CYNTHIA GOODSKY
Zifiri karanlığa gömülmüş bir odada, ya da ona benzer bir boşluktaydım. Üzerime süzülen tek bir ışık huzmesi dışında her yer karanlığa teslim olmuştu.
Gölgelerin arasından yankılanan kalın bir ses, "Bize elinizden geldiğince çok bilgi vermelisiniz," dedi.
Dudaklarımın kıpırdadığını, dilimin kelimeleri şekillendirmeye çalıştığını hissetsem de sesim çıkmıyordu. Bunun yerine beynimin tam ortasında keskin bir çınlama uğuldadı.
Boğuk ve cılız başka bir ses, "Elinizdeki bilgiler bu savaşı kazanmamızı sağlayabilir, Müdür Hanım," diye mırıldandı. "Bize yardım ederek kurtarabileceğiniz milyonlarca hayatı düşünün."
Hak veriyordum onlara. Konuşmak, anlatmak istiyordum ama tek bir ses bile çıkaramıyordum. Çınlama dayanılmaz bir hal alınca dizlerimin üzerine çöktüm; gölgelerde gizlenen o sesler ise beni sıkıştırmaya devam ediyordu.
Bedeli ne olursa olsun cevap istiyorlardı. Çaresizdiler ama ben de en az onlar kadar çaresizdim.
Nispeten daha melodik, kadife gibi bir ses kulaklarıma fısıldadı: "Lanet yüzünden can verseniz bile sorun değil. İhtiyacımız olan cevapları aldığımız sürece göreviniz tamamlanmış demektir."
İçten içe hayatımın her an tehlikede olduğunu bilsem de, "Lord Aldir’in laneti kaldırdığını sanıyordum," demek istedim. Ancak sesim bana ihanet etti ve o azap verici uğultu bütün duyularımı ele geçirdi. Acı hafifledikçe görüşüm bembeyaz bir boşluğa gömüldü.
Ölüm denen şey bu ise, seve seve kabullenirdim. Gözlerimi kapattım ama karanlık yerine yine o bembeyaz perdeyle karşılaştım.
Bundan sonra ne olacağını merak ederken, karanlık bir figür bana doğru yaklaşmaya başladı. Adımları yaklaştıkça yaklaştı ama yüz hatlarını hâlâ seçemiyordum. Beni rahatlatan tek şey, siluetinin bir insana benzemesiydi.
Sonunda o belirsiz figür tam önümde durdu, eğilerek kalkmama yardım etmek için elini uzattı.
Doğrusu, ölümün hangi evresinde olursam olayım, hâlâ içimde bir tereddüt vardı. Yine de merakım güvensizliğime baskın geldi ve elimi uzatarak onun elimi tutmasını bekledim.
Tenlerimiz birbirine değdiği an, gizemli yardımcımı saran o gölge perdesi aralandı.
Tuttuğum elin Virion’a ait olduğunu fark edince parmaklarımı daha da sıkılaştırdım.
Eli sıcacıktı. Ona doğru uzanıp sarılmak istedim ama bedenim söz dinlemiyordu. Elini elimin üzerinde tutarak öylece yerde kalakaldım. Elimi o kadar narin tutuyordu ki; sanki yeni yumurtadan çıkmış bir civcivmişim ve en ufak bir baskı uygularsa parmaklarım un ufak olacakmış gibiydi.
Diğer elimle de ona tutunmak istedim ama kımıldayamadım bile.
"Senden hiç özür dileyemedim..." diye başladı söze. Başıma nelerin gelebileceğini fark ettiği halde beni durdurmadığından bahsetti kısık bir sesle. Virion’un normalde o kadar güçlü ve kendinden emin çıkan sesi, konuşurken çatallanıyor, titriyordu.
Gözlerimi ellerimizden ayırıp eski dostumun bulanık yüzüne diktim. Gözlerinin tam olarak nereye odaklandığını seçemiyordum ama içlerindeki o yaşları net bir şekilde görebiliyordum.
Aniden Virion elimi bıraktı ve yeniden karanlığa gömüldü. Arkasını dönüp giderken dönmesi için arkasından bağırdım ama sesim çıkmadı.
Şimdi yine belirsiz bir gölgeye dönüşen Virion, bir an duraksayıp konuştu. Söylediklerini duymak zordu, kelimeleri tam seçemiyordum ama yine de içim huzurla doldu. Yeniden yürümeye başladığında artık arkasından bağırmaya çalışmadım; gidişini kabullendim.
Silueti o beyaz uçurumun içinde kaybolurken manzara değişti ve sık sık sığındığım eski bir anı zihnimde canlandı.
İnsanlar ve elfler arasındaki savaşın hemen sonrasındaydı. Her iki taraf da ağır kayıplar vermiş ve sonunda bir barış antlaşması imzalamıştı.
Yanımdaki Virion çok daha gençti. Solumuzda uzanan solmuş lale tarlasına kadar her şey tam da hatırladığım gibiydi. Parke taşlı yolda yürüyorduk; bedenim benden bağımsız hareket ediyordu ama bu durum beni rahatsız etmedi.
Virion gözlerini yoldan ayırmadan, "Savaş bittiğine göre şimdi ne yapmayı planlıyorsun?" diye sordu.
Aslında niyetim savaş sonrası kıtanın durumunu sessizce gözlemlemekti; ne de olsa görevim buydu. Ama bunu bir elf kralına açıkça söyleyemezdim, bu yüzden gizemli bir şekilde omuz silkmekle yetindim. Dişiliğimi kullanarak dikkatini dağıtmayı ve konuyu değiştirmeyi umuyordum.
"Seni uzun zamandır tanıyorum. Bu yılların bazısında düşmandık, bazısında değildik ama aklımdan hiç çıkmayan tek bir şey vardı." Haklılığını vurgulamak ister gibi parmağını kaldırdı.
"Öyle mi?" Sesim benden bağımsızca döküldü dudaklarımdan. "Neymiş o? Bana karşı beslediğin o bitmek bilmeyen aşkın mı?"
Güler "Kusura bakma ama hayır. Evli olduğumu unuttun galiba?"
"Bu durum şimdiye kadar hiçbir insan soylusunu durduramadı ama." Masum bir tavırla omuzlarımı silktim.
Kafasını iki yana sallayarak, "Biz elfler sadık oluruz," diye karşılık verdi. "Ama konuyu dağıtmayalım. Benim asıl düşündüğüm, senin ne kadar harika bir akıl hocası ve ilham kaynağı olabileceğindi. Hatta seni prestijli bir akademinin başında, geleceğin gençliğine yön verirken görebiliyorum."
Gerçekten şaşırmıştım. "Bu da nereden çıktı şimdi? Seni bu karara vardıran ne oldu?"
"Pek çok şey," dedi. "Ama ciddiyim, öğretmen olmayı bir düşünmelisin. Zamanla bu işi çok seveceğine eminim."
Sırıtarak, "Belki de kendi akademimi açarım," dedim. "Xyrus Şehri’ni gözüm ısırdı zaten."
Düşünceli bir tavırla, "Uçan bir şehrin tepesinde, büyücüler için bir akademi..." dedi. "Bu fikir hoşuma gitti!"
Adımlarım yavaşladı, yürümeye devam eden Virion’u izledim. "Okulu birlikte açmaya ne dersin?"
Omzunun üzerinden arkaya bakıp hafifçe güldü. "Tabii, adını da Goodsky ve Eralith Büyücü Akademisi koyarız."
Yanaklarımın utançtan kızardığını hissettim.
"Yok," dedi, "ama belki çocuklarımı, hatta yaşları gelince torunlarımı senin okuluna gönderirim. Tabii okulun onlara layık olacak kadar iyiyse." Arkasını dönmeden önce bana göz kırptı.
"Gerçekten yapacağım, biliyorsun değil mi?" diye soludum. "Gör bak, Xyrus Akademisi bu dünyanın gördüğü en büyük büyücülük kurumu olacak."
"Xyrus Akademisi mi? Xyrus Şehri’nde?" Virion kafasını yana eğdi. "Pek orijinal sayılmaz."
Yanaklarımı şişirerek, "Eee, adını Goodsky ve Eralith Büyücü Akademisi koyamayacağıma göre?" diye tersledim. "Hem soyundan gelenlerin o okula girmesine izin verirsem yatıp kalkıp dua etmelisin."
"Acıttı." Güler "Pekala, Xyrus Akademisi’nin başarısına diyelim o zaman." Virion elinde hayali bir kadeh varmış gibi havaya kaldırdı.
"Başarısına..."
Bunu dün gibi hatırlıyordum. O an, o saniyenin hiç bitmemesini dilemiştim. Virion’un önümden yürüyüp gidişini izlerken damarlarımdan buz gibi bir pişmanlık süzülmüştü. Eğer bu adamla daha önce karşılaşmış olsaydım, belki de Alacrya ve Vritra’ya olan bağlılığım çok daha önce sarsılırdı.
Bu düşünce zihnimden geçer geçmez, gerçek bir dalga gibi çarptı yüzüme: Kalbim zaten çoktan sarsılmıştı. Ben artık Vritra’nın oyuncağı değildim.
Önden giden Virion arkasına seslendi: "Buradaki ihtiyar benim, arkada kalma."
Ona yetişmek için bir adım attım ama tam o an göğsümde delici, korkunç bir acı hissettim. Lalelerle bezeli o güzel manzara kızıla boyandı. Aşağı baktığımda, bedenimden dışarı fırlamış siyah bir kazık gördüm; ucunda ise kendi kalbim duruyordu.
Virion bu kez daha uzaktan gelen bir sesle, "Hadi, acele et," diye seslendi.
Ona doğru uzandım, seslenmeye çalıştım ama göğsümden fırlayan o zifiri karanlık mızrak beni olduğum yere çivilemişti.
Sanki o mızrak beni geriye doğru çekiyor gibi, az önce içinde huzur bulduğum o güzel anı bir anda etrafımdan silinip gitti. Dünyam karanlığa gömülürken, o buz gibi pençelerin arasında kaybolmadan önce gördüğüm son şey, Virion’un benden uzaklaşan sırtı oldu.
Boşluğun derinliklerine doğru sürüklenirken, bir çocuğun benden özür dileyen sesini duyduğuma yemin edebilirdim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.