Sorumun ardından uzun bir sessizlik oldu. Kıdemli Rinia sonunda konuştuğunda, ne şatoya nasıl sızdığına ne de Tessia ile ailemi nasıl kurtardığına dair o uzun ve karmaşık hikâyeyi anlattı. Aksine, söze hiç beklemediğim bir itirafla başladı.
“Arthur, ilk karşılaştığımızda, hani benden ailenle iletişim kurman için yardım istediğin o gün, kim olduğunu zaten biliyordum.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Ne? Nasıl?”
Rinia parmağını havaya kaldırdı. “Bu yaşlı gözler hayal edebileceğinden çok daha fazlasını görür. Ancak geçmiş hayatını bilip de bilmezden gelerek bunu bir sır olarak sakladığım gibi, bu hikâyenin de henüz açıklayamayacağım kısımları var.”
Cevap vermedim, devam etmesine izin verdim.
“Virion’un oğlunun ihanetinden sonra şatoya bir saldırı düzenleneceğini bir süredir biliyordum.”
“Virion’un mu… Sen şimdi bana o Tırpan’ın içeri girmesine izin veren kişinin Alduin olduğunu mu söylüyorsun?” Böyle bir şeye yol açabilecek ihtimalleri hayal bile edemeyerek başımı iki yana salladım. “Bu imkânsız, ciddi ciddi kendi babasını öldürtmeye çalıştığını söylemiyorsun herhalde, değil mi?”
“Niyeti neydi bilemem ama evet, Tırpan’ın şatodaki ışınlanma kapısına erişmesini sağlayan oydu,” diye cevapladı.
Ağzım bir karış açık kalmıştı, elimle kapattım. İnanamıyordum. Aralarındaki tüm anlaşmazlıklara rağmen Alduin, Virion’a her zaman hayranlık duymuştu. Sonra taşlar yerine oturmaya başladı. “Alduin’e Merial ve Tessia’nın güvende olacağı sözü mü verildi? Herkese bu yüzden mi ihanet etti? Ama o zaman…” Uyuyan ailem duymasın diye sesimi bir fısıltıya düşürdüm. “Neden annemi ve kız kardeşimi aldılar?”
“Alduin’in inandığı buydu, evet,” dedi. “Ailene gelince, anneni ve kız kardeşini rehin olarak istediklerini tahmin etmek zor değil.”
Şakaklarımı ovarak söylediklerini düşündüm. “Alduin’in buna ‘inandığını’ söylerken ne demek istiyorsun? Gerçekte ne oldu?”
“İşte burada sana cevap veremeyeceğim sınıra giriyoruz. Tek söyleyebileceğim; ülkemizi geri almak için en ufak bir şansımız olsun istiyorsak, Tessia’yı güvende tutmalı, onu Agrona ve Alacryalılardan uzaklaştırmalıyız.”
“Yani…” Boğazım aniden düğümlendi, sesim kısıldı. “Yani Dicathen’i geri alma şansımız olduğunu mu düşünüyorsun?”
Başını salladı. “Zayıf bir ihtimal ama evet, var.”
Kısa bir duraksamanın ardından tekrar konuştum. “Eğer şatoya yapılacak saldırıyı biliyorduysan, Buhnd’un öleceğini de biliyor muydun?”
Önümüzdeki ateşten bir çıtırtı yükseldi, kor haline gelmiş kırmızı küller yere saçıldı.
“Evet,” dedi sonunda. “Ancak tüm saldırıyı engellemeye çalışsaydım, Tessia’nın yakalanma ihtimali çok daha yüksek olurdu.”
Bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ama doğru kelimeleri bir türlü bir araya getiremedim.
“Ne düşündüğünü biliyorum ama şatodaki insanları kurtarabilirim diye o zayıf ihtimal uğruna Dicathen’in her şeyini kaybetmesini —tüm savaşı kaybetmesini— riske atamazdım.”
“Ama her şeyi önceden biliyorduysan önlemler alabilirdin! Virion’a söyleyebilirdin ya da bana!” diye üsteledim.
“Zaman öyle işlemez. Bu tarz şeyleri değiştirmek geleceğin akışını bozar… Ve benim göremeyeceğim bir gelecek yaratır,” dedi, sesi neredeyse duyulmayacak bir fısıltıydı.
Artık yapılacak bir şey yoktu. Bencilce davrandığımı biliyordum… Kıdemli Rinia olmasaydı, Tessia ve ailem çoktan Agrona’nın eline düşmüş olurdu. Önündeki seçeneklere bakmış ve en iyisi olduğunu düşündüğü kararı vermişti. Bunu anlayabiliyordum.
“Peki, Tessia ve ailemi nasıl kurtarabildin?” diye sordum.
“Elenoir’a dönerlerken yollarını kesmeyi başardım,” dedi gayet sıradan bir şeymiş gibi.
Dışarıdan bu cevaba baş sallayarak karşılık versem de, zihnim Rinia’nın bunu nasıl başardığını hayal etmeye çalışıyordu. Tessia ve ailemi Alduin ile Merial’in elinden nasıl söküp almıştı? Orada sadece Alduin ve Merial mi vardı? Rinia, her ne kadar Alduin güvende olduklarını sansa da aslında durumun öyle olmadığını ima etmişti. Büyük ihtimalle Alduin, Merial, Tessia ve ailem kapıdan geçtikten hemen sonra bir tuzakla karşılaşacaklardı.
Kıdemli Rinia olacak her şeyi biliyor muydu? Kehanet yetenekleri zamana bu kadar iyi hükmedebiliyor muydu?
Zaman!
Hiç uyarmadan, Kıdemli Rinia’ya doğru yoğun bir öldürme niyeti dalgası gönderdim. O daha şaşkınlıkla tepki veremeden Diyar Kalbi’ni ateşleyip anında Statik Boşluk’u kullandım.
Etrafımdaki dünya, oldukları yerde titreyen mor zerreler hariç tek renkli bir hal aldı. Ama gözlerim etrafımdaki eter parçacıklarına değil, Kıdemli Rinia’ya odaklanmıştı.
Beni dikkatle süzüyor, hareketlerimi ve gerçeği fark etmemle kısılan gözlerimdeki ifadeyi inceliyordu. Etrafına bir göz attıktan sonra bakışlarını tekrar bana çevirdi.
“Zekice,” dedi soluk soluğa, kelimeyi bir iç çekişe dönüştürerek.
“Demek eter kullanabiliyorsun,” diye mırıldandım. Onu koruyormuşçasına etrafında süzülen mor pırıltıları görüyordum. “Asura değilsin, orası kesin. Yoksa sen… kadim büyücülerden biri misin?”
Kıdemli Rinia, eter sanatlarını aktif tutmak için gözle görülür bir çaba sarf etmesine rağmen hafifçe kıkırdadı. “Hayır, sana tam bir güvenle söyleyebilirim ki, ben bir ‘kadim büyücü’ değilim.”
“O zaman kimsin sen—nesin? Ben bile içimdeki ejderha iradesine güvenmeden eteri kontrol edemiyorum.” Bu düşünceyle birlikte, Statik Boşluk’u kontrol etmenin burada bir şekilde daha kolay olduğunu fark ettim. Normal şartlar altında, bu kadar uzun bir konuşma yapacak kadar bu halde kalamazdım. Acaba eterle çevrili olduğum için miydi?
“Tam olarak emin olmasam da, kâhinlik yeteneklerimin kısmen eterden kaynaklandığına inanıyorum. Nasıl öğrendiğime gelince… Üzgünüm ama bunu sana söyleyemem.”
“Bunun artık yeterli bir cevap olduğunu sanmıyorum,” diyerek elfe meydan okudum, gözlerimi dikmiş bakıyordum. Her zaman bir gizem perdesinin arkasındaydı ama bu… Bu başkaydı.
“Sana anlatabilirim… Her şeyi anlatabilirim Arthur. Ama Tessia ve ailen bu yüzden ölebilir,” diye cevap verdi, yüzü korkunç bir hal almıştı. “Lütfen biraz sabret, zamanı gelince her şeyi kendi gözlerinle göreceğine söz veriyorum.”
Beni sevdiklerimle tehdit etmiyordu; hayır, her şeyi açıklamanın gerçekten de onların ölümüne yol açacağına yürekten inanıyordu. Hırsla dişlerimi gıcırdatarak Statik Boşluk’u serbest bıraktım; böylece Kıdemli Rinia da zamanda donup kalmamak için kullandığı eter sanatlarını bıraktı.
Kesik bir nefes verdi. “Bana inandığın için… teşekkür ederim.”
“Tessia ve ailemi kurtardın,” dedim, annemle Ellie’nin uyuduğu tarafa bakarak. “Sana güvenmek —en azından bana aksini yapmam için bir sebep verene kadar— yapabileceğim en küçük şey.”
Konuşmaya devam ettik, bu sefer biraz daha sakindik. Tüm sorularımı sordum. Bazılarını cevapladı, bazılarını cevaplamadı ama detaylar için onu zorlamadım.
Öğrendiğim şeylerden biri, yer altı kasabasının sadece eter kullanılarak kontrol edilebilen birkaç ışınlanma kapısı içerdiğiydi. Kıdemli Rinia bu sayede Tessia, annem ve kız kardeşini yanına alıp kıtalararası bir yolculuk yapmak zorunda kalmadan buraya bu kadar çabuk ulaşabilmişti.
“Sen eter sanatlarını öğrendin, bana ise bunu zaman zaman ödünç alma yeteneği verildi. Söyle bana, bu benim de öğrenebileceğim bir şey mi?” diye sordum. Tırpan’ı yaralamak için Şafak Balladı’nda eter topladığımda hissettiğim o duyguya tutunmaya çalışıyordum.
“Hem evet, hem hayır. Ejderha iraden sayesinde sadece bir düşünceyle eter sanatlarının tadına bakabilmen ve eteri görebilmen sana büyük bir avantaj sağlıyor. Ancak benim avantajım, seninkine kıyasla çok daha büyük. Eter sanatlarında eğitilmek için —eterin buradakinden çok daha bol olduğu— bir yer keşfettim ve öğrenmek için seksen yılım vardı,” diye açıkladı.
Eter sanatlarını kavramaya çalışarak seksen yıl, belki daha fazlasını geçirmeyi düşündüm. Seksen yıl uzun bir süreydi ve beyaz çekirdeğim ömrümü uzatmış olsa da, annem veya kız kardeşim için aynı şeyi umut edemezdim. “Anlıyorum.”
“Umut kesmek için henüz çok erken. Güçlerimizi yavaş yavaş toplamaya devam edeceğiz. Sen ve Leydi Sylvie de buradayken, ışınlanma kapılarına erişebilen üç kişimiz—” Kıdemli Rinia, hızla yaklaşan düzensiz ayak sesleriyle aniden sustu.
Hissettiğim o ani korku ve odaklanma dalgası Sylvie’nin uyanmasına neden oldu.
Neler oluyor? diye sordu, kafasını dizimden kaldırarak.
Virion geliyor ve… bir sorun var, diye yanıtladım ayağa kalkarak.
Virion’u kovalayan biri olup olmadığını anlamak için bir rüzgâr manası dalgası yaydım ama sadece oydu. Bulunduğumuz odaya çıkan küçük koridorda belirmesi sadece birkaç saniye sürdü. Yaşlı komutan darmadağın bir haldeydi, yorgundu ve yüzünde tam bir panik havası vardı.
“Tessia… kaçtı,” diye soludu nefesini toplamaya çalışarak.
“Ne?” diye bağırdım. “Nasıl? Nereye gitti?”
Kıdemli Rinia dişlerinin arasından bir küfür savurup koluma yapıştı. “Tessia burayı terk edemez Arthur. Çekirdeğinde bir sorun var ve eğer bu yerin sağladığı korumadan çıkarsa, Alacryalılar onun yerini tespit edebilir.”
Gözlerim dehşetle büyüdü. Virion’a döndüm. “Hangi yöne gitti?”
Virion parmağını kaldırır kaldırmaz o yöne doğru fırladım, anında Statik Boşluk’u etkinleştirip Diyar Kalbi’ni tekrar ateşledim. Pencereden dışarı atılırken dünyanın rengi soldu. Eter sanatını bu kadar kısa sürede tekrar kullanmanın acısını mana çekirdeğimin derinliklerinde hissettim. Dinlenmeden kendimi daha fazla zorlayamazdım, aksi takdirde geri tepme ciddi bir tehlike oluşturabilirdi.
Statik Boşluk içindeyken etraftaki manayı manipüle edemediğim için mana kullanımım kısıtlıydı, ama zaten bu yer altı kasabasında pek fazla ortam manası olmadığını düşünürsek, Tessia’nın çok uzağa gitmiş olamayacağını tahmin ediyordum.
Büyünün çekirdeğimi yavaş yavaş sömürmesine dayanarak, sonunda kullanılmış mana izlerini bulana dek devam ettim.
Haklıydım. Tess, hâlâ yaralı olan ve manasının çoğunu kullanamayan Virion’dan zorla kaçmak için büyü kullanmıştı.
Mağaradan uzaklaşan tünellerden birine sapan izleri takip ettiğimde Tessia’yı buldum. Havada asılı kalmış gibiydi; gözlerinde sarsılmaz bir kararlılık, saçları rüzgârda dalgalanıyor… Ve hemen arkasında, boşlukta donup kalmış gözyaşları.
Durağan Boşluk ve Diyar Kalbi yeteneklerini devre dışı bırakmadan hemen önce, durması için ona zaman tanımak adına birkaç adım öne atıldım. Görüşüm normale dönerken etraftaki mor ve yeşil ışık zerrecikleri de silinip gitti.
Tessia koşmaya devam etti, ancak beni fark edince sertçe fren yapıp durdu. Şaşkınlıktan ağzı ve gözleri fal taşı gibi açılmıştı.
“Sen nasıl…” diye başladı ama gerisini getiremedi. “Gitmem lazım, Art. Ailemi kurtarmalıyım.”
Tess’i yakaladığımda onu ikna etmek için ne söyleyeceğimi pek düşünmemiştim. Kaçmak için nasıl bir bahane sunacağını kestiremiyordum ama böylesini de hiç beklememiştim. “Tess… Ailen bize ihanet etti.”
Gözlerinden ateş fışkırarak, “Öyle söyleme! Sakın bunu söylemeye cüret etme!” diye çıkıştı. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun!”
Sakin bir sesle, “Bildiğim tek şey, anne ve babanın Agrona ile iş birliği yaptığı,” dedim. “Kaleye bir Tırpan soktular ve neredeyse herkesin ölümüne sebep oldular.”
Hızla gözyaşlarını silerek, “O iş o kadar basit değil,” diye itiraz etti. “Başka şansları yoktu…”
“Tess, baban ve annen Agrona’nın Elenoir’ı rahat bırakması umuduyla kendi büyükbabaları Virion’u bile kurban etmeye kalktılar. Şimdi lütfen, bizimle geri dön. Bundan sonra ne yapacağımızı konuşalım ve—”
“Dur artık. Ailemle her zaman aynı fikirde olmadığını biliyorum ama onları böyle bencil insanlar gibi gösterme. Başka çareleri yoktu!”
Alçak sesle, “Bunu söyleyip duruyorsun Tess ama aslında pek çok seçenekleri vardı,” dedim. “Agrona’nın teklifini reddedip Virion’un bu savaşı kazanacağına güvenebilirlerdi.”
“O zaman ölmüş olurdum, Art!” diye çığlık attı. “İstediğin bu muydu?”
Beklemediğim bu çıkış karşısında afallamıştım. Büyük bir kafa karışıklığıyla ona baktım. “Ölmek mi? Neden bahsediyorsun sen?”
Tess aramızda sadece birkaç santim kalana kadar üzerime yürüdü. “Ölmüş olurdum. Ailem, Agrona ile anlaşma yapmak zorundaydı çünkü bana verdiğin o canavar iradesi yüzünden buna mecbur kaldılar, Arthur.”
Zihnim bir anda alt ettiğim yaşlı ağaç muhafızına gitti. “Hayır, bu imkânsız. Sadece uyum sağlama aşamasında sorun yaşamıştın. Bir kez kontrolü ele aldığında—”
Tessia sözümü keserken gözyaşları süzülüyordu. “Bana verdiğin o canavar iradesi yozlaşmıştı. Agrona tarafından kirletilmiş bir yaratıktı o. İçimdeki o şey yüzünden, Agrona’nın tek bir hamlesiyle patlatabileceği canlı bir bombadan farkım yoktu.”
Buna inanmak istemiyordum. Kesinlikle bir yalandı; Alduin ve Merial’i kendi tarafına çekmek için uydurulmuş bir senaryoydu. Agrona’ya asla güvenilmezdi. Bir şeyler söylemeye, bu noktada itiraz etmeye çalıştım ama Tessia devam etti.
“Bu yüzden sakın bana ailemin ihanet ettiğini söyleme,” dedi hınçla. “Bunu beni kurtarmak için yaptılar. Burada kimse onlara bir şans vermese bile ben vereceğim.”
‘Art! Ne oldu, iyi misin? Yanına geliyorum.’
Hayır, sorun yok. Ben Tess’i ikna etmeye çalışırken sen orada kal, diye cevap verdim.
“Tess… Tüm bunların benim sana verdiğim canavar iradesi yüzünden olduğundan haberim yoktu,” dedim. “Bilseydim…”
Tessia çenesini sıkarak bakışlarını benden kaçırdı ve tünelin derinliklerine dikti. “Bunun senin suçun olmadığını biliyorum ama bir şeyler yapmam lazım, Art.”
“Anlıyorum Tess ama bu sığınaktan çıktığın an Alacryalılar senin izini bulacaktır. Öleceksin.”
Tess gömleğime sıkıca yapıştı, gözlerimin içine bakarak onu anlamam için yalvarıyordu. “Onlar benim ailem, Art. Beni kurtarmak için ellerinden gelen her şeyi yaptılar.”
Tess’e bakarken içimde bir duygu fırtınası koptu: Hayal kırıklığı, üzüntü, korku… ve suçluluk. Olan biten için kendini sorumlu hissetmek çok kolaydı. Yaşlı ağaç muhafızında bir tuhaflık olduğunu biliyordum ama o anki heyecanımla, en değer verdiğim insanlardan birini korumak uğruna o şeyi ona vermiştim. Keşke daha tedbirli olsaydım…
Tess’in ellerini yavaşça üzerimden çektim. “Seni kalmaya ikna etmek için yapabileceğim hiçbir şey yok mu?”
“Üzgünüm.”
“O zaman ben de seninle geliyorum.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.