Büyük, beyaz çadırdan içeri adımımı atar atmaz kendimi Virion Dede'nin kollarında, ayı gibi bir kucaklaşmanın içinde buldum.
“Seni kerata! Döndüğünü bana neden haber vermedin?” Beni biraz serbest bıraktı ama iyice süzebilmek için iki omzumdan kavrayıp mesafesini korudu.
“Seni yeniden görmek çok güzel, dede.” Başımı çevirip pelerinli asurayı selamladım. “Aldir.”
“Arthur. Leydi Sylvie,” diye karşılık verdi. “İkiniz de çok değişmişsiniz.”
“Umarım öyledir,” diyerek kıkırdadım. Sylvie de onaylarcasına başını hafifçe salladı. Tekrar Virion’a döndüm. “Geldiğimi bu kadar çabuk nasıl öğrendin?”
“Lord Aldir, Lord Windsom’dan bir haber aldı,” diye cevapladı Virion. “Seni buralarda bir yere gönderdiklerini söyleyince hemen geldim.”
“Tessia'nın görevlendirildiği yere gönderilmen de ilginç. Söylesene, bu Wren’in işi miydi?” Aldir, sesindeki keyifli tonla araya girdi.
Başımı sallayarak onayladım ve cevap verirken sessizce duran çocukluk arkadaşıma göz ucuyla baktım. “Onun mizah anlayışı her zaman böyle… tuhaf mıydı?”
“Wren, genelde umursamaz tavırlar takınsa da kendini her zaman neşeli ve sıra dışı biri olarak görmüştür,” diye yanıtladı asura.
“Medyum bir canavarla savaşmayı beklerken karşıma Arthur çıkınca neye uğradığımı şaşırdım,” dedi Tessia başını iki yana sallayarak.
“Evet. Geldiğim an bir mana canavarı sürüsü bana ve Sylv’e saldırdı. Hepsini gebertip işlerini bitirene kadar nefes almaya bile vaktimiz olmadı,” dedim, bağımın kulaklarının arkasını kaşıyarak.
“Peki ya kapı? Biz oraya vardığımızda, senin bulunduğun odanın dışındaki tüm mana canavarları zaten can vermişti,” diye üsteledi Tessia. Geldiğimden beri kafasında binbir soru işareti olduğunu biliyordum ama vaktimiz dardı.
“Şimdi sırası değil, çocu—Tessia,” dedi Virion, elini torununun omzuna koyarak. “Arthur’la konuşmam gereken şeyler var ve burası bunun için uygun bir yer değil.”
“Gidiyor muyuz?” diye sordu Tessia, bakışlarını dedesiyle Aldir arasında gezdirerek.
Asura başını iki yana salladı. “Sen değil, Tessia. Sen burada kalacaksın.”
“Ne? Arthur geleli daha birkaç saat oldu ve onu hemen götürüyor musunuz?” Tessia’nın sesindeki korku apaçık ortadaydı.
“Tess,” diyerek araya girdim. “Endişelenme. Durum değerlendirmesinden hemen sonra döneceğim.”
“Ayrıca, ilgilenmen gereken bir takımın var. Bu zindan temizlendiğine göre yakında herkes dağılacaktır. Senin de sorumlu olduğun kendi savaşların var, değil mi?” diye ekledi Virion. “Bu savaşa katılmasına izin verdiğimde bu konuda anlaşmıştık.”
“Evet. ‘Kendi gücünü kullanarak savaşlarda yavaş yavaş yükseleceksin,’” diyerek dedesinin sözünü bitirdi Tessia, yenilgiyi kabullenmiş bir şekilde içini çekerek.
Eğer bir kuyruğu olsaydı, bu haber karşısında kesinlikle üzüntüyle aşağı sarkardı ama Virion’un bana söyleyeceği şeylerin çok önemli olduğunu biliyordum.
“O halde hemen yola koyulalım. Tessia, son birkaç ayda gerçekten güçlenmişsin. Geçtiğin savaşlar seni kesinlikle çok iyi olgunlaştırıyor,” dedi Aldir, ona takdir dolu bir şekilde başını sallayarak.
“Teşekkür ederim, Usta.” Tessia başını eğdi ama yüzündeki o buruk ifade değişmedi.
Lord Aldir’e Usta diye hitap ettiğini duyunca şaşırmıştım. Üç gözlü asuranın Tessia’yı kanatları altına alacağını hiç tahmin etmezdim ama bu düşünceleri kendime sakladım.
Tessia, çadırdan çıkmadan önce dedesine ve ustasına hafifçe eğilerek selam verdi. Çadırın kapısını aralarken, arkasına dönüp bana binbir çeşit duygu barındıran gözlerle baktı.
“Yakında görüşürüz,” dedim gülümseyerek. O da dışarı çıktı.
“Gidelim mi?” diye sordu Aldir. Tessia’nın ardından çadırdan çıktık.
Dışarıda, Aldir’in açtığı ışınlanma kapısına adım atmadan önce, Tessia’nın takım arkadaşı Stannard ile göz göze geldim ve ona kısık bir sesle Tessia’ya göz kulak olmasını fısıldadım.
Sözlerimi duyamayacağını biliyordum ama Stannard ne demek istediğimi anlamış gibiydi. Anlamlı bir şekilde başını salladı.
Kapıdan geçtikten hemen sonra, Konsey’in üs olarak kullandığı uçan kaleye vardık. Bu uçan kale, Vritra casuslarının bile sızmasını önlemek için sürekli olarak gökyüzünün kilometrelerce yukarısında, belirli bir rotası veya hedefi olmaksızın hareket ediyordu.
Etrafımızdaki o bulanık görüntü netleştiğinde, kendimizi silindir şeklinde küçük bir odada bulduk. Hiç pencere yoktu, sadece demirden yapılmış çift kanatlı bir kapı duruyordu karşımızda.
Oradayken neden Tess ile hiç konuşmadın? diye sordum yanımda koşturan bağıma. Sylvie son iki yıl içinde yüksek sesle konuşma yeteneğini kazanmıştı ama nedense etrafta başkaları varken konuşmamayı tercih ediyordu.
‘Bir hanımefendinin bir iki sırrı olmalı,’ diye nazlı bir şekilde cevap verdi Sylvie.
Demek artık bir hanımefendisin ha? Başımı iki yana salladım.
‘Bir dahaki sefere Tessia’ya güzel bir sürpriz yapacağım,’ diyerek kıkırdadı.
Virion ve Aldir, muhtemelen Sylvie ile zihinsel olarak konuştuğumu hissederek arkalarına baktılar. Onlara sadece göz kırptım.
Konuşabilmek, Sylvie’nin eğitimi boyunca kazandığı tek yetenek değildi. Ancak henüz çok genç olduğu için vaktinin çoğunu, mana ve eter yeteneklerinin fiziksel bedenini parçalamasını önlemek amacıyla vücudunu güçlendirmeye harcamıştı.
Lord Indrath, sadece asuraların ejderha soyuna özgü olan beden güçlendirme yeteneğini ona bizzat öğretmişti. Görünüşe göre neredeyse tüm genç asuralar, bedenlerinin doğuştan gelen yeteneklerine dayanamayıp yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyordu.
“Pekala, madem herkes burada, dışarı çıkalım,” dedi Virion gülümseyerek.
Kapıdaki görevlinin işaretiyle, kilit mekanizması açılırken büyük demir kapılardan tıkırtılar ve gıcırtılar yükseldi. Kalın kapılar ortadan ikiye açılırken metalin sürtünme sesi kulaklarımı tırmaladı.
Kapının arkasında bir iki muhafız görmeyi bekliyordum ama bunun yerine karşımda devasa, koyu renkli bir ayı belirdi. Gözlerinin üzerindeki iki beyaz leke yüzüne öfkeli bir ifade katıyordu ve bana yukarıdan dik dik bakıyordu. Arka bacaklarının üzerinde dikilmiş, göğsündeki beyaz tüy tutamını gözler önüne sererek neredeyse üç metre boyuyla heybetli bir şekilde duruyordu. Öfkeli gözlerine rağmen, ağzından dışarı fırlayan iki sıra beyaz hançer gibi dişleri ona sanki gülümsüyormuş havası veriyordu.
“Abi!” diye şakıdı melodik bir ses.
Bir saliseliğine konuşanın ayı olduğunu sandım ama sonra canavarın arkasından küçük kız kardeşim Ellie, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle çıktı.
Kız kardeşim son birkaç yılda kesinlikle çok değişmiş, olgunlaşmıştı. Küçükken yaptığı ikiz örgülerin yerini, omuzlarına dökülen küllü kahverengi saçları almıştı. Koyu renkli gözleri hâlâ o masumiyetle parlasa da bakışlarında belirgin bir olgunluk vardı.
“Ellie!” Kız kardeşimi kucaklayıp havaya kaldırdım, o da kollarını boynuma doladı.
“Arthur!” diye seslendi iki ses daha. Annem ve babam.
Ellie’yi yere indirdikten sonra annemle babama döndüm. Olduğum yerde kalakaldım, tüm bedenim kasılmıştı. İçimdeki belirsizlik ve pişmanlık hissi onlara sarılmamı engelliyordu. Ayrılış şeklimizden sonra onları nasıl karşılayacağımı bilemiyordum.
“Gel buraya, oğlum!” Annem de babam da bana doğru koşup kollarını sıkıca boynuma doladılar.
“Ben… Anlamıyorum,” diye kekeledim, bu sıcak karşılama karşısında şaşkına dönmüştüm. “Ben sanmıştım ki…”
“Ne sanmıştın?” Babam sözümü kesti. “Sırf geçmiş hayatına dair bazı anıların var diye benim oğlum olmaktan çıkacağını mı?”
“Kusura bakma ama seni bugün olduğun kişi olarak yetiştirmek için çok fazla emek ve zaman harcadım. Hâlâ bu yatırımımın karşılığını almayı bekliyorum,” diye ekledi annem. Durumu şakaya vurmaya çalışsa da titreyen sesi onu ele veriyordu.
“Haklısınız,” dedim, gözyaşlarımı tutmaya çalışarak. “Size gerçekten hak ettiğiniz her şeyi henüz verebilmiş değilim.”
Sanki bedenimi saran taştan bir kabuk kırılmış gibi hissettim. Onların kucağında kendimi büyük bir mutluluk ve rahatlama dalgasına bıraktım.
“Abi! Abi!” diye şakıdı kız kardeşim, kollarında Sylvie’yi tutarak. “Boo’ya merhaba de!”
Ebeveynlerim beni serbest bıraktığında, devasa mana canavarına tekrar dikkatlice baktım.
“Boo mu?” diye şaşırarak tekrarladım, bir anneme babama, bir de Virion ile Aldir’e bakarak. Mana canavarının düşman olmadığını biliyordum ama aileme ait olduğunu fark etmemiştim.
“Evet,” dedi Ellie başını sallayarak. “Boo, abime merhaba de.”
Boo ile bir an göz göze geldik, sonra canavar bana bıyık altından güldü. Devasa pençesini kaldırıp bana doğru savurdu.
Hemen vücuduma mana pompalayarak kolumu kaldırdım. Boo’nun atağının şiddetiyle ayaklarımın altındaki zemin çatladı.
Ayının pençesi hâlâ kolumun üzerindeyken şaşkınlıkla kız kardeşime baktım.
“Görünüşe göre Boo biraz sinirli.” Canavarın bileğini kavrayıp çekerek onu göz hizama getirdim.
“Sadece sana anlattığım kadar güçlü olup olmadığını görmek istedi. Biraz rekabetçidir,” dedi kız kardeşim, bağı elimden kurtulmaya çalışırken omuz silkerek. “Yaramaz Boo!”
“Dur bir dakika… Ellie, sen bu canavarla konuşabiliyor musun? Onunla bağ mı kurdun?” diye şaşkınlıkla sordum. Canavarın gücü beni şaşırtmıştı ama kız kardeşimin onunla zihinsel olarak konuşabilmesi, Boo’nun oldukça yüksek seviye bir canavar olduğu anlamına geliyordu.
“Lord Windsom bundan bahsetmedi mi?” diye sordu arkamızdan Virion. “Siz Epheotus’a gitmeden önce bu mana canavarını ailenize hediye etmişti.”
“Hayır, böyle bir şeyden hiç bahsetmedi.” Başımı serbestçe salladım, şaşkındım. “Yani Windsom bu dev pelüş oyuncağı kız kardeşime öylece verdi mi? Ne yani, savaşa bunun sırtında mı gidecek?”
Boo, sözlerim üzerine memnuniyetsiz bir şekilde homurdandı.
“Evet, sana oyuncak ayı dedim,” diye tersledim, hâlâ pençesini tutarak.
“Hayır, Windsom onu bize verdiğinde henüz bebektii,” dedi annem gülümseyerek. “Ama kabul etmeliyim ki Boo son iki yılda çok hızlı büyüdü.”
“Ben de öyle düşünüyorum,” diyerek onayladı babam, kendi kendine kıkırdayarak.
“Pekala, ailenle hasret gidermek isteyeceğinden eminim Arthur, ama bu konuşmamızdan sonraya kalmalı,” dedi Aldir ciddi bir tonla. “Ailen bir süreliğine burada yaşıyor, bunun senin için en iyisi olacağını düşünmüştüm.”
“Doğru. Teşekkür ederim.” Başımı sallayarak aileme döndüm. “Yakında konuşacağız, tamam mı?”
Boo hariç herkese sarıldım ve toplantı odasına giden dar koridorda Virion ile Aldir’i takip ettim.
Sylvie arkamdan koştururken dönüp Boo’ya bir kez daha baktı. ‘Senin için onu pataklamamı ister misin?’
Onunla kendim ilgilenebilirim, diye düşündüm alaycı bir gülümsemeyle ve eğilip bağımı sevdim.
Gösterişsiz, meşe bir kapının iki yanında bekleyen iki muhafızın yanından geçip az eşyayla döşenmiş geniş toplantı odasındaki yuvarlak masanın etrafına oturduk. Sadece üçümüz olduğumuz için etrafta bir sürü boş sandalye kalmıştı.
Gözlerimi etrafta gezdirip, "Sadece biz miyiz?" diye sordum. "Krallar, kraliçeler ve mızraklar nerede? En azından Müdür Goodsky’yi burada göreceğimi sanıyordum."
Asura Aldir, yüzünün neredeyse tamamını örten kapüşonunu geriye doğru çekerek alnının tam ortasında parıldayan mor gözünü açığa çıkardı. Virion’a dönüp başıyla onayladı.
Tess’in büyükbabası konuşmaya başladığında, savaştan önceki haline kıyasla ne kadar bitkin ve omuzlarında ne büyük bir yük taşıyor gibi göründüğünü fark ettim. "Cynthia, Alacryalılar hakkında bilgi sızdırdığı an tetiklenen lanetin etkileriyle baş edebilmek için şu anda kendi kendini soktuğu bir uyku evresinde."
Şaşkınlıkla, "Durum o kadar ciddi mi?" diye atıldım. Windsom’ın bana gösterdiği raporda müdürün durumundan bahsediliyordu ama aslında komada olduğunu tahmin etmemiştim.
Yaşlı elf ağırbaşlı bir tavırla başını salladı. "Nerede dinlendiğini sana sonra göstereceğim ama merak ettiğin daha pek çok şey olduğundan eminim."
Başımı sallayarak iki lidere aklımdaki tüm soruları peş peşe sormaya başladım. Sabırla her birini yanıtladılar. Ailem burada güvenlikleri için tutulurken, Helstea ailesinin başka bir yere gittiğini öğrendim. Vincent, ticaret ağındaki tüm imkanlarını savaş hazırlıklarına destek olmak için seferber etmişti. Tehlikede olabileceklerini düşünmek biraz endişe verici olsa da Helstealar genelde geri planda kalıyor, savaşa doğrudan dahil olmayıp muharebe alanlarından uzak duruyorlardı.
Sapin’in eski kralı ve kraliçesine gelince; ara sıra kaleye rapor veriyor olsalar da asıl enerjilerini cücelerin sadakatini yeniden kazanma ümidiyle Darv Krallığı’na harcıyorlardı. Curtis ve Kathyln Glayder ise tıpkı Tess’in yaptığı gibi, cephede gerçek savaş deneyimi kazanmak amacıyla bir ekip kurmuş veya mevcut bir ekibe katılmışlardı.
"Babam ya da annem de savaşmayı düşündü mü?" diye sordum.
Virion, "Baban düşündü," dedi. "Fakat ona ya sen dönene ya da Eleanor biraz daha büyüyene kadar sabretmesini söyledim. Yardım etmek için çok ısrar etti ama onu ikna etmeyi başardım."
"Teşekkür ederim. Ben buralarda yokken babamın savaşta öldüğünü duysaydım ne hale gelirdim, hayal bile edemiyorum."
Virion savaşın gidişatını ve halkı güvende tutmak için uygulanan stratejileri anlatmaya devam ederken sessizce dinledim. Bir yandan da gözlerimi, konuşulanları dikkatle takip eden bağıma dikmiştim.
Virion, "Bir sorun mu var evladım?" diye sordu. "Çok sessizsin."
"Yok bir şey," dedim. "Yine de kendi torunundan bile saklamak istediğinize göre, beni asıl buraya getirme sebebinizin ne olduğunu duymak için sabırsızlanıyorum. Beni buraya sadece ailemle kavuşayım diye getirmediğinizi biliyorum."
Virion’un sesi kısılır gibi oldu. "Evet, şey... Tessia hırslı bir çocuk ve bu savaşa katkıda bulunabilmek için çok sıkı çalıştı..."
Sözünü tamamladım. "Ama yine de onun güvenliği için her şeyden çok endişeleniyorsunuz. Yani ana savaşa katılabilmesi için rütbe atlaması gerektiğine dair verdiğiniz o nutuk, sadece zaman kazanmak içindi, değil mi?"
Virion içini çekerek onayladı. "Beni suçlayabilir misin?"
Başımı iki yana salladım. "Ben de aynı şeyi yapardım. Peki, bu 'ana savaş' dedikleri şey ne kadar kötü durumda?" diye sorup gözlerimi Virion ile Aldir arasında gezdirdim.
"Şu an itibarıyla asıl mücadele, Büyük Dağlar boyunca uzanan bir kalenin inşa edildiği Duvar’da yaşanıyor. Bu savunma hattı sayesinde şimdiye kadar tek bir mutant ya da Alacrya askeri bile Canavar Toprakları’ndan çıkmayı başaramadı." Virion, bu iyi habere rağmen derin bir nefes verdi.
Aldir, beni sınıyormuş gibi bir ses tonuyla, "Şimdiye kadar anlattıklarımıza dayanarak senin de fikrini almak isterim," dedi.
Bir an düşündüm. "Doğru mu anladım bir bakalım. Şimdiye kadar karşılaştıklarınızdan yola çıkarsak, Alacrya ordusunun planı bir şekilde bazı mana canavarı liderlerini zehirleyip onları kendi sürülerine öncülük etmeye ve Alacryalılar adına savaşmaya zorlamak. Dahası, Alacryalı büyücüler casuslar tarafından kurulan gizli ışınlanma kapılarını kullanarak Dicathen’deki asker sayısını artırıyorlar. Bunların hepsi bir araya geldiğinde ortaya oldukça tehlikeli bir güç çıkıyor."
Aldir, "Katılıyorum," dedi.
"Ama yine de şüpheli bir durum var." Dik dikkat Aldir ve Virion’un yüzüne baktım. "Yani, Canavar Toprakları’nın yerleşmek için mükemmel bir yer olduğunu anlıyorum; özellikle de kontrolleri altında birkaç S-seviye veya SS-seviye mana canavarı varsa. Ancak bu çok fazla zahmetsiz görünüyor. Eğer hiçbir güç bu savunma hattını geçemediyse, bu ya bizim tarafın çok daha güçlü olduğu ya da onların zaman kazandığı anlamına gelir. Ve yüzündeki ifadeye bakılırsa Virion, bence ikincisi geçerli."
Virion anlayışlı bir sesle, "Geçenlerde ortaya çıkan bazı kanıtlar şüphelerimizi doğruladı," dedi. "Şimdi Arthur, sana söyleyeceğim şey yüzünden kendini suçlamanı istemiyorum."
Kaşlarımı kaldırarak, "Nedir o?" diye sordum.
Aldir masanın altından bazı şeyler çıkarıp önüme doğru sürdü.
Bunlar terk edilmiş bir geminin fotoğraflarıydı. Yapısına ve iskeletine bakılırsa, buna benzer bir şeyi daha önce gördüğüme emindim.
Aldir, "Merak ediyorsan söyleyeyim, bu Dicatheous değil," dedi. "Zanaatkâr Gideon bunu gördükten sonra, o çok gurur duyduğu 'buhar motoru' fikrini aslında nereden aldığını sonunda itiraf etti."
Zihnimin çoktan varmış olduğu sonucun yanlış olduğuna kendimi ikna etmeye çalışarak fotoğraflara bir kez daha baktım.
Virion’un sesi kasvetliydi. "Bu, senin tasarımların kullanılarak Alacryalılar tarafından inşa edilmiş bir gemi."
Henüz cevap vermeye fırsat bulamadan, toplantı odasının kapısı aniden ardına kadar açıldı ve zırhlı bir asker nefes nefese içeri daldı.
Asker, soluklanmaya çalışarak aceleyle, "Komutanım, Lordum..." dedi.
Virion sertçe, "Ne oldu?" diye çıkıştı.
Askerin sesi, bastırmaya çalıştığı bir korkuyla titriyordu. "Görülmüşler komutanım... Batı kıyılarına yaklaşıyorlar. Gemiler."
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.