O heybetli cüsse, koyu kahverengi kürk, göğüsteki beyaz tutam ve zeki bakan iki gözün hemen üzerindeki iki beyaz leke... Hata payı yoktu. Bu Boo’ydu.
Boo da tam olarak benimle aynı şeyi düşünüyor olmalıydı ki, o devasa ayı dört nala üzerime atıldı; mutlu bir hırıltı çıkararak beni yere devirdi. Tepeme dikilen Boo, dişlerini göstererek genişçe sırıttı ve o uzun, yumuşak diliyle yüzümün her yerini salyaya boğdu.
Beni yere sabitleyip sevgisini cömertçe üzerime kusan mana canavarının ağırlığı altında debeleniyordum. “Boo... Ah! Dur artık! Tamam! Yeter!”
“Bence bu kadarı ona yetti, Boo,” diyen Sylvie’nin sesi, heyecanlı canavarı beni serbest bırakacak kadar sakinleştirdi.
“İstismara uğramış gibi hissediyorum,” diye inledim, yüzümde tabaka haline gelen o koyu, yapışkan salya maskesini silerken. Sonra taşlar yerine oturdu. Eğer Boo buradaysa...
Boo’nun büyük, tüylü kafasını ellerimin arasına alıp kendime çevirdim.
“Boo! Ellie burada mı? Ya annem? Siz buraya nasıl geldiniz?” Sorular, üzerinde düşünmeme bile fırsat kalmadan ağzımdan dökülüyordu.
O sırada Virion aniden beni ve ayıyı itip öne fırladı. Sesindeki o hıçkırıklı, düğümlenmiş tonu duydum: “Tessia!”
Boo’yu bırakıp hemen Virion’un peşinden gittim. Binanın uzak duvarındaki merdivenlerin dibinde duran dört karaltıyı görmem uzun sürmedi. Annem, kız kardeşim, Tessia ve... Kıdemli Rinia.
Aceleci ve uzun adımlarım, görüşüm gözyaşları yüzünden buğulanınca yavaşladı. Tessia kendini Virion’un kollarına bıraktı; Ellie ise bana doğru koşuyordu. Yüzüm onun kısa kahverengi saçlarına gömüldü, kolları boynuma dolandı. Göğsümde hıçkıra hıçkıra ağlarken tüm vücudu zangır zangır titriyordu. O minicik, titreyen yumruklarıyla tekrar tekrar bana vuruyor, hıçkırıklarının arasında ne kadar korktuğunu, onu korumak için orada olmayışıma ne kadar içerlediğini sayıklıyordu.
Sanki buz gibi, ruhani bir el göğsümün içine uzanmış da kalbimi avuçlamış gibiydi; suçluluk duygusu damarlarımda zehir gibi yandı. Bunu ona ben yapmıştım; benim o hayat dolu, güçlü küçük kardeşime. Onu korumak için orada olmalıydım.
“Çok özür dilerim Ellie. Çok özür dilerim. Artık buradayım, her şey düzelecek,” dedim, onun o narin gövdesine daha sıkı sarılarak başının tepesine bir öpücük kondurdum.
“Ö-ölüyorduk az kalsın ve sen yoktun! S-sen... Sen hiçbir zaman orada olmuyorsun! Ne kalede, ne Sur’da, ne de babam öldüğünde!” diye feryat etti, yumrukları hala bedenime iniyordu. “Sen benim ağabeyimsin, yanımda olman gerekiyordu! Babam öldüğünde beni teselli etmeliydin! Sana... Sana ihtiyacım vardı! Annemin sana ihtiyacı vardı!”
“Özür dilerim. Çok özür dilerim, Ellie,” diyebildim sadece, bir dua gibi aynı sözleri tekrarlayarak. “Çok özür dilerim...”
Ellie yavaş yavaş sakinleşti ama başını göğsümden kaldırmadı. Artık omuzları sadece hıçkırık tuttukça sarsılıyordu. Bu süre boyunca başımı kaldırıp etrafa bakmadım. O kendisini geri çekene kadar tüm odağımı kız kardeşimde tuttum. Şişmiş kırmızı gözleriyle dik dik bana baktı, sonra başparmağıyla arkasını işaret etti. “Ş-şimdi git ve annemden özür dile.”
Başımı kaldırdığımda annemizin sadece birkaç adım ötemizde olduğunu gördüm; yüzü bomboştu, her türlü duygudan arınmış gibiydi. En zor zamanlarda bile eksik olmayan o sıcak ve şefkatli gülümsemesinden eser yoktu.
Ona doğru yürüdüm, söze nereden başlayacağımı ya da ne diyeceğimi bilemiyordum.
“Anne...”
Bana doğru yavaşça yaklaşırken gözlerindeki o tedirgin ifade kafamı daha da karıştırdı. “Kıdemli Rinia olmasaydı, şu an hayatta olur muyduk bilmiyorum.”
Bakışlarım Tessia ve Virion ile kısık sesle konuşan Kıdemli Rinia’ya kaydı. “Ben... Şey...”
“Ama tüm o yaşananlar boyunca, öleceğimizden emin olduğumda —eğer şimdi değilse bile yakında— ne düşünüyordum biliyor musun?”
Başımı iki yana salladım.
“Düşünüyordum ki...” Annem bir an duraksadı, o donuk maskesi çatlıyordu. Gözleri doldu ve titremesini engellemek için alt dudağını ısırdı. Başını başka yöne çevirip gözyaşlarını hızla sildi, bana dönmeden önce kendini toparlamaya çalıştı. “Tüm o zaman boyunca, babanın tek oğluyla barışma fırsatı bulamadan bu dünyadan ayrıldığı için ne kadar üzgün ve suçluluk dolu olduğunu düşünüyordum.”
Sözlerinin ağırlığı dizlerimin bağını çözecek kadar ağırdı ama dik durdum ve Sur’da yapmayı dilediğim şekilde karşılık verdim.
Kollarımı anneme doladım ve onu göğsüme bastırdım. “Sorun değil.”
Titreyen elleriyle beni sıkıca kavradı ve sadece benim duyabileceğim kadar kısık bir sesle fısıldadı: “Hayır. Bunu söylemem lazım. Daha önce kim olduğunun bir önemi olmadığını söylemem lazım. Seni küçüklüğünde ben büyüttüm, hastalandığında sana ben baktım ve bugünkü adam oluşunu ben izledim. Babanla uzun uzun konuştuk ve anladık ki sen... Şimdiki halinle, doğduğun günkü halinden çok farklısın. İşte o zaman senin bizim oğlumuz olduğunu anladık.”
Dizlerimin üzerine çökerken vücudumun tüm direnci kırıldı, annemin elleri hala omuzlarımı tutuyordu. Bir elimi göğsüme bastırdım, nefesim kesik kesik, zorlanarak çıkıyordu. Nefes alamıyordum; annem kollarını benden çekmezken ben sadece o bitmek bilmeyen hıçkırıklar arasında boğuluyordum.
“Bunu anlamamız bu kadar uzun sürdüğü için çok özür dilerim. Benim yüzümden öz babanın cenazesine bile gelemediğin için çok özür dilerim. Çok özür dilerim, Arthur.”
Ailemle düzgünce kavuşmamı sabırla bekleyen Tess, kollarını belime doladı ve başını göğsüme yasladı. Aklında bir şeyler var gibiydi ama doğrudan sormaya çekiniyordum. Yerleşip iyice dinlenmek üzere yukarı kata çıkarken, gözlerim sık sık ona kaysa da sessiz bir kucaklaşmayla yetindim.
Tess ve Kıdemli Rinia arasındaki gerilimi fark etmemek imkansızdı. Kıdemli Rinia’nın adı her geçtiğinde Tess’in yüzü asılıyor, binanın ikinci katında hareket ederken birbirlerine gereksizce uzak duruyorlardı.
Hepimiz yukarı çıktığımızda, Kıdemli Rinia ciddi bir ifadeyle Virion’u kenara çekip başka bir odada gözden kayboldu. Tess onların gizlenişini izlerken yüzü düştü. Ailesine bir şey olduğundan şüpheleniyordum. Kıdemli Rinia’ya neden bu kadar öfkeli olduğu konusundaysa ancak tahmin yürütebilirdim. Her halükarda, oturduğumuzdan kısa bir süre sonra yorgun olduğunu söyleyerek yanımızdan ayrıldı.
Sıradaki Bairon’du; toparlanmak için biraz meditasyon yapacağını söyledi. Buradaki ortam manasının kıtlığı nedeniyle, mana çekirdeğinden doğal olarak kazanacağı manayı geri kazanmaya çalışmaktan öteye gitmesi imkansızdı ama sanırım bana ve aileme biraz alan tanımak için gitti. Bairon hakkındaki izlenimim hiçbir zaman iyi olmasa da, aramızdaki anlaşmazlıkları bir kenara bırakmış ve birbirimize karşı belirsiz bir anlayış geliştirmiştik.
Kendimi sadece ailemle baş başa bulunca içimi bir huzur kapladı. Etistin’den kaleye koşturmamız, ardından ailemi sonsuza dek kaybettiğim korkusuyla buraya yaptığımız uzun yolculuktan sonra, onlarla bir ateşin başında, güvende ve bir arada oturmak gerçeküstü geliyordu. Bir süre ateşin dansını izleyerek sessizce oturduk ama zihnim asla uzun süre dinlenemezdi; çok geçmeden aklım yakıcı sorularla doldu.
Annemle göz göze gelince, “Sen, Ellie ve Boo buraya nasıl geldiniz?” diye sordum.
Bir an bakışlarımı karşıladı, sonra Tessia ve Bairon’un gittiği çıkışa bir göz atıp başını iki yana salladı. “Bırak bunu sana Kıdemli Rinia anlatsın. Böylesi daha iyi.”
Sylvie ve Ellie, önemsiz şeylerden konuşarak sessizliği dağıttılar. İçgüdüsel olarak savaştan bahsetmekten kaçınıyorlardı ve çok geçmeden kardeşimle annemin uykudan başları düşmeye başladı.
“Kusura bakma, son birkaç gündür pek uyuyamadık,” dedi annem gözlerini ovuşturarak.
“Merak etme. Gidin uyuyun, ikiniz de,” dedim kız kardeşime dönerek.
İkisi, odanın bir köşesine serilmiş battaniyelerden oluşan yatağa çekildiler.
“İyi geceler,” dedik Sylvie ile aynı anda.
Yatmadan önce aynı şekilde karşılık verdiler. Kız kardeşimin arada bir başını kaldırıp hala orada olup olmadığımızı kontrol ettiğini gördüm; ta ki o yumuşak, ritmik nefesleri ateşin çıtırtısına karışana dek.
Bir süre oturup annemle kız kardeşimin huzur içinde uyuyuşunu izleyerek düşündüm. Sadece son birkaç günde pek çok beklenmedik olay yaşanmıştı ama en çok çekindiğim anlardan biri, başlarına gelen her şeyden sonra ailemle yüzleşmekti. Babamın ölümü için kendimi suçlamaya o kadar kaptırmıştım ki, suçluluk duygusuyla Ellie ve annemden kaçmıştım. Hatta hazır bir bahanem bile vardı: Savaş için bana ihtiyaç duyuluyordu.
Onları o terk edilmiş yeraltı evinde gördüğümde, zihnim her ikisinden de öfke ve suçlama bekliyordu. Bunun yerine annemin bunca zaman kendisini suçladığını öğrendim. Geçmiş hayatımın sırrıyla düzgünce başa çıkamadığı için öz babamın cenazesini kaçırmama neden olduğunu söylemiş ve bunun için özür dilemişti.
Üzerinde düşündükçe, bunun ne kadar olgun bir davranış olduğunu daha iyi anlıyordum. Hatalı olan bendim. Yüzleşmekten kaçmak için bir Mızrak olarak görevlerimin arkasına saklanmayı seçmiştim ve bu sırrı onlardan bu kadar uzun süre saklayan bendim; buna rağmen o benim hatalarımı görmezden gelip kendi eksikliklerine odaklanmıştı. Sonra da gidip, hak edip etmediğimden bile emin olmadığım bir bağışlanma dilemişti benden.
İki ayrı hayatın tecrübesine sahip olmama rağmen, o gün değerli bir şey öğrenmiştim. Geçmiş hayatım bana pek çok avantaj sağlamış olsa da, yaşanmış yılları olgunlukla bir tutmanın ne kadar aptalca olduğu gerçeğiyle bir kez daha yüzleştim.
Zihnimde bir göz devirme hissiyle birlikte Sylvie, “Sana bunu zaten söylemiştim. Sanırım bu sonuca kendin varman gerekiyordu,” diye seslendi. “Bugünü takvime not et; Arthur Leywin’in sandığı kadar olgun bir adam olmadığını anladığı gün.”
“Kes sesini,” diye gönderdim cevabı, yanımda oturan partnerime sırıtarak. “Kendi iç düşüncelerimi kullanarak beni aşağılıyorsun ve benden daha olgun olduğunu söylüyorsun.”
Sylvie tatlı, masum bir gülümseme takınarak, “Senden daha olgunum ama gerçekten olgun bir insan bunu yüksek sesle söylemez,” diye cevap verdi.
“Az önce yüksek sesle söyledin ama,” diye belirttim.
Sylvie tek kaşını kaldırarak bana baktı. “Teknik olarak bakarsak...”
Bağıma omuz atarak şaka yollu dürttüm onu. Uzun zamandır ilk kez kendimi bu kadar iyi hissediyordum. Kız kardeşim ve annem hayattaydı; her ne kadar eski günlerimize dönmek için önümüzde aşılması gereken çok engel olsa da en azından güvendeydiler.
Sylvie, başını kucağıma yaslayarak uykuya dalan ilk kişi oldu. Boynuzlarının arasındaki saçlarını okşarken, tilki formundayken kucağıma kıvrılıp uyuduğu zamanları hatırladım. Büyümekte olan bir asura olarak sık sık uyurdu. Hâlâ büyüyor, gücünün doruğuna ulaşmak için olgunlaşıyordu. Bir gün, benim asla hayal bile edemeyeceğim kadar güçlü olacağı düşüncesi tuhaf geliyordu. Büyükannesinin Epheotus’ta bana söylediği gibi: Yapabileceklerimin ve hükmedebileceğim gücün bir sınırı vardı.
Önümdeki ateşe bakarken düşüncelere daldım. Başlangıçta Virion ve Bairon’u buraya getirdikten sonra Tess ile ailemi aramak için hemen ayrılmak istiyordum. Onların zaten burada olduğunu görünce, bir an için onlarla kalma ihtimalini düşündüm. Burada pek fazla erzak yoktu ama taze su akan bir dere vardı. Ayrıca Boo’nun binanın alt katında kendine yuva yaptığı yerin yakınında büyük bir balık yığını gözüme çarpmıştı.
Arada sırada medeniyete, belki de Sur’a gitmemiz gerekebilirdi ama şimdilik sadece bir süre dinlenmeyi aklımdan geçirdim.
Ben yorgundum, Virion yorgundu ve kabul etsin ya da etmesin, Bairon da yorgundu. Hepimiz savaşı kaybettiğimiz konusunda hemfikirdik. Bu gerçeği idrak etmek zihin bulandırıcı bir aydınlanma gerektirmiyordu; belki de savaşları kazanıp harbi kaybetmeye alışıyordum. Agrona, elindeki sınırlı kaynakları sonuna kadar kullanmış, genel hedefine ulaşmak için askerlerini feda etmekten bir an bile tereddüt etmemişti. Dicathen ise sadece tepki vermekle yetinmişti ve Agrona bunu çok iyi biliyordu. Virion’un dediği gibi, belki de yapılacak en iyi şey yer altına çekilip karşı saldırı için bir fırsat beklemekti.
Düşüncelerim, bana doğru yaklaşan yumuşak ayak sesleriyle bölündü. Arkamı dönüp Kıdemli Rinia’yı başımı sallayarak selamladım. Yaşlı kâhin, göz kenarlarındaki kırışıklıkları belirginleştiren bir gülümsemeyle karşılık verdi. Yorgun bir iniltiyle yanıma oturup ellerini ısıtmak için ateşe doğru uzattı.
“Seni son gördüğümden beri yaşlanmışsın,” dedi, gözlerini dans eden korlara dikerek.
Kıkırdadım. “Eh, ne de olsa büyüme çağında bir gencim.”
“Hiçbir genç senin şu anki ifadeni taşımaz,” diyerek alaycı bir tavırla burun kıvırdı Kıdemli Rinia. “Ama sanırım savaşın ve bu kadar sorumluluk almanın getirisi de bu.”
Rinia’nın ne demek istediğini ve yüzümde nasıl bir ifade olduğunu merak ederek ellerimle gayriihtiyari yüzümü yokladım. Derin derin düşünecek halim kalmadığından, neden tek başına döndüğünü merak ederek ona baktım. “Virion nerede?”
“Tessia’nın nasıl olduğuna bakacağını söyledi.”
Bir an öylece oturduk, ikimiz de cesaretimizi topluyorduk: Ben soruyu sormak için, Kıdemli Rinia ise cevaplamak için.
“Bana olan biten her şeyi anlatabilir misin?”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.