Kanın Lanetli Mirası

ALDUIN ERALITH

Merial’in, kızımızın saçlarını şefkatle okşayışını, kulağının arkasına sarkan asi telleri nazikçe sokuşunu izledim. Ay ışığının solgun hüzmeleri üzerlerine süzülüyor, sessiz odaya huzurlu bir hava katıyordu.

En son ne zaman böyle bir aradaydık? Kendi kendime sordum. Çok uzun zaman olmuştu.

Gecenin büyük bir kısmını, gerçek bir aile gibi sohbet ederek geçirmiştik; ta ki Tessia sonunda uykuya dalana dek.

Öylesine güçlenmiş, öylesine güzelleşmişti ki... Annesinin kopyasıydı sanki ama inadını benden almıştı. Onunla konuşmak —gerçekten konuşmak— neler yaptığını, gelecek planlarını duymak... Tam da ihtiyacım olan şey buydu.

Bu an, verdiğim kararın doğruluğunu perçinledi.

Kapıya doğru yöneldim, kızlarıma son bir kez baktım. Merial başını kaldırdı; gözleri yaşlarla dolu olsa da ondaki kararlılığı görebiliyordum. Kayayı çatlatan bir kökün, gün ışığına kavuşmak için diğer ağaçların arasından göğe uzanan o dev gövdenin, donun geçmesini bekleyen ve toprağın altına gizlenen bir ağustos böceğinin o sarsılmaz iradesi vardı bakışlarında. Söylenecek söz kalmamıştı artık ama hafifçe başını sallayarak bilmem gereken her şeyi bana anlattı.

Ben de sert bir ifadeyle karşılık verip odadan çıktım. Birkaç yıldır bu kalede yaşıyordum ama koridorlar hiç bu kadar geniş ve ıssız gelmemişti gözüme. Geçtiğim yerlerdeki meşaleler, sanki ne yapacağımı biliyorlarmış da beni azarlıyorlarmış gibi çılgınca titriyordu.

Üzerime çöken baskının ağırlığına dayanamayıp sadece birkaç adım sonra durmak zorunda kaldım. İçimdeki gerginlik bir orman yangını gibi yüzüme ve uzuvlarıma yayılırken, destek almak için sırtımı duvara yasladım. Nefesim kesik kesik geliyor, kalbim göğüs kafesime o kadar şiddetli vuruyordu ki kaburgalarım çatlayacak sandım. En ufak hareketimde boş koridorlar altımdan kayıyor, etraf dönüyordu; sonunda bir sarhoş gibi sendeleyip yere yığıldım. Yüzümü dizlerime gömdüm, titreyen ellerimle saçlarıma asıldım ve dün geceki konuşmayı zihnimde yeniden canlandırdım.

Arthur’un bağı olan o yaratığı insan formunda görmüştüm. Yanıma yaklaşırken tavrı gündelik ama bir o kadar da asildi.

“Yine ne var?” diye hırladım, istem dışı bir adım geri kaçarak. Karşımdakinin kim olduğunu çok iyi biliyordun. Duruşundan ve yüzündeki ifadeden, bunun Arthur’un bağı değil, bizzat Agrona olduğu ayan beyan ortadaydı.

“Ne kadar da kaba, Kral Alduin,” diye yanıtladı kız —ya da daha doğrusu adam. “Dost olduğumuzu sanıyordum.”

“Dost mu? İstediğin her şeyi yaptım ama kızım az kalsın savaş meydanında can veriyordu! Eğer General Aya yetişmeseydi—”

“Eğer askerlerim, sanki üzerinde veba taşıyormuş gibi ondan bilhassa uzak durmasalardı, kızın kendi yetersizliği yüzünden sadece birkaç morlukla kurtulamazdı,” dedi, ifadesini hiç bozmadan sözümü keserek. “Şüphelenirdi ve bu isteyeceğin en son şey olurdu.”

Öfkeden dişlerimi gıcırdattım. “Neden buradasın? Ne dediysen yaptım. Adamlarını içeri sızdırdım ki esirleri öldürebilsinler.”

“Farklı bir mesele için geldim, Kral Alduin,” dedi. “Şu an batı kıyısında ordularımız çarpışıyor. Senin için —halkın için— bu büyük bir darbe olmalı. Bu, evini terk ettiğin anlamına geliyor tabii.”

İçimdeki duygusal taraf ona saldırmak, haykırmak istiyordu. Tüm bunlarla hiçbir ilgisi yokmuş, sanki elfleri yurtlarından süren onun birlikleri değilmiş gibi buraya gelip konuşmaya nasıl cüret ederdi? Ancak yılların verdiği politik tecrübe, sessiz kalmamı ve yüzümdeki ifadeyi gizlememi sağladı.

“Bunu kendi ağzından duymak istedim,” diye devam etti. “Sadakatin nerede?”

“Ne demek istiyorsun? Hiçbir işe yaramayan esirleri öldürmene izin vermek başka bir şey, ama eğer en ufak bir şekilde halkıma ihanet etmemi ima ediyorsan—”

“Halkına ihanet etmekten bahsetmiyorum. Bunu zaten yaptın,” diyerek sözümü kesti. “Sorduğum şey şu; sadakatin tüm Dicathen’e mi —yani Darv’ın çorak çöllerinden, elflerin hâlâ yakalanıp köle olarak satıldığı Sapin kıyılarına kadar her yere mi— yoksa kendi krallığına, kendi halkına mı?”

Cevap vermedim. Tereddüdümü hissettiğini biliyordum.

“Tüm elf topraklarına yapılan saldırıları durduracağım. Alacryalılara saldırmadıkları sürece halkının güvenliği garanti altında olacak. Buna elbette karın ve o sorunlu çocuğun da dahil.”

O iri, tuhaf gözlerden bakışlarımı kaçırmak istedim ama yapamadım.

“Ne istiyorsun?” diye sordum sonunda.

“Geçen seferki gibi, birkaç adamımın kaleye —ve Xyrus Şehri’ne— girmesine izin vermeni istiyorum.”

Kahkaha attım.

Varlığımı tek bir parmak şıklatmasıyla yok edebilecek bir asura’nın yüzüne karşı güldüm; kendime engel olamıyordum. Fikir gülünçtü, saçmaydı. Sonunda gülüşüm dindi ve yerini mezar sessizliği kadar soğuk bir boşluğa bıraktı.

Aniden Agrona, sanki bir şeyi yeni hatırlamış gibi parmaklarını şıklattı. “Hep o ufak itici güce ihtiyaç duyduğunu unutmuşum, Kral Alduin. Şuna ne dersin o zaman; eğer bunu yapmazsan kızın ölecek. Sadece ölmekle de kalmayacak, muhtemelen ölürken etrafındaki pek çok kişiyi de yanında götürecek.”

“N-ne?”

Agrona, bir mana çekirdeğinin bulunacağı yere, göğüs kemiğine dokundu. “Sizin başınıza bu kadar bela açan o yozlaşmış canavarları biliyorsun değil mi? İşte tıpkı onlar gibi, kızının çekirdeği de zehirlendi.”

İçimde bir öfke patlaması yaşandı ve Agrona’nın yakasına yapıştım. “Ona ne yaptın?”

“Ben bir şey yapmadım,” dedi keyifle. “Ne kadar ironik olsa da, bunun için kızının erkek arkadaşını suçlayabilirsin.”

Ne demek istediğini anlamam bir anımı aldı. Kızımın bütünleştiği kadim meşe muhafızının hayvan iradesi... O irade zehirlenmişti... Ve kızımı da zehirlemişti.

Ellerimdeki güç çekildi, Agrona’yı bıraktım ve kendimi koltuğa bıraktım.

“Sana bir kanıt gösterebilirdim ama bu küçük planımız için sorun yaratabilir. Zaten artık yalan söylemediğimi biliyor olmalısın.”

Anıları zihnimden kovmaya çalışarak başımı salladım ve koridorda ilerlemeye devam ettim.

Aynı kattaki başka bir odanın önünde durdum. İçeride Arthur’un annesi ve kız kardeşi kalıyordu. Kapalı kapıya bakarken içimi karmaşık duygular kapladı. Onlara acıyordum. Leywin ailesinin tamamı Duvar’da görev yapmış, canavar sürüsüne karşı savaşmıştı. Arthur’un babasının başına gelenler gerçekten talihsizlikti ve Trodius Flamesworth’ün yaptıklarından dolayı hapse atılması için elimden geleni yapmıştım.

Yine de o genç mızrağı suçlamadan edemiyordum. Ona ailemden biriymiş gibi değer vermiştim. Babama ve kızıma çok yakındı. Hayatımızdaki yerini her zaman bir kutsama olarak görmüş, Tessia’ya göz kulak olduğu için minnettar kalmıştım. Ona kim bilir kaç kez yardım etmişti?

Ancak Arthur olmasaydı —eğer o çekirdeği Tessia’ya vermeseydi...

Şakaklarımı ovup titrek bir iç çektim. Geçmişi değiştiremezdim ve keşkelerle vakit kaybetmenin kimseye faydası yoktu.

Işınlanma odasına yaklaştıkça adımlarım ağırlaşıyordu. Botlarım sanki kurşundan yapılmıştı. Her birkaç adımda bir arkama bakıyor, suçluluk ve korkunun ağırlığı altında eziliyordum.

Kapı’nın iki yanında duran alışılmış nöbetçiler, planladığım gibi ortalıkta yoktu. Bunu ayarlamak zor olmamıştı; mızrakların çoğu Etistin’de olduğu için kapının kullanılması zaten yasaklanmıştı.

Vücuduma mana yayarak ağır demir kapıları sonuna kadar ittim. Civarda kimse olup olmadığını kontrol etmek için son bir kez etrafa bakıp kapıları arkamdan kapattım.

Dairesel oda boşaltıldığı için şimdi çok daha geniş görünüyordu; içerideki tek belirgin şeyler kontrol panelinin bulunduğu kürsü ve üzerinde anlaşılamaz rünlerin kazılı olduğu kadim taş kemerdi.

Daha fazla vakit kaybetmeden kürsüye çıktım. Ellerim kontrol panelinin üzerinde titrerken bir an daha tereddüt ettim. Şu an yapacağım şey savaşın tüm seyrini değiştirecekti ama benim için başka seçenek kalmamıştı.

Gözlerimi kapatıp panele bastım. Anında manamın benden çekildiğini hissettim ama rünler parlamaya başlayana kadar dayanmaya devam ettim.

Gizemli oymalardan saf altın sarısı bir ışık yayıldı, ardından kemerin içini çok renkli bir parıltı kaplayarak bir portal oluşturdu. Kadim yadigar canlanırken sessiz odayı derin bir uğultu doldurdu.

Dakikalar geçti ama gelen giden olmadı.

“Nerede kaldı?” diye fısıldadım, bir yandan odada ileri geri yürürken bir yandan da titreyen ellerimi saçlarımın arasından geçirerek.

Kendi kendime söylenmeye, küfretmeye devam ettim; düşünmemi engelleyecek her şeyi yapıyordum. Düşünmemeliydim. Düşünürsem kendimden şüphe ederdim.

Hayır. Doğru olanı yapıyorum. İlk defa halkımın —benim halkımın— iyiliği için hareket ediyordum. Agrona haksız değildi; insanlar yüzyıllardır hem elfleri hem de cüceleri köleleştiriyordu. Kendi kızımı bile insan tacirlerine kaptırmak üzereydim. Agrona savaşı kazansa ne fark ederdi ki?

Başımı salladım. Hayır. Hayır, Agrona hâlâ bir iblis, bunu unutmamalıyım.

Ama insanlar her zaman üstün taraftı. Babam savaşın yönetimini devraldığında bunun değişeceğini sanmıştım ama değişmemişti. Aksine, Elenoir’ı insan krallığı uğruna terk eden bizzat babamdı.

Şimdi Elenoir’ı kurtaracak olan bendim. Bu yaptıklarım sayesinde halkımın güvenliğini sağlayacaktım.

Ellerime baktığımda hâlâ titrediklerini fark ettim. Kendi kendime yalan mı söylüyordum? Sadece yapacağım şeyi meşrulaştırmaya mı çalışıyordum?

Önemi yoktu. En azından Tessia’yı kurtarmam gerekiyordu. Tek kızını koruyamayan bir adam, nasıl bir baba olurdu?

Agrona’nın sözleriyle duygularımla nasıl oynadığını fark ettikçe içimde öfke ve çaresizlik kaynadı. Haklıydı; Tessia, ihtiyacım olan o son itici güçtü.

Derin bir gümleme sesi dikkatimi ışınlanma kapısına çekti. Geldiler!

Kapının çok renkli ışıltısı içinde bir silüet belirdi, yavaş yavaş netleşti ve sonunda bir figür dışarı adım attı. Yaratık neredeyse iki metreden uzundu, kafasından çıkan iki tırtıklı boynuz onu daha da heybetli gösteriyordu. Kırmızı gözleri beni bulana dek odayı süzdü.

“Alduin denilen elf sen misin?” diye sordu adam, derin ve yankılanan bir sesle.

Olabildiğince dik durdum ve sesimdeki hafif titremeyi gizlemeye çalışarak, “Evet, benim,” dedim.

Adam, içi bulanık yeşil bir sıvıyla dolu cam bir şişeyi havaya kaldırdı.

Öne doğru bir adım atıp elimi cam şişeye uzattım. Kızımın mana çekirdeğinde filizlenen çürümüşlüğün tek panzehiri bu olabilirdi ancak adamdan yayılan dumanlı kara alevler bir anda parlayınca duraksamak zorunda kaldım.

Agrona’nın sözünü tutmayacağı korkusuyla sarsılarak geri çekildim. “O benim! Agrona ve ben anlaşmıştık...”

Daha hareket ettiğini bile fark edemeden eli boğazıma yapıştı. Beni yerden keserken pençesini andıran parmakları soluk borumu ezecek kadar sıkılaşıyordu. “Lord Agrona, senin gibi aşağılık bir varlıkla iletişime geçme tenezzülünde bulunarak merhametini zaten gösterdi.”

Vücudum içgüdüsel olarak direnmeye başladı. Parmaklarını gevşetmek için çabalarken mana uzuvlarıma ve ellerime akın etti ancak odaklanamıyordum; başım dönüyor, bulanıklaşan görüşümün önünde siyah noktalar uçuşuyordu. Nihayet beni serbest bıraktığında dizlerimin üzerine yığıldım. Sızlayan boğazımdan hırıltılı nefesler çekerek yere kapaklandım.

“Şu Kumandan Virion denilen adam hiçbir şeyden şüphelenmiyor, değil mi?”

Hızla başımı salladım. “Herkese Elenoir’ın tahliyesine liderlik edeceğimi söyledim,” diye inledim. Sesim acı dolu bir fısıltıdan farksızdı.

“O halde kanını bu odaya getir ve şu kapıdan geç,” diyerek emretti. “Sen döndüğünde şişeyi buraya bırakmış olacağım.”

“K-kanımı mı?”

Sabırsız bir tavırla, “Halkının ‘aile’ dediği şeyi,” dedi. “Ayrıca Arthur Leywin’in annesiyle kız kardeşini de yanında getir.”

Titreyen bacaklarımın üzerinde doğrulmaya çalıştım. “Ne? Neden?”

Keskin bakışlarını üzerime dikmesi, bunun bir pazarlık olmadığını anlamam için yetti de arttı bile.

“Tamam,” diye nefes verdim ve gitmek için arkamı döndüm. Kapıları hafifçe aralayıp çıkmadan önce o yaratığa son bir kez göz ucuyla baktım. Dicathen liderlerinin tam kalbine, kendi evimize bir iblis sokmuştum; bir destekçi, belki de bir tırpan. Gözlerimi onun heybetli figüründen zorla kaçırarak ışınlanma odasından dışarı adımımı attım.

“Özür dilerim, baba.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.