Karanlığın Sınırında

Art’ın babasının bir zamanlar liderlik ettiği Çift Boynuz grubunun lideri Helen Shard’ın o tanıdık yüzünü görünce heyecanla el salladım. Sonra arkasındaki diğer Çift Boynuz üyelerini fark ettim. “Herkese merhaba!”

Helen’a sıkıca sarıldıktan sonra partinin geri kalanıyla selamlaştım.

“Çocuklar, sizi Çift Boynuz grubundan Helen Shard, Durden Walker, Jasmine Flamesworth, Adam Krensh ve Angela Rose ile tanıştırayım. Size onlardan bahsetmiştim, hatırladınız mı?” Sırayla işaret ederek kendi takım arkadaşlarımı tanıttım. “Bunlar da Caria Rede, Darvus Clarell ve Stannard Berwick.”

“Sizinle tanışmak bir şeref, hanımefendi.” Darvus, Çift Boynuz’un büyücüsü Angela ile el sıkışmak için hemen öne atıldı. “Bendeniz Darvus Clarell, Darius Clarell’in dördüncü oğluyum. Gözlerimin pasını sildiniz, bunu söylemeden geçemeyeceğim.”

Caria fısıldayarak, “Öğğ, hiç şaşmaz zaten,” dedi. “Hemen gözü iri göğüslü olana kaydı.”

Helen, dikkatimi Darvus ve maskaralıklarından uzaklaştırarak, “Ne kadardır buradasınız, Prenses?” diye sordu.

“Sanırım yaklaşık üç aydır buradayız,” diye cevap verdim. “Lütfen bana sadece Tessia deyin.”

Hafifçe gülerek, “Kusura bakma. Daha önce sadece birkaç kez ve çok kısa sürelerle karşılaşmıştık, kabalık etmek istemedim,” dedi.

Angela’ya kur yapmaya çalışan Stannard ve Darvus’u görmezden gelip Helen’ın adımlarına ayak uydurarak, “Yeni mi geldiniz?” diye sordum. Çatırdayarak yanan ateşimizin yanındaki boş yeri gösterip oturmasını işaret ettim.

“Bu öğleden sonra geldik. Yaklaşık dört aydır Duvar’daydık ama partimizi keşif işlerine yardım etmemiz için buraya gönderdiler,” dedi.

Savaşın Sapin’in daha kalabalık bölgelerine sıçramasını önlemek için Büyük Dağlar boyunca inşa edilen kaleler zincirine herkes Duvar diyordu. Alacrya güçlerinin batı kıyısından istilaya başlayabileceğini bilsem de büyükbabam, batan gemiden haberi olan herkese, gerekli hazırlıklar tamamlanana kadar bunu bir sır olarak saklamalarını kesin bir dille tembihlemişti.

Neyse ki son birkaç aydır cücelerle iletişim iyi gidiyordu; ihtiyaç halinde insanların ve elflerin kendi yeraltı krallıklarına sığınmalarına izin vermeyi kabul etmişlerdi. Tabii ki hiçbirimiz işlerin o raddeye gelmesini istemiyorduk; özellikle de elfler, çünkü Darv ve Elenoir krallıkları arasındaki mesafe yüzünden tek ulaşım yolu ışınlanmaktı. Şimdilik, Elenoir’ın güney yarısındaki kabilelerin birçoğu Elshire Ormanı ve Büyük Dağlar üzerinden Sapin’in merkezi şehirlerinin yakınlarına göç etmişti. Şu anki plan, olabildiğince çok sivili batı kıyısından ve Canavar Diyarı’ndan uzaklaştırmaktı.

Asıl savaş bölgesini merak ederek, “Duvar’da savaşmak nasıl bir şey Helen?” diye sordum. “Gerçekten Alacryalı büyücülerle savaştınız mı?”

“Evet,” dedi kasvetli bir sesle. “Alacrya güçleri gerçekten güçlü. Duvar’da sadece Alacryalı askerlerle değil, bir şekilde kontrolleri altına almayı başardıkları mana canavarlarıyla da savaşmak zorunda kalıyoruz.”

“Anlıyorum.” Kendi kılıcıma baktım; savaşa katıldığımdan beri girdiğim tek mücadelelerin zindanlarda vahşice saldıran mana canavarlarına karşı olması beni huzursuz ediyordu.

Yüzümdeki ifadeyi fark eden Helen, “Ama burada dönen savaşlar da en az oradakiler kadar önemli, hatta belki daha bile önemli, inan bana,” diye ekledi. “Burada ne kadar çok mana canavarı öldürürsek, yeryüzüne o kadar az canavar çıkar. Üstelik bir mutant bulup öldürürsek, Alacrya güçleri yüzlerce kuklasını tek seferde kaybetmiş oluyor.”

Sessizce başımı salladım. Buradaki savaşı kazanmanın genel gidişat için ne kadar hayati olduğunu biliyordum. Burada toplanan askerlerin asıl görevi, zindanın derinliklerindeki mutantları bulmaktı. Alacryalılar tarafından kontrol edilen bu mutant mana canavarları, genellikle kendi zindanlarının liderleri olurdu. Düşman, bu mutantlar aracılığıyla ona hizmet eden yüzlerce mana canavarını kontrol edebiliyordu. Bu mutantlar var olduğu sürece, kendi türlerinden diğer mana canavarları da onların peşinden gidecek ve Alacrya askerlerinin yanında savaşacaktı.

Çeşitli zindanların derinliklerinde, mutantları henüz büyük bir mana canavarı ordusu toplayıp Duvar’a doğru harekete geçmeden bulup öldürmeye çalışan düzinelerce manga vardı.

Konuşmamıza kulak misafiri olan Durden adındaki iri yarı adam söze girdi. “Burada saklanan mutantın S-sınıfı bir mana canavarı olduğu söylendiği için büyükbaban buraya daha fazla büyücü gönderdi, biz de bu yüzden buradayız.” Bunu zaten biliyordum elbette; normalde tek bir zindanın içinde bu kadar çok asker bulunmazdı.

Darvus, kolunu Angela’nın arkasından yavaşça uzatarak, “Bunun için Tanrı’ya şükürler olsun. Ve böyle güzel bir meleği kollarıma gönderdiği için sevgili büyükbabana da minnettarım,” diye ekledi.

Angela, Darvus’u sanki sevimli bir evcil hayvandan fazlası değilmiş gibi görerek sadece kıkırdadı. Caria ise Darvus’un kafasının arkasına bir tane patlatıp onu güvenli bir mesafeye sürükledi.

Angela’nın kendisini bir çocukmuş gibi sevip kafasını okşamasından utanmış görünen Stannard, Durden’ın yanına geçti. Yüzünü asarak elindeki silahıyla oynamaya başladı.

Yeniden Çift Boynuz’un liderine döndüm. “Bana Duvar’daki savaşlardan biraz daha bahset Helen.”

Adam Krensh lafa karışarak, “Bak hele, Prenses,” diye tükürürcesine konuştu. “Duvar’daki savaşlar, dadının o süslü cibinlikli yatağında sana okuduğu masallara benzemez. Bu bir savaş! İki taraftan da insanlar ölüyor.”

Adam’ın kızıl saçları, etrafında toplandığımız kor gibi yanan ateşi andırıyordu ve bana sanki bir okul çocuğunu azarlarmış gibi ters ters bakıyordu. Tam bir şeyler söylemek üzereydim ki Durden aramıza girdi. “Adam’ın dediklerini kafana takma. Eğer onun her dediğini ciddiye alsaydık, onu uykusunda çoktan öldürmüş olurduk, hem de defalarca.”

Ayağa kalktığımın farkına bile varmamıştım ama Durden’ın araya girmesi ve Adam’ı boş vermemi söyleyen sözleri öfkemi dindirerek patlamamı engelledi. Tekrar yerime oturdum ama hâlâ o sıska, kızıl kafaya dik dik bakıyordum. Arthur, Çift Boynuz’u anlatırken Adam’ın nasıl biri olduğundan bahsetmişti ama durumun bu kadar çekilmez olduğunu tahmin etmemiştim.

Helen, bana konuşurken takındığı tavırdan tamamen sıyrılarak şaşırtıcı derecede otoriter bir ses tonuyla, “Adam, boş bir ateş yeri bul ve çadırlarımızı kur,” diye emretti. “Angela, sen de gidip ona yardım eder misin?”

Angela neşeyle asker selamı verip homurdanan Adam’ı kampımızdan uzaklaştırdı. Geriye sadece Helen, Durden ve geldiklerinden beri çıtı çıkmayan Jasmine kalmıştı.

Helen içini çekerek, “Dil niyetine kullandığı o bozuk kas yığınından çıkan laflar her ne kadar kaba olsa da, Adam bunları sadece senin bilmeni istemediği için söyledi,” dedi. “Sen burada canavarlarla savaşıyorsun ama Alacrya askerleri buradaki tüm mana canavarlarından çok daha canavarca. En azından burada savaştığın yaratıklar hayatta kalmak için, içgüdüleriyle dövüşüyor. Öldürmek için savaşıyorlar ve bu bir bakıma merhamet sayılır.”

Stannard, “Bununla ne demek istiyorsun?” diye sordu.

Helen’ın yüzünde kararsız bir ifade belirdi; söyleyeceği şeyi nasıl yumuşatacağını düşündüğünü görebiliyordum. Tam o sırada Jasmine öne çıkıp onun yerine cevap verdi.

“Savaşta en önemli şey bilgidir,” dedi düz bir sesle. “İki taraf da birbirinden bilgi koparmaya çalışıyor. Bu da kaçırmak… işkence etmek demek.”

Bir an hepimiz sessizliğe gömüldük, Darvus’un her zamanki umursamaz ifadesi bile ciddileşti.

Jasmine, anlattığı dehşete rağmen yüzü mermer gibi donuk bir şekilde devam etti. “Buradaki savaşlar siyah ve beyaz gibidir; canavarlar kötüdür, siz ise iyi. Ama diğer insanlarla; konuşabilen, acıyla çığlık atan ve merhamet dileyen elflerle ve cücelerle savaştığınızda işler grileşir. Neyin doğru neyin yanlış olduğunu ayırt etmek zorlaşır.”

Az önceki neşeli buluşma havası tamamen dağılmış, yerini gergin bir sessizliğe bırakmıştı. Takım arkadaşlarımla bakıştık.

Birden gelen yüksek gürültüler, hepimizin başını zindanın derinliklerine açılan demir kapılı girişlerden birine çevirmesine neden oldu.

“Lütfen, çabuk, açın kapıyı!” Kapılardan birinin arkasından boğuk bir ses yükseldi. O girişten sorumlu nöbetçi adamın kimliğini hemen kontrol edip sürgüyü çekti ve kapıyı ardına kadar açtı.

Koca mağara bir anda ölüm sessizliğine büründü. İster görevli olsun ister seferden dönüp dinlenen, oradaki herkes ayağa kalktı; eller silahlara gitti, gözler girişe kilitlendi.

İki ağır kapı iki yana açılırken, arkada bağıran adam kendini içeri atıp yere yığıldı. Bilincini kaybetmiş gibi görünüyordu.

Helen, yayı hazır, boş eli titremekte olan ok kılıfındayken sordu. “Bu sık sık olur mu?”

Elim kılıcımın kabzasında, “Hayır, olmaz,” diye yanıtladım.

Nöbetçi, kapıları kapatmadan önce keşifçiyi hemen içeri çekti.

Kanlar içindeki keşifçiyi omuzlarına alan nöbetçi, “Bana bir şifacı bulun!” diye kükredi. Burada hiç yayıcı görevlendirilmemişti; çoğu Duvar’da yaralıları iyileştiriyordu. Yine de tıbbi müdahale konusunda becerikli birkaç kişi her zaman hazır bekletilirdi.

Stannard bana bakarak, “Gidip ne olduğuna bakmak ister misin?” dedi.

Helen olup biteni görebilmek için boynunu uzatarak, “İçeri girmeye yetkimiz var mı?” diye sordu.

Darvus ne olduğunu öğrenmek için sabırsızlanarak omuz silkti. “Prenses olmak da bir nevi yetki sayılır, değil mi?”

Ayağa kalktım. “Ama herkes gelemez.”

Helen ve Stannard benimle gelmek için gönüllü oldular. Girişlerin tam karşısında, yeryüzüne çıkan çıkışa en yakın yerdeki beyaz gölgelikli çadıra vardığımızda, iki nöbetçi bizi durdurmaya yeltendi ama sonra kim olduğumu fark ettiler.

Zırhlı nöbetçilerin biraz daha iri yarı olanı beni daha iyi görebilmek için başını eğerek, “Prenses. Sizi buraya getiren nedir? Yaralandınız mı?” diye sordu.

Ciddi bir ifadeyle yalan söyleyerek, “Hayır. Az önce gelen keşifçiyi tanıyorum ve onun için endişelendim. Geçmemize izin verir misiniz?” dedim.

İki nöbetçi kararsızca bakıştıktan sonra kapı vazifesi gören brandayı kenara çektiler.

İçeride çok daha büyük bir patırtı kopmasını bekliyordum, özellikle de keşifçinin o sarsıcı gelişinden sonra; fakat çadırda başka hiçbir hasta yoktu. Şifacı, yardımcısı ve sefer liderimiz, yatakta baygın yatan keşifçinin başında duruyorlardı.

İçeri girdiğimizde, geniş göğüslü bir güçlendirici olan sefer lideri Drogo Lambert ve yardımcısı oturdukları yerden kalktılar.

Prenses? Ne oldu? Yaralandınız mı? Drogo’nun yüzündeki endişe her halinden okunuyordu. Stannard’a baktı, ardından bizimle gelen kişiyi görünce gözleri parladı. Helen Shard?

Seni görmek güzel Drogo. Yoksa lider mi demeliyim? Helen öne çıkıp zırhı kaslarını korumaktan ziyade adeta onları zapt etmek için tasarlanmış gibi duran bu devasa adamın elini sıktı.

Lütfen, benim yerimi almaya fazlasıyla layıksın. Adamın gülümsemesi solarken bize endişeyle baktı. Ee, sizi buraya getiren nedir? Her şey yolunda mı?

Başımı salladım. Endişelenmeyin lider, her şey yolunda.

Bizim prenses, şu uyuyan güzelin getirdiği haberleri merak ediyor herhalde, haksız mıyım? Lafı ortaya atan kişi, beli bükülmüş, yüzü doğuştan asık şifacı yaşlı kadındı.

Sizden de hiçbir şey kaçmıyor, kıdemli Albreda, dedim mahcup bir tebessümle.

Peh! Bu döküntü tedavi merkezi senin gözüne dedikodu yuvası gibi mi görünüyor? Kadın homurdanarak arkasındaki şifalı otlar ve bitkilerle dolu rafa döndü, ortalığı toplamaya koyuldu.

Elbette hayır, diyerek araya girdi Helen. Fakat ben ve ekibim buraya mutant haline gelen S-sınıfı canavarı bulmaya yardım etmek için getirildik. Duvar’daki üstlerime de düzenli aralıklarla rapor göndermem gerekiyor. Neler olup bittiğini öğrenmenin en hızlı yolunun bu adamla konuşmak olduğunu düşündüm. Eliyle baygın yatan keşifçiyi işaret etti.

Haklısın ama ne yazık ki ondan herhangi bir cevap alabilmemiz biraz zaman alacak gibi, diye homurdandı Drogo.

Stannard adama dikkatlice yaklaştı. Ona ne olmuş?

Susuz kalmış ve aşırı bitkin düşmüş. Henüz bir yarasını bulamadım ama çocuk bir iki gündür hiçbir şey yiyip içmemiş gibi görünüyor. Ayaklarının haline bakılırsa da epey bir süredir durmaksızın koşuyormuş. Kıdemli Albreda çarşafı kaldırıp keşifçinin soyulmuş, kanlar içindeki ayaklarını gösterdi; ardından hızlı ama titiz bir şekilde yaraları temizlemeye başladı.

Anlıyorum, diye karşılık verdi Helen. Drogo, uyanır uyanmaz bize haber verebilir misin?

Adam başıyla onayladı.

Çadırdan çıkmak üzere arkamızı dönmüştük ki kesik bir nefes sesiyle irkilip tekrar geriye baktık. Keşifçi kuru kuru öksürerek doğrulmaya çalışıyordu.

Ne kadar süredir baygınım? diye sormayı başardı.

Sakin ol asker. Gözcülerden biri adının Sayer olduğunu söyledi, doğru mu? Drogo kolunu Sayer’ın sırtına dolayarak keşifçiyi destekledi.

Evet efendim, diye cevap verdi çatallı, zayıf bir sesle. Şifacının yardımcısı ona küçük bir bardak su uzattı, o da suyu bir yutkunuşta bitirdi.

Şey, Sayer, yaklaşık on dakikadır baygındın. Ne oldu? Ekibinin geri kalanı nerede? diye sordu Drogo.

Öldüler efendim. Ben geride kalmıştım... Keşifçi duraksadı. Takım arkadaşlarımla bir anlaşmazlık yaşamıştım, o yüzden geride kaldım.

Anlaşmazlık mı?

Onları derinliklere tek başlarına gönderdiğim için kendimi berbat hissettim, bu yüzden yola çıkmalarından hemen sonra arkalarından gittim. Sayer’ın suçluluğu adeta alnına yazılmıştı. Ama gnolların pususuna düşmüşler. Buradakilerden çok daha ölümcül olanların.

Sayer’ın sözlerini sindirmeye çalışırken çadırdaki herkes sessizliğe büründü.

Yüzlerce vardılar efendim. Hemen arkalarında da devasa bir kapı duruyordu, sanki diğer taraftaki her neyse onu koruyor gibiydiler. Sanırım orayı bulduk efendim. Mutantın inini bulduk sanırım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.