Kasların Şarkısı ve Ormanın Kanunu

Uylukların ön kısmında bulunan dört başlı uyluk kasları, bacağı öne doğru itmekten sorumluydu. Arka bacak kasları ise onların zıttıydı; bacağı bükmeye ve geri çekmeye yarıyordu. Kalça kasları, adımın geri doğru olan hareketini tamamlamak için çalışıyordu. Karın kasları, vücudun attığı her ileri adımda kasılıyordu. Baldır kasları ise küçük boyutlarına rağmen, ayak yerden kesilirken vücudu ileri fırlatmakta hayati bir rol oynuyordu.

Bunlar sadece birincil kaslardı. Hesaba katılması gereken ikincil kaslar ise pelvis etrafındaki dengeleyici kaslardı. Bu kas serisi; iç ve dış abdüktörler, alt karın kasları ve sırttaki omurga kaslarını da kapsayarak pelvisin etrafında bir taç oluşturuyordu. Ayak bileğini bükerek ayağı dize doğru çeken ince kas şeritleri, yani ön kaval kasları ise ayağın düzleşmesini engelleyerek yere veya bir nesneye sürtünme riskini azaltıyordu.

Özetle, vücudun karmaşık kas sistemi çiftler halinde çalışıyor ve her biri tam bir hareketin yarısından sorumlu oluyordu. Kol omuza doğru büküldüğünde bisepsler kasılıyor, kol düzleştiğinde ise trisepsler tetikleniyordu. Vücut; yürüme, koşma veya zıplama gibi bir eyleme geçtiğinde bu mekanizmalar çok daha karmaşık bir hal alıyordu.

Manadaki sıra dışı fiziğim sayesinde bu bilgiler şimdiye kadar pek işime yaramamıştı. Ancak şimdi, Serap Yürüyüşü’nde öğrendiğim ilk aşamayı daha da geliştirmem gerekiyordu. Tüm bu bilgileri kullanmalı ve bir adım ötesine geçerek pratiğe dökmeliydim.

Güneşin çoktan battığını fark edince kampıma döndüm. Avlanmak için duraksamadan eğitime odaklanabilmek adına daha önce tütsülediğim birkaç parça sincap etini çıkardım.

“Keşke bunun için eter küresini kullanabilseydim,” diye mırıldandım elimdeki yarı yanmış, tatsız ete bakarak.

Geçtiğimiz hafta Pençeli’nin peşini bırakıp tüm vaktimi ve enerjimi eğitime adayarak ciddi bir ilerleme kaydetmiştim. Günlerimi Patlama Adımı üzerinde çalışmak ve mana çekirdeğimi arındırmak arasında bölüştürüyordum. Kalan iki üç saati ise uykuya ayırıyordum.

Pratik yaptıkça bu hareket tekniğinde usta olma arzum daha da artıyordu. İnsan anatomisi hakkındaki bilgilerimi kullanarak yaptığım ince ayarı uygulayabildiğimde, Serap Yürüyüşü çok daha rafine bir hale gelecekti. Sadece anlık ve çok yönlü olmakla kalmayacak, aynı zamanda zarif olduğu kadar ölümcül de olacaktı.

Patlama Adımı’nı ilk kez başardığımda, inanılmaz derecede hızlı olsa da neredeyse büyük bir sıçrayış gibi görünmüştü. Bunun sebebi, Serap Yürüyüşü etkisindeyken mana hissedilemese de vücudumun o adımı atabilmesi için hâlâ belirli bir duruş ve bir dizi hareketin gerekli olmasıydı. Patlama Adımı’nı insan formunda kullanan bir asura olan Kordri bile, üstün fiziğine rağmen vücudunun mekanizmalarını görmezden gelemiyordu.

Benim üzerinde çalıştığım şey ise, manayı belirli bir sırayla ve hassas bir zamanlamayla belirli kaslara bilinçli ve kasıtlı olarak yönlendirmekti. Böylece vücudumu hiç hareket ettirmeme gerek kalmadan, kas kullanımını taklit eden bir diziyi yapay olarak tetikleyecektim.

Zamanlamayı ve mana çıkışını mükemmel bir şekilde kontrol edebilirsem, Kordri’nin bile yapamadığı bir şeyi başarabilirdim; Serap Yürüyüşü’nü sadece ayakta dururken değil, her türlü pozisyonda uygulayabilirdim.

Düşünmesi bile kafa karıştırıcıydı ama bunu çözdüğümden emindim. Akşam yemeğimi bitirdikten sonra geçen hafta kabaca hazırladığım boşluğa geri döndüm.

Düşüşümü yumuşatmak için hazırladığım yaprak yığınının yaklaşık beş metre uzağında durdum ve konsantre oldum. Kaslarımı yönetmek için manaya hükmetmek, bir kuklayı düşünce gücüyle hareket ettirmeye benziyordu. Hareketlerimizin çoğu otomatiktir; nefes almak için hangi kasları kullanmamız gerektiğini düşünmeyiz. Ancak ben, vücudumda bir eylem yaratmak için aracı bir güç, yani mana kullanıyordum ve bu, sanki hareket etmeyi en baştan öğrenmek gibiydi.

“Lanet olsun!” Öne doğru devrilip hazırladığım yaprak yığınının üzerine kapaklanırken kendimi tutmak için kollarımı kaldırdım. Ağzıma dolan yaprakları tükürüp dilimi kolumla sildim. Ayağa kalkarak başlangıç pozisyonuma döndüm ve tekrar odaklandım.

Minimum hareket kullanarak kendimi ileri fırlatmayı bir dereceye kadar başarmıştım ama düzgün bir şekilde durmak başka bir devasa engeldi ve bunu aşmakta zorlanıyordum.

Tıpkı bir yürümeye başlayan çocuğun ne kadar uzağa veya ne kadar yükseğe zıplayacağını kontrol edememesi gibi, vücudumun iç işleyişini manayla manipüle ettiğimde onu kontrol etmek imkansız derecede zordu.

Yine de Serap Yürüyüşü’nün temeli ve ilk adımı olan, vücudumdaki mana dalgalanmalarını gizlemek için atmosferdeki manayı manipüle etme kısmında çok daha iyiydim. Süreci daha iyi kontrol edebilmek için hâlâ mana damarlarımın kapasitesini mana kanallarımla dengelemem gerekiyordu ama şu an bunun için vaktim yoktu.

Varlığımı düzgünce gizledikten sonra vücudumun kas sistemini hayal ettim. Patlama Adımı’nı kullanmak için gereken tüm kasları düşünerek bir kez daha denedim ve yine kendimi yaprakların içinde buldum.

Hüsranla karışık bir şekilde iç çekerek çalışmaya devam ettim.

Güneş batıp hilal şeklindeki ay belirdiğinde, yaprak yığınında uzanmış boş gözlerle gece gökyüzünü seyrediyordum. Elimi kaldırıp ayın olduğu yere doğru sanki onu tutacakmış gibi parmaklarımı kıstım. Ay buradan çok küçük görünüyordu... Acaba ben aya oradan ne kadar küçük görünüyordum?

Yukarı kaldırdığım sol koluma odaklandım; her zamanki gibi koluma sarılı olan Sylvia’nın tüyüne baktım. Başlangıçta Sylvie’nin yumurtasını örtmem için bana verilen bu tüy, şimdi ön kolumdaki kanat şeklindeki izi, yani Sylvie ile olan bağımın nişanesini gizliyordu.

Bu tüy ve aramızdaki bağ, beni çocukken kurtaran, kollayan ve koruyan o asuradan geriye kalan tek şeydi. Bu şekilde çalışmak, sonunda onun sesini tekrar duymamı gerçekten sağlayacak mıydı?

Onunla geçirdiğim zamanları yad etmek, diğer herkesi özlememe neden olmuştu. Ayrılış şeklimize rağmen ailemi özlemiştim.

“Yeter, Arthur.” Yanaklarıma sertçe vurup yaprak yığınının içinde doğruldum. Bir günde kısıtlı saat vardı ve bu lanet olası ormanda daha fazla vakit kaybetmeye niyetim yoktu.

Derin bir nefes alarak mana çekirdeğimi geliştirmeye devam ettim. Açık sarı aşamaya ulaştığımdan beri bu süreç epey yavaşlamıştı. Dağı kaşıkla kazıyormuş gibi hissediyordum ama kesinlikle bir ilerleme vardı.

Soğurma, arındırma ve rafine etme gibi zahmetli bir sürecin içinde kaybolmuşken sabah kuşlarının aşina olduğum cıvıltıları beni meditasyon halinden çıkardı.

Mana çekirdeğimden atılan pislikler yüzünden her yerim kirlenmişti ve karnım da feci açtı.

Elimde kalan tütsülenmiş et miktarına bakınca bugün avlanmam gerektiğini anladım. Tütsülenmiş sincabın geri kalanını çiğnedikten sonra mataramı doldurup yola koyuldum.

Zihnimi sakin tutup varlığımı Serap Yürüyüşü ile gizleyerek balta girmemiş ormanın derinliklerine doğru yavaşça ilerledim. Kampın yakınlarında vahşi hayvan bulmak zorlaşmıştı, bu yüzden her avlanmaya çıktığımda biraz daha derine gitmem gerekiyordu.

Ancak buraya ne kadar sık gelmiş olursam olayım, bu sefer bir şeyler farklıydı. Orman fazlasıyla sessizleşmişti. Uzaklarda kuşlar cıvıldıyordu ama civarda yırtıcı sincaplardan veya diğer mana canavarlarından eser yoktu.

“Hmm,” diye mırıldandım çevreyi incelerken. Serap Yürüyüşü’nü bozup manayı kulaklarımda yoğunlaştırdım. İlk başta hiçbir şey duyamadım ama birkaç dakika sonra zayıf bir ses yakaladım; bu bir hırıltı gibiydi. Ne kadar uzakta olduğunu kestiremiyordum ama ses tanıdıktı; yakınlarda bir gümüş panter vardı.

Varlığımı gizli tutmaya dikkat ederek biraz daha yaklaştım. İşitme duyumu tekrar güçlendirdiğimde daha fazla ses seçebildim. Biraz daha kuzeydoğuda akan suyun hafif şırıltısını ve iki farklı gümüş panterin kendine has seslerini duyabiliyordum.

Bu tuhaf, diye düşündüm. Bildiğim kadarıyla gümüş panterler oldukça bölgeci hayvanlardı ve tek başlarına avlanırlardı.

İlk başta bölge kavgası ettiklerini düşünmüştüm ama dövüşmek için fazla sessizlerdi. Her halükarda, bölgede iki gümüş panterin olması av eksikliğini kesinlikle açıklıyordu.

Serap Yürüyüşü’nü tekrar devreye sokarak şansıma gülümseyip hızla sesin kaynağına doğru ilerledim.

Sesleri takip ederek gümüş panterleri gizlice izledim ve sonunda bir uçurumun kenarındaki küçük bir ağaçlık alanda o kendine has kürklerini gördüm. Tahminim neredeyse doğru çıkmıştı; ikisi birbirinin etrafında dolanıyor, kavgaya tutuşmaya hazırlanıyorlardı.

Gözden ırak kalmak için uçurumun kenarındaki çalıların arkasında kalarak bu iki yırtıcıya iyice yaklaştım. Aşağıya hızlıca bir göz atmam yetti; eğer bu gümüş panterler dövüş sırasında aşağı düşerlerse, cesetlerini almam imkansız olurdu.

Yakındaki bir ağacın arkasına saklanıp izlemeye koyuldum. Hayvanlar birbirlerine karşı açıkça düşmanca davranıyordu ama gümüş panterlerden birinin Pençeli olduğunu görünce şaşırdım; sırtındaki belirgin yaralar onu kolayca tanınır kılıyordu. Rakibi ise bana yabancıydı. Kesinlikle daha büyüktü ama yüzündeki ve yan tarafındaki taze yaralara bakılırsa Pençeli üstünlüğü ele geçirmiş gibi görünüyordu.

İki mana canavarı, alçak sesle hırlayıp keskin dişlerini sergileyerek yavaşça birbirlerinin etrafında dönmeye devam etti.

İlk hamleyi yapan büyük olan kedi oldu. Şiddetli bir hırıltıyla, pençelerini havaya kaldırarak ileri atıldı. Pençeli anlık bir refleksle yana kaçıp dişleriyle karşılık verdi.

Dövüşlerine resmen büyülenmiştim. Gümüş panterler sadece kayaları peynir kalıbı gibi deşen pençelere ya da zırh niyetine onları koruyan kalın bir kürke sahip değillerdi; asıl güçleri doğuştan gelen o muazzam reflekslerinde ve içgüdülerindeydi. Her ikisinin de peş peşe gelen hamlelerden kaçıp karşı saldırıya geçtiği, pençe ve dişlerden örülmüş bir toz bulutuna dönüştüğü o anları izlemek ufuk açıcıydı. İkisi de henüz derin bir yara almamıştı ama büyük olanın indirdiği her darbeye karşılık Pençeli ona üç katıyla cevap veriyordu.

Savaş uzadıkça kalbim huzursuzca küt küt atmaya başladı. Bir şeylerden endişeleniyor, korkuyordum. Düelloya o kadar dalmıştım ki ormanın ölümcül bir sessizliğe büründüğünü ancak fark edebildim. Ortalık resmen dilsiz kalmıştı. Hiçbir ses yoktu; ne kuşlar ötüyor ne de mana canavarları kımıldıyordu. Rüzgar bile, sanki bir şeyden ürkmüşçesine yaprakların o bitmek bilmeyen hışırtısını kesmiş, donup kalmıştı.

Pençeli de durumu sezmiş gibiydi; tüyleri diken diken oldu, burnuyla havayı koklarken kuyruğu kılıç gibi dikildi. Bu huzursuzluğun farkında görünmeyen büyük kedi ise bulduğu boşluğu değerlendirip Pençeli’nin üzerine atıldı. Pençeli rakibinden sıyrıldığı gibi arkasını dönüp kaçmaya başladı.

Anlam verememiştim. Bir şeyler dönüyordu ama bulunduğum yerden başka bir varlığın izini süremiyordum. Pençeli tam da kazanmak üzereyken neden böyle arkasına bakmadan kaçmıştı?

Şüphelerimi bir kenara bırakıp hala orada duran gümüş pantere odaklandım. Yaralıydı ve arkasındaki uçurum yüzünden kaçış yolları kısıtlıydı.

Büyük kedi beni fark ettiğinde hırlamaya başladı, kaçma pozisyonu alarak gövdesini alçalttı. Bu yaralı haliyle bana karşı hiçbir şansı olmadığını içgüdüsel olarak biliyordu.

Etrafımızdaki hava ağırlaştı, nefes almak güçleşti ama ben duruşumu bozmadım.

Şimdi!

Ayağımı kaldırdığım an gümüş panter yan tarafa sıçradı.

Yakaladım seni, diye geçirdim içimden.

Onu harekete geçirmek için yaptığım o sahte adımın hemen ardından, olduğum yerden Patlama Adımı’nı devreye soktum. Çevremdeki her şey hızdan bulanıklaşırken gözlerim sadece yaralı mana canavarı nın hareketlerine kilitlenmişti. Yolunu kesmeyi başarmıştım ama aradaki mesafeyi kapatmama bir metreden az bir mesafe kalmıştı.

Dengemi kaybedip yuvarlandım ve can havliyle panterin boynuna yapıştım. Ben var gücümle ona tutunurken, kaçmaya çalışan canavarın sarsıntılarıyla vücudum şiddetle sarsıldı.

“Benimsin!” diye tısladım dişlerimin arasından, canavarın boğazına doladığım kollarımı mana ile güçlendirirken. Tek çarem onu boğmaktı.

Gümüş panter beni üzerinden atmak için gövdesini sağa sola savururken hırıltılı, boğuk sesler çıkarıyordu ama ben direndim. Keskin pençeleri kıyafetlerimi parçalayıp yanlarımda ve bacaklarımda taze yaralar açtı, ta ki havasızlıktan dizlerinin bağı çözülene kadar.

Tam panterin pes edeceğini düşündüğüm anda, hayvan aniden silkelendi. Sanki içine bir şey girmiş gibi, son gücünü kullanarak kendini geriye doğru fırlattı. Ne olduğunu anlayamadan kendimizi dik uçurumdan aşağı boşluğa bırakmıştık bile.

Hızla yere çakılırken, zihnimde henüz bir çocukken annemi kurtarmaya çalışırken dağın yamacından aşağı atıldığım o sahne canlandı.

Düştüğümüz sırada en iyi seçeneğin ne olduğuna karar vermeye çalışırken kafamdan binlerce senaryo geçti. Gümüş panter kollarımın arasında baygın, hareketsiz yatıyordu; boğulmanın etkisiyle kendinden geçmişti. Ama gitmeden önce beni de yanında cehenneme sürüklemişti piç.

Ağız dolusu küfür ederek, baygın mana canavarı nın üzerinde dengemi sağladım ve bacaklarıma mana pompaladım. Düştüğümüz hız yüzünden manzara birbirine karışıyordu; bir an için kendimi dulun mahzeni’nde gibi hissettim. Derin çukurlara düşmek hayatımın değişmez bir parçası mı olacaktı yani? Kendi düşüşümü durdurabileceğimi biliyordum ama gümüş panter konusunda kararsızdım. Bu yükseklikten düşerse yaratığın canavar çekirdeği zarar görebilir, her şeyi işe yaramaz hale getirerek beni en başa döndürebilirdi.

Düşünecek vaktim yoktu. Eski deneyimlerime güvenerek avuçlarımda rüzgar enerjisi topladım, baygın panteri ise mana ile güçlendirdiğim bacaklarımla sıkıca kavradım.

“Windsom bunu anlayacaktır!” diye bağırdım ve büyüyü serbest bıraktım. Tayfun’un Feryadı, kulakları tırmalayan bir çığlıkla yere doğru patladı ve ses derin vadide yankılandı.

Geri tepmenin şiddetiyle bütün vücudum sarsıldı, panter kollarımın arasından fırlayıp aşağı düşmeye devam etti. Darbenin asıl yükünü çeken kollarımda muazzam bir acı vardı ama havada süzülene kadar büyüye mana vermeye devam ettim. Güvende olduğumdan emin olunca büyüyü kestim ve patlamanın merkezindeki zemine kalan birkaç metreden iniş yaptım.

Büyümün toprağa çarpmasıyla devasa bir toz bulutu yükselmiş, görüşümü kapatmıştı. Havada uçuşan molozlardan korunmak için ağzımı ve burnumu kapatıp toz bulutundan dışarı doğru ilerlemeye başladım. Fakat dünyayı yerinden oynatacak kadar şiddetli bir kükreme beni olduğum yere çiviledi.

Gök gürültüsünü andıran o haykırış dindiğinde, yer ağır ayak sesleriyle sarsılmaya başladı. Ve o sesler bana doğru yaklaşıyordu.

Her bir adımın şiddeti dengemi bozmaya yetiyordu. Bu diyarı yöneten hangi ilahi güç varsa ona dua ederek uçurumun duvarına doğru atıldım; tek umudum yanılıyor olmam ve bu yıkıcı seslerin sadece bir depremden ibaret olmasıydı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.