Eşsiz Bir Güç

Hakemin işaretiyle müsabaka başladı.

Darvus’un o kasıntı halinden eser kalmamış, temkinli adımlarla Arthur’un etrafında dönmeye başlamıştı. Tessia’nın çocukluk arkadaşı duruşunu hiç bozmazken, Darvus tetikte bir açık arayarak yan adımlarla etrafını sarıyordu.

Darvus, renkleri dışında birbirinin neredeyse aynısı olan iki balta tutuyordu. Bu iki silah, Clarell ailesinin nesiller boyu aktarılan değerli yadigarlarıydı ve kendi balta kullanma tarzlarında en güçlü olan kişiye miras kalırdı. Ağızları kabzanın hemen yukarısına sabitlendiği için uç kısımda durmuyor, bu yüzden baltadan ziyade şekilsiz kılıçları andırıyorlardı. Silahların sade ve süssüz kabzalarının aksine, düz yüzeylerine garip işaretler kazınmıştı.

Darvus’un bu silahları ortaya çıkarmasından bile durumu ne kadar ciddiye aldığını anlamıştım. Bu balta çiftini daha önce sadece bir kez görmüştüm, o da Caria bize göstermesi için yalvardığı içindi.

Darvus, adımlarını atarken bacaklarını asla birbirinin üzerine getirmeden, dengeli duruşunu koruyarak Arthur’un etrafında yavaşça dönmeye devam etti. Diğer taraftan Arthur, Darvus arkasına kadar sokulmasına rağmen kılını bile kıpırdatmadan öylece duruyordu.

Darvus tam Arthur’un arkasında durup onun savunmasız sırtına yöneldiğinde, yüzünün yanlarından terler süzülüyordu. Kalabalık nefesini tutmuş gibiydi; mağaradaki tek ses dereden gelen hafif su şırıltısıydı. Herkes endişeyle iki rakibe bakıyordu. Darvus’un avantajlı konumuna rağmen, hiç kimse onun neden tereddüt ettiğini sorgulamadı.

Yavaşça atılan bir diğer yan adımın ardından, Darvus duruşunu alçaltıp kendini Arthur’un sırtına doğru fırlattı. Darvus aradaki beş metrelik mesafeyi iki hızlı adımda kapatırken gözlerimi sahneden ayıramadım.

Darvus, yukarı doğru bir savurma hamlesine hazırlanır gibi iki baltasını da sağında tutuyordu ancak hedefine tam ulaşmak üzereyken aniden yönünü değiştirdi. Hiç hareket etmiyormuş gibi görünen Arthur’dan hızla uzaklaşarak eski konumuna geri çekildi. Alnından boşalan terler yüzünden sırılsıklam olmuştu ve göğsü hızla inip kalkıyordu.

“Bu neydi şimdi, Darvus?” diye bağırdı askerlerden biri.

“Korkaklığı bırak!” diye bir başka ses yükseldi.

Tessia, Caria ve ben, Darvus’a neler olduğunu anlayamayarak birbirimize bakış attık. Düello başlayalı henüz bir dakika bile olmamıştı ama durumu, birkaç saat boyunca amansız bir savaşa kilitli kaldıktan sonraki halinden bile daha kötü görünüyordu. Darvus’un bu kadar çabuk yorulması imkansız olmalıydı ama beni asıl endişelendiren şey bu değildi.

Darvus ile birlikteyken, A-sınıfı mana canavarlarını acımasız bir verimlilikle nasıl doğradığına şahit olmuştum. Kendi sınıfından olan ama cüssesi onun iki katı olan maceracıları, yüzünde memnun bir gülümsemeyle nasıl alt ettiğini görmüştüm. Şimdi ise gördüklerime inanamıyordum. Buradan bile, savaş meraklısı Darvus’ta asla bulunmadığını düşündüğüm bir duygunun apaçık işaretlerini görebiliyordum: Korku.

Birkaç askerin daha hoşnutsuz bağırışlarının ardından Darvus, kalabalığa dönüp çenelerini kapamalarını söyledi.

Derin bir nefes alarak ağırlık merkezini aşağıya verdi. Şu ana kadar adeta bir heykelden farksız duran Arthur’a dik dik bakarken, gözlerinde yeniden alevlenen bir hırs vardı.

Darvus baltalarını uçları yere değecek şekilde indirirken, her iki silahın keskin ağızları kehribar renginde parladı. Rakibine doğru sıçrayacakmış gibi sağ ayağını sertçe yere vurdu ancak olduğu yerde çakılı kalarak iki baltayı da yukarı doğru çaprazlama savurdu. Baltaların arkasından havaya yükselen kum taneleri, çapraz bir saldırı şeklinde fırlayarak hızla Arthur’a doğru yöneldi.

Bu son derece etkili bir büyüydü; normal kum taneleri içime bir korku salmasa da, bu denli baş döndürücü bir hızda, hazırlıksız yakalanan rakiplerin üzerinde düzinelerce küçük delik açabilirdi.

Toprak baraj hedefine neredeyse anında ulaştı ama ince taneler, Arthur’un teninde yaralar açmak ya da onu sıyırmak yerine, sanki küçük bir çocuk ona kum fırlatmış gibi zararsızca üzerinden sekip gitti.

İlk başta Darvus’un büyüyü düzgün şekilde yapamadığını düşündüm. Ancak ardından, Arthur’a isabet etmeyen kum tanelerinin geri kalanı, arkasındaki mağara duvarına art arda gelen patlama sesleriyle saplandı. Şans eseri, serpinti yakınlardaki seyircilerden hiçbirine isabet etmemişti çünkü Darvus’un büyüsünün çarptığı yerdeki duvar tamamen un ufak olmuştu.

Saldırının en ağır kısmını hiç zarar görmeden atlatan Arthur ile darbenin şiddetiyle küçük bir toz bulutunun oluştuğu duvar arasında, herkesin şaşkın bakışları gidip geliyordu. Tüm mağara, sessiz bir şaşkınlık ve hayranlık gösterisiyle donup kalmıştı; Darvus hariç. Yüzünde, böyle bir şeyin olacağını zaten biliyormuş gibi kabullenmiş bir acı vardı.

Arthur ise sonunda arkasını dönerek rakibiyle yüzleşti. Darvus’un büyüsünün çarptığı kolunu umursamazca silkeledi; kıyafetleri bile zarar görmemiş gibiydi.

Darvus, sinirli bir tık sesiyle geriye doğru sıçradı ve rakibini tekrar kumla kamçılamak amacıyla baltalarını yere sapladı. Ancak Darvus bu paha biçilemez silahlarını savururken Arthur sadece elini kaldırdı.

Aniden, takım arkadaşımın silahlarının arkasından süzülen kum taneleri, tam bir büyüye dönüşmek yerine yere dökülüverdi. Darvus’un gözleri fal taşı gibi açıldı; Arthur’un bir şekilde onun büyüsünü etkisiz hale getirdiğini, hatta belki de daha oluşmadan engellediğini anlamıştım.

Darvus’un yaşadığı hüsran, alt dudağını sertçe ısırmasından ve çatık kaşlarından açıkça okunuyordu. Büyülerini yapmaya çalışmaya devam etti ama buradan bakıldığında, sanki önündeki bir hayalete karşı baltalarını boş yere sallıyor gibi görünüyordu.

“Kahretsin!” diye haykırdı Darvus en sonunda, gözlerini Arthur’a dikerek. Arthur’un dudaklarının kenarı hafifçe yukarı kıvrılmıştı. Vahşi saçlı arkadaşım sonunda uzaktan saldırmayı bıraktı ve yakın dövüşe girdi. Aradaki mesafeyi kapatıp çıplak elli Arthur’a vahşice hamleler yaptı. Işıldayan baltaları arkalarında mana izleri bırakıyordu ancak rakibi bunları elinin tersiyle kolayca savuşturdu.

Darvus tekrar saldırdı; bu kez rakibini hazırlıksız yakalamak ümidiyle iki baltayı aynı anda savurdu ama Arthur duruşunun açısını milimetrik bir hesapla değiştirerek her iki darbenin de teğet geçmesini sağladı.

Takım arkadaşım soğukkanlılığını yitirmedi. Hamlelerini çeşitlendirerek önce sola doğru bir yanıltma yaptı, ardından yönünü değiştirip diğer baltasını sağdan hızlı bir darbe için kaldırdı. Arthur, vücudunu ritmik bir uyumla eğip bükerek saldırıdan mükemmel bir şekilde kaçındı.

Darvus’un zamansız tekmeler ve dirseklerle süslediği amansız saldırı dalgası devam ediyordu. Ben de dahil olmak üzere kalabalık, bu manzarayı sessizce izliyordu: Biri canavarca bir hız ve kontrolle saldırıyor, diğeri ise bol kıyafetlerine bile zarar vermeden her şeyi mükemmel bir şekilde savuşturuyor veya engelliyordu.

Mücadele boyunca dikkatim tamamen bu iki savaşçıya odaklanmıştı, bu yüzden Darvus aniden baltalarını bırakıp dizlerinin üzerine çöktüğünde buna bir anlam veremedim. İnatçı ve gururlu arkadaşım pes etmiş gibi görünüyordu ama gözlerindeki o şaşkın, donakalmış bakıştan durumun bu kadar basit olmadığını anlayabiliyordum.

Hâlâ dizlerinin üzerinde olan Darvus, kolunu savurmak ister gibi sol omzunu kaldırmaya çalıştı ama kolu cansız bir şekilde yanına düştü. Ardından ayağa kalkmaya yeltendi fakat bacakları sadece titredi, sonra da tamamen dermanı kesilince sırtüstü yere serildi.

Kalabalık, kalkık kaşlar ve kafa karışıklığı dolu bakışlarla birbirine fısıldamaya başladı.

“Neler oluyor? Neden hareket edemiyorum?” diye kekeledi Darvus, hâlâ sırtüstü uzanmış haldeyken.

“İyi olacaksın evlat,” diye güven veren, tok bir ses yükseldi. “Değil mi, Arthur?”

Arkamızdan gelen ses büyük bir güçle yankılandı; Darvus anında sessizliğe bürünürken, geri kalanımız hızla sesin geldiği yöne döndük.

Nefesim kesildi ve hemen tek dizimin üzerine çöktüm.

Drogo’nun şaşkınlık ve endişe dolu sesi kalabalığın arasından duyuldu. “Sizi selamlıyoruz, Komutan Virion.”

İzin verilene kadar yukarı bakmaya cesaret edemeyerek gözlerimi yerde tuttum.

O, hepimiz için tam olarak böyle bir figürdü.

Virion Eralith’i, insanlar ve elfler arasındaki eski savaş dönemine ait tarih kitaplarından ve belgelerden okumuştum. O zamanlar kraldı ve okuduklarıma göre olağanüstü bir liderdi. İnsan ordusu sayıca üstün olmasına rağmen, onun liderliği ve dehası sayesinde nihayetinde geri çekilme kararı almak zorunda kalmıştı. Kendi uluslarının mevcut kral ve kraliçelerinden oluşan Konsey’in, bu savaşta rehberlik etmesi için Komutan Virion’a başvurmuş olması şaşırtıcı değildi.

Onunla bir kez, torunuyla aynı takıma seçildiğimde tanışma şerefine erişmiştim. O zamanlar, torununun çılgınca bir masalın peşinden giden şımarık, terbiyesiz bir kız olacağını hayal etmiştim. Ama yanılmıştım. O, benim asla olamayacağım kadar güçlü, olgun ve savaşa sadık bir kızdı. Eğer yetiştirdiği kız böyle biriyse, Komutan Virion’un nasıl biri olduğunu ancak hayal edebilirdim.

Hepimiz diz çökmüş halde yerimizde beklerken, kulaklarımı kabarttım ve yaklaşan iki çift ayak sesi duydum.

“Haklı,” dedi Arthur arkamdan. “Yakında normale döneceksin.”

Kısa bir an bakış atmıştım ama Komutan Virion’un yanındaki garip görünümlü adamı tanıyamadım. Yüzünün büyük kısmı yün bir kapüşonun altında gizlenmişti ancak sinekkaydı tıraşlı ve keskin yüz hatlarına sahip, ince ve sıkıca kapanmış dudakları hiçbir duygu belirtisi göstermiyordu.

“Arthur, Tessia,” Komutan Virion’un pürüzlü sesi bir kez daha duyuldu. “Benimle gelin.”

Arkamdan gelen ayak seslerinin Arthur’a ait olduğunu tahmin ettim; bu sırada Tessia da dedesine doğru ilerliyordu.

Birkaç dakika sonra, sefer liderimiz ayağa kalkmamızı söyledi. Komutan, yanındaki kişi, Tessia ve Arthur; hepsi gitmişti.

“Bütün bunlar neyle ilgiliydi?” diye fısıldadım Caria’ya.

Başını salladı. “Hiçbir fikrim yok. Komutan Virion’u daha önce hiç sahada görmemiştim; hem de sadece tek bir kişi için buralara kadar gelmesi?”

“Harbiden,” diye onayladım. “Duvar’daki yüksek rütbeli liderler bile Komutan Virion ile doğrudan iletişim kurma fırsatını nadiren buluyor.”

Aslında bu çok doğal, sonuçta torunu burada, değil mi?

Tessia yüzünden burada olduğunu hiç sanmıyorum, diye mırıldandım. Sonra yaralı arkadaşım aklıma geldi. Darvus!

Caria ile birlikte hızlıca yerde sırtüstü yatan takım arkadaşımızın yanına koştuk. Caria hemen yanına diz çöküp başını kucağına aldı. Darvus, iyi misin?

Evet, diye soluklandı. En azından artık el ve ayak parmaklarımı oynatabiliyorum. Ne oldu orada? Tanıdık bir ses duyar gibi oldum. Kimdi o?

Komutan Virion buradaydı, diyerek durumunu anlamak için Darvus'un kollarını sıvadım.

Ne? diye bağırdı. Doğrulmaya çalıştı ama inleyerek tekrar Caria'nın kucağına düştü.

Kımıldama aptal, yaralısın, diye çıkıştı Caria. Hem Komutan Virion'u duydun. İyi olacağını söyledi. Arthur'un seni sakatlamak amacıyla vurduğunu hiç sanmıyorum.

Sağ ol ya, diyerek gözlerini devirdi Darvus. Dayak yiyen bir adamın duymak isteyeceği son şey, rakibinin hiç kasmadığı gerçeğidir zaten.

Kolunu daha yakından incelediğimde, bileği ile dirseğinin iç kısmı arasında garip bir şişlik fark ettim. Daha da tuhafı, kızaran morluklardan yayılan hafif mana sızıntısını duyumsayabiliyordum.

Tek bir kelime bile etmeden Darvus'un gömleğini yırtıp açtım. Arkadaşımdan bir itiraz çığlığı, Caria'dan ise tiz bir çığlık koptu. Tam tahmin ettiğim gibi, gövdesini de benzer kırmızı şişlikler kaplamıştı.

Darvus, saldırırken darbe aldığını hissetmedin mi hiç? diye sordum.

Hayır, hiçbir şey hissetmedim, diye yanıtladı. Neden ki? Çok mu kötü durum?

Ondan değil, diyerek başımı salladım. Ama bu şişliklerin hepsi vücudundaki çok kritik noktalarda.

Ne demek istiyorsun? diye sordu Caria, merakla Darvus'un gömleğinin altına bakarak.

Mana akış anatomisi üzerine birkaç kitap okumuştum. Hani şu bir büyücü gövdesindeki mana hareketinin arkasındaki teoriler falan. Vücutta mana damarlarının kümelenip birleştiği bazı bölgeler vardır. Bir güçlendirici bedenini sağlamlaştırdığında bu bölgeler doğal olarak daha iyi korunur ama tam isabet eden bir darbe, o bölgeye giden mana akışını tamamen kesebilir.

Ah, doğru ya! diye atıldı Caria. Ben de bunu çalışmıştım. Eğitmenim anlatmıştı. Ama o noktalara vurabilmiş olması imkansız, değil mi? Eğitmenim, bu noktaların çok küçük ve korunaklı olmasından ötürü savaş esnasında onları hedef almanın pratik açıdan neredeyse imkansız olduğunu söylemişti.

Doğru, dedim. Üstelik bu birleşme noktalarının yerinin kişiden kişiye değiştiğini okumuştum. Yine de bu izlerin kesinlikle bununla bir alakası olduğunu düşünüyorum.

Peki, bu durum izleri açıklıyor diyelim ama Darvus'un neden aniden kırık bir oyuncak bebek gibi yere yığıldığını açıklamıyor ki...

Hey! Darvus yerden bize ters bir bakış attı.

Aşırı mana boşalması, dedim Darvus'un yavaş yavaş sönen yaralarına bakarak.

Geri tepme mi demek istiyorsun? Ama bu durum bir büyücü kapasitesinin üzerinde mana kullandığında yaşanmaz mı? diye sordu Caria. Darvus'un bundan çok daha fazla mana tüketen büyüleri çok daha uzun süre kullandığını gördüm ben.

Şöyle ki, eğer Arthur tüm bu birleşme noktalarına vurmayı başardıysa, bu bölgelerden sızan mana doğrudan geri tepmeye yol açmış olabilir. Tabii bu durum, onun bu gözle görülmeyecek kadar küçük noktaları bir şekilde tespit edebildiğini varsayarsak geçerli, diyerek Arthur'un bunu kimseye, hatta Darvus'un kendisine bile fark ettirmeden nasıl yapabildiğini hayretler içinde düşündüm.

Beni bu hale getiren adama hayran kalmayı bırakıp da ayağa kalkmama yardım etseniz nasıl olur? Sanırım destek olursanız yürüyebilirim artık, diyerek sözümüzü kesti Darvus, bacaklarını temkinlice oynatarak.

Caria ile birlikte arkadaşımızı ayağa kaldırdık. Yavaş adımlarla Komutan Virion, Arthur ve Tessia'nın bulunduğu çadıra doğru ilerledik. Gelişmeleri ilk ağızdan duymayı umuyorduk.

Ancak büyük beyaz çadıra yaklaştığımız sırada Tessia, yüzünde öfkeli bir ifadeyle dışarı fırladı.

Tessia! Buradayız, diye seslendi Caria ama prenses onu duymazdan geldi. Hemen ardından Komutan Virion, Arthur ve komutanın yanındaki o gizemli yabancı çadırdan çıktı.

Pelerinli adam elini kaldırdı ve önündeki boşlukta bir geçit belirdi. Muhtemelen bir haber alma umuduyla etrafta dolanan askerler, kapı birden ortaya çıkınca irkilerek geri çekildi.

Gidiyorlar mı? diye sordu Darvus, kollarını boynumuza dolamış halde.

Gözlerimi kapıya doğru yürüyen üç figüre dikmiştim. Kapıdan ilk geçen Komutan Virion oldu, pelerinli figür de onu takip etti. Arthur, evcil hayvanını kucağına alıp geçide doğru bir adım attı ama tam geçmeden önce durup bize pişmanlık dolu, adeta özür diler gibi bir bakış attı. Bu mesafeden sesini duymam imkansızdı, hatta gerçekten konuşup konuşmadığından bile emin değildim ama dudaklarının fısıldadığı o kelimeleri net bir şekilde okuyabildim: Ben dönene kadar ona iyi bakın.

Geçit arkasından kapanırken, ışığın içinde kaybolup gitti.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.