Kalenin kapısından içeri girdiğim an alkışlar ve tezahüratlar koptu. Askerler, demirciler ve işçiler, ne yapıyorlarsa bırakıp durdular. Bazıları eğilerek selam verdi, bazıları el çırptı; ama hepsi bana hayranlık ve minnetle bakıyordu.
Buna dayanamıyordum. Ne insanlara, ne minnet dolu bakışlara, ne de o rahatlama ifadelerine. Burada olmamalıydım.
Sylvie, kardeşimi al ve anneme götür. Yanında birinin olmasına ihtiyacı olacak, diye seslendim zihnimden, sahra hastanesini oluşturan çadır kümesinin yanından hızla geçerken.
Yol arkadaşım gömleğimin kolundan çekiştirdi. Kardeşini almaya gideceğim ama Arthur… annenin sana, en az kız kardeşine olduğu kadar ihtiyacı var.
Görmek isteyeceği son kişi benim. Artık beni oğlu olarak görmüyor. Gerçeği ona anlattıktan sonra bana karşı duyduğu ufacık bir şefkat kırıntısı kaldıysa bile… o da artık yok olup gitmiştir. Çünkü herkesi hayatta tutacağıma, herkesi koruyacağıma dair verdiğim sözü tutamadım.
Sylvie başını iki yana salladı; şüphesini ve bana katılmadığını hissedebiliyordum. Onunla tartışacak halim yoktu, en azından şimdi değil, bu yüzden sadece yürümeye devam ettim.
General… Arthur, diye hırıldadı Trodius, oturduğu yerde vücudu istemsizce geriye doğru büzülürken.
Kıdemli yüzbaşıya doğru bir adım daha attım, bu hareketim yanındaki soylularda panik dolu tepkilere yol açtı.
B-benim büyüm! Nasıl…? diye kekeledi sıska olanı, asasını bana doğrultsa da onu sabit tutmakta zorlanıyor gibiydi.
Trodius’un solundaki tıknaz adam biraz daha cesur çıktı. Geri dur! Soyluların huzurundasın! Gizli toplantımızı bölmeye nasıl cüret edersin? diye tehditler savurdu.
Üçüncü soylu, pala bıyıklı ve ufak tefek bir adamdı; yaydığım baskı altında ezilip kendini kaybetti ve Trodius’un arkasında baygın bir yığın halinde yere yığıldı.
Çadırın içine bir adım daha attım. Sıska olan cıyakladı, şişman olan ise irkilir gibi oldu. Lambanın ışığında Trodius’un yüzünden aşağı terler boşalıyordu ama bunun dışında istifini bozmamış görünüyordu.
İçimde dalgalanan o öfke ve keder denizi çekilmiş, yerini net düşünmemi sağlayan bomboş bir boşluğa bırakmıştı. Artık kafamın içindeki panik ve endişe çığlıkları muhakememi bulandırmıyordu. Şimdi içimde sadece sessizlik vardı; tekinsiz bir sükunet.
Bir bakıma rahatlatıcıydı.
Eğer bu çadıra sadece on dakika önce ulaşmış olsaydım, Lucas’a ne yaptıysam Trodius’a da aynısını, hatta daha beterini yapardım.
Ancak bu uyuşmuş ve duygusuz zihin halimle, Trodius’un Lucas kadar basit olmadığını fark ettim. Onu öldürmek bana hiçbir şey kazandırmazdı ve o, yüzündeki her zamanki o kabız ifadeyle ona vereceğim her türlü acıya göğüs gerebilirdi.
Onu sadece yaralayamazdım, bunu şimdi anlamıştım. Trodius’a Lucas’a davrandığım gibi davranamazdım.
Bir adım daha öne çıktım ve Trodius nihayet konuştu. Duruşunu dikleştirip boğazını temizleyerek gözlerimin içine baktı. Bir Mızrak’ın huzuruna çıkma şerefine neye borçluyum? diye sordu.
Sorgulayıcı bakışları ve dudaklarının kenarındaki o hafif küçümseyerek bakmak hali bana zaten bildiğim şeyi söylüyordu. Verebileceğim acıdan, hatta yüzleşebileceği ölümden bile korkmuyordu. Kurnazlığına güveniyor, buradan bir şekilde kaçabileceğine inanıyordu. Hatta "çılgın bir Mızrak’ın gazabına göğüs geren adam" olma şansını seve seve kabul ederdi.
D-daha fazla yaklaşma! dedi tıknaz adam, kendi oyuncak benzeri asasını çıkararak.
Kes sesini, dedim geçiştirircesine, bu sözüm hayatta kalan her iki soylunun da irkilmesine yetti.
Bir general bile soylu kanı taşıyanlara saygı göstermeli, diye çıkıştı Trodius, başını sallayarak.
Bir yem daha. Karşılık verebilmek için bir şey yapmamı bekliyordu.
Masanın etrafında, ifademde ve duruşumda en ufak bir duygu belirtisi olmadan yavaşça yürüdüm. Şişman soylunun önünde durup parmağımla işaret ettim. Çekil.
Ç-çekil mi? diye tekrarladı adam şaşkınlık içinde, ellerindeki asa titriyordu.
Öfkesi korkusuna baskın gelmiş olmalıydı ya da belki de köşeye sıkışmış bir fare gibi tamamen içgüdüsel bir şekilde ısırmaya çalıştı, ama her şey başlamadan bitti.
Asanın ucu boyunca mana toplandığını hissettim ama tıknaz soylu büyüsünü tamamlayamadan tepesine bir hava akımı indi ve yüzünü sert toprak zemine çarptı.
Trodius’un sadece birkaç santim uzağında, toplantı masasına oturdum ve adamın geniş gövdesini ayak taburesi niyetine kullandım. Kıdemli yüzbaşının o kayıtsız maskesi sarsıldı; öfke izleri bir an parladı ve aynı hızla kayboldu.
General Arthur, dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. Ayaklarınızın altındaki soylu, saygın Beynir Hanesi’nden Sör Lionel Beynir’dir. Ona ve Sör Kyle’a—
Trodius’un sözü, Sör Kyle’ın çıkışa doğru atılmasıyla kesildi. Adam kaçmaya çalışırken kalçasını masaya çarptı ve kıdemli yüzbaşının önündeki düzgünce istiflenmiş evrak yığınlarını darmadağın etti. Soylu adam, sanki bıçaklanmış gibi acı içinde feryat ederek kendini yere attı, elleriyle yan tarafını tutuyordu.
Trodius, masaya dağılan kağıtlara hafif bir tiksintiyle baktı.
Kes sesini artık, diye homurdandım, elimi Sör Kyle’a doğru sallayarak. Parmak uçlarımdan çıkan ince bir yıldırım manası kafatasının dibine isabet etti, onu anında bayıltarak feryatlarını kesti.
Tekrar Trodius’a dönerek öne doğru eğildim, topuklarımı baygın yatan Sör Lionel Beynir’in üzerine bastırdım. Bak Trodius, serveti, şöhreti veya prestiji ne olursa olsun, asgari haysiyet sınırının altında kalan insanlar zerre umurumda değil.
Trodius’un gözleri kısıldı. Efendim? Dışarıdan tam olarak ne duydunuz bilmiyorum ama ordudaki konumunuz ne olursa olsun bu davranışlarınız hoş görülmeyecektir. Bir soyluyu böylesine pervasızca lekelemek—
Kendinden ve şu aptallardan sürekli soylu diye bahsediyorsun ama benim gördüğüm tek şey, kendi ülkelerinin mağlubiyetinden çıkar sağlamaya çalışan, yükselmek için kendi askerlerinin cesetlerine basan dört gelincik. Durumu vurgulamak için ayaklarımın altındaki soyluya baktım.
Trodius’un gözlerinde hiddet parladı. Sizin önerdiğiniz bir planı iptal etmek bir günah değildir, General Arthur. Can kayıpları üzücü, ancak kaleyi korumak adına ölümleri boşa gitmedi.
Tabii Sur’u sağlam tutma amacın, senin ve uşaklarının dilediğince at koşturabileceği kendi küçük toplumunu kurmaya çalışmak olmasaydı.
Saçmalık! Amacım güvenli bir liman yaratmaktı, böylece Dicathen vatandaşları korkmadan uyuyacak bir yere sahip olacaktı. Sözlerimi çarpıtmanıza—
Elim bir anda ileri atıldı ve dilini yakalayıp işaret ve baş parmağım arasında sıkıca tuttum. Kelimeleri çarpıtma konusunda bu organın üstüne yok gibi görünüyor.
Kıdemli yüzbaşının dilinin ucunda, parmaklarımı bastırdığım yerde mavi alevler dans etmeye başladı. Trodius’un gözleri acıyla büyüdü ve kendini kendi ateş manasıyla korumaya çalıştı ama gücü yetmiyordu.
Parmaklarımdaki ateşle dilini dağlarken çadırın içine yanık eti kokusu doldu. Trodius, tek bir ses bile çıkarmayacak kadar gururuna düşkündü, acıya direndi.
Kıdemli yüzbaşıyı kendime doğru çektim, parmaklarım hala yanan dilinin üzerinde cızırdıyordu. Sesimdeki nefreti kulağına fısıldadım. Bak Trodius, senin bencil planların yüzünden dışarıda ölen askerlerden biri de babamdı.
Vücudu kaskatı kesildi ve yüzündeki bütün renk çekildi. Gözleri benimkilerde bir cevap aradı; belki de onu öldürüp öldürmeyeceğimi anlamaya çalışıyordu. Belki de öldürmem için dua ediyordu.
Senin kararın askeri bir stratejiye değil, kendi egonu tatmin etmeye dayanıyordu. Kendi adamlarının kanıyla pazarlık yaptın; kendi servetini artırmak için babamın geleceğini takas ettin. Bunu öylece unutacağımı bir an bile aklından geçirme. Simsiyah olmuş dilini bıraktım. Dilinin ucu tamamen yanmış, geriye sadece kömürleşmiş bir parça kalmıştı.
Trodius anında çenesini kapattı ve elleriyle ağzını örttü, sanki tahrip olmuş dilini daha fazla hasardan korumaya çalışıyormuş gibiydi.
Seni hayatta tutmamın kız kardeşinle veya aranızın bozuk olduğu kızınla bir ilgisi olduğunu sanma, diye mırıldandım ve ayağa kalkarken önündeki parşömenleri topladım. Seni burada öldürmek bir lütuf olurdu. Bunun yerine, senin için en değerli olan şeyi elinden alarak, kendi eylemlerinin sonuçları içinde kavrulmana izin vereceğim.
Masanın diğer tarafında korkuyla izleyen Albanth’a döndüm. Bugün burada olan her şeye tanıklık ettiğine göre Konsey’e bir mesaj gönder. Krallığına ihanet ve Üçlü Birlik’e karşı yalan beyanda bulunmaktan ötürü Trodius Flamesworth ve Flamesworth Hanesi’nin geri kalanının soyluluk unvanlarının ellerinden alındığını bildir.
Hayır! Buna hakkın yok! diye bağırdı Trodius, kömürleşmiş diliyle kelimeleri zar zor yuvarlayarak.
Bence her türlü hakka sahibim ve askerleri kendine saklamak için onlara yalan söylemeyi planladığını öğrendiklerinde Konsey de bana hak verecektir, diye yanıtladım soğuk bir tavırla, elimdeki kağıtları sallayarak.
Trodius üzerime doğru atılmaya çalıştı, baygın yatırımcısının üzerine takıldı ve çaresizce elimdeki kağıtlara bir ateş topu fırlattı. Büyü daha tam oluşmadan elimle savurdum.
Konsey temsilcisine saldırı teşebbüsünü de ekle, dedim Albanth’a.
Bunu yapamazsın! diye bağırdı, ayaklarıma kapanarak. Fwameswoth Hanesi—
Bir hiç olacak Trodius. Sadece halktan biri soyadı olarak kalacak, diye bitirdim sözümü. Üstüne titrediğin o miras, yüceltmek için öz kızını bile terk ettiğin o geçmiş toza dönüşecek ve Flamesworth ailesinin çöküşüne bizzat sen sebep olacaksın.
Bakışlarımı tekrar Albanth’a çevirdim. Sanırım göndermen gereken bir mesaj vardı? Yoksa hala Trodius’un teklifini mi düşünüyorsun?
T-tabii ki hayır! Albanth yerinden fırlayıp elimdeki kağıtları aldı. Bunları ve mesajınızı en hızlı, en güvenilir ulakla Konsey’e ulaştıracağım.
Ayrıca, Kaptan Jesmiya ve birkaç adamını buraya çağır da şu beyefendileri toplasınlar, diye ekledim ve yüzbaşıyı gönderdim.
Arkamda, Trodius yere serilmiş, gözlerini dikmiş bana nefretle bakıyordu. Bir zamanlar soyluluğun ve gururun zirvesi olan Flamesworth Hanesi'nin patriği, şimdi tir tir titreyen bir kemik yığınına dönüşmüştü.
"Dediğim gibi, seni burada öldürmek bir lütuf olurdu."
Çadırdan çıkarken son bir kez arkama baktım.
"Umarım uzun bir ömür yaşarsın ve o şekilsiz dilinle her kelimeyi gevelediğinde beni hatırlarsın."
Sylvie ile birlikte Duvar'a tepeden bakan o tanıdık uçurumun kenarında durduk. Bu yükseklikten bakıldığında, savaşın kalıntıları gecenin karanlığı altında neredeyse seçilmiyordu; kale huzur içindeymiş gibi görünüyordu.
Duvar'ın şu an bir faaliyet fırtınası içinde olduğunu çok iyi biliyordum: Yaralılar iyileştiriliyor, bitkin düşenler doyuruluyor, ölüler yakılıyordu... Ancak taşmak üzere olan duygularımı bir kez daha bastırdım.
Hem iyiyi hem de kötüyü uyuşturan o huzurlu boşluğa sığınmak çok daha kolaydı.
"Ellie şu an annenin yanında. Babamı yakacaklar," dedi bağım. Kısık sesi, uğuldayan rüzgarın içinde neredeyse kaybolup gidiyordu.
Söyledikleri, kaçmak için çabaladığım düşünce ve duyguların sızdığı binlerce küçük yarayı yeniden açtı. Ağlayan kardeşimi, dizlerinin üzerine çökmüş, kanlı parmaklarıyla toprağı tırmalayan annemi gördüm... Bağımın hissettiği o acıyı ben de hissettim; annemin kısılan gözlerinden suçlama ve nefret akıyordu. Eğer orada olsaydım, bana da öyle mi bakardı?
"Onları yalnız bırakmak en iyisi," diyerek elimi nazikçe Sylvie’nin başına koydum.
Sylvie bana döndü, iri sarı gözleri endişeyle kısıldı. "Arthur..."
"İyiyim, gerçekten," dedim düz, duygusuz bir sesle. "Böylesi daha iyi."
Bağımın yüzündeki ifade soldu. İçimdeki boşluğun, onun kendi huzursuzluğunu ve endişelerini de emip bitirdiğini hissettiğini biliyordum.
Geçmişte de, Grey olduğum zamanlarda böyle yapardım. Duygularımı bastırıp onları kilitlemenin sağlıklı olmadığını biliyordum ama başka çarem yoktu.
Hissetmemek için bu kadar uğraştığım şeylerle başa çıkabileceğime dair kendime güvenim yoktu. Bunu yapmanın, içimde sinsi bir hastalığı derinlere gömmek olduğunu biliyordum ama bu savaşı bitirene kadar kendimi ayakta tutmam gerekiyordu. Her şey bittiğinde annemin yüzüne bakabilirdim; fakat şimdilik ne onun ne de kardeşimin yüzünü görmeye dayanamazdım.
Rinia’nın sözleri aniden zihnime düştü: "Eski alışkanlıklarına geri dönme. O çukurun ne kadar derinlerine inersen, tırmanıp çıkmanın o kadar zor olacağını en iyi sen biliyorsun."
Bu düşünceleri kafamdan söküp attım. Yaşlı kadın ardında bir sürü kehanet bırakmıştı ama ne işe yaramışlardı ki?
Endişeli bağıma bakarken düşüncelerimi ondan gizledim. Agrona’nın teklifini samimiyetle düşünmeye başladığımı kimsenin bilmesini istemiyordum; ne onun ne de bir başkasının.
"Gidelim, Sylv."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.