Darvus, Stannard ile yer değiştir.
Kılıcımı savurarak rüzgardan bir kavis oluşturdum ve beni gafil avlamaya çalışan, iki ayağı üzerinde duran kuduz bir köpeğe benzeyen şu baş belası zırhlı canavarlardan birini, yani bir gnolü geriye savurdum.
Darvus ezilmiş miğferinin altından dişlerini göstererek güldü. "Dikkat et lider! Eğer sana bir şey olursa deden hepimizi çiğ çiğ yer."
Diğer taraftan saldıran bir büyücünün baltasını savuştururken burnumdan soludum. "Hadi oradan. Senin o kıymetli kıçını kaç kere kurtardığımı sayayım mı ister misin?"
Caria dikenli bir gürgüzden kıvrakça sıyrılıp sivri dişli bir orkun çenesine aparkat indirirken alaycı bir tavırla araya girdi. "Kazanamayacağın bir savaşa girme Darvus!"
Darvus iki küçük baltasını havada döndürüp yakındaki bir gnole fırlatırken, "Stannard, sürünün liderini bulabildin mi henüz? Bu gnoller dur durak bilmeden her yerden fışkırıyor," diye seslendi.
Arkamızdaki sarı saçlı büyücü, "Henüz değil!" diye bağırdı.
Darvus sırtındaki iki büyük savaş baltasını çözüp iri yarı bir orkun kafasını uçururken fikrini belirtti. "Hey lider, bence geri çekilmeliyiz. Çok kalabalıklar, kendimizi yıpratmadan sadece bizim ekibin bunun üstesinden gelmesi zor."
"Haklısın. Bu sadece bir keşif görevi olmalıydı, topyekun bir çatışma değil. Kampa geri çekiliyoruz. Peşimizden gelen döküntüleri gerideki büyücüler halleder." Kızgın kılıcımı zırhlı gnolün göğüs zırhındaki boşluktan içeri sapladım. Canavarın kuduz köpekleri andıran yüzü acıyla büküldü ve oracıkta yere yığıldı.
Darvus baltasının küt tarafıyla bir gnolün göğüs kafesini göçürürken söylendi. "Şu arkada durup dedikodu yaparken büyü sallayan asa sallayıcılar yine çok şanslı."
Stannard gücenmiş bir tavırla, "Hey! Bu yaptığın aşağılama!" diye çıkıştı.
Ekiptekilerin laf dalaşına kulak asmadan geriye doğru sıçradım ve Stannard'ın yanında pozisyon aldım. "Stannard, onları burada oyalayacağım. Elinden geleni ardına koyma, tamam mı?"
Başını sallayarak onayladı. "Anlaşıldı. Darvus, Caria, yoldan çekilseniz iyi olur!"
Kılıcımı kınına soktuktan sonra büyümü güçlendirmek için canavar irademin ilk aşamasını serbest bıraktım. Ellerimi yere dayayarak fısıldadım. "Sarmaşık Hapishanesi."
Yerden fışkıran sarmaşık dalgaları, mağaranın uzak ucundaki açıklıktan gelen hem iri orkları hem de gnolleri sıkıca sardı.
Stannard dar bir arbalete benzeyen düzeneğini, şimdi yere çakılıp kalmış canavar sürüsüne doğrulttu. Küçük küre şeklindeki nesneyi mekanizmanın ucuna yerleştirirken açık mavi gözleri konsantrasyonla kısıldı.
Doğru anı beklerken ucundaki taş parlak bir kırmızıyla ışıldadı. Darvus ve Caria ateş hattından çekilir çekilmez Stannard saldırısını serbest bıraktı. İtici Patlama. Arbaletten ziyade bir topu andıran silahın ucundan fışkıran alevli patlama, ufak tefek büyücüyü neredeyse geriye doğru uçuracaktı.
Önümüzdeki manzarayı hepimiz kasvetli gözlerle izledik; ilk ork ve gnol dalgası kibrit çöpleri gibi yanarak arkadaki yoldaşlarını bir alev duvarının ardına hapsetti.
Darvus gözlerini birkaç metre ötedeki harlı ateşe dikmiş halde, "Yine kendi hazırladığın yeni bir büyü mü?" diye sordu.
Stannard silahını omzuna asarken, "Evet," diye yanıtladı. "Ama geri tepmesi biraz can yakıyor."
Caria eldivenli parmağını ona doğru salladı. "İşte bu yüzden benimle daha çok idman yapman gerektiğini söyleyip duruyorum."
Stannard anında savunmaya geçti. "Ben de sana diyorum ki, senin gibi vahşi bir ufaklıkla hayatta idman yapmam. O gün hakkında hâlâ kabuslar görüyorum."
Araya girdim. "Çocuklar, laf dalaşını diğer ekiplerin yanına dönene kadar erteleyelim. Bu ateş onları çok uzun süre tutamaz." Bunun üzerine peşimizden gelen bir canavar olmadığından emin olarak girdiğimiz dar koridora doğru yöneldik.
Kısa bir süre sonra ana üssün varlığını işaret eden, o dalgalanan mor ışığı gördük; burası son birkaç aydır evim dediğim yerdi.
Darvus dudaklarını yalayarak, "Akşam yemeğinde ne hazırladıklarını merak ediyorum," diye mırıldandı.
Stannard dert yandı. "Her seferinde aynı lapa geliyor ama ısrarla buna yemek demeye devam ediyorlar. Yemin ederim aşçılar kimse ikinci tabağı istemesin diye bilerek en iğrenç şekilde yapıyor."
Darvus gözleri parlayarak sordu. "Çok sevdiğimiz, takdir ettiğimiz ve tesadüfen bir prenses olan liderimizin, kıymetli takım arkadaşlarına gerçek bir yemek ayarlama şansı var mı acaba?"
Caria yanımda yüzünü buruşturdu. "Öğğ! Eğer ricada bulunacaksan, bunu yaparken yüzünü kapatsan çok daha iyi olur."
Darvus çenesini dikti. "Güzelim diye benden nefret etme ufaklık." Bakımsız görünümüne ve şişkin egosuna rağmen, köşeli ve sert hatlarıyla objektif olarak yakışıklı sayılabilecek bir yüzü vardı.
Caria öfkeyle karşı çıktı. "Ben kısa değilim, çıtıpıtıyım. Hem ben tatlıyım da. Değil mi Tessia?" Bana doğru dönüp koluma girdi.
Darvus sırıttı. "Hadi oradan be. Burada çıtı pıtı biri varsa o da Stannard. Rahatlıkla on yaşında bir çocuk gibi görünebilir. Sen ise sadece kısa ve vurdumduymazsın."
Stannard kırılmış bir sesle, "Beni bu kavganıza dahil etmenize gerçekten gerek var mıydı?" dedi. Boyu konusunda her zaman hassastı ve birinin ona kısa ya da ufak demesinden hiç hoşlanmazdı.
Kampa giden demir duvara ulaştığımızda bıkkınlıkla iç çektim. "Çocuklar! Güzel, tatlı ya da yakışıklı olmamız kimin umurunda? Bir zindandayız, her yerimiz kan, ter ve pislik içinde. Burada çekici görünmeye gerçekten gerek var mı?"
Caria dudak bükerek konuştu. "Gerçek bir güzellikle kutsanmış birinden beklenecek bir söz. Normal kızların bir erkek bulmak için ne kadar zorlandığını asla anlayamazsın."
Başımı sallayarak geçiştirdim. "Kes şunu. Ne gerçek güzelliği?"
Darvus araya girdi. "Doğru söylüyor. Komutan Virion'un kıymetli torunu olmasaydın ve beni kolayca pataklayabilecek güçte olmasaydın, sana çoktan yazılmıştım."
"Eğer çeneni kapamazsan, seni yine pataklayabilirim," diye tersledim.
Darvus abartılı bir iç çekişle, "Heyhat, bizim aşkımız imkansız. Ben kadınların daha cilveli ve eğlenceli olanlarını tercih ederim," dedi.
Caria ile aynı anda, "Öğğ," dedik.
Mana ile güçlendirilmiş demir duvara vurduk ve ortasındaki küçük mazgal açıldı. Bir çift keskin göz bizi bir an süzdü.
Bakışları bana döndüğünde gözleri hayretle açıldı. "Prenses Tessia!"
Tavana monte edilmiş fenerden yayılan o titrek mor ışığa bakarak, "Evet. Şimdi lütfen kapıyı açın," diye yanıt verdim.
Metal mazgal kapandı ve mor ışık kırmızıya dönerek bizi geride durmamız konusunda uyardı.
Karanlık duvar tam ortasından ikiye ayrıldı. Kapılar bizim geçebileceğimiz kadar açılırken dar mağara duvarlarında metalin taşa sürtünme sesi yankılandı.
İçeriye tek sıra halinde girdiğimizde, toprak ocaklardan yükselen ateşin sıcaklığı ve ne olduğu belirsiz şifalı otlar ile etin kokusu bizi karşıladı. İçinde bulunduğumuz dar koridor, yukarılarda doğal bir kubbe gibi yükselen devasa bir mağaraya açılıyordu. Tavana yakın yerlerde duvarlara büyük delikler oyulmuştu; buralarda mevzilenmiş okçular ve büyücüler her an saldırmaya hazır bekliyordu.
Yüzden fazla asker ve büyücünün kamp kurduğu bu devasa mağarayı aydınlatmak için duvarlara yapay ışık küreleri dizilmişti. Mağaranın bir kenarından gürüldeyerek akan yeraltı deresi, buradaki tüm askerler için taze su sağlıyordu.
Kapıdaki nöbetçi eğilerek, "Hoş geldiniz, Prenses," dedi. Hafifçe başımı sallayarak onu geçiştirdim. Kendi küçük kamp alanımıza doğru ilerlerken ekip arkadaşlarım beni yakından takip ediyordu. Vardığımızda doğrudan Caria ile paylaştığım çadıra girip temiz giysilerimi ve bir havlu aldım.
Çadırın perdesini araladığımda Darvus'un ateş yakmaya çalıştığını, Caria'nın ise Stannard'ın arbalete benzeyen silahını söküp temizlemesini izlediğini gördüm. Son üç ayda dördümüzün ne kadar yol kat ettiğini düşününce gülümsedim.
Dedemin savaşa gitmem için verdiği onayın hemen ardından bu grupla tanışmıştım. Clarell Hanesi'nin dördüncü oğlu olan Darvus; tembel, şımarık ve kibirli bir herifti ama aynı zamanda mana kontrolünde olağanüstü yetenekli bir harika çocuktu ve refleksleri de buna son derece uygundu.
Darvus hakkında aldığım görev raporu oldukça ilgi çekiciydi. Clarell ailesi, kendilerine has ve gizli balta kullanma teknikleriyle tanınan, yüzyıllardır saygın bir aileydi. Kaytarıp idmanları asma geçmişine rağmen, bu dağınık saçlı Darvus, abilerinin hepsinden çok daha iyi bir baltacı ve dövüşçüydü. Oğlunun her şeye karşı bu lakayıt tavrından bıkıp usanan babası, sarı çekirdek aşamasına gelir gelmez onu savaşa göndermişti.
Başlangıçta her şey tam bir kabustu; Darvus bana bir bakış fırlatıp ayak bağı olacağıma karar vermiş ve beni tepeden tırnağa küçümsemişti. Bir düelloda onu yenmek için canavar irademi kullanmak zorunda kaldıktan sonra bile beni lider olarak kabul etmemiş ve kafasına göre davranmıştı. Gerçekten önemsediği sadece iki şey vardı: kızlara kur yapmak ve çocukluk arkadaşı Caria'ya göz kulak olmak.
Caria kıs kıs gülerek sordu. "Tessia? Ne yapıyorsun orada? Kafanı çadırdan öylece uzatmışken çok komik görünüyorsun."
Biraz utanarak, "Yola çıkıyordum tam. Bir banyo yapacağım," diye cevap verdim.
Darvus ateşin yanına uzanmış bir halde tembelce seslendi. "Çok gecikme Prenses. Unutma, burası bir askeri kamp, kaplıca değil."
Giysilerimi ve havlumu omzuma atarken, "Kaplıca olmayabilir ama temizlenmenin hiçbir zararı yok. Sen de arada bir denemelisin," diye lafı gediğine koydum.
Caria, Darvus'un başını yasladığı koluna bir tekme savurarak kafasının sert taş zemine çarpmasına neden oldu. "Şu aptalca laf sokmalarını keser misin artık?"
Darvus başının yan tarafını ovarak feryat etti. "Ah! Her seferinde şiddete başvurmasak olmaz mı, seni hırçın küçük fare?"
Stannard oturduğu yerden kıkırdayarak silahını kenara koydu. "Bunu kendin kaşındın. Darvus, topladığımız canavar çekirdeklerini nereye koydun?"
Tembelce mırıldanarak çadırlarının yanındaki çantayı işaret etti. "Şurada."
Dereye doğru ilerlerken başımı omzumun üzerinden çevirip baktığımda, Caria'nın çocukluk arkadaşının başını okşadığını ve bir zarar görmediğinden emin olmaya çalıştığını gördüm. Acaba Darvus'a aşkını itiraf edecek cesareti ne zaman toplayacaktı?
Caria Rede en az Darvus kadar dikbaşlı, hatta belki ondan da beterdi; ama yine de içinde büyüdüğü o acımasız dünyaya rağmen hayat dolu, neşeli bir kızdı. Rede ailesi nesiller boyu Clarell hanedanına hizmet etmişti. Caria’nın annesi erkek çocuk doğuramayınca, kızların en büyüğü olan Caria bir erkek gibi yetiştirilmiş, eldiven şeklindeki benzersiz bir eser ile dövüşmek üzere eğitilmişti. Bu eldivenler etkinleştirildiğinde kademe kademe büyüyor, omuzlarına kadar uzanan çelik zırh kolluklara dönüşüyordu. Nihayetinde de Clarell ailesinin bir ferdini, yani Darvus’u korumakla görevlendirilmişti.
Görünüşte on üç yaşında bir çocuk gibi dursa da benden birkaç yaş büyük olan bu kız, ekibimizi bir arada tutan yegane çimentoydu. Caria son derece şen şakrak, çevresine karşı duyarlı biriydi ve Darvus’u dizginlemekte üstüne yoktu. Tanışmamızın üzerinden bir ay kadar geçtikten sonra bana içini dökmüş, o sapık ve tembel çocukluk arkadaşına sırılsıklam aşık olduğunu itiraf etmişti. İlk duyduğumda şoke olmuştum elbet ama kendisini sadece korunması gereken küçük bir kız çocuğu olarak gören bir oğlana karşı hisler besleyen biri olarak, onunla empati kurmam hiç de zor olmamıştı.
Gruptaki ara buluculuk rolünün yanı sıra, asıl savaş meydanında devleşiyordu. Zindan köşelerinde üç aydan fazla süredir çarpışıyor olmamıza rağmen, Caria kadar çevik, kıvrak ve esnek birini henüz görmemiştim.
Derenin kenarına büyüyle kurulmuş bölmelerden birine girip kirli kıyafetlerimi çıkardım. Son savaşta aldığım sıyrıkları ve morlukları acıtmamaya özen gösteriyordum. Kapalı alanın uç kısmından akan derenin buz gibi suyuna kendimi bıraktığımda ürperdim, yanımda getirdiğim temizleyici otla aceleyle keselendim. Suyun dondurucu soğuğuyla baş edebilmek için sürekli hareket etmek zorundaydım. Kendimi ve savaştığım kıyafetlerimi yıkadıktan sonra kurulandım, havluyu başıma sarılı bırakarak temiz kıyafetlerimi giydim.
Kamp alanına döndüğümde, o işkence gibi banyonun ardından iliklerime kadar işleyen soğuğu atmak için ateşin dibine sokuldum. Darvus ortalıkta görünmüyordu; büyük ihtimalle ana üssü korumakla görevli kadın büyücülerden birine kur yapmaya gitmişti. Caria’nın çadırda eşyalarını karıştırırken dışarıda kalan kalçasını görebiliyordum, ateşin başında sadece Stannard ve ben kalmıştık.
“Sen de bir yıkansan iyi olur. Yaralarının mikrop kapmasını istemezsin,” diye tavsiyede bulundum, her yerimin eşit şekilde ısınması için sırtımı ateşe dönerek.
“Öğğ. İnan canavarlarla savaşmak, şu neredeyse donmuş derede banyo yapmaktan daha az acı vericidir.” Stannard yüzünü ekşitti. “Yine de yıkanmam gerek herhalde. Önce şu canavar çekirdeği ile işimi bitireyim.”
Gnollardan birinden söktüğümüz canavar çekirdeğini iki elinin arasında sıkıca tutup üzerine bir büyü mırıldanan sarışın oğlanı izledim.
Ekibimizin son üyesi olan Stannard Berwick, seçmeler sırasında derin bir iz bırakmıştı. Büyükbabama Profesör Gideon tarafından takdim edilmişti. Caria’dan daha büyük durmayan o narin yapılı çocuk eğitim alanına adım attığında, üçümüzün de kafasında soru işaretleri oluşmuştu. O zamanlar koyu sarı aşamada bir büyücüydü, ateş ve rüzgar elementlerine yatkınlığı vardı. Buraya kadar her şey çok güzeldi ancak Stannard’ın mana çekirdeğinde bir sorun vardı; sarı çekirdeğe sahip bir büyücünün normalde depolayabileceği miktar kadar mana barındıramıyordu.
Durumundan ötürü, ilk başlarda Stannard’ı arka safta, Darvus’un deyimiyle şu asa sallayanların arasında tutmanın daha iyi olacağını düşünmüştüm. Fakat Gideon, bu çocuğun ön saflarda çok faydalı bir takım arkadaşı olacağına dair güvence vermişti. Sonradan anlaşıldı ki Stannard son derece sıra dışı bir aykırıydı.
Gerçek büyüleri bir şekilde canavar çekirdeklerine kaydedebilmek gibi eşsiz bir yeteneği vardı. Ancak hazırlanan büyüyü sadece kendisi etkinleştirebiliyordu; aksi takdirde hepimiz ceplerimizde içi büyü dolu canavar çekirdekleriyle geziyor olurduk.
Darvus’un kampa doğru yürüdüğünü görünce arkasından seslendim. “Şu gelen Clarell Hanedanı’nın şanlı oğlu mu yoksa? Soğuk yatağına yine tek başına mı dönüyor?”
“Ah, el bebek gül bebek büyütülmüş elf prensesimiz laf sokma konusunda kendini geliştiriyor,” diye homurdandı. “Yalnız dönmemin sebebi beceriksizliğim değil. Sadece bana layık bir kız yoktu orada.”
“Benim aklıma biri geliyor aslında,” diyerek iç geçirdim, çadırın içindeki Caria’ya doğru bakmamaya özen göstererek.
Darvus dişlerini göstererek güldü. “Kusura bakma Prenses. Pek benim tarzım değilsin.”
Başımı iki yana salladım. “Boş ver, seni aptal.”
Caria tam o an kucağında kurutulmuş meyve ve etlerle çadırdan çıktı. “Sonunda bunları nereye sakladığımı buldum!”
Darvus yiyecekleri görünce heyecanla nefesi kesildi. “Bunları neden sakladın ki?”
Stannard, üzerine büyü işlemeyi yeni bitirdiği canavar çekirdeğini kenara koyarken lafa girdi. “Bizim şu pek yakışıklı, pek havalı takım arkadaşımız hepsini tek nefeste midesine indirmesin diye.”
“Sırf o mu?” diye inledi Darvus.
Caria hepimize birer parça kurutulmuş et uzatırken gülüştük. Tuzlu ve çiğnemesi zor eti ısırırken arkamdan tanıdık bir ses yükseldi. “Prenses!”
Arkamı döndüğümde, bu beklenmedik sürpriz karşısında yüzümde kocaman bir tebessüm belirdi.
“Helen?”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.