"Burada! Tam burada iniş yapmalıyız!" Darv’ın uçsuz bucaksız çölleri üzerinde uçarken Virion birden seslendi.
"Ama burada hiçbir şey yok ki!" diye itiraz etti Bairon, başını bir sağa bir sola çevirerek.
Sert rüzgarın şiddetinden gözlerimi korumaya çalışarak etrafa bakındım; aşağıda birkaç tuhaf kaya parçası ile alabildiğine kumdan başka bir şey görünmüyordu.
Bulutların üzerinde yol almak daha kolaydı; Ulu Dağlar’ın zirvelerini pusula niyetine kullanarak nerede olduğumuzu kestirebiliyorduk. Ancak şimdi, kum yüklü rüzgarlar yüzünden ne dağ sırasını ne de başka bir şeyi seçmek mümkündü. Virion, Bairon ve kendimi rüzgarla kumdan korumak için oluşturduğum sedefsi mana kalkanları olmasaydı, yolumuzu bulmak imkansız hale gelirdi.
Sylvie alçalarak Virion ve Bairon’u yere indirdi, ben de hemen arkalarından süzüldüm.
İnsan formuna büründükten sonra, "O fırtınanın içinde uçmak... epey zordu," diye mırıldandı Sylvie. Her zamanki gibi tepeden tırnağa siyahlar içindeydi ama pulları, yüzünün ve vücudunun büyük kısmını örten, sert rüzgarlara karşı onu koruyan kalın bir şala dönüşmüştü.
"İyi iş çıkardın, Leydi Sylvie," dedi Virion, savrulan kumların arasından etrafı süzerek. "Bu kadar güneydeki şiddetli rüzgarlarda uçmak neredeyse imkansızdır."
Sylvie düz bir sesle, "Belki mana canavarları için öyledir," diye karşılık verdi.
"Ah, elbette. Kusura bakma..." Virion hala çevreyi inceliyordu.
"Peki, nerede senin şu sığınağın?" diye sordum.
Virion, daha önce fark etmediğim yüksek bir taş sütunu işaret etti. "Oraya doğru gitmeliyiz."
Bairon gözlerini kısarak baktı. "Şu şey mi? Gizli bir sığınak için biraz fazla göz önünde değil mi?"
"O şey sığınak değil; sığınağın yerini belirtmek için Buhnd’un diktiği bir işaret," diye düzeltti Virion. Rüzgara karşı gövdesini öne eğerek dikili taşa doğru yürümeye başladı.
Sütunu net görebilecek kadar yaklaştığımızda, Virion tam ortasındaki derin bir yarığı gösterdi. "Buradan başlıyoruz. Topuğunuzu sütuna yaslayıp tam ileriye doğru otuz beş bin altı yüz elli bir adım atacağız."
Bairon, Sylvie ve ben birbirimize bakıp sonra tekrar Virion’a döndük. "Cidden mi? Sığınağı bulmanın tek yolu bu mu?"
"Şimdilik evet," diye yanıtladı Virion. "Sığınağın kendisi henüz keşfedilmemiş çeşitli tünellere ayrılıyor, bu yüzden daha fazla giriş bulunabileceğini umuyorum."
Sylvie sütundan bakışlarını çekip Virion’a dikti. "Eğer sığınağa ulaşmanın tek yolu buysa, sıradan sivilleri buraya gizlice getirmek neredeyse imkansız olur."
Sylvie haklıydı. Sığınağa sadece birkaç kişi getirebileceksek, bunun hiçbir anlamı kalmazdı. Virion’un da bunun farkında olduğunu görebiliyordum. Bakışlarını kaçırıp yürümemiz gereken yöne doğru dikti.
"Madem bunca yolu geldik, önce şu sığınağa gidelim, sonra lojistik kısmını konuşuruz," diyerek Virion’un omzuna elimi koydum. "Düş önümüze, dede."
Zorlu bir yolculuktu. Virion topuk-parmak hesabıyla yürüyor, ben de adımları sayıyordum; bu yüzden uçmamız ya da kestirme kullanmamız söz konusu değildi. Normal şartlarda böyle bir yolculuk ciddi hazırlık gerektirirdi. Ancak iki Öncü, gümüş çekirdekli bir büyücü ve bir asuradan oluşan grubumuz için bu durumun üstesinden gelmek zor olmadı. Mana kalkanlarımız bizi çölün soğuğundan ve keskin rüzgarlarından koruyor, susadığımızda ise atmosferdeki nemden taze su üretebiliyorduk.
"Buradan sonrasını ben devralabilirim, Komutan," dedi Bairon. Virion tam on bin dokuz yüz altmış sekizinci adımını atmıştı.
"Olmaz, senin ayakların daha büyük," diye belirttim. "Hesabımız şaşar."
Bairon bana ters ters baktı ama onu görmezden gelip Virion’a devam etmesi için işaret verdim. Sessizlik içinde ilerliyorduk. Hatta Sylvie, düşünceleriyle dikkatimi dağıtmamak ya da zihnimde monoton bir şekilde sayı sayışımı duymamak için zihinsel bağımızı bile kapattı.
Yolculuk uzun ve can sıkıcı olsa da, sayma işleminin meditatif bir yanı olduğunu fark ettim; zihnimi her şeyden arındırıp sadece adımlara odaklandım.
Virion ve Bairon’un dinlenip esnemesi için birkaç saatte bir mola veriyorduk. Hala iyileşme sürecindeydiler; bedenleri toparlanmış olsa da her ikisi de eski güçlerinden uzak görünüyordu ve kumda yürümek onları yoruyordu. Kum ayaklarımızı aşağı çekiyor, rüzgar ise hangi yöne dönersek dönelim hep karşımızdan esiyordu.
Sylvie yolculuğun başında hasar görmüş mana çekirdeklerini kontrol etmişti ama tek çareleri dinlenmek gibi görünüyordu. Virion yaralarıyla barışmış gibiydi ancak Bairon’un sınırlarına karşı duyduğu öfke gün gibi ortadaydı; Öncü, yürüyüşe dayanabilmek için bacaklarına mana pompalayarak ve kendi kalkanını ayakta tutarak sürekli mana kullanmaya zorluyordu kendini. Yol boyunca arkasından fısıltı gibi dökülen öfkeli küfürleri duyabiliyorduk. Hem Bairon hem de Virion ne kadar denerlerse denesinler, elementer büyü kullanamıyorlardı.
Bir on bin adım daha geçtikten sonra Virion’un temposu iyice düştü ve yaşlı elf titremeye başladı.
Kolunu sıkıca tutup vücuduna bir ısı dalgası göndererek, "Virion," dedim sertçe. Solgun yüzüne kan hücum edince yanakları anında kızardı. "Üşüdüğünde bana haber ver."
Yorgun bir gülümsemeyle, "Teşekkür ederim," dedi. "Ve merak etme velet, göründüğümden daha dayanıklıyım."
Yürüyüşünü izledim. Öne doğru eğildiğinde, bir zamanlar geniş olan omuzları çok dar ve zayıf görünüyordu. Tanıdığım günden beri ilk kez Virion gözüme bu kadar yaşlı gelmişti.
Çöldeki o uzun ve ağır yürüyüşümüz, yalnızca solgun ay ve yıldızların ışığı altında devam etti. Yakınlarda bir Tırpan ya da hizmetkar olabilir korkusuyla bir ışık bile yakamıyorduk. Hedefimize asla varamayacakmışız gibi hissetsem de, sonunda son sayıya ulaştım.
Şüpheyle, "Geldik," diye ilan ettim. Mana ile güçlendirilmiş görüşümün uzandığı her yer sadece kumdan ibaretti.
Bairon, Sylvie ve ben hep birlikte Virion’a baktık. Komutanımız iki büklüm olmuş, elindeki beyaz, beşgen bir madalyonu kumların üzerinde bir sağa bir sola gezdiriyordu.
"O nedir?"
Virion gözlerini kumdan ayırmadan, "Tam olarak emin değilim ama kaleyi ilk keşfettiğimizde içeride bunlardan birkaç tane bulmuştuk. Geçmişin büyücülerinden kalan bir yadigara benziyor," diye yanıtladı.
Bairon tedirginlikle etrafı süzerek, "Hem yüzen şehir Xyrus’u hem de kaleyi inşa eden o kadim büyücüleri mi kastediyorsun?" diye sordu.
Virion başıyla onayladı ve elindeki beyaz madalyonu sanki bir büyüteçmiş gibi sallayarak daireler çizmeye devam etti.
Bu kadim büyücüleri ara sıra duyuyordum. Dicathen medeniyetinin gelişmesine yardımcı olan pek çok eser onlardan kalmıştı. Işınlanma kapıları ve Xyrus’un mana zengini atmosferi olmasaydı, Dicathen topraklarının büyük bir kısmının vahşi kalacağını söylemek yanlış olmazdı.
Pek çok zanaatkar ve araştırmacı, kadim büyücülerin ya başka bir dünyaya geçmenin yolunu bulduklarına ya da büyük ölçekli bir deney sırasında kendilerini yok ettiklerine inanıyordu. Okuduğum kadarıyla, her iki teoriyi de destekleyecek kanıt bulunmadığından, çoğu Dicathen alimi atalarımızın başına ne geldiğini bulmaktan ümidini kesmişti.
Virion epey bir süredir uğraşıyordu ve Bairon, Sylvie ve ben huzursuzlanmaya başlamıştık. Yaşlı elf öfkeyle homurdanarak bize döndü. "Burada değil."
Sesime sızan bir parça hüsranla, "Burada değil de ne demek?" diye sordum. "Sütundaki o yarıktan uzağa doğru dümdüz otuz beş bin altı yüz elli bir adım atmanın bizi sığınağa götüreceğini söylemiştin."
"Ne dediğimi biliyorum!" diye çıkıştı.
"O zaman ne yapacağız?" Virion’un bu sığınağa taşınarak en iyisini yapmaya çalıştığını biliyordum ama ailemi arammam gerekirken çölde boş yere vakit kaybetmek beni çileden çıkarıyordu.
Virion sesini alçaltıp bakışlarını geldiğimiz yöne çevirerek, "Sanırım başka çaremiz yok. En baştan başlamalıyız," dedi.
"Hayır," dedim tahammülümün son sınırında. "Sırf sen bu sığınağı bulmak istiyorsun diye günün yarısını adımları sayarak heba ettik. İçeri girmenin başka bir yolu olmalı."
Gözleri aniden parlayarak üzerime yürüdü ve "Başka yolu falan yok!" diye gürledi. "Tüm ailem elimden alınmışken burada olmayı canımın çektiğini mi sanıyorsun? Ha? Eğer her şey benim isteğime kalsaydı, Tırpan’ın karşısına çıkıp savaşta ölmek için adamlarımla birlikte yürürdüm; en azından onlardan intikam almak için elimden geleni yaptığımı hissederdim. Ama bir lider böyle yapmaz, Arthur. Herkes pes ettiğinde, umut kırıntısına tutunup gelecek için savaşması gereken kişi benim!"
Zayıf parmağını göğsüme bastırdı. "Sakın bana bunun benim 'isteğim' olduğunu söyleme."
Virion uzaklaşırken öylece kalakaldım, nutkum tutulmuştu. Bairon’un yüzündeki ifade benimkinden farksızdı; uğuldayan rüzgarlar bile bir an için susmuş gibiydi.
"Bekleyin," dedi Sylvie sessizliği bozarak. Bana döndü. "Bunu daha önce de fark etmiştim ama ne hissettiğimi tam çözememiştim. Sanırım Virion’un tuttuğu eser eter üzerinde bir etkiye sahip. Arthur, Diyarkalbini etkinleştirebilir misin?"
Bizi bu azap dolu yürüyüşü tekrar yapmaktan kurtaracak her şeye razıydım; hemen dediğini yaptım. Sylvia’nın ejderha iradesini ateşlediğim an, Tırpan ile olan savaşımda manayı aşırı kullanmamın yan etkisi olarak çekirdeğimden tüm vücuduma keskin bir ağrı yayıldı. Ancak görüşüm siyah beyaza dönüp dünyanın dört bir yanında renkli zerreler parlamaya başladığında içimi bir heyecan kapladı. Sarı, yeşil, mavi, kırmızı ve mor zerrelerin arasında, uzakta bir şey fark ettim.
Yürüyüşümüz sırasında yoldan sapmış olmalıydık; birkaç yüz metre solumda, bir fener gibi parlayan mor bir eter kümesi duruyordu.
"Sylvie, sen tam bir dahisin! Buldum. Onu buldum!" Az önceki öfkem ve hüsranım bir anda uçup gitti; karşımda duranlara bir budala gibi sırıtıyordum.
Sözlerimi ve zihnimden geçenleri hisseden Sylvie’nin gözleri parladı. Hiç vakit kaybetmeden ejderha formuna büründü; ön pençeleriyle Virion ve Bairon’u bir çırpıda yerden kavradı.
Yerin hemen üzerinden ileriye, mor zerrelerin oluşturduğu dairesel dizinin olduğu yöne doğru uçtum. Geçişimin yarattığı rüzgar, altımdaki kumda derin bir iz bırakıyordu. Hedefime varmam sadece birkaç saniye sürdü.
“İşte burada,” dedim, dizinin tam merkezini işaret ederek.
Virion, Sylvie’nin pençelerinden kurtulur kurtulmaz aceleyle yanıma geldi. Elindeki eseri sıkıca kavramış, kumun üzerine yerleştirirken adeta üzerinden devasa bir yük kalkmış gibi rahatlamıştı.
Kumun üstündeki beyaz madalyona bakarak, “Haklısın. Yer burası,” dedi.
Bairon da yanımıza ulaştı; tek kaşını şüpheyle kaldırmıştı. “Hiçbir şey olduğ—”
Sözünü bitiremeden madalyon titremeye başladı. Bu titreşimler çevredeki kumda nabız gibi atan dalgalara yol açıyor, her yöne birkaç metre boyunca yayılıyordu. Sarsıntılar giderek güçlendi ve dalgalanan kumlar küçük tepeler oluşturmaya başladı.
Sylvie ile birbirimize temkinli bakışlar fırlattık ancak tepki vermeye fırsat bulamadan altımızdaki zemin çöktü. Kumun içine gömülerek karanlığa düştük.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.