"Bir dakika, bu kılıcı sen mi yaptın?" diye tekrarladım. Şüpheci tavrım her halimden belli oluyordu. Gizemli kılıçla karşılaştığımdan ve üzerindeki usta damgasını gördüğümden beri, bu W.K IV’ün kim olduğunu merak edip durmuştum. Bu baş harflere sahip demirciyi bulma umuduyla Xyrus Akademisi’nin kütüphanesini defalarca aşındırmış, ancak her seferinde karşıma çıkan sayısız kraliyet ismiyle hayal kırıklığına uğramıştım.
"Yabancı bir dilde mi konuşuyorum?" diye cevap verdi Wren kestirip atarak. Gözleri hâlâ Şafak Balladı’nı inceliyordu.
Laf sokmasını görmezden gelerek yaklaşımımı değiştirdim. "Peki, diyelim ki bu kılıcı sen dövdün, Dicathen’de ne arıyordu?"
Şimdiye kadar, kılıcın bu zanaattaki ustalıkları nedeniyle cüce yapımı olduğunu varsaymıştım. Şafak Balladı’nın yaratıcısını hayal ettiğimde, zihnimde hep gür sakallı, kıllı, kaslı kolları olan ve elleri nasır tutmuş, tipik demirci kalıbına uygun, ayı gibi bir adam canlanırdı. Oysa şimdi, elinde kalem tutsa yorulacakmış gibi görünen bu sıska adam, kılıcı kendisinin dövdüğünü iddia ediyordu.
"Şafak Balladı benim deneysel silahlarımdan biriydi; aşağı yukarı bir başarısızlık örneği. Maden toplamak için kıtanıza yaptığım ziyaretlerden birinde, onu Vahşi Topraklar’a fırlatıp attım. Kimsenin onun siyah bir çubuktan fazlası olduğunu anlayamayacağını, hele ki içini açabileceğini hiç sanmıyordum. Bir şekilde senin eline geçmiş olması... İhtimali nedir acaba?" Asura, ben sözünü kesmeden önce gerçekten olasılıkları hesaplamaya başlamıştı.
"Başarısızlık mı? Hayatımda bundan daha iyi işçiliğe ve kaliteye sahip bir kılıç görmedim. Onu başarısız kılan nedir?" diye üsteledim.
"Sözlerin her ne kadar övgü dolu olsa da, benim silahlarımı —ne kadar kalitesiz olurlarsa olsunlar— siz alt ırkların kullandığı ilkel aletlerle kıyaslamak bana hakarettir." Dilini şaklattı. "Bu kılıcı, her duruma uyan bir silah olarak dövmüştüm. Bunun iyi bir fikir olduğunu düşündüğümde sarhoş olmalıyım. Sonuçta sadece keskin bir aletten ibaret kaldı; ne eksik ne fazla." Wren sonunda gözlerini kılıçtan çekip Windsom ile bakıştı. "Ama bu durum işleri ilginçleştiriyor."
Omuz silkip arkama baktığımda Windsom’ın ifadesiz yüzünde bir gülümseme belirdiğini gördüm. "Ben de öyle olacağını düşünmüştüm," dedi Windsom. "Peki, onunla tanıştığına göre ne düşünüyorsun? Yapacak mısın?"
"Neler oluyor?" diye araya girdim, kafam karışmıştı. Asura’nın kılıcını geri alacağından, hatta gururu uğruna onu tamamen yok edeceğinden korkmaya başlamıştım. Yapımcısı onu bir "başarısızlık" olarak görse de, bir daha bu kalitede bir kılıç bulamayacağımdan şüphem yoktu.
"Arthur, seni Wren’e iki şeyi başarman için getirdim. İlki, daha önce de belirttiğim gibi: Yöntemleri alışılmadık olsa da Wren, dövüş sanatının pratik kısmında alışılmadık derecede keskin bir göze sahiptir. İkincisi ise Wren’in senin kendine has dövüş tarzına daha iyi uyacak bir kılıç yapmasını umuyordum."
"Bu doğru mu?" diyerek Wren’e döndüm. "Benim için gerçekten bir kılıç dövecek misin?"
"Ben kılıç dövmem velet. Onları yaratırım. Ve sana eğitim vermeyi sadece Lord Indrath’a bir minnet borcum olduğu için kabul ettim. Onun ricası, bir alt varlık için kılıç yaparak vaktimi boşa harcamamı kapsamaz." Wren, Şafak Balladı’nı kınına soktu. "Bu kılıç şimdilik bende kalacak."
"Şimdilik mi? Yani onu bana geri mi vereceksin?" diye teyit ettim, hâlâ endişeliydim.
"Çocuk, Şafak Balladı sadece keskin bir alet olabilir ama yine de seni seçti. Bu parçamla pek gurur duymuyorum ama onu elinden alacak da değilim," dedi. Asura daha sonra kolunu önüne doğru uzattı ve bir anda yerin altından bir kılıç yükseldi. Kılıcı kabzasından kavrayıp bana fırlattı. "Şimdilik eğitimin için bunu kullanabilirsin. Bunu, kullanıcının hareketlerini ve aldığı darbelerin şiddetini ölçmek için yarattım."
"Ve onu istediğin zaman yerden öylece çağırabiliyor musun?" diye sordum, elimdeki sıradan görünen kısa kılıca bakarken.
"Şimdiye kadar yaptığım onca şey arasından buna mı şaşırdın?" Wren başını salladı ve eliyle işaret etti. "Ejderha tüyünü de bana ver."
"Ne? Neden bunu da istiyorsun?" Bir adım geri çekilerek beyaz tüyü kapatmak için elimi kolumun üzerine koydum.
"Yaptığım her şeyi sorgulamak gibi doğuştan gelen bir dürtün mü var?" diye tersledi kambur asura.
Gönülsüzce beyaz tüyü Wren’e uzattım, bu sırada Sylvie ile bağ kurduktan sonra kalan yara izini kaşıdım. Onu örtecek tüy olmayınca kendimi çıplak kalmış, sanki derim yüzülmüş gibi hissettim.
Wren tüyü ceketinin içine yerleştirdi. "Siz alt varlıkların bizden çok daha fazla uykuya ihtiyacı olduğunu biliyorum, o yüzden biraz dinlen."
"Bekle, geceyi burada, bu çorak kraterin ortasında mı geçireceğiz?" diye etrafıma endişeyle bakındım.
"'Biz' diyen kim? Windsom ve benim halletmemiz gereken işler var. Ayrıca savaşta seni her zaman yumuşacık yataklar beklemeyecek, o yüzden bunu senin iyiliğin için yapıyorum." Windsom bir ışınlanma kapısı açarken asura’nın yüzünde haince bir alaycı gülümseme belirdi.
"Dinlenmeye çalış, Arthur," diye tavsiye verdi Windsom ve ardından kapıdan içeri adımını attı.
Işınlanma çemberini işaretleyen parlayan rünler söndü ve ortalık tekinsiz bir sessizliğe büründü; duyulan tek ses rüzgarın ara sıra gelen uğultusuydu. İçimi çekerek tozlu kıyafetlerimi tekrar giydim ve geçici bir çadır oluşturmak için iki toprak tabakası çıkardım.
Topladığım kum yığınına başımı koyar koymaz uyuyakalmış olmalıydım, çünkü şiddetli bir sarsıntı başımı taş çadıra çarpmama neden olarak beni acıyla uyandırdı. Oluşturduğum bariyeri indirdiğimde, kampımı çevreleyen sayısız golem görüntüsüyle irkildim. Her biri farklı bir silah kuşanmıştı; hepsi silahlarını taş kafalarının üzerine kaldırdı ve tek bir vücut gibi aşağı savurdu.
Vücudum refleksle hareket etti ve içgüdüsel olarak kendimi korumak için topraktan bir kubbe yükselttim. Gürültülü bir kütleme sesiyle kubbe parçalandı ve enkaz üzerime çöktü. Henüz durumun şaşkınlığını üzerimden atamamışken, Wren’in güçlendirilmiş sesi yukarıdan yankılandı.
"Bir savaşın ortasındayken asla tam anlamıyla dinlenemezsin evlat. İdeal olmayan koşullarda etkili bir şekilde dövüşmeye alışmalısın. Şimdi soyun ve savaşa devam et."
"Lanet olası manyak," diye küfrettim. Etrafımdaki golemlerin hareketlerini, dışarı çıkmamı beklediklerini hâlâ duyabiliyordun.
Mana toplayarak iyice yaklaşmalarını bekledim. Ayak sesleri menzile girdiğinde bir Fırtına Gücü büyüsü saldım.
Büyüyü onlara doğrultmak yerine altımdaki zemine hedefledim; böylece hareketlerimi gizlemek için büyük bir kum ve enkaz bulutu oluşturup kendimi parçalanmış kubbe kalıntılarından dışarı fırlattım. Yakındaki golemlerin bazıları zorla geriye itildi, kum görüşlerini engellerken bana manevra yapacak yeterli alanı sağladı.
En yakındaki goleme doğru atıldım ve test kılıcımı tek bir akıcı hareketle savurdum. Wren’in bir savaş ortamını taklit etmek istediğini biliyordum, bu yüzden golemlere gerçek insanlarmış gibi davrandım. Golemin şah damarına bir kesik attım ve beklediğim gibi, yarasından kırmızı bir sıvı fışkırarak yere yığıldı.
Büyük bir balta-mızrak taşıyan başka bir golem arkamdan üzerime atıldı. Silahını bana saplamak için hamle yaptığı sırada, kılıcımla balta-mızrağın ucunu savuşturmak için pozisyon alıp eksenimde döndüm. Ancak vücudum mana ve Sylvia’nın iradesiyle güçlendirilmiş olmasına rağmen, darbenin şiddetiyle dengem bozuldu. Darbenin ivmesini dağıtmak için kendi etrafımda döndüm fakat nefes almaya vaktim kalmadan başka bir golem demir kalkanıyla beni itti.
Sinirlenerek yıldırım kuşanmış bir yumrukla ona vurdum. Metal kalkan paramparça oldu ve golem yere savruldu. Balta-mızraklı golem silahını kafama doğru savururken yana kıvrıldım ama yeterince hızlı değildim.
Namlu havayı yararken ıslık çaldı, ardından saldırıyı bloklamak için araya giren farklı renkteki başka bir golemin demir kalkanına çarparak şiddetle çınladı.
"Savaşta müttefiklerin olacak, Arthur. Mücadelenin ana oyuncularından biri olarak, saldırıya geçip düşmanı yarıp geçmek ya da takımının yanında kalıp onları hayatta tutmak senin tercihin olacak." Wren’i tepede, gökyüzünde süzülen topraktan bir tahtta otururken gördüm.
Savaş devam etti ve golem cesetleri savaş alanının her yerinde üst üste yığılmaya başladı. Bu taş figürlerin yerine insan bedenlerini hayal ettim; Dulun Mahzeni zindanındaki sahneler zihnimde canlanınca hafifçe midem bulandı.
Saatler ilerledikçe, Wren’in beni maruz bıraktığı bu yapay savaş etkisini göstermeye başladı. Bu deneyimin neden bu kadar hayati olduğunu şimdi daha net anlıyordum.
Şimdiye kadar savaşları hep geri saflardan tecrübe etmiş, makro düzeyde farklı senaryolar için stratejiler geliştirmiştim. Şimdiyse bir savaş alanının tam ortasındaydım ve önceki hayatımdaki düellolardan çok farklı etkenler vardı: İnsanın ayağının takılabileceği cesetler ve kopmuş uzuvlar, yerde birikip kaygan göletler oluşturan kanlar... Golemlerin hangi tarafta olduklarını belirten parlak renklerine rağmen, savaşın hararetiyle kazara bir müttefike kılıç sallamak işten bile değildi. Golemlerin akıttığı kırmızı sıvı insan kanına çok benziyordu; hem düşmanların hem de müttefiklerin cesetleri yığılıp o kan benzeri sıvı toprağı lekeledikçe, savaş alanından kısa sürede pis bir koku yayılmaya başladı.
Bu eksantrik asura’ya paye vermekten ne kadar nefret etsem de Wren, ideal bir öğrenme ortamı yaratma konusunda iyi iş çıkarmıştı.
Saatler süren kesintisiz savaş uzadıkça, mana rezervlerimin ne kadar kıymetli olduğunu fark ettim. Mana çekirdeğim orta gümüş seviyesinde olmasına ve Mana Rotasyonu kullanmama rağmen, büyü kullanımımı nasıl tasarruflu hale getireceğimi öğrenmem gerekiyordu. Gösterişli ve uzun menzilli büyüler arka saflardaki büyücülere bırakılmalıydı; benimmanamı kendimi ve etrafımdakileri korumak için harcamam çok daha mantıklıydı.
Çarpışma boyunca Wren, dövüşürken bir köşeye sıkıştırılmamam gerektiği gibi çeşitli taktiksel tavsiyeler haykırıp durdu. Arada sırada, müttefiklerimi acımasızca katleden, alışılmadık derecede güçlü golem gozlemleniyor ve beni hazırlıksız yakalıyordu. Bu yaratıkların savaş alanında estirdiği yıkımı izlerken, Wren’in istese beni tek hamlede öldürebilecek bir golemi kolayca var edebileceğinden emindim.
Sonunda, Wren’in başlarındaki altın taçlar sayesinde ayırt etmeme yardımcı olduğu golem generallerinin sonuncusunu da devirmeyi başardım.
"Tam bir kıyımdı," diye iç çekerek kendimi yere bıraktım. Kabaca uyandırıldığım andan itibaren, yemek yemeye, su içmeye, hatta hacetimi gidermeye bile fırsat bulamadan neredeyse aralıksız bir savaş halindeydim.
Wren, elinin tek bir hareketiyle etraftaki ölü golem kalıntılarını ve sahte kanı temizledikten sonra, akşam yemeğini ateş başında günün eğitimini tartışarak geçirdik. Windsom, dün gece Wren ile gittikleri yerden henüz dönmemişti; bu yüzden hatalarımı, en küçüklerinden hayati risk taşıyanlara kadar yüzüme vurmak için sadece Wren oradaydı.
Wren notlarından okumaya başladı. "Senin tarafındaki toplam kayıp iki yüz yetmiş bir, karşı tarafınki ise beş yüz on iki. Düşman tarafındaki golemlerin seviyesi göz önüne alındığında, pek de etkileyici bir zafer sayılmaz. Kendi adamlarından çok fazla kişinin ölmesine izin verdin, velet."
"Belki de taş gorillere benzedikleri içindir. Hangi takımda oldukları umurumda değil, onlara karşı en ufak bir sempati besleyemiyorum," diye karşılık verdim, Wren’in yemek niyetine verdiği tofu benzeri şeyi ısırırken.
"Bunu aklımda tutacağım. Şimdi uyu. Yarın hiç de kolay olmayacak," dedi Wren, bir yandan notlarını karalamaya devam ederken.
Wren’in sanki kelimeleri bile kısıtlı bir kaynakmış gibi kullandığı o sivri dilli konuşma tarzına artık alışmıştım. Arkamı dönüp kendime yumuşak kumdan derme çatma bir yatak yaptım; tek umudum, bir dahaki sefere bir golem ordusu tarafından uyandırılmamaktı.
İstirahate çekildiğim bu süre zarfında düşüncelerim zihnimde amansızca dolanıyordu. Geçmiş hayatımda dünyanın yönetilme biçiminde pek çok kusur olsa da, her şeyin orada çok daha basit olduğunu itiraf etmeliydim. Neredeyse tüm sorunların çözümü tek bir düelloya bağlı olduğunda, her şey siyah ya da beyazdı. Çok uluslu bir ihtilaf çıkmadığı sürece savaşlar neredeyse hiç yaşanmazdı. Öyle bir durumda bile, can kaybını en aza indirmek için büyük ölçekli muharebeler kontrollü ortamlarda gerçekleştirilirdi. Yaklaşan bu savaşta ise böyle bir lüks olmayacaktı. Hesaba katılması gereken çok fazla gri alan vardı.
Zayiat ne kadar olacaktı? Ölenlerin kaçı masum sivillerden oluşacaktı? Ve amaca giden yol, bu kayıpları ne ölçüde mübah kılacaktı? Dünya'da değer verdiğim kimse yoktu. Ancak bu dünyada, sevdiklerimi "yüce bir amaç" uğruna feda etmeye hazır mıydım? Kuşkusuz hayır.
Ne ara uykuya daldığımı hatırlamıyordum ama zaten son zamanlarda bu durum alışkanlık haline gelmişti. Şaşırtıcı bir şekilde, geceyi güzelce dinlenerek geçirebildim. Uyandığımda, uzun süren savaşın etkisiyle kol ve bacaklarım sızlıyordu. Görünürde hiç golem yoktu ama bu durum beni rahatlatmaktan ziyade daha çok şüphelendiriyordu.
Derken, arkamdan gelen kan dondurucu bir çığlık aniden dönmeme sebep oldu. Gördüğüm manzara beni hem şaşkına çevirdi hem de dehşet içinde bıraktı.
Sabah güneşinde tehditkar bir şekilde parlayan iki siyah boynuzuyla, bir Vritra klanı asurası tam yirmi adım ötemde duruyordu. Boynundan aşağısı siyah plakalı zırhla kaplı bu insan formundaki basilisk, dişli ağzını zafer sarhoşu bir sırıtışla aralayarak sivri dişlerini sergiledi. Pençelerinin arasındaysa burada görmeyi asla beklemediğim biri vardı.
Vritra’nın tutsağından kopan yürek parçalayıcı bir çığlıkla birlikte, dudaklarımdan dökülen kelimeler boğazımda düğümlendi.
"Tess?"
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.