Yaklaşan Fırtınanın Gölgesinde

“Kahretsin!” diye gürledi Glayder. Etrafında toplandığımız uzun dikdörtgen masaya yumruklarını indiriyordu. “Bundan tamamen emin misin Gideon?”

Yaşlı mucit, “Daha önce de belirttiğim gibi haşmetmeapları, geminin Alacryalılara ait olduğu kısmı sadece benim tahminimden ibaret,” diyerek yanıtladı. “Ancak az önce incelediğimiz geminin kesinlikle Dicatheous olmadığını adım gibi biliyorum.”

Gideon, Varay ve torunumun kaleye varmasının üzerinden henüz bir saat bile geçmemişti. Varay ne bulduklarını anlattıktan sonra, Kral ve Kraliçe Glayder da dahil olmak üzere herkes acilen toplantıya çağrılmıştı. Asura Lord Aldir’in ve cücelerle müzakerelerden yeni dönen oğlumla geliniminde katılmasıyla toplantı alelacele başlamıştı.

Glayder, mucidi sorgulayan gözlerle süzerek, “Seni bu kadar emin kılan şey ne?” diye üsteledi.

Gideon derin, sıkıntılı bir iç çektikten sonra cevap verdi. “Çünkü Dicatheous inşa edilirken geminin tabanına çeşitli işaretler yerleştirmiştim; bir nevi imza da diyebilirsiniz.”

Oğlum Alduin hayretle, “İmza mı?” diye tekrarladı.

Gideon, utançla burnunu kaşıyarak, “Dicatheous büyük gurur duyduğum bir icadımdı. Gelecek nesillerin bu eserin kime ait olduğunu bilmesini istedim,” diye itiraf etti. “Her neyse, gemideki tüm açık iskeleti didik didik ettim ama hiçbirinde o işarete rastlamadım. Dahası, geminin iskeleti tamamen farklı malzemelerden yapılmıştı.”

Blaine Glayder, “Lanet olsun böyle işe!” diyerek bir kez daha küfretti ve yerinden fırladı.

“Sakinleş Blaine,” dedim sert bir sesle.

“Sakinleş mi? Gideon’un söylediklerini duymadın mı? Kusura bakma ama düşmanımızın okyanusun ötesinden on binlerce, hayır, yüz binlerce asker ve büyücü gönderebileceğini öğrendikten sonra öylece sakin kalamam. Vahşi Topraklar’daki zindanların derinliklerine saklanan o aşağılık heriflerin izini sürmekte zaten zorlanıyorduk, bir de bu—”

Lord Aldir, “Yeter,” diyerek insan kralı bir anda susturdu. “Varay, senin bu konudaki düşüncelerin neler?”

Priscilla Glayder’ın arkasındaki duvara yaslanmış olan mızrak, “Dicatheous’un inşası hakkında derin bir bilgiye sahip olmasam da mucit ile aynı fikirdeyim,” diyerek durumu onayladı. “Gemideki kanıt eksikliği bile, o gemidekilerin kimliklerinin ortaya çıkmasını istemediklerini anlamamız için yeterli.”

“Peki, bunun bir tuzak olma ihtimali nedir? Yani bizi, Dicathen’e asker dolu gemiler gönderecek teknolojiye sahip olduklarına inandırmak için kurdukları bir strateji olamaz mı?”

Gideon bir an durup düşündü. “Hmm, mümkün. Öyle olabilir.”

“Kesinlikle!” Blaine, en kötü senaryonun bu savaşın tek geleceği olmayabileceği ihtimaliyle rahatlamış bir halde masaya geri döndü. “Mantıklı olan bu. Eğer Alacryalılar bizi bu gemileri yapabildiklerine inandırırlarsa, birliklerimizi bölmek zorunda kalırız.”

Alduin bu fikre karşı çıktı. “Öyle olabilir ama geminin karaya vurduğu yer beni şüphelendiriyor. Eğer Alacryalıların amacı kuvvetlerimizi bölmek olsaydı, gemiyi saldıracaklarını düşünmemizi istedikleri batı kıyısında bir yere bırakmaları daha mantıklı olurdu. Ayrıca geminin bulunduğu koy, öyle tesadüfen bulunabilecek kadar göz önünde bir yer değil. Gelgit seviyelerinin sürekli değişmesi ve kayalıkların durmadan aşınması göz önüne alındığında, o gemiyi bulmuş olmamız bile bir mucize.”

Toplantı salonuna bir an sessizlik çöktü, ardından Lord Aldir söze girdi. “İhtimal ne olursa olsun asıl soru şu: Bu riski almaya değer mi? Alacryalı Cynthia, halkının Vahşi Topraklar’ın derinliklerinde zamanla bir ordu toplamaya çalıştığı izlenimine kapılmıştı ama Vritra’nın tek planının bu olduğuna inanmak aptallık olur. Vritra klanından birkaç kişiyi tanırım; zeki ve kurnaz rakiplerdir. Bu kadar tekdüze bir strateji izlemek onlara pek benzemez.”

Şakaklarımı ovarak, “Yani iki koldan yapılacak bir saldırıya hazırlıklı olmaktan başka çaremiz yok,” diye bağladım konuyu. “Alduin, Merial, cücelerle olan görüşmeler nasıl gidiyor?”

Merial bana bir yığın kâğıt uzatırken, “Tam iş birliği yapma konusunda hâlâ şüpheliler ama Ulu Dağlar boyunca uzanan surların güçlendirilmesine yardım etmeleri için bazı şekillendiricilerini göndermeyi kabul ettiler,” diye cevap verdi.

“Güzel,” diyerek onayladım. “Bu bir başlangıç. Sapin ile Vahşi Topraklar arasında kalan ve Ulu Dağlar’ın korumadığı gedikleri tahkim etmek için onların büyücülerinden alabileceğimiz her türlü yardıma ihtiyacımız var.”

Blaine Glayder araya girdi. “Merial, lütfen bir sonraki Darv Krallığı ziyaretinde Priscilla ve benim de size eşlik etmemize izin verin. Bu haberden sonra, batı kıyısındaki şehirleri zamanında güçlendirmek istiyorsak cücelerin yardımına ihtiyacımız olacak. Ayrıca biz Greysunder ailesine sizden daha yakındık. Belki cüceler bizimle iş birliği yapmaya daha yatkın olurlar.” Blaine ve Priscilla’nın bakışları, hain cüce kralı ve kraliçesini öldüren Lord Aldir ile oğlum ve gelinim arasında gidip gelirken huzursuz görünüyorlardı.

“Bu iyi bir fikir gibi duruyor. Bu savaşı kazanmak istiyorsak cücelerin yardımına ihtiyacımız olacak. Düşmanlarımızın okyanusun ötesinden binlerce asker gönderebileceğini öğrendiklerinde bize yardım etmeye daha meyilli olacaklarını düşünüyorum,” dedim. “Şimdi, izninizle biraz dinleneceğim.” Başımı hafifçe Lord Aldir’e doğru eğdim ve diğerlerini bir el hareketiyle savdım.

Toplantı salonundan çıkarken derin bir nefes verdim. Lord Aldir’in varlığına alışmış olmama rağmen —ki iki yıldır buradaydı— bir asuranın yanında olmak hâlâ boğucuydu.

Bizi savaşa hazırlamak için çok şey yapmış, taktiksel yaklaşmıştı. Toplantılarda nadiren boy gösteriyor, savaşı resmen benim yönetebilmem için genellikle bana özel dersler veriyordu. Hem büyük hem de küçük ölçekli savaş taktikleri konusundaki bilgisi sayesinde, çatışmaları halktan uzak tutma konusunda şimdiye dek iyi iş çıkarmıştık. Ancak Gideon’un tahminleri doğruysa, asker olsun ya da olmasın herkesin bir şekilde işin içine girmesi yakındı.

Arkamdan yumuşak bir ses, “Komutan Virion,” dedi. Arkamı döndüğümde Varay’ın endişeli bir ifadeyle bana doğru geldiğini gördüm. “Komutanım, Prenses Tessia’nın gelmesine izin verdiğim için özür dilerim. Onu tehlikeden uzak tutmam için kesin emir verdiğinizi biliyorum ama—”

Onu durdurmak için elimi kaldırdım. “Varay, sorun değil. Onun nasıl biri olduğunu biliyorum, dürüst olmak gerekirse ondan böyle bir şey bekliyordum zaten. Hadi şimdi git; küçük Prenses Glayder seni bekliyor olmalı.”

Mızrak’ın yüzünde hâlâ endişe ve suçluluk izleri vardı ama başıyla selam verip eğitim sahasına doğru yöneldi.

Uzun koridorda sola sapıp meşe bir kapının önünde durdum. Derin bir nefes daha alıp elimi kaldırdım ve kapıyı üç kez çaldım.

İçeriden torunumun boğuk sesi geldi. “Kim o?”

Boğazımı temizledim. “Büyükbaban.”

“Yalnız kalmak istiyorum,” diye anında yapıştırdı cevabı.

İç çekerek, “Hadi ama,” dedim. “Öyle söyleme.”

Önce sadece bir sessizlik oldu, ancak birkaç saniye sonra yaklaşan ayak seslerini duydum. Takviye edilmiş ahşap kapı hafifçe aralandı ve torunumun gözleri diğer taraftan bana baktı.

Kapının ardına sakladığı ağzıyla, “Varay ile gemiye gittiğim için beni azarlayacak mısın?” diye sordu.

“Hayır, azarlamayacağım.”

Çocuk, şüpheyle kaşlarını kaldırarak beni sessizce süzdü. “Çünkü beni götürmesi için onu ben zorladım.”

Başımı salladım. “Evet, tahmin etmiştim.”

Sert bakışlarını korumaya çalışarak devam etti. “Ve bunun için özür dilemeyeceğim.”

“Dilemeyeceğine eminim.”

“Güzel o zaman.” İfadesi yumuşadı, kafa karışıklığı her halinden belliydi.

Kapıdan bir adım geri çekildim. “Şimdi, büyükbabanla biraz yürüyüşe çıkar mısın?”

Odadan çıkmasını bekledim. Kapıyı arkasından kapattı ve bir gölge gibi ürkekçe peşime takıldı.

“Bu taraftan,” diyerek başımla işaret ettim. “Sana göstermek istediğim bir şey var.”

Yürürken sessizliği bozmak için hafif bir melodi mırıldanmaya başladım.

Tessia heyecanla, “Hey, bu babamın bana söylediği ninni!” diye atıldı.

Kıkırdayarak, “Peki sence ona bunu kim öğretti?” dedim. “Annem, yani senin büyük büyükannen, geceleri uyuyamadığımda bana bunu söylerdi. Babana da uyumaktan çok korktuğu zamanlarda ben söylerdim; ama bunu sana söylediğimi sakın ona çaktırma.”

Küçük kız başını sallayarak güldü. “Sahi, nereye gidiyoruz büyükbaba?”

“Yakında göreceksin evladım.” Bir köşeyi daha dönüp spiral merdivenlerden aşağı indik ve devlerin bile rahatça sığabileceği büyüklükte bir çift kapının önünde durduk.

Avucumu kapının tam ortasına yerleştirip bir mana dalgası saldım. Odayı güvende tutan kilitler ve mekanizmalar, karmaşık desenler çözülüp yerlerine otururken hızla tıkırdadı. Sesler kesildiğinde kapı yana kayarak açıldı ve karşımıza mana ile güçlendirilmiş metallerle çevrili geniş bir toprak saha çıktı. Kenarda, etrafındaki duvarlarla aynı malzemeden yapılmış bir kapı daha vardı.

Kapıyı işaret ederek, “Neredeyse geldik,” dedim.

Tessia etrafına bakınarak, “Buraya daha önce hiç gelmemiştim. Bu oda ne işe yarıyor?” diye sordu.

“Burası mızrakların, lonca liderlerinin ve benim Lord Aldir’den eğitim aldığımız yer. Asura burayı beyaz çekirdekli büyücülerin saldırılarına bile dayanabilecek şekilde bizzat hazırladı. Ama sen etrafı keşfetmeye başlamadan önce görmen gereken bir şey var.” Issız eğitim sahasının içindeki odanın kapısını iterek açtım.

Oda; birkaç sandalye, bir yazı tahtası ve önünde görsel kayıt eseri bulunan boş bir ekrandan ibaretti.

Eserin yanında dururken kendimi düzelttim. “Otur bakalım evl— Otur lütfen, Tessia.”

Torunum tam karşımdaki sandalyeye, beyaz ekrana bakacak şekilde yerleşti. Bana tedirgin gözlerle bakıyordu; bir an için onu kolundan tutup güvende olacağı odasına geri götürmek istedim.

Derin bir nefes alıp görsel kayıt eserini çalıştırdım. Cihazın önünden süzülen parlak bir ışık hüzmesi ekrana çarptı ve savaş alanında kaydedilmiş hareketli görüntüleri yansıtmaya başladı.

“İşte Tessia, savaş dediğin tam olarak böyledir.”

Önünden çekilip izlemesine izin verdim.

Görüntüler, Alacrya askerlerinin kamp kurduğu bir zindanın derinliklerinde gerçekleşen, özellikle kan dondurucu bir çatışmaya aitti. Orada emir bekleyen yüzlerce büyücü ve savaşçı vardı. Adamlarımızın nasıl bir cehenneme adım attıklarına dair en ufak bir fikirleri yoktu; oysa Alacrya tarafı, gözcülerinden gelen uyarılar sayesinde düşmanın yakında damlayacağını zaten biliyordu.

Katliam devam ederken torunumun gözlerindeki dehşeti görebiliyordum. İlk birkaç saniye içinde elliden fazla kayıp vermiştik. Kendimizi toparladıktan sonra bile savaş kanlı ve şiddetli bir hal aldı. Büyücüler ve savaşçılar büyüleriyle, silahlarıyla birbirlerine saldırırken yerler taze cesetlerle dolup taşıyordu. Ses olmasa bile yaralıların ve can çekişenlerin çığlıklarını zihnimde net bir şekilde duyabiliyordum.

Eseri tutan büyücü başıboş bir büyüyle can verince video aniden kesildi. Ekranda donup kalan görüntüler eşliğinde torunumla birlikte bir an sessizliğe gömüldük.

“Bu izlediklerin, sadece beş gün önceki bir muharebenin gerçek kaydıydı. O zindana gönderdiğimiz dört yüz kişiden sadece o çatışmada iki yüz asker ve yirmi büyücü kaybettik. Oraya inme emrini veren bendim; hepsinin ölümü benim omuzlarımda.”

Gözlerimi torunuma diktim; bakışlarım soğuk ve tavizsizdi.

“Savaş daha yeni başladı ama ben şimdiden kendimi asla affetmeyeceğim şeyler yaptım, kararlar verdim. Büyükbaban olarak seni uzak tutmak istediğim şey tam olarak buydu.”

Elimle ekranı işaret ettim.

“Savaşta ne kadar büyük bir koz olursan ol, seni güvende ve zarar görmeyeceğin bir yerde tutmak istemem tamamen benim büyükbaban olarak bencilliğimden kaynaklanıyor.”

Tessia gözlerini yere indirdi. “Dede...”

“Tessia. Hiç şüphesiz olağanüstü yetenekli bir büyücüsün. Son iki yıldır aldığın eğitimle bu savaşta hesaba katılması gereken bir güç olurdun. Ancak ne kadar güçlü olursan ol, sen sadece bir kişisin. Tek bir hata, küçücük bir ihmal her şeyi bitirmeye yeter. Bu yüzden şimdiye kadar herhangi bir çatışmaya katılmanı yasaklamıştım. Şimdiye kadar.”

“Şimdiye kadar mı?”

Başını kaldırıp bana baktı. O küçücük yüzüne baka kaldım. Sanki daha bir hafta önce kucağımda oturuyor, ellerini havaya kaldırıp neşeyle “dede” diye cıvıldıyordu.

Odanın arkasına doğru yürürken sordum: “Tessia, katlanmak zorunda kalacağın şeylerin sadece bir kısmını görmüş olmana rağmen, hâlâ bu savaşın bir parçası olmak istiyor musun?”

Torunum ayağa kalktı, yüz ifadesi sertleşmişti. “Evet.”

Raftaki körleşmiş iki eğitim kılıcını aldım ve birini ona fırlattım.

“Öyleyse kararlılığını kanıtla.”

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.