“Nihayet,” diye fısıldadım. Sesim, gümüş panterin duyabileceği sınırın çok altındaydı.
İşte oradaydı; peşinden koşturup durduğum o ele avuca sığmaz hedef. Onu dışarı çekmek için özenle avlayıp yerleştirdiğim yırtıcı sincapların etrafında ihtiyatla koklayarak geziniyordu.
Gözlerimi o iri, gri kediye diktim. Sırtındaki dört uzun yara izinden dolayı adını Pençe koymuştum. Gümüş panter avlamakla geçen süre zarfında Pençe ile bir hayli yakınlaşmıştık. Karşılaştığım gümüş panterler içinde bu aşırı büyümüş kedi, açık ara en kurnazı ve en küstahıydı; işte bu yüzden onu hedefim olarak seçmiştim.
Gümüş panter benden sadece birkaç metre ötede durdu. Her an kaçmaya hazır bir vaziyette etrafı kolluyordu.
Varlığımdan en ufak bir iz bırakmamaya dikkat ederek yaklaşmasını sabırla bekledim. Çevremdeki ham manayı vücudumdaki arınmış manayla birleştirerek saldırımı hazırladım. Nasılsa beni göremiyordu; manayı bacaklarımda ve sağ kolumda topladım. Çanı çaldırmamaya dikkat ederek yavaşça ideal saldırı pozisyonuna geçtim.
O çevik kediyi nihayet yakalayabilme düşüncesiyle kalf ve uyluk kaslarım seğiriyordu. Pençe, öğle yemeğine devam etmek için tam başını eğdiği anda kendimi ileri fırlattım. Eski benliğimi şoka uğratacak bir hızla atıldım.
Aramızdaki yaklaşık altı metrelik mesafeyi anlık bir hızla katettim ama her nasılsa saldırım yerine ulaşmadan Pençe çoktan ortadan kaybolmuştu. Takviye edilmiş yumruğum ormanın yumuşak toprağına derinlemesine saplanırken, gümüş panterden eser yoktu.
“Kahretsin! Yine mi?” diye küfrettim, toprağa gömülen elimi sabırsızca dışarı çekerken.
Nerede hata yapmıştım? Nasıl bu kadar hızlı tepki verebilmişti? İlk başta durduğum yere dönüp baktım. Mesafe, göz açıp kapayıncaya kadar katedebileceğim kadar kısaydı. Çalıların arasında gayet iyi gizlenmiştim, hatta vücut kokumu ele verebilecek her türlü izi maskelemek için epey uğraşmıştım. Kusursuz olması gerekiyordu.
Diz çöküp Pençe’nin pati izlerini ve kendi ayak izlerimi inceledim. Bir şeyi gözden kaçırıyordum ama neyi?
Pençe’nin durduğu yere kıyasla nereye iniş yaptığımı görebiliyordum ancak yerdeki işaretlerde bir şeyler birbirini tutmuyordu.
Yakındaki bir ağaca yaslanıp gözlerimi kapattım. Nerede yanlış yaptığımı bulabilmek için sahneyi zihnimde tekrar oynattım.
Kendi kendime, “Windsom, yırtıcı sincapları avlarken öğrendiğimden farklı bir şey öğretmeyecek olsaydı benden bir gümüş panter canavar çekirdeği getirmemi istemezdi,” dedim. “Hız açısından yırtıcı sincaplar kesinlikle gümüş panterden daha hızlı. Öyleyse neden bir tanesini bile öldüremiyorum?”
Tatmin edici bir sonuca varamayınca kampa dönmeye karar verdim.
Pençe’nin ziyafet çektiği yırtıcı sincap kalıntılarına bakıp can sıkıntısıyla dilimi şaklattım. Sadece Pençe’yi yakalamakta başarısız olmakla kalmamış, bana yiyecek neredeyse hiç sincap eti de kalmamıştı.
Parçalanmış sincaplardan geriye kalanları topladıktan sonra, yakındaki bir derede üzerimdeki tozu toprağı ve kanı temizledim. Sadece tek kat elbisem vardı, bu yüzden temiz kalmaya çalışıyordum ama bu ormanlarda geçen haftalarca süren yürüyüş ve eğitimden sonra gardırobum paramparça olmuştu.
Deredeki aksime bakarak aşağılayıcı bir tavırla, “Arthur, bakılacak halin kalmamış,” dedim. Saçlarım darmadağındı ve epey uzamıştı; kaküllerim çeneme kadar iniyordu. Gözlerimin altındaki torbalar uykusuzluktan morarmıştı. Kısacası, o eski titiz halimden eser kalmamıştı; yerini aptal görünümlü bir vahşi almıştı.
Avladığım hayvanlar dışında bir insanla gerçek anlamda etkileşime girmeyeli bir aydan fazla zaman geçtiğine inanmak güçtü.
Windsom, nihayet bir yırtıcı sincap yakaladığım gece beni ziyaret etmişti. Her zamanki o ilgisiz ifadesiyle pek bir şey söylememiş, sadece kendi kendime geliştirdiğim tekniğin —ya da daha doğrusu onun ön aşamasının— adının Serap Yürüyüşü olduğunu belirtmişti. Kısa süre sonra ortadan kaybolmuş, beni bir yırtıcı sincabın arka bacağındaki yağsız eti yemek üzere yalnızlığımla baş başa bırakmıştı.
Ertesi sabah listemdeki ikinci av olan gümüş panteri aramaya koyulmuştum. Ancak ormanda yırtıcı sincap yakalamak için eğitim alarak geçirdiğim haftalar boyunca, buralarda daha büyük mana canavarlarına dair hiçbir iz olmadığı gün gibi ortay çıkmıştı.
Bu yüzden, peşimden gelebilecek tehlikelere rağmen ormanın daha derinlerine girmeye karar verdim. Yaklaşık üç haftalık bir yürüyüşün ardından, daha iri olanlar da dahil olmak üzere farklı mana canavarı türlerini görmeye başladım. Eğer bu yolculuğun kendisini bir eğitim olarak kullanmasaydım, o üç haftada çok daha fazla yol katedebilirdim.
Windsom, yırtıcı sincabı yakalamak için yaptığım şeyin Serap Yürüyüşü’nün asıl özüne giden sadece bir başlangıç adımı olduğunu söylemiş ama bundan fazlasını açıklamayı reddetmişti. Ancak bu tekniğin tam ustalığına ulaşmak için birkaç adım veya seviye gerektiğini anladığımda, bu ilk aşamaya Patlama Adımı adını vermeye karar verdim.
Ormanda ilerlerken, ağaçların sıklığını doğal bir engel parkuru olarak kullanıp pratik yaptım; beceriyi geliştirmeme yardımcı olacak bir içgörü kazanmayı umuyordum.
Bu eğitim süreci, Serap Yürüyüşü’nün tam potansiyelini düzgün bir şekilde kullanmak için konsantrasyon, koordinasyon, refleksler, kontrol ve çeviklik açısından ne kadar çok şeye ihtiyaç duyulduğunu anlamamı sağladı. Patlama Adımı ile bir yırtıcı sincap yakalamayı ancak gerekli hazırlıkları yaptığım için başarabilmiştim. Önümde hiçbir engelin olmadığı düz bir açıklıktı. Mesafe kısaydı ve görüş alanıma girdiğinde sincabın tepki verecek vakti bile kalmamıştı.
Ancak ağaçlarla dolu ve engebeli arazide, bu gür yeşilliğin içinde ilerlemek için sadece Serap Yürüyüşü’nü kullanmak, kendimi sanki ayakları birbirine bağlanmış bir bebek gibi hissetmeme neden oluyordu. Bu korkunç derecede sinir bozucuydu; en ufak bir yanlış adımda tökezliyor, yörüngedeki en ufak bir yanlış hesaplama bile pek de zarif olmayan bir yuvarlanma ve ağız dolusu çamurla sonuçlanıyordu. Yavaş ve zahmetli bir şekilde ormanın derinliklerine doğru yol aldım.
Ormanın bu özel kısmına varalı bir haftadan fazla olmuştu. Buradaki mana, daha önce bulunduğum yere göre çok daha yoğundu; muhtemelen yüksek seviye mana canavarları için bu kadar cazip olmasının nedenlerinden biri de buydu.
Ve işte buradaydım; harcadığım onca çabaya rağmen elimde, gömleğimdeki yırtıklar ve botlarımın tabanındaki deliklerden başka hiçbir şey yoktu.
Temizlenmeyi bitirdiğimde yanımda getirdiğim et parçalarını inceledim. Gökyüzüne bakarak, “Bu yetmez,” diye iç çektim.
Alacakaranlık ormanın üzerine ince bir karanlık perde yaymıştı ama avlanmak için hâlâ yeterli ışık vardı. Yol boyunca topladığım bazı mantarları yere serdim ve sekiz metre ötedeki büyük bir kökün altına çömelerek bekledim. Patlama Adımı’nda, çanı çaldırmadan anında yaklaşık on metreyi katedebilecek kadar ustalaşmıştım.
Varlığımı gizleyerek beklerken, herhangi bir hareket belirtisi için etrafı dikkatle izledim. Hafif bir hışırtı sesi geldi ama benden yukarıdan, ağaçların bir yerinden geliyordu. Başımı kaldırdığımda güneşin son parıltısının büyük, siyah bir kuşun gözlerinden yansıdığını gördüm.
Kuş ve ben, bir sonraki yemeğimizden bir işaret beklerken orman tamamen karanlığa gömüldü.
Nihayet tek başına bir yırtıcı sincabın karaltısını fark ettim ama sincap benim öldürebileceğim kadar yaklaşmadan, siyah kuş çoktan harekete geçmeye karar vermişti.
Kuşun süzülürken bıraktığı hafif gölgeyi ancak seçebildim; zerre ses çıkarmıyordu. Yırtıcı sincap veya gümüş panter gibi doğaüstü bir hıza sahip değildi ama gece vakti bu yırtıcı kuşu görmek neredeyse imkansızdı.
Siyah karaltı, habersiz avına yaklaşırken beklenmedik bir şey oldu. Çıplak gözle neredeyse görünmez olan kuş, kanatlarını açtı ve yüksek sesle öttü.
Sincap hemen sıçradı ama kuş bunu bekliyor gibiydi; sincabın olduğu yere dalmak yerine, o havaya zıplarken onu yakalamak için pençelerini ileri uzattı.
Tüm sahne, sanki sincap bir sonraki öğün olmak istiyormuşçasına kendi isteğiyle kuşun pençelerine atlamış gibi görünüyordu.
Yemeğimi kuşa kaptırmıştım ama çok daha değerli bir şey kazanmıştım.
Planımı uygulamaya koyabilme umuduyla tekrar bekledim. Tahmin ettiğim gibi kuş yemeğini bitirdiğinde başka bir ağaca geçti ve sabırla beklemeye koyuldu. Kuşun kanat açıklığı benim kulaç boyumdan büyüktü, bu yüzden tek bir sincabın ona yetmeyeceğini biliyordum.
Yaklaşık yarım saat geçtikten sonra başka bir yırtıcı sincap nihayet ortaya çıktı. Üç tane anten benzeri kuyruğu, mantar yığınına ihtiyatla yaklaşırken etraftaki tehlikeyi kolluyordu.
Tam o anda, göz ucumla siyah bir karaltının hızla süzüldüğünü gördüm.
Henüz değil.
Yine, tam siyah kuş aşağı süzülüp pençelerini uzattığı anda, yırtıcı sincap doğrudan kuşun pençelerine atlıyor gibi göründü.
Şimdi!
Patlama Adımı’nı kullanarak aramızdaki mesafeyi kapattım ve siyah kuş tepki veremeden boynuna yapıştım.
Kuş şaşkınlıkla öttü ve elimden kurtulmak için çaresizce kanat çırptı. Ancak şaşırtıcı bir şekilde, bu açgözlü kuş boynunu kırdığımda bile yemeğini bırakmamıştı.
“İşte bu!” İki ganimetimle birlikte kampıma dönerken yüzümdeki gülümsemeyi sileyemedim. Yırtıcı sincabın o sert ve yağsız etinden daha lezzetli bir şeyler yiyeceğim için mutluydum ama Pençe ve diğerlerinin benden nasıl kaçtığını çözdüğüm için çok daha fazla tatmin olmuştum.
Beni yağmurdan koruması için üzerini dallar ve yapraklarla örttüğüm içi boş bir kütükten ibaret olan kampıma varmam uzun sürmedi.
BAŞLIK: Kusursuz Adımın Peşinde
İçinde kalan yağlı derisini bozmamaya özen göstererek kuşun tüylerini hevesle yoldum. Hemen ardından, derisini yüzdüğüm yırtıcı sincapla birlikte yaktığım ateşin üzerinde güzelce kızarttım. Kuşun budundan kopardığım o yumuşak eti çiğnerken derin düşüncelere daldım.
Siyah kuşun yırtıcı sincabı avladığı anı izlerken iki şeyi keşfetmiştim. Birincisi; kuş gizli ve hızlıydı ama saf hız konusunda yırtıcı sincabın eline su dökemezdi. Başarısının tek sebebi, kendini belli ettiği anda sincabın hangi yöne kaçmaya çalışacağını biliyor olmasıydı. Vardığım ikinci sonuç ise, bu olaydaki kendi rolümün önemiydi. Üçüncü bir taraf, yani bir gözlemci olarak kuşu önceden görebilmiş, daha o saldırmadan niyetinin ne olduğunu hemen anlamıştım. Sincabın bunu bilmesine imkan yoktu.
Izgara kuştan bir ısırık daha alıp kendi kendime mırıldandım. “Ama bu hala Pençe’yi nasıl yakalayacağımı söylemiyor.”
Defalarca başarısız olan girişimlerimden çıkardığım kadarıyla, gümüş panterlerin hareketlerimi fark ettikleri an neredeyse anlık tepki vermelerini sağlayan aşırı keskin bir sezgileri vardı. Ayrıca ziyafet çektiğim bu kuşun ve sincabın aksine, Pençe’nin zeki olduğunu da biliyordun. Birkaç kez benimle dalga geçtiğini anlayacağım kadar yakınıma sokulmuştu. Ancak ben daha hamlemi yapamadan, hatta Patlama Adımı becerisini bile kullanamadan, duruşumu aldığım an kaçıp gidiyordu. Yüz yüze dövüşemeyeceğini ama benden sıyrılabileceğini bilecek kadar akıllıydı.
Yemeğimi bitirdikten sonra kampın yan tarafında antrenman yapmak için boşalttığım alana geçtim.
Düzlüğün kenarında durup Pençe’nin diğer uçta pusuda beklediğini hayal ettim. “Yaklaşmaya çalıştığım an tepki veren bir kediyi nasıl yakalayacağım?”
Yaklaşmak... Yaklaşmak mı? İşte buydu! Tıpkı o siyah kuş gibi! Kuş, bilerek kendini gösterip şaşırtma yapmış, sincabı yönünü değiştiremeyeceği bir şekilde havaya sıçramaya zorlayarak kandırmıştı.
Bir aşura olan Kordri bile Patlama Adımı kullandığında, bu özünde hala tek bir adımdı. Kendini ileri fırlatmak için hala gerekli kaslarını kullanıyordu. Serap Yürüyüşü’nün özü, rakibi tamamen şaşırtmak için mana dalgalanmasını gizlemek olsa da, o inanılmaz hızlı tek adımı atmamı sağlayan kaslarımı hala hareket ettirmek zorundaydım.
Peki ya bunu ortadan kaldırabilseydim?
Ya o adımı atmam için gereken hareketi neredeyse tamamen yok edebilseydim? İşte o zaman gerçekten ışınlanmış gibi görünürdüm.
Bunu başarabilirsem, teoride Pençe’ye şaşırtma yapabilirdim.
Fakat Patlama Adımı’nı, kasları mekanik olarak kontrol etme ihtiyacını devre dışı bırakacak bir şeye nasıl dönüştürebilirdim?
Bu dünyadaki başka bir büyücü veya mana kullanıcısı olsaydım, muhtemelen bunun imkansız olduğunu düşünürdüm. Ancak çok kritik bir avantajım vardı: Önceki hayatımdan gelen bilgiler.
O zamanki yetersiz ki merkezim yüzünden, insan vücudunu ve vücudu harekete geçirmek için gereken mekanikleri en ince ayrıntısına kadar incelemiştim. Sahip olduğum o azıcık ki gücünü tam kapasiteyle kullanmamı ve bir kral olmamı sağlayan şey de bu bilgiydi.
Gözlerimi kapatıp tüm konsantrasyonumu topladım. Manayı vücudumun en küçük gözeneklerine kadar, her hücresine yaydım.
Gözlerimi açtığımda güneş çoktan tepedeydi. Her yanım ter ve kir içindeydi. Saatlerce kıpırdamadan durmaktan kaskatı kesilmiş vücudumu yavaşça esnettim. Ama mutluydum, hatta kendimden geçmiş haldeydim.
Sadece beni açık sarı aşamanın zirvesine taşıyacak bir atılım yapmakla kalmamış, aynı zamanda sorunumun çözümünü de bulmuştum.
Geniş bir gülümsemeyle, “Buldum,” dedim.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.