MICA EARTHBORN
“Oradan mı?” diye tekrarladı Skarn, sesi sinirden yükselmişti.
“He ya,” diye yanıtladı bizi az önce rahatsız edici derecede yüksek ve dar bir yarığa yönlendiren Oberle.
Earthborn Enstitüsü'nden ayrılalı üç gün olmuştu. Oberle bizi derin tünellerden aşağı indirmiş, Vildorial'i tamamen geride bırakana kadar peşinden sürüklemişti. Alacryalıların izine rastlamamıştık ama rehberimiz doğru yolda olduğumuzdan emindi.
“Mica önden gidecek. Gözünüzü dört açın. Burası pusu kurmak için biçilmiş kaftan.”
Yarığın içine süzüldüm. İki yanımda devasa volkanik cam duvarlar, tepedeki karanlığa doğru yükseliyordu. Arkamdan gelen Oberle, elindeki aydınlatma eseriyle dalgalı obsidyen yüzeyine gümüşi bir ışık yansıtıyordu.
Hornfels ve Skarn, baltaları ellerinde hemen arkamdaydı. Kıdemli Buhnd’un askerleri de onları takip ediyordu.
Kendi kendime, topu topu üç kişiler, diye homurdandım.
Alanis yorgun ve hüsrana uğramış bir halde döndüğünde, beraberinde sadece üç büyücü ve Buhnd’un komutasındaki cücelerin çoğunun Vildorial'den uzaklaşan bir izin peşine düştüğü haberini getirmişti. Görev gücünün bize ayırabildiği yardımın tamamı bu kadardı.
Yine de işe yaramaz sayılmazlardı: İki koyu sarı çekirdekli güçlendirici ve bir sabit sarı çekirdekli büyücü. Güçlendiriciler, her ikisi de kurt emektarlar olan Kobel ve Jasper, kuzenlerimi takip ediyordu. Büyücü Tetra Satinspar ise en arkadaydı. Taşıdığı ikinci aydınlatma eseri, tebeşir beyazı teninin ve bembeyaz saçlarının parlamasına neden oluyordu.
Yavaş hareket etmemize rağmen, dar alan çıkardığımız gürültüyü yankılandırıyor, sanki yüzlerce cüceyle yürüyormuşuz gibi bir ses çıkarıyordu. Harika. Her adımda, bu yarıkta yuva yapmış mana canavarlarına akşam yemeği zilini çalıyoruz resmen.
Birkaç dakika geçmeden Skarn, boğuk ve telaşlı bir fısıltıyla rehberimizi sorgulamaya başladı.
“Daha ne kadar gidiyor bu?”
“Çok değil,” diye yanıtladı Oberle.
“Yolun bu olduğuna eminsin, değil mi?”
“He ya.”
“Geçen sefer buradan geçtiğinde herhangi bir yaratık gördün mü?”
“Hayır.”
“Şşşt,” diye tısladım. “Gözünü kulağını aç, ağzını da kapalı tut, kuzen.”
Oberle’nin güvencelerine rağmen yarık bitmek bilmeyecekmiş gibi görünüyor ve duyularımla oynamaya başlıyordu. Duvarlar bir gölün yüzeyi gibi dalgalanarak hareket ediyor gibiydi; tepelerden, kendi ayak seslerimizin arasından zar zor seçilen, ipeksi bir sürtünme sesi yankılanıyordu.
Sonra tıkırtılar başladı. Hafif ama istikrarlıydı; sanki birinin botuna taş sıkışmış gibi. Tamamen sese odaklanmış, nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum ki Oberle engebeli zeminde takılıp bir homurtuyla öne kapaklandı.
Taşıdığı ışık küresi ellerinden fırladı, sert zemine çarpıp yarığın içinde yankılanan keskin bir çatlama sesiyle sekti ve ayaklarımın arasından yuvarlanarak duvarlardaki gölgelerin çılgınca dans etmesine sebep oldu.
“Madenci olduğunu sanıyordum çocuk,” diye tısladı Skarn. “Amma da tünel bacakların varmış—” Skarn’ın sesi aniden kesildi. Ona endişeli bir bakış attım ama Tetra’nın ışığına karşı sadece silüeti görünüyordu. Tam konuşmak için ağzımı açmıştım ki karanlık bedeni havaya kalkıverdi.
Hornfels bir nida savurarak yukarı zıpladı ve kardeşini bileklerinden yakaladı. Tek bir an boyunca havada asılı kaldılar, sonra Skarn’ın botları ayaklarından sıyrıldı ve Hornfels gürültüyle yere çakıldı. Bir an sonra Skarn’ın baltası taş zeminde yankılandı.
“Skarn!” diye bağırdım, o üzerimizdeki karanlığın içinde gözden kaybolurken.
Etraftaki manadan destek alarak yerden yükseldim ve karanlığın içinde Skarn’ın peşinden uçtum. Bir cüce için bile bu çatlağın içindeki mutlak karanlıkta görmek zordu ama havaya kalktığımda karanlıktaki gölgelerin hareketlerini net bir şekilde duyabiliyordum: Tık. Tık tık tık. Tık tık.
Aniden boynuma kalın, ıslak ve yapışkan bir halat dolandı; beni rotamdan saptırıp duvara çarpmama neden oldu. Uzanıp halatı yakaladım, bileğime doladım ve asıldım. Aynı zamanda vücudumdaki yerçekimi kuvvetini birkaç kat artırdım.
Yukarıdan, bir cüceden biraz daha büyük, tüylü bir yaratık; sekiz bacağıyla cam gibi duvarlara tutunmaya çalışarak yanımdan aşağı uçtu. Dibine ulaştığında ıslak bir ezilme sesi duyuldu.
“Darağacı örümcekleri!” diye bağırdım aşağıdakilere. “Işık!”
Bir an sonra, havada parlak turuncu bir ışık kütlesi kavis çizdi; Tetra, karanlığın tepesine saf magmadan bir küre fırlatarak yarığın tavanında ters bir şekilde hızla ilerleyen, kımıl kımıl bir dev örümcek nehrini açığa çıkardı. Her yanımda, uçları kement gibi düğümlenmiş uzun ağ iplikleri, dikkatsiz avları yakalamak için tuzak gibi sarkıyordu.
“Skarn!” diye tekrar bağırdım, ışığın varlığıyla yüksek sesle tıslamaya ve tıkırdamaya başlayan örümcek sürüsünün içinde kuzenimi arayarak.
Arkamdan ağır bir şey çarptı ve birkaç sert, tüylü bacak beni sardı. Döndüğümde örümceğin gözsüz yüzünü kendiminkinden sadece birkaç parmak ötede gördüm; her biri bir bıçak kadar uzun ve keskin dört dişi beni deşip içime zehir pompalamaya hazırdı.
Dişlerden kurtulmak için kıvrandım, sol elimde granitten kısa bir bıçak oluşturup yukarı doğru savurdum ve örümceğin iki bacağını birden biçtim. Bir hamle daha yapınca örümceğin gövdesi ayrıldı ve geri kalanıyla birlikte aşağı düştü.
Yarık duvarından aşağı süzülen lavlar solmaya başlamış, turuncu parıltıyı da beraberinde götürüyordu. Skarn’ı bulma işine geri dönmüştüm ki havayı çığ gibi ezen bir kükreme doldurdu. Altı metre ötede, duvarlardan fırlayan dört taş kazık bir örümcek sürüsünü şişledi ve bir ağ ipliğine can havliyle tutunan Skarn’ı ortaya çıkardı.
Zeki kuzenimden ilham alarak obsidyen duvarlardan bir metre genişliğinde bir kaya parçası şekillendirdim, sonra üzerindeki yerçekimini tersine çevirerek tavana çarpmasını sağladım. Siyah kaya tavanda yuvarlanmaya başlayarak örümcekleri ezip ağlarını paramparça etti.
Kayanın Skarn’ın üzerinden geçişine odaklandım ve tutunduğu bağı koparmasını bekledim. Bir küfür savurarak aşağı düşmeye başladı ama daha üç metre düşmeden yanına varıp onu göğsünden yakaladım ve inişini yumuşattım.
Aşağıda, dostlarımız gökten yağan örümcek parçalarından korunmak için kendilerine kalkan yapmak zorunda kalmışlardı.
“Taşa ve köke andolsun ki, hayatımda gördüğüm en iğrenç şey bu,” diye söylendi Hornfels, sakalındaki yeşil salyayı silerek.
“Berbat kokuyor!” diye inledi Jasper’ın oluşturduğu taş levhanın altına sığınan Oberle.
İşi sağlama almak için kayayı tavanda bir tur daha döndürdüm, darağacı örümceklerinin tamamen öldüğünden emin oldum ve sonra taşın duvarla tekrar bütünleşmesini sağladım.
“Pekâlâ, bu kesinlikle heyecan vericiydi,” dedim neşeyle, Skarn’ın saçından bir örümcek ağı parçası çekerken. “Mica senin örümcek yemi olmamana çok sevindi, kuzen.”
“Ben de,” diye homurdandı Skarn, darağacı örümceğinin tuzağının boynunda bıraktığı kırmızı yanığı ovarak. “Şimdi, botlarım nerede lan benim?”
Akşam olduğunda, hepimiz geçici kampımızın ortasındaki parlayan ateş tuzu yığınının etrafında oturuyorduk. Kampı, her iki yönü de rahatça görebileceğimiz düz ve uzun bir tünel bölümünde kurmuştuk. Oberle’nin düşman sığınağı hakkındaki anlatımını dinlerken, sert peksimetimi yumuşatmak için birama daldırdım.
“Grotto doğal bir yarığın dibinde. Su oradan aşağı, belki yüz metre genişliğindeki bir mağaranın içindeki gölete akıyor. Tüm çadırlarını ve eşyalarını oraya taşımış olmalılar, çünkü büyüyle büyütülmüş ya da oluşturulmuş gibi görünen bir yapı görmedim.”
Dikkatle dinleyen ve onaylayarak başını sallayan Tetra, “Anlaşılan buna imkânları yok,” diye ekledi. “Bu tür bir büyüde eğitim almış herhangi bir Alacryalıya rastlamadık. Mana kullanımları çok özel görünüyor.”
“Öyle,” diye ekledim. “Mica, fırıncılarını ve marangozlarını savaş için Dicathen’e getirdiklerini sanmıyor. Onların askerleri tek bir şeye odaklanmış durumda: Bizim askerlerimizi öldürmeye.”
“Bu yarığın ne kadar uzakta olduğunu söylemiştin bir daha?” diye sordu Kobel. Kırçıllı, yaşlı bir cüceydi; sol kulağı bir şey tarafından koparılmıştı ve yüzündeki yara izleri nedeniyle sakalının o tarafı yamalı gibiydi.
“Dört, bilemedin beş saat,” dedi Oberle omuz silkerek. “Buraya sadece bir kez geldim, geri döneceğimi de düşünmemiştim. Ama yolun geri kalanında tünellerde ilerlemek gayet kolay.”
Tetra öne eğilip Oberle’ye dik dik baktı. Ateş tuzunun zayıf kırmızı ışığı pembe gözlerine yansıyarak onları yanan kömürler gibi parlatıyordu. “Hiç gözcü var mıydı? Grottonun dışında bir nöbet yeri falan?”
“Hiç görmedim hanımefendi, üstelik bakıyordum,” diyerek bizi temin etti Oberle. “Doğrusu, Torple ile dört gün boyunca tünellerde süründükten sonra ödüm kopmuştu. Gölgelerin arasından bir yaratık fırlamasın diye her deliğe, her köşeye bakmıştım.”
“Siz yarığı geçerken o darağacı örümceklerinin orada olmaması büyük şansmış,” diye söylendi Skarn, çocuğa şüpheyle bakarak.
“Belki de oradaydılar,” dedi Oberle, yine omuz silkerek. “Ama biz tüm yolu karanlıkta gittik. Torple öyle ısrar etmişti.”
“Ah, o bize pek fayda etmezdi,” dedi Hornfels ciddiyetle. “Skarn yürürken öyle pofurdayıp duruyor ki, her türlü bulurlardı onu.” Skarn hariç gruptakiler kahkahayı bastı; o ise ikizine tehlikeli bakışlar fırlatıp baltasını salladı.
“Hey! Sen de benden iyi—”
“Sessiz olun!” diye tısladım, kulağımı arkamdaki karanlık tünele vererek. Tetra ışık eserini havaya kaldırıp tünelin derinliklerine odaklandı. Tünel boş görünmesine rağmen ensemdeki tüyler diken diken olmuştu.
“Ne oldu—” diye sormaya yeltendi Skarn ama susması için işaret ettim.
Gözlerime mana odaklayarak tüneldeki herhangi bir hareket belirtisini aradım. İşte orada! Işık hüzmesi havada süzülen toz zerrelerini aydınlatıyordu ve tünelin dokuz metre ilerisinde bir şey o tozları yana itiyordu.
"Kalkanları var!" diye bağırdım ve tünel boyunca taştan bir duvar ördüm. Bir an sonra, devasa bir şahmerdanın darbesini andıran bir güç duvara çarptı. Arkamdan, her biri yerinden fırlayıp savunma pozisyonu alan yoldaşlarımın ağzından küfürler yükseldi.
İkinci patlama, duvarın üzerinde örümcek ağı gibi çatlaklar oluşturdu. Üçüncü bir darbeyi kaldırmayacağı belliydi ama bu kadarı bana yeterdi.
Ellerimin arasında toprak manasını yoğunlaştırarak yarım metre genişliğinde kaba bir taş oluşturdum. Taşı sürekli sıkıştırıyor, büyümesine izin vermeden içine daha fazla mana pompalıyordum; sonunda ağırlığı koca bir yaban öküzüne denk gelene kadar devam ettim.
Taş duvar üçüncü darbenin etkisiyle tuzla buz olduğunda, yaklaşık on iki metre ilerideki zemini hedefleyerek Meteor Vuruşu büyüsünü serbest bıraktım. Yoğunlaşmış taş, düşmanın saklandığını düşündüğüm noktaya doğru süzülürken parlamaya başladı. Meteor o görünmez bariyer ile buluştuğunda cam kırılmasına benzer bir ses duyuldu; kalkan çökerken arkasında şaşkınlık içinde kalmış üç adam belirdi.
Alacryalılardan biri meteorun tam rotasındaydı; çarpma anında neredeyse buharlaştı. Hızını alamayan taş, kalan ikilinin arkasında patlayarak onları savurdu. Adamlar dokuz metre uçup kampımızın ortasına, yığılmış birer et yığını gibi düştüler. İkisi de tamamen hareketsizdi.
Arkamda duran Hornfels baltasını indirdi. "Neden buradayız demiştin?"
En yakındaki Alacryalının üzerine eğilmiştim, elimi göğsüne bastırdım. "Eğlence olsun diye," dedim. Ardından ikinci adamı kontrol ettim. "Ölmüşler, ikisi de. Mica onlara biraz fazla sert vurdu."
Doğruldum ve durumu tartarak yoldaşlarıma baktım. "Mica onların yerinde olsaydı, yakındaki düşman askerlerini haber vermesi için en hızlı koşan adamını geri gönderirdi. Baskın avantajımız muhtemelen yok oldu."
"Sen arkalarından uçabilirsin," diye önerdi Hornfels. "Bak bakalım mağaraya varmadan onlara yetişebilecek misin?"
"Mica’nın bunu yapmak için sizi bırakması gerekir, ayrıca bu üçünün saldırmadan önce ne kadar beklediğini bilmiyoruz. Hayır. Risk yüksek, üstelik hiçbir ödül garantisi yok. Ama Alacryalılara hazırlanmaları için gerekenden fazla zaman vermeyeceğiz. Mola bitti. Eşyalarınızı toplayın."
Düşman ordusunun kamp kurduğu gizli mağaraya açılan yarığa kadar koştuk; yolculuk iki saatten biraz az sürdü. Alacryalıları uyarmaya gittiğini varsaydığım gözcüden hiçbir iz yoktu.
Duvarlardaki ve tavandaki çatlaklardan sızan sular, yarığın dibinde kıvrılarak ilerleyen bir dereyi besliyordu. Derenin çevresinde yetişen parlayan mantarlar, etrafı loş, yeşil-mavi bir ışıkla doldurmuştu.
"Ne kadar da güzel," diye fısıldadım, mantarları daha yakından görmek için eğilerek. "Ayrıca ölümcül, Mica öyle düşünüyor."
"Onlara dokunmamamız konusunda uyarılmıştık," dedi Oberle usulca arkamdan. "Torple ile buradayken söylemişlerdi. Mağara hemen aşağıda, üç yüz metre kadar ileride."
Yarığın içine doğru birkaç dikkatli adım attım, ileride ne olduğunu görmeye çalıştım ama doğal yol fazla engebeli olduğu için görüşüm kısıtlıydı. İçimden bir korku dalgası geçti, kollarımda ve ensemde tüylerim diken diken oldu. Korkaklık etme, diye geçirdim içimden.
Dönüp partinin geri kalanına baktım: Rengi atmış, korku içindeki Oberle; çatık kaşlı Skarn; benden gelecek bir kelimeyi bekleyen Hornfels; yaralı yüzlü Kobel; sessiz Jasper ve elindeki ışık eseriyle bir ateş böceği gibi parlayan Tetra.
"Belki de Mica içeri tek başına girmeli," diye önerdim, sesim zar zor duyuluyordu. Eğer aşağıda bir Tırpan varsa...
Skarn dereye tükürdü, Hornfels ise alaycı bir ses çıkardı. "Hiç sanmam."
"Meclis Üyesi Buhndemog bizzat bizi Darv'daki son Alacryalıyı bulana kadar avlamakla görevlendirdi General Mica," diye ekledi Tetra. "Şimdi geri dönersek bu firarla eşdeğer olur."
"Oberle," dedim bir karara vararak. Bana gergin bir ifadeyle baktı. "Sen en azından Vildorial’a döneceksin. Earthborn Enstitüsü’ne git ve Mica’nın yardımcısı Alanis’e bizi söz verdiğin gibi Alacrya sığınağına getirdiğini söyle. Eğer Mica Vildorial’a varışından sonraki iki gün içinde dönmezse, en kötüsünü varsayın. Alanis konseyden yardım talep etmeli. Eğer Mica ölürse, bu Darv’da hâlâ bir Tırpan olduğu anlamına gelir."
Oberle’nin direnci kırılmış gibiydi, omuzları titremeye başladı. "Teşekkür ederim. Onlar... Eğer Torple ya da ben kampa geri dönersek öleceğimizi söylediler ve ben... O kadar korkmuştum ki, kesin olacağını sanmıştım..." Sesi kısıldı, gözyaşları sakalına süzülmeye başladı.
"Tamam, şşş... Mica’nın rehberi olarak harika bir iş çıkardın." Teselli edici olmasını umduğum bir şekilde gülümsedim.
Oberle yarığın içine bir adım attı, mantarların üzerinden dikkatlice geçip bana sıkıca sarıldı. Nasıl tepki vereceğimi bilemeyerek donakaldım, çaresizce omzunun üzerinden diğerlerine baktım. Hornfels sırıttı ve bana göz kırptı. Tam o anda, etrafımızdaki yeşil-mavi ışık belli belirsiz değişti ve ametist rengine büründü.
"Neler oluyor—" diye söze başladı Skarn ama Oberle’den gelen acı dolu bir inilti sözünü kesti.
Maden işçisi benden bir adım uzaklaştı, kendi göğsüne bakıyordu. Kalın tuniğinin altından donuk, morumsu bir ışık yayılıyordu.
Öne atılıp kaba kumaşı yırttım, geniş göğsünü açığa çıkardım. Göğüs kafesinin içinde bir şey parlıyor ve saniyeler geçtikçe daha da şiddetleniyordu.
Oberle çığlık atmak için ağzını açtı ama dışarı sadece koyu mor bir ışık çıktı.
O bir bomba!
Bağırmaya bile vaktim yoktu, Kara Elmas Mahzeni büyüsünü kullandım. Etrafımda parıldayan kristal bir yapı belirdi ve hızla genişleyerek hem beni hem de Oberle’yi aşılması imkansız bir kara elmas tabakasının içine hapsetti.
Oberle’yi içeri hapsettiğim an, her yöne doğru bir anti-yerçekimi dalgası yaydım; umuyordum ki bu diğerlerini bombayı içeren mineral hapishaneden uzağa savururdu. Ancak büyünün içinden dışarıya dair hiçbir şey görmüyor ve duymuyordum. Patlamanın ne kadar güçlü olacağını bilmeden, siyah kristallerin içinde bekledim.
O kadar karanlık ki, gözlerimin önünde ışıklar uçuşuyor, diye düşündüm. Sonra fark ettim; o ışık noktaları aslında mana bombası infilak ettikçe kara elmasın üzerinde açılan deliklerdi. Güç, bilinen en sert maddeyi, asidin parşömeni eritmesi gibi delip geçiyordu.
Kaçacak yerim yoktu; manayı vücudumun üzerine katmanlar halinde sardım, tüm gücümü koruyucu bir bariyer kurmak için zorladım. O parıltının değdiği her yerde gücümün yanıp yok olduğunu hissedebiliyordum.
Ardından, kör edici bir ışık patlamasıyla dünya tersine döndü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.