin verilen az sayıdaki izleyici sessizliğe bürünmüş, heyecanla düellonun başlamasını bekliyordu.
Leydi Vera'nın öğrettiği nefes tekniğini kullanarak takviye edilmiş platforma adım atarken kendimi sakinleştirdim. Ancak rakibimin, o eski dostumun karşı taraftan platforma çıktığını görünce, ister istemez bir ürperti hissettim.
Etrafındaki hava sanki elektrikle yüklenmiş gibiydi, tenim huzursuzca karıncalanıyordu. Ona dikkatle baktığımda, vücudunu çevreleyen gözle görülür, saf bir ki aurası fark ettim. Muazzamdı. Bir silah, bu denli yoğunlaşmış bir ki katmanını delebilir miydi?
O an aramızdaki uçurum netleşti. Bu turnuvadaki hiç kimsenin onu yenip bir sonraki kral olma şansı yoktu. Cecilia da bunun farkında gibiydi; adeta özgüven saçıyordu. Onu son gördüğümden daha solgun, daha hastalıklı görünüyordu ve gözlerinin altındaki koyu halkalar ne kadar yorgun olduğunu ele veriyordu. Ancak tavırları tam bir kibir abidesiydi.
"Müsabakanın onuruna, iki finalist Etharia'nın hüküm süren kralı, Kral Ivan Craft'a saygılarını sunacak," diye duyurdu hakim, en yüksekteki kürsüyü işaret ederek.
Geleneklere uygun şekilde derin bir reverans yaptım ve tekrar rakibime döndüm. Cecilia ise başını ancak belli belirsiz eğdikten sonra gözlerini bana dikti.
Bir an için zaman yavaşladı. Nico'nun sözleri zihnimde yankılanıyor, zaten sarsılmış olan güvenimi iyice kemiriyordu. Nico en başından beri Cecilia'nın bizzat kendi hükümetimiz tarafından esir alındığını söylüyordu ama ona inanamıyordum. Cecilia, kraliyet yolunda ilerlemek için onu kendi rızasıyla terk etmiş gibi görünüyordu; tıpkı benim yaptığım gibi.
Hakim ikimizin arasına girdi. "Finalistler. Birbirinize saygılarınızı sunun."
Geri çekildiğinde, gelenek olduğu üzere saygıyla eğildim. Cecilia ise çenesini dik tutarak bana tepeden baktı. Hakim bu durumu görmezden gelerek silahlarımızı hazırlamamız için işaret verdi.
Silahımı gösterişli bir hareketle kınından çıkardım. Kılıcımın havayı yararken çıkardığı sesten güç alarak, parıldayan ucunu doğrudan Cecilia'ya doğrulttum. Zihnimi savaşa hazırladım, tüm dikkatimi ona verdim; o artık sadece yenmem gereken bir rakipti.
Cecilia'nın ifadesi değişmedi; boş elini sade ve zarif bir jestle havaya kaldırdı. Oluşan ki silahı en ince detayına kadar kusursuzdu ve neredeyse anlık bir hızla şekillenmişti.
İzleyiciler arasından boğuk nefesler ve mırıltılar yükseldi. Onları suçlayamazdım, bu gerçekten de etkileyiciydi. Hakim ise profesyonelliğini bozmadan, teknisyenlere ki bariyerini yükseltmeleri için işaret verdi.
Yarı saydam kubbe arenayı tamamen kapladığı anda hakim elini hızla indirdi: "Düello başlasın!"
Zihnimi bulandıran tereddüdü bir kenara iterek, ki ile kuşatılmış kılıcımla ileri atıldım ama daha hamlemi tamamlayamadan duraksadım. Cecilia hareketsiz durmasına rağmen vücudumdaki her bir hücre ona daha fazla yaklaşmamam için çığlık atıyordu.
Taktik değiştirip etrafında temkinli bir şekilde dönmeye başladım. Yüzümden aşağı bir ter damlası süzüldü.
İki şey neredeyse aynı anda gerçekleşti. İlk olarak, Cecilia'nın solgun yüzünde bir acı ifadesi belirdi. İkincisi, tek bir hamleyle üzerime delici ki saldırılarından oluşan bir yaylım ateşi saldı.
Şaşkınlıktan gözlerim fal taşı gibi açıldı. Şans eseri mi yoksa içgüdüsel mi bilmiyorum ama Cecilia’nın ki silahından fırlatılan onlarca delici darbeden sıyrılmayı başardım. Her bir savuşturma ve kaçınma hamlesiyle ona biraz daha yaklaştım, en sonunda vuruş mesafesine girdim.
Aşağı doğru sahte bir kesiş hamlesi yaptıktan sonra eksenim etrafında dönerek arkasına sarktım ve kılıcımla dizlerinin arkasına geniş bir şlakk indirdim. Bu saldırının dizlerinin bağını çözmesi gerekiyordu ancak onun yerine kolumdan aşağı keskin bir acı dalgası yayıldı.
"Zayıf," diye mırıldandı Cecilia, fısıltı gibi bir sesle.
Beni kışkırtıp aptalca bir şey yapmama neden olmasına izin vermeyecektim. Tekrar pozisyon alıp gözle takip edilemeyecek kadar hızlı, bir dizi süpürme darbesiyle Cecilia'ya saldırdım.
Fakat o minyon bedenini saran kalın ki örtüsünü bir türlü delememiştim.
Cecilia karşılık vererek yarı saydam rapiyerini ayaklarıma doğru sapladı.
Rapiyerden yeterince kolay sıyrıldım ancak Cecilia'nın darbesinin etkisiyle güçlendirilmiş zeminin paramparça olacağını tahmin edememiştim. Yer sarsıldı ve etrafımızı bir toz bulutu kapladı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan, eli bileğimi kavradı ve o kadar küçük bir bedenden beklenmeyecek bir güçle beni oraya sabitledi.
"Senden daha fazlasını beklerdim Grey," dedi Cecilia, hayal kırıklığı sezilen bir tavırla. "Ne kadar sıkı çalıştığını, neleri feda ettiğini biliyorum. Ama yetmiyor."
"Kes sesini!" diye tıslayıp elimi hışımla elinden kurtardım. Nico'nun Cecilia'nın zorla tutulduğuna ve dövüşmeye zorlandığına dair söyledikleri şu an tam bir saçmalık gibi geliyordu. Tavırları tıpkı o zengin ailelerin kendini beğenmiş adayları gibiydi; tek farkı, Cecilia'nın ayak başparmağındaki ki miktarının, diğer adayların tüm vücudundakinden daha fazla olmasıydı.
Dağılmakta olan toz bulutundan uzaklaşırken, saf bir ki patlamasından kıl payı eğilerek kurtuldum. Düello arenasini çevreleyen bariyer darbenin etkisiyle titredi, hakimin gözleri şaşkınlıkla irileşti.
Saniyeler sonra Cecilia, ki silahını iki eliyle kavrayarak saldırmak üzere ileri atıldı. Savurmasından kaçındım ama ki silahını çevreleyen aura o kadar keskindi ki, boynumun yan tarafında derin bir kesik açıp kanattı.
Cecilia amansızca saldırıyor, parıldayan kılıcı havada seçilemeyen bir ışık hüzmesine dönüşüyordu.
Ki silahını her karşıladığımda kıvılcımlar çıkıyor, kendi kılıcımı ki ile güçlendirmeme rağmen namluda çentikler oluşuyordu. Bunu sonsuza kadar sürdüremeyeceğimi, kılıcımın elimde ufalanıp gideceğini biliyordum; bu yüzden darbelerden kaçınmak için vücuduma güvenmeye başladım. Sadece benim becerebileceğim bir zamanlama ve doğrulukla eğiliyor, dönüyor ve manevralar yapıyordum. Saldırıları canavarca güçlü ve hızlıydı ama kılıç ustalığı benim seviyemde değildi.
Birden Cecilia'nın silahı gözden kayboldu ve boş avucunu doğrudan yüzüme doğrulttu.
Vücudum bir kez daha tehlikede olduğum için feryat etti; uzattığı kolunu yakalayıp yana doğru savururken kendimi yan tarafına konumlandırdım.
Tam az önce durduğum yere, Cecilia'nın açık avucundan koni şeklinde parlayan bir enerji boşaldı.
"Hızlanmışsın, kabul ediyorum," dedi sanki bu ölümcül bir düello değil de sıradan bir antrenmanmış gibi rahat bir tonla.
Cecilia'nın ki ile güçlendirilmiş dirseği doğrudan göğüs kemiğime çarptı, beni birkaç metre geriye fırlattı ve nefesimi kesti.
Sırtüstü yatarken, sudan çıkmış bir balık gibi çaresizce hava solumaya çalışıyordum. O sırada Cecilia, elinde yeni oluşturduğu ki silahıyla üzerime doğru atıldı.
Umutsuzca kılıcıma ulaşmaya çalıştım ama birkaç santim uzağımda kalmıştı. Acı içindeki bedenimi hayatta kalma şansım olan o kılıca ulaştırmak için yeri tırmaladım ama çok geçti. Cecilia'nın gölgesi üzerime düştü, silahının parıltısını gördüm.
Gözlerimi kapatıp maçı, belki de hayatımı bitirecek o darbeyi beklemekten başka yapacak bir şeyim kalmamıştı.
Ancak beklediğim acı gelmedi. Cecilia'nın ki kılıcı yüzümün hemen yanındaki zemine saplandı. Darbe, altımdaki takviyeli zemini bir kez daha paramparça ederek vücudumda bir ağrı dalgası uyandırdı.
Cecilia'nın sert bakışları gözlerimin içine kenetlendi. "Bu bir. Az kalsın ölüyordun."
"Yeter artık!" diye bağırdım. Dizine doğru ki yüklü bir yumruk savurdum. O sıyrıldı ama vuruşumun şiddeti dengesini bozmuştu. Bu sayede kılıcımı kapacak kadar mesafe kazanmıştım. Tek elimle kendimi yerden itip momentumu kullanarak Cecilia'nın beline, elimdeki tüm ki gücünü harcayarak ters bir vuruş indirdim. Kılıcım onu saran o koruyucu ki örtüsünü kesemedi ama darbenin şiddeti onu kenara savurmaya yetti.
Cecilia, vücudunu zarifçe büküp kendi etrafında dönerek dövüş vaziyetine geçti; dudaklarında özgüven dolu, alaycı bir gülümseme vardı. O şefkatli yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifadeydi bu. Nico, tüm bunların hükümetin zorlamasıyla olduğuna inanmakla gerçekten kendini kandırıyordu.
Sağ elimdeki kılıcı sıkıca kavradım, vücudumu koruyan ki enerjisini geri çektim. Onu yenmek istiyorsam, kıymetli enerjimi savunma yaparak çarçur edemezdim.
Bunu fark eden Cecilia silahını geri çekti ve elindeki parıldayan rapier, cızırtılar çıkararak yok oldu.
Saldırı pozisyonuna geçip eliyle yanına gelmem için işaret yaptı. Hiçbir şey söylemiyordu ama zaten gerek de yoktu. Beni bir tehdit olarak bile görmüyordu; bu küçümseyici tavrı içimde bir öfke patlamasına ve onu ne pahasına olursa olsun yenme arzusuna dönüştü.
Vahşi bir kükreme koyuverdim. Adımlarımla eş zamanlı olarak bacaklarıma patlayıcı ki dalgaları pompaladım. Üç adımda yanına vardım; hızım onu bile şaşırtmıştı. En azından dengesini bozma umuduyla kılıcımı aşağıdan yukarıya savurdum ancak Cecilia istifini bozmadı. Kurduğu ki bariyeriyle saldırımın tüm şiddetini göğüsledi.
Yoğun bir ki tabakasıyla kaplanmış eli, güçlendirilmiş kılıcımın keskin ağzını havada yakalayıp sıktı.
Kılıcı kendine doğru çekerek beni de sürükledi ve elinin tersiyle suratıma sert bir tokat patlattı.
Son saniyede yüzümü korumayı başarmış olsam da kendimi yerde yuvarlanırken buldum. Ayağa kalktığım anda Cecilia'nın saldırı yağmuruyla karşılaştım; kendi kılıcımı bana karşı savuruyordu.
“İkimiz de bunun için çalıştık,” dedi Cecilia, sesi kısık ve mesafeli geliyordu. “Ama ben daha iyi bir adayım. Hedefime ulaşmak için seni ve Nico’yu geride bırakmam gerekirse, bunu yaparım.”
Nico’nun adının geçmesiyle içimdeki öfke yeniden alevlendi. Vardığı sonuçlar ne kadar çılgınca olursa olsun, o her şeyi Cecilia’yı önemsediği, hatta ona aşık olduğu için yapmıştı.
“Kapa çeneni!” diye kükredim. Elimi ki ile sarmalayıp hamlesinden sıyrıldım. Kombo serisinin sonu olan o dikey vuruşu sektirdim ve kılıcın ucu yere saplandı.
Ağzı bozulmuş kılıcım bile Cecilia’nın ona yüklediği yoğun enerji sayesinde güçlendirilmiş zemini yarıp içine gömülecek kadar güçlenmişti.
Hiç vakit kaybetmeden çenesine sert bir yumruk çıkardım, ardından kaburgalarının hemen altına bir tane daha patlattım.
Eklemlerim beton duvara çarpmış gibi sızladı ama bu darbe Cecilia’yı bir anlığına sersemletmeye yetti; kılıcımı saplandığı yerden söküp alacak kadar zaman kazanmıştım.
Tam o esnada arenayı sarsan büyük bir patlama meydana geldi, düello platformu bir anda toz ve enkaz bulutuyla kaplandı. Arenayı çevreleyen şeffaf bariyer titredi, titredi ve sonra tamamen yok oldu. Toz bulutunun ardından kulakları sağır eden çığlıklar ve bağırışlar yükseldi.
Kargaşa nedeniyle dikkati dağılan hakem bize doğru dönüp dövüşü durdurmamız için işaret verdi.
Bir an kafa karışıklığıyla duraksadım ama göz ucumla yakaladığım bir hareket dikkatimi tekrar Cecilia’ya verdi.
“Bu dövüş daha bitmedi!” diye haykırarak üzerime atıldı.
Yeni oluşturduğu ki silahıyla art arda savuruşlar ve hamleler yapmaya başladı. Etrafa saçtığı keskin enerji hilalleri çevremdeki zemini dövüyor, yerlerde oyuklar açıyor ve havaya daha fazla toz ve enkaz fırlatıyordu.
Kılıcımı iki elimle kavradım, kalan son enerjimi de namluya aktarıp bir darbe daha dayanması için dua ettim. Görüşümü kapatan toz perdesinin içinde sadece Cecilia’nın havada süzülen silüetini görebiliyordun.
İçgüdüsel bir kükreme eşliğinde kılıcımı kaldırdım ve tüm gücümle o gölgeye doğru sapladım. Kılıcımın ki kalkanına çarpıp sekeceğini düşünerek dişlerimi sıktım. Ancak beklediğim o tepme gelmedi. Aksine, kılıcımın Cecilia’nın göğsüne derinlemesine saplanışını izledim.
Ağırlığının üzerime çöktüğünü hissettim; sıcak kanı ellerimden ve kollarımdan aşağı süzülüyordu. Birbirimize kenetlenmiştik; kılıcımın kabzası aramızda kalmıştı, ince kolları ise bir kucaklaşma gibi bedenime sarılıydı.
Sesi çok kısıktı; nefesi kesik kesik ve hırıltılı geliyordu. “Özür dilerim Grey,” dedi. “Tek... yol... buydu.”
Kılıcı elimden bıraktım, o üzerime yığıldıkça kabza göğüs kemiğime baskı yapıyordu. “N-ne... neden?”
“Ben... yaşadığım sürece... Nico hep tutsak kalacak... bana karşı kullanılacak.”
Geriye doğru sendeleyince Cecilia üzerime devrildi. Dehşet içinde, kılıcın vücuduna daha da derine girdiğini gördüm; acıyla nefesi kesildi.
“Hayır... hayır, bu olamaz...” diye sayıkladım. Boğazımdaki hıçkırıklar düğümlendiği için cümleyi tamamlayamadım.
Nefesi kesilip bedeni cansızlaşana kadar onu kollarımda tuttum.
“Hayır! Nasıl olur? Ne yaptın sen?” Yakınlardan bir yerden Leydi Vera’nın feryadı duyuldu.
Başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Toz bulutu dağılmaya başlamıştı. Biri erkek biri kadın iki figürü seçebiliyordum. İkisi de askeri zırh içindeydi ve yüzleri bez maskelerle kaplıydı. Ancak erkek olan gözlüklerini çıkarmıştı; biri diğerinden farklı renkte iki gözü vardı.
Başka bir durumda olsa belki daha farklı tepki verirdim. Müdür Wilbeck’in ölümünden sorumlu adamlardan birini bulmuştum. Yanındaki kadının o maskenin ardındaki sesinin Leydi Vera olduğuna da emindim.
Nico haklıydı ama şu an bu umurumda bile değildi. Bir arkadaşımı öldürmüştüm. Sadece bu da değil; en yakın arkadaşımın sevdiği kadını katletmiştim.
Bir gözü kahverengi bir gözü yeşil olan o suikastçının Leydi Vera’yı çekiştirip oradan kaçırmaya çalışmasını izlerken dünya sessizliğe gömülmüş gibiydi.
Hakem ve jüriler telaşla bize doğru ilerliyor, muhafızlar emirler yağdırıp insanları tehdit ederek kaosu kontrol altına almaya çalışıyordu.
Ve sonra, arenanın girişinde Nico’yu gördüm; yüzü dehşet ve çaresizlik içinde paramparça olmuştu.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.