Beyaz Savaş Alanı

Alduin kapıyı çarpıp hışımla dışarı çıktı. Odanın duvarları darbenin şiddetiyle hafifçe sarsıldı.

Virion koltuğuna geri yaslanarak derin bir nefes verdi. “Pek de fena gitmedi. Bu kadar çabuk pes edeceğini düşünmemiştim.”

Gözlerimi Alduin’in çıktığı kapıdan ayırmadan, “Ben de,” diye mırıldandım.

Konsey toplantısı bir saatten fazla zaman önce bitmişti ama Alduin, Virion’un kararını protesto etmek için kalmıştı. Emirler konusunda asla fikir beyan etmeyen General Aya bile Komutan Virion’a kararını tekrar gözden geçirmesi için yalvarmıştı.

Onları suçlamıyordum. Virion nihayetinde Elenoir’daki güçleri tahliye etmeye ve birlikleri, okyanustan gelen Alacrya gemilerine karşı savunma yapmak üzere batı sınırına yığmaya karar vermişti. Elfler için bu, evlerini Alacryalılara terk etmek anlamına geliyordu.

Alduin hâlâ öfkeli olsa da sonunda boyun eğmişti.

Virion şakaklarını ovarak iç çekti. “Halkımızın tahliyesine liderlik etmek istemesine sevindim. Belki de sonunda sadece Elenoir için değil, tüm Dicathen’i korumak için savaştığımız gerçeğini kavrıyordur. Bu durum bana geri çekilme senaryolarına odaklanmak için daha fazla zaman kazandıracak.”

Başımı salladım. Savaş zamanlarında strateji oluşturmak işin sadece yarısıydı. Çeşitli ihtimalleri düşünmek ve tüm birlikleri, işler planlandığı gibi gitmediğinde ne yapacakları konusunda eğitmek en az onun kadar, hatta belki daha önemliydi.

Virion boğazını temizlemeden önce bir an sessizce birlikte oturduk. Ne soracağını biliyordum. Şatoya döndüğümden beri bana sormakta zorlandığı o aynı soruydu bu.

Virion’un gözlerinde soğuk bir kararlılık vardı. “Ee, Arthur. Teklifimi düşündün mü?”

Güçlü bakışlarına aynı sertlikle karşılık verdim. “Düşündüm ve korkarım ki saygıyla reddetmek zorundayım.”

“Ya bunu emretseydim?” diye üsteledi.

“O zaman yapmaktan başka çarem kalmazdı.”

Kısa bir sessizliğin ardından Virion yenilmişlik dolu bir iç çekerek başını salladı. “Baban ölmeseydi, evet der miydin?”

Çenem kasıldı; sakin kalmak için kendimi zorladım ama Virion’u bunu sorduğu için suçlamadım. “Büyük ihtimalle.”

Elini geçiştirircesine sallayarak, “Pekâlâ. Daha fazla üzerine gelmeyeceğim,” dedi.

İçten bir rahatlamayla, “Teşekkür ederim,” dedim. Ona herhangi bir şeyi reddetmekten nefret ediyordum ama bu, yapamayacağım bir şeydi. “Ayrıca, General Bairon’un da savaş konusunda oldukça bilgili olduğunu duydum.”

Virion, “Genç nesle savaş sanatını ve muharebeyi öğretmek Wykes ailesinin bir geleneğidir,” diye yanıtladı. “Ancak onun bilgisi kitaplardan geliyor; strateji ve teori el kitapları, çoktan yaşanmış ve unutulmuş eski savaşların hikâyeleri.”

Eğlenerek gülümseyip karşı çıktım. “Benim bir ergen olarak sahip olduğum bilgiyle mi kıyaslıyorsun?”

Virion kıkırdadı. “Senin normal bir ergen olduğunu düşünseydim, sana da torunuma davrandığım gibi davranır; seni de tüm aileni de koruma altına aldırırdım.”

“Belki de bu teklifini kabul etmeliyim,” diye takıldım.

“Ortada bir teklif yok, velet. Bir komutan olarak konuşuyorum, seni kaybetmeyi göze alamam, o yüzden dik dur,” diye gürledi. “Eğer liderlik etmeyeceksen, en azından ellerini kana bula.”

Selam durarak, “Emredersiniz komutanım,” dedim. “Sadece o erken emeklilik paketini benim için hazır tutun yeter.”

Yorgun bir gülüşle, “Öyle yapacağım,” dedi.

Virion, Sylvie ve ben Etistin’e vardığımızda bizi nelerin beklediğini anlatırken biraz daha sohbet ettik, geçmişten bazı eski anıları yad ettik. Ne de olsa birbirimizi bir daha asla görememe ihtimalimiz vardı.

Elimi uzatarak, “Annem ve kız kardeşim bir iki güne şatoya varmış olurlar. Eğer geri dönemezsem, lütfen onlara göz kulak ol,” dedim.

İçimden bir yanım, bu savaştan sağ çıkamama ihtimaline karşı ailemle bizzat vedalaşmak, yüzlerini son bir kez görmek istiyordu; ama daha büyük bir yanım onları görmekten korkuyordu.

İtiraf etmek istemesem de, ölsem bile geride kalan ailemin bana nefret, küçümseme veya ilgisizlikle bakmak yerine yasımı tutacak olması gerçeği beni bir nebze de olsa rahatlatıyordu.

Eğer bu beni bir korkak yapıyorsa, bu unvanı seve seve kabullenirdim. Savaş benim için bir kaçış yolu olacaktı ve eğer bu süreçte halkımızı Alacryalılardan kurtarabilirsem, korkaklığımdan hâlâ iyi bir şeyler doğabilirdi.

Virion elimi kavradı ve beni kendine çekip sarıldı. “Alice ve Eleanor’a kendi kanımdanmış gibi davranacağımı biliyorsun. Geri çekilme konusunda Tessia ve Konsey ile aynı önceliğe sahip olacaklar.”

“Teşekkür ederim.” Kucağından ayrılıp kapıya doğru yürüdüm. Kendini soğukkanlı kalmaya zorlayan, çenesi kilitlenmiş ve vücudu kaskatı kesilmiş Virion’a bakmak için son bir kez arkama döndüm. “Sen bu dünyada, bu hayatı yaşamaya ve bu kıta için savaşmaya değer kılan az sayıdaki insandan birisin.”

“Zırh ihtiyacın olmadığına emin misin?” diye sordum bağıma. Pantolonunun ve uzun kollu tuniğinin üzerine sadece siyah bir pelerin giymiş olması beni endişelendiriyordu. Buğday rengindeki uzun saçları arkadan örülmüş, iri boynuzlarını daha da belirginleştirmişti.

“Pullarım yeterince güçlü. Ayrıca, form değiştirdiğimde sıradan zırhlar işe yaramaz,” diye cevap verdi. Işınlanma odasına doğru yolculuğumuza sessizlik içinde devam ettik.

Kapılar zaten açıktı ve önünde sadece tek bir muhafız bekliyordu; şatodaki askerlerin çoğu Etistin’e gönderildiği için nöbet tutacak çok az kişi kalmıştı.

Bizi uğurlamak için bekleyen birkaç tanıdık yüz görebiliyordum. Tess ve Kıdemli Buhnd’un yanı sıra Kathyln ve Kıdemli Hester da buradaydı.

Kıdemli Hester gülümseyerek, “Oldukça şık görünüyorsun genç kahraman,” dedi. “Elbise gerçekten de insanı vezir ediyormuş.”

Elimi uzatarak, “Sizi tekrar görmek güzel, Kıdemli Hester,” diye selam verdim. “Umarım yaptığım şeyi kişisel algılamazsınız. Sizi herhangi bir şekilde etkilediyse özür dilerim.”

Hester Flamesworth, çarpık bir gülümsemeyle elimi sıktı. “Babanı ve Trodius’un neler planladığını duydum. Flamesworth isminin prestiji benim için o kadar da önemli değil ve umarım bu durum kardeşimin burnunun sürtülmesine yardımcı olur. Sadece, onun yaşamasına izin verdiğin için sana teşekkür etmek istiyorum.”

Başımı sallayıp elini bıraktım ve Kıdemli Buhnd’a döndüm. Yaşlı cücenin omzuna hafifçe vurdum. “Savaş alanına çıkmak için can attığını biliyorum Buhnd. Ne dersin, benimle gelmek ister misin?”

“Hadi oradan, sonra Virion beni yaka paça geri mi getirsin? Kalsın. Hem şu aralar olup biten bunca şey varken ihtiyarın burada bir yardımcıya ihtiyacı var,” diye yanıtladı, başını kaldırıp bana bakarak. “Oralarda dikkatli ol. Şu an öyle hissettirmeyebilir ama seni önemseyen ve geri dönmeni bekleyen insanlar var.”

Yine sadece başımı sallamakla yetindim. Anneme verdiğim söz —babamın iyi olduğundan emin olacağıma dair verdiğim söz— boş çıkmıştı. Tutamayacağım bir söz daha vermek istemiyordum.

Bakışlarım sonunda sessiz kalan Kathyln’e takıldı.

Elimi uzatarak, “Beni uğurlamaya geldiğin için teşekkürler,” dedim.

Kathyln elimi tutmadan önce bir an tereddüt etti. Başını kaldırdığında, normalde ifadesiz olan yüzü endişe ve pişmanlıkla doluydu. “Keşke senin ve Curtis’in yanında savaşabilseydim.”

“Senin görevin Dicathen’in geleceği için en az bizimki kadar, hatta belki daha önemli. Merak etme,” dedim, arkadaşımı ve antrenman ortağımı bir gülümsemeyle teselli etmeye çalışarak. Ana savaşta yer alamadığı için hissettiği kaygıyı ve hüsranı anlıyordum; değer verdiğim pek çok kişiyi geride bırakırken ben de aynı şeyi hissediyordum.

Konsey Üyesi Blaine ve Konsey Üyesi Priscilla, Kathyln’i Duvar’a göndermişlerdi. Orada kalan askerlere bölgeyi kolaçan etmelerinde yardım edecek ve kaleye doğru ilerleyen başıboş canavar olmadığından emin olacaktı. Trodius görevden alındıktan sonra, askerlerin çoğu Etistin’e nakledilmek üzere Blackbend Şehri’ne gönderilmişti ve bu durum Duvar’ı yetenekli savaşçılardan yoksun bırakmıştı.

Kathyln’in ailesi muhtemelen Duvar’da olmanın Etistin’den çok daha güvenli olduğunu düşünmüş ve yerinde duramayan kızlarına yapacak bir iş vermek istemişlerdi.

Sonunda, Sylvie ile kucaklaşıp vedalaşan Tess’e döndüm. İkisi her zaman yakın olmuştu; sonuçta Tessia, Sylvie’nin hayatına neredeyse benim kadar erken girmişti. Sylvie için Tess aynı anda hem anne, hem kız kardeş hem de arkadaştı; bağımın vedalaşırken kalbinin birazcık kırıldığını hissedebiliyordum.

Sıra bana geldiğinde Tess’e uzunca sarıldım. “Kız kardeşim ve annemle birlikte olacağını duydum. Onlara iyi bak.”

“Merak etme, onlara bir şey olmasına izin vermem,” diye mırıldandı ve yaprak kolyesini gömleğinin altından çıkardı. “Sadece verdiğin sözü unutma.”

Kendi kolyemi çıkararak, “Elimden geleni yapacağım,” diye cevap verdim. Bir an için sessizce birbirimize baktık, sonra gözlerimi kaçırdım. Babamın cesedinin görüntüsünü zihnimden atamıyordum.

Savaşa giden bendim ama bir şekilde Tess için hâlâ korkuyordum. Bunu düşünmenin çocukça ve sorumsuzca olduğunu biliyordum ama onun da babamla aynı hâlde bana getirilmesi ve tüm gücüme rağmen elimden bir şey gelmemesi düşüncesi bende kaçma, uzaklaşma isteği uyandırıyordu; sadece onunla değil, Ellie ve annemle birlikte.

Kollarımdaki sert bir sıkış beni düşüncelerimden çekip çıkardı. Tess’in yüzünde, dün gece mutfakta dağıldığım zamanki o gülümseme vardı. Hem kaybı hem de umudu simgeleyen bir gülümsemeydi bu ve ışınlanma kapısından geçmem için gereken gücü vermeye yetmişti.

“Yakında görüşürüz. Hepinizle,” diye ilan ettim. Sonra söylenecek başka bir şey kalmadığında, yanımda Sylvie ile birlikte kapıdan geçtim.

Işınlanmanın yarattığı o tekinsiz his geçtikten sonra, ikimiz kapının bulunduğu yüksek platformdan aşağı indik. Ağır zırhlı askerler her iki yanımızda, başları eğik bir şekilde duruyorlardı.

Solumdaki asker, “General Arthur, Leydi Sylvie. General Bairon sizi şatoda bekliyor,” dedi.

“Bize siz mi rehberlik edeceksiniz?” diye sordum.

“Aslında o iş bende,” dedi aşağıdan gelen tanıdık bir ses.

Gelen Curtis Glayder’dı. Yaşanan her şeye rağmen yıllar ona iyi davranmıştı. Sinekkaydı tıraşı ve kısa askeri kesim saçlarıyla Curtis, her zaman hayalini kurduğu o şık beyaz şövalye gibi görünüyordu; parlatılmış zırhı ve belinin her iki yanına asılmış kılıçlarıyla tam bir savaşçıydı.

Arkasında ise dünya aslanı bağı Grawder duruyordu.

“Curtis,” diyerek selam verdim.

“Buralarda pek bulunmadığın için tanıdık bir yüz görmeyi tercih edeceğini düşündüm,” dedi ciddi bir tavırla. “Buralarda bulunmuş olsan bile, her şey o kadar çok değişti ki tanıyabileceğinden şüpheliyim.”

“Aslında buraya daha önce hiç gelmedim ama haklısın, burası artık pek de bir şehre benzemiyor,” diye not düştüm etraftaki tuhaf manzarayı süzerek.

Nereye baksam, şehrin tek bir amaç uğruna yeniden tasarlandığını görüyordum: Savaş. Dükkanlar; zırh ustaları, yaycılar, silah dövücüleri, okçular, tabakçılar, şifacılar ve Dicathen askerlerini yaklaşan savaşa hazırlamak için gece gündüz çalışan her türlü zanaatkar için atölyelere dönüştürülmüştü. Önümüzdeki şehir meydanı; vasıfsız işçilerin kumaş yıkayıp katlayarak, ok uçlarını ahşap şaftlara bağlayarak ve erzak paketleyerek yardım ettiği çadırlarla doluydu. Kimse boş durmuyor, herkes ya bir şeyler üretiyor ya da bir yerlere bir şeyler taşıyordu.

Subaylar emirler yağdırırken, askerler müfrezeler halinde yürüyüş talimi yapıyordu. Ara sokaklar okçuluk poligonlarına çevrilmişti; okçular neredeyse omuz omuza durmuş, saman balyalarından yapılmış duvarlara ok yağdırıyorlardı.

Curtis, bizi uzaktaki büyük tuğla kuleye doğru yönlendirirken, “Alışması zor, değil mi?” dedi. “Tüm şehir, savaş için bir kale ve üretim merkezi olacak şekilde yeniden düzenlendi. Çarpışmanın büyük kısmını şehirden uzak tutmayı, onları kıyıda durdurmayı umuyoruz.”

Curtis, savaşın başka bir yerde verileceğine dair güvence verse de Etistin’in her bir karışının olası bir sızmaya karşı tahkim edildiği gün gibi ortadaydı. Yine de prensi kıvrımlı ve dar sokaklarda takip ederken düşüncelerimi kendime sakladım.

Bu kısa tur hoşuma gitmişti ve Curtis’in canlı anlatımı hem Sylvie’nin hem de benim rahatlamama yardımcı oldu. Fiziksel eğitim ve savaş talimleri yapan askerler bir yana, hava genel olarak hafifti. O esnada şehre doğru ilerleyen üç yüz gemiye rağmen herkes oldukça öz güvenli görünüyordu.

Bağım, kafasını bir sağa bir sola çevirip manzarayı incelerken, “Çok ciddi ve gergin bir atmosfer bekliyordum,” dedi.

Curtis, yeni yapıldığı belli olan kalın surları işaret ederek, “Şu an asıl savaşın yaşanacağı kıyıdan hala birkaç mil uzaktayız,” diye cevap verdi. “Şehir elbette ağır şekilde tahkim edildi, ayrıca işler o noktaya gelirse sivilleri tahliye etmek için altımızda bir dizi kaçış tüneli inşa edildi ama şu an herkes halinden emin görünüyor.”

“Neyse, şato şu tarafta.” Curtis, her türlü fazlalıktan arındırılıp heybetli bir hisara dönüştürülmüş devasa yapıyı işaret etti. Düzinelerce büyücü, devasa taş levhaları büyüyle yerlerine yerleştirerek tahkimatı tamamlamak için hala ter döküyordu. Şato, şehrin geri kalanına tepeden bakan küçük bir tepenin üzerine kuruluydu. Göğe yükselen tek bir kule, geniş surları süzüyordu.

Kuleye bakarak, “General Bairon’un beni beklediğini söylemiştin. General Varay’ın nerede olduğuna dair bir fikrin var mı?” diye sordum.

Curtis, kule girişinde bekleyen askerleri selamlamadan önce, “Şu an kıyıdaki inşaata yardım ediyor,” diye açıkladı.

Sylvie ve ben kafamız karışmış halde birbirimize baktık. “İnşaat mı?”

Curtis dişlerini göstererek gülümsedi. “Yukarı çıktığında göreceksin. Hadi, gelin.”

Zanaatkar Gideon’un hediyesi olan, mana ile çalışan bir sandık ve makara sistemiyle kulenin en tepesine kadar çıktık.

Curtis, “Bu sistem, diğer zanaatkarları ve marangozları canları çıkana kadar çalıştıran Gideon’un eseri. Kendisi bu şehirde epey vakit geçirdi,” dedi.

Sandığın içini dikkatle inceleyerek, “Gideon mu?” diye tekrarladım. “Buralarda mı? Tren sistemiyle ilgili kaydettiği ilerlemeyi sormak için onunla görüşmek istiyordum.”

“Hayır, şu an Etistin’de olduğunu sanmıyorum. Sanırım General Mica ile birlikte Darv’a gitti. Şehirlerdeki çalışmaların çoğundan sorumlu olan Toprakyaranlar Loncası ile ilgili bir mesele vardı.”

Kendi kendime, yazık, diye düşündüm. İhtiyarı görmeyi isterdim.

“Her neyse, ana oda şu merdivenlerin hemen yukarısında ama bu katta da bir pencere var. Bir bakmalısın.”

Merakla, bir dinlenme odasını andıran dairesel odanın uzak ucuna doğru yürüdük. Bir başka asker merdivenlerin başında nöbet tutuyordu.

Gözlem penceresinden dışarı baktığımızda, ilk başta tam olarak neye bakmamız gerektiğini anlayamadık. Gözlerim Etistin’in kuzeyindeki dağ silsilesini taradı, ardından bakışlarım Etistin Körfezi’nin kıyı şeridine inene kadar güneye kaydı.

Şüphe yok ki Curtis’in görmemizi istediği şey buydu.

Sylvie’nin nefesi kesildi, benimse ağzım açık kaldı.

Bir milden daha geniş olan körfezin yarısından fazlasını, yaklaşan gemilerin karaya çıkmasını zorlaştırmak için oluşturulmuş uçsuz bucaksız bir kar ve buz kütlesi kaplıyordu.

Curtis kollarını pencere pervazına yasladı. “İnanılmaz, değil mi? General Varay işte bunun üzerinde çalışıyordu. Bu savaşın en büyük çarpışması, bu buz sahasında gerçekleşecek.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.