Gönül Yükü ve Demir Yankıları

“Prenses?” diye haykırdı Emily. Şaşkınlığı benimkinden de büyüktü.

Hızla kılıcımı kınına sokup arkadaşımı serbest bıraktım. Kathyln dışında kendi yaşlarımda olup da vakit geçirdiğim tek kız Emily Watsken’di. Ustası Gideon, savaşa yardımcı olacağını düşündüğü yeni icatlarına ve aletlerine gömülmediği zamanlarda kaleye düzenli olarak uğrardı.

“Çok özür dilerim Emily. Bir anda karşıma çıkınca vücudum kendiliğinden tepki verdi,” dedim ve onu yere savurmadan önce taşıdığı kitaplarla alet edevatı toplamasına yardım ettim.

“Hayır, benim daha dikkatli olmam gerekirdi!” dedi soluk soluğa gülerek. “Kucağımda çok fazla şey vardı, gözlüğüm de burnumdan kayınca önümü pek göremedim. Ayrıca aslında eğlenceliydi. Yani, ani ve biraz beyin sarsıcı bir şekilde de olsa.” Ardından yanımdaki siyah saçlı Mızrak’ı fark edince dikleşti ve eğilerek selam verdi. “Merhaba, General Varay.”

“Selamlar, Bayan Watsken,” diyerek başını salladı Varay. Dimdik duruyor ve çevremize dikkat kesiliyordu; Emily’nin sokağa saçılan eşyalarını pek umursamış gibi görünmüyordu.

Emily, at kuyruğundan fırlayıp kabaran gür ve kıvırcık saçlarını arkadan tekrar bağladı. Emily’nin kollarına kitapları dizerken, yırtık pırtık not defterinden düşen, üzeri karalamalarla dolu aşınmış kağıt parçalarını fark ettim.

“Sahi, sen ve Profesör Gideon bugünlerde ne üzerinde çalışıyorsunuz? Bayağıdır seni kalede görmedim.” Kitap yığını kızın yüzüne kadar ulaştığında yükün bir kısmını üzerine aldım.

“Öğğ—ona Profesör deme. Benim o çatlak ustamın akıl sağlığının yerinde olduğu bile şüpheliyken, gelecek nesillerin eğitimcisi sayılması imkansız,” diye söylendi Emily.

“Yine de tüm bunlar yaşanmadan önce bir süreliğine Xyrus’ta profesörlük yapmıştı,” diye belirttim yanında yürürken.

“Evet, o kısıtlı sürede çıkardığı patlamalar ve yangınlar yüzünden kaç öğrencinin revirlik olduğunu sen de benim kadar iyi biliyorsun,” diye mırıldandı Emily. Gözlüğü şimdiden tekrar kaymıştı, elindeki kitap yığınını kullanarak gözlüğünü yukarı itti.

“İşin zor, değil mi?” diye kıkırdayıp omzumla ona hafifçe vurdum.

“Yemin ederim, çıkardığı bir patlama sonrası ustamı enkaz ve ıvır zıvır yığınlarının altından kaç kez kazıp çıkarmak zorunda kaldığımı unuttum artık. Neyse, bu gözlem notları bir maceracı ekibi tarafından yazıldı, bunları Usta Gideon’a yetiştirmem lazım. Birlikte gelmek ister misin?”

“Gelebilir miyim?” diye sorarak onay almak için başımı Varay’a çevirdim. Bana kısa bir baş onayı verince Emily ile birlikte yola koyuldum.

“Eee, bugünlerde nasılsın bakalım Prenses?” diye sordu Emily ana cadde boyunca ilerlerken.

“Şu Prenses lafını bırak Emily; nefret ettiğimi biliyorsun,” diye azarladım onu. “Ve berbat durumdayım. Kalenin içinin ne kadar boğucu olduğunu hayal bile edemezsin.”

“Tabii ya. Koridorlar epey dar, tavanlar da bir kale için çok alçak,” diye onayladı beni, yoldan geçen birinden sakarlıkla sıyrılırken.

“Ha ha. Çok zekisin sanki.” Gözlerimi devirdim.

“Hey, ben bir neşe kaynağıyım!” dedi gururla. “Ayrıca, her gün saatlerce Ustam gibi birine katlanmak zorunda kalsaydın, senin mizah anlayışın ne hale gelirdi bir düşün.”

“Ah, vah vah sana! Gerçekten daha iyi bir sosyal ortama ihtiyacı olan bahtsız bir genç kızsın.” Ona dil çıkardım. Emily de aynısını yaptı ve sonunda ikimiz de kıkırdamalara boğulduk.

“Ciddiyim ama. Bir asura ve nefes almayı bile tehlikeli bir aktiviteymiş gibi hissettirebilen baskıcı bir dedeyle bir kalede tıkılıp kalmanın nasıl bir şey olduğunu bilemezsin.”

“Iyy, kulağa gerçekten boğucu geliyor,” dedi Emily yüzünü buruşturarak.

“Bir de bana sor,” diye iç çektim.

“Ama dedene—yani Komutan Virion’a karşı o kadar sert olma,” diye düzeltti sözlerini, Varay’a arkadan kısa bir bakış atarak. “Kaçırılıp neredeyse öldürülmekten kurtulduktan sonra, onun ve ailenin ne kadar endişelendiğini ancak tahmin edebilirim.”

“Biliyorum. Öyle olmamaya çalışıyorum ama beni kafesteki bir kuş gibi hapsettiğinde elimde olmuyor. Stresimi atabildiğim tek yol eğitimdi ama Vahşi Topraklar’dan gelen Alacrya birliklerinin saldırı haberleri ve görülme sayıları arttıkça, kimsenin benimle antrenman yapmaya vakti kalmadı.”

Emily yanaklarını şişirip bir cevap düşünmeye çalıştı. Sonunda daha tenha bir sokağa saptık; Varay, herhangi bir duruma karşı bir gölge gibi hemen arkamızdan geliyordu.

“Arthur’dan bir haber var mı?” diye sordu Emily.

“Usta Aldir’in nevrotik bir taklitçi kuş gibi tekrarlayıp durduğu o malum haber dışında mı?” Başımı iki yana salladım.

“Eğitim alıyor. Bilmen gereken tek şey bu,” diye Emily derin bir sesle, tıpkı geçen sefer ona anlattığım gibi taklidini yaptı.

“Aynen öyle!” diye kıkırdadım.

Sohbetimize yine bir ara girdi. Birkaç an süren sessizliğin ardından Emily fısıldayarak sordu: “Peki ya Elijah?”

O ismin anılmasıyla göğsüme keskin bir sızı saplandı. En yakın arkadaşının kaçırılması ve buna karşı hiçbir şey yapamamış olması yüzünden Arthur’un ne kadar suçlu hissettiğini hayal bile edemiyordum.

“Haber yok. Dürüst olmak gerekirse, Elijah’ın neden sağ ele geçirildiği hakkında hiçbir fikrim yok,” diye itiraf ettim kitaplara sıkıca sarılarak.

Elijah’ın başına gelenler bir bakıma benim suçumdu. Arthur’un en yakın arkadaşı olması dışında adamı pek tanımazdım ama olaya tanık olanların anlattığına göre, götürülürken beni kurtarmaya çalışıyormuş.

Bildiğimiz kadarıyla bilgi almak için işkence görüyor olabilir, Arthur’u bir tuzağa çekmek için rehin tutuluyor olabilir, hatta öldürülmüş bile olabilirdi. Bazı ihtimallerin biraz zorlama olduğunu biliyordum ama benim yüzümden bunların başına gelmiş olması düşüncesi içimi kemiriyordu.

Daha da kötüsü, Elijah için üzülsem de, en yakın arkadaşının başına gelenler yüzünden Arthur’un benden nefret etmesinden daha çok korkuyordum. Güçlü olduğumu sanmıştım; Arthur’dan Kadim Orman Muhafızı’nın iradesini aldığımdan beri, onu tam olarak kontrol edemesem bile kendimi yenilmez hissetmiştim. Ne kadar aptal ve safmışım. Okula benimle geleceğini söylediğinde Arthur’u dinlemeliydim. Daha iyi hazırlanmalıydım.

Gecelerimi çoğu zaman uykusuz bırakan düşünceler bunlardı ama aynı zamanda beni daha sıkı çalışmaya itenler de onlardı; güçlü olmak için eğitilmeliydim, böylece kimseye yük olmayacaktım.

“—ssia? Tessia?” Varay’ın sesi beni düşüncelerimden çekip çıkardı.

“Efendim?” Başımı kaldırdığımda Mızrak ile burun buruna geldim.

“İyi misin?” diye sordu Emily yan tarafımdan, sesi endişe doluydu.

“Ha? Evet, tabii ki iyiyim. Neden sordun?” diye mırıldandım. Varay tek kelime etmeden elini alnıma koydu.

“Hasta değil,” dedi kısaca ve sonra bana biraz alan tanıdı.

“Bir an dalmış gibiydin,” dedi büyük, kare bir binaya yaklaşırken. “Neyse, geldik.”

Profesör Gideon ve Emily’nin çalışma yerine yaklaştığımızda, yapının heybetine hayran kalmadan edemedim. Geleneksel anlamda etkileyici değildi ama gerçekten görülmeye değerdi. Kalın ve heybetli duvarlarıyla araştırma tesisinden çok siviller için bir sığınak gibi görünüyordu. Görünen bina sadece tek katlıydı ama ön girişe ulaşmak için bir kat merdiven inmeniz gerekiyordu; bu da yerin altında en az bir seviye daha olduğunun göstergesiydi.

“Hadi gelin. Bu kitaplar her geçen dakika daha da ağırlaşıyor,” diye seslendi Emily omuzunun üzerinden.

Üçümüz merdivenlerden indik ve uçan kalenin içindeki ışınlanma kapısını koruyan kapıya benzeyen metal bir kapıdan geçtik.

Emily eşyalarını yere bıraktı ve her iki avucunu kapının üzerindeki belirli noktalara yerleştirdi. Ne mırıldandığını duyamıyordum ama ellerini koyduğu yerden çok geçmeden parlak ışık hüzmeleri süzüldü ve kapı yüksek bir tık sesiyle açıldı.

İçeri girdiğimde duyularım adeta felç oldu. İşçiler ve eser ustaları arasında büyük bir hareketlilik vardı ve her yüzeyden yankılanan metal çınlamaları duyuluyordu. Tüm alan, eşzamanlı olarak yürütülen farklı projeleri birbirinden ayıran hareketli bölmelerle bölünmüş devasa bir boşluktan ibaretti. Tarif edilemez derecede keskin kokudan dolayı burnumu tuttum.

“Nedir bu koku?” Sesim genizden gelen tuhaf bir tonda çıkmıştı.

“Burada ne kokmuyor ki!” Emily başını salladı. “O kadar çok farklı mineral ve malzeme ya eritiliyor ya da arındırılıyor ki, kokuları birbirinden ayırt etmek çok zor.”

Merdivenlerden aşağı doğru indikçe Varay bile yüzünü buruşturdu.

“Kahretsin Amil! O kalın kafana kaç kere o mineralleri aynı kapta tutamayacağını sokmam gerekiyor? Birbirlerinin özelliklerini çekecekler ve elimde iki tane işe yaramaz kaya parçasından başka bir şey kalmayacak!” Binanın arka köşesinden bir haykırış yükseldi.

“Ah, işte sevgili ustamın sesi,” diye iç çekti Emily, onları takip etmemiz için işaret ederek.

Sert sesin kaynağına doğru ilerlerken bir adama çarptık; sarsılmış ifadesinden ve elinde taş dolu bir kutu tutuyor olmasından Amil olduğunu tahmin ettim.

“A-affedersiniz,” diye hırıldadı, sesi çatlarken. “Oh, selam Emily. Usta Gideon’un etrafında dikkatli olun; bugün biraz gergin.”

Zavallı adam, yaptığı hatayı düzeltmek için aceleyle uzaklaşmadan önce bize doğru kısa bir baş selamı verdi; yüzümüze bile bakmamıştı.

Emily’nin iş yerindeki küçük turumuza devam ederken, geleneksel kahverengi eser ustası cübbeleri giymiş birkaç adamla konuşan yaşlı bir beyefendi gördüm. Bizim yaklaştığımızı duyunca arkasını döndü. Gözleri parladı ve adamları aniden savıp bize doğru yöneldi.

Kıyafetine bakılırsa normalde onun bir kahya olduğunu düşünürdüm ama tavırlarındaki bir şey ve adamların ona gösterdiği saygı, durumun o kadar basit olmadığını söylüyordu.

“Tünaydın Prenses, General, Bayan Emily. Bu kadar çabuk döndüğünüze sevindim; Usta Gideon sizi bekliyor.” Beyefendi hafifçe eğilerek selam verdi, Emily ve benim taşıdığımız eşyaları yüklenip bizi atölyenin daha derinlerine doğru götürdü.

“Teşekkürler Himes. Usta yine o huysuz günlerinden birinde mi?” diye sordu Emily, kahyanın hemen arkasından ilerlerken.

Korkarım öyle Emily Hanım. Ama eminim ki sadece bunları beklediği için bu kadar gergin, diyerek kucağındaki deri kaplı defter yığınını işaret etti.

Bölmelerden oluşan labirentin içinde ilerleyerek köşedeki yüksek paravanlarla çevrilmiş bir alana ulaştık. Aradaki dar açıklıktan içeri adım attığımızda Profesör Gideon bizi karşıladı; daha doğrusu Himes'ın taşıdığı defterlerin üzerine kaplan gibi atıldı. Dahi eser ustası ve mucit, her zamanki gibi görünüyordu; elektrik çarpmış gibi duran saçları, boncuk gibi gözleri ve sanki birbirine mühürlenmişçesine çatık kaşları hiç değişmemişti. Alnındaki kırışıklıklar her zamankinden daha derinleşmiş, gözlerinin altındaki mor halkalar ise nedense daha da koyulaşmıştı.

Sizi görmek de güzel, usta, diye mırıldandı Emily. Sonra bize dönüp omuz silker.

Aslında tesisin geri kalanını keşfetmeyi planlıyordum ama Profesör Gideon nefes kesici bir hızla defter yığınına gömülüp sayfaları neredeyse yırtacakmış gibi hırsla çevirmeye başlayınca merakım ağır bastı. Emily ve Varay da aynı şeyi düşünüyor olmalıydı çünkü ikisi de gözlerini dikmiş, pürdikkat profesörü izliyorlardı.

Nihayet, yaklaşık altı defter devirdikten sonra belirli bir sayfada aniden durdu.

Bok! Profesör Gideon ellerini masasına vurdu.

Ne tepki vereceğimizi bilemeyerek sessizlik içinde kaldık. Emily bile ustasının bir şey söylemesini bekleyerek kelimesizce ona bakıyordu.

General, benimle bir yolculuğa çıkabilir misiniz? Profesör Gideon konuşurken gözlerini defterden ayırmıyordu.

Şu an prensesin yanındayım, diye yanıtladı Varay kısa ve net bir şekilde.

Onu da yanına al. Emily, sen de geliyorsun, dedi Gideon, masadaki defter yığınını ve sağa sola dağılmış kağıtları toplarken.

Bekleyin usta. Nereye gidiyoruz?

Doğu kıyısına, Vahşi Topraklar'ın kuzey sınırına, diyerek kestirip attı.

Komutan Virion, Prenses Tessia'nın dışarı çıkmasını yasakladı. Onu da götürmek...

O zaman onu burada bırakın. Bir aksilik çıkması ihtimaline karşı sadece sizin veya başka bir generalin yanımda olması gerekiyor, ki bu da pek olası değil, diyerek Varay'ın sözünü kesti ve eşyalarını toplamaya devam etti. Bir an önce yola çıkmalıyız. Emily, bana her zamanki inceleme kitimi getir.

Emily, ustasının derme çatma ofisinden hızla çıktı. Varay boyut yüzüğünden bir iletişim eseri çıkardı ama hemen elini tutup sıktım.

Varay, gitmek istiyorum, dedim.

Başını salladı. Hayır, deden buna asla izin vermez. Çok tehlikeli.

Ama Aya görevde, Bairon ise hala Curtis'i eğitmekle meşgul. Lütfen... Profesör Gideon'u duydun; hiçbir şey olmayacağını söyledi, diye üsteledim. Üstelik oldukça acelesi var.

Kahretsin ki öyle! Hadi gidelim artık. Bunu kendi gözlerimle onaylamam lazım. Gün bitmeden dönmüş oluruz, diyerek güvence verdi Profesör Gideon, üzerine bir palto geçirirken.

Mızrak'ın tereddüt ettiğini görünce son darbeyi vurdum. Varay, son iki yıldır nasıl eğitildiğimi gördün. Ne kadar güçlendiğimi biliyorsun, dedim, gözlerimi ondan ayırmadan.

Bir anlık düşünme sürecinden sonra Varay başını hafifçe sallayarak onayladı. Öyleyse bu yolculuk boyunca her komutuma uyacaksın. Eğer uymazsan, bu kaleden çıkmana yardım ettiğim son sefer olur.

Yolculuk ne kadar kısa olursa olsun, kıtanın daha önce hiç gitmediğim bir köşesini göreceğim için hemen kabul ettim. Emily elinde büyük siyah bir çantayla döner dönmez yola koyulduk.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.