Relictombs’daki ilk maceramda cin izdüşümünden aldığım taş küple yere çöktüğümde, içimde keskin bir pişmanlık sızısı vardı. Maerin’de bu yadigarı anlama konusundaki o ilk yetersiz çabalarımdan sonra, içindeki geometrik şekilleri incelemeye pek vakit ayırmamıştım.
Yine de anahtar taşla olan önceki etkileşimim bir işe yaramış olmalıydı; Relictombs, her neyse artık, bu eter hükmü hakkındaki bilgimi bir şekilde sezmiş ve bizi test etmek için bu bölgeye çekmişti. Ya da belki de sadece boyutlararası depo rünümün içine tıkıştırılmış olan küpün kendisini hissetmişti ve bizi buraya sürüklemek için bu kadarı bile yeterliydi.
Cinler barışçıl bir halk olmalarına rağmen, eter sanatlarını öğretme ve koruma konusunda oldukça karanlık yöntemlere sahiplerdi.
Regis ve Haedrig’in ben çalışırken bana göz kulak olacaklarına güvenerek, bacaklarımı çaprazlayıp yere kuruldum ve küpü kucağıma alarak işe koyuldum.
Daha önce yaptığım gibi, yadigara eter aşıladım ve onun eteri de bana karşılık verdi. Görüşüm mor bir duvarın içinde kaybolurken o engeli aşıp kendimi bir kez daha havada asılı kalan ve dönüp duran sayısız geometrik şeklin arasında buldum.
Eteri kullanarak şekilleri yönlendirebiliyor, anlamlarını çözebilmek için onları hareket ettirip sınıflandırabiliyordum. Kendimi alfabeyi öğrenmeye çalışan, küplerle oynayan bir bebek gibi hissediyordum. Geometrik formların arasında ne bir uyum ne de bir mantık vardı. Onlarla etkileşime girebilsem de, ne yapmam gerektiğine dair en ufak bir fikrim veya bir temel bilgi birikimim yoktu.
Yine de cinlerin, çözmemin bir yolu olmasa bu yadigarı bana vermeyeceklerine inanmak zorundaydım. Benzer şekilli sembolleri toplayıp gruplara ayırarak başladım. Ardından, bunlar rün temelli değil de geometrik oldukları için, soyut bir yapboz gibi birbirlerine nasıl uyduklarını bulmaya çalıştım.
Başlarda kolay görünüyordu; o kadar çok şekil vardı ki, elbet birbirine uyan bir parça bulabiliyordum. Ancak birkaç düzine parçayı birbirine kenetlediğimde sorunu fark ettim. Önümde her yöne yayılan karmaşık bir fraktal oluşmuştu ama elimde bu şekle bağlanacak başka parça kalmamıştı.
Başka çarem kalmadığından yapbozu dağıtıp baştan başladım.
Tüm bu süreç boyunca eterimin benden çekilip küp tarafından yutulduğunu hissediyordum. Bu emiş gücü, Maerin’de anahtar taşı incelerkenki kadar şiddetli değildi. Relictombs’da daha uzun süre dayanabiliyordum ancak yine de tek bir oturuşta yadigar üzerinde çalışabileceğim sürenin bir sınırı vardı.
Parçalarımı tekrar düzenledim ve ilk denememde hangi parçaları kullandığımı aklımda tutarak yapbozu ikinci kez inşa etmeye başladım. Fakat bu sefer çıkmaz sokağa daha da erken girdim. Yeniden başlayamayacak kadar yorgundum.
Gözlerim birden açıldı. Sürekli hareket eden yansımalar ve o küçük yansıma ordusuyla dolu aynalı odayı idrak etmem bir anımı aldı.
Regis önümde kıvrılmış, bir gözü açık şekilde diğerlerini yakından izliyordu. Ezra ve Haedrig uyuyor gibiydi; Kalon ise Ada’ya göz kulak oluyordu. Ada’nın ağzı, o bitmek bilmeyen hakaret ve yalan akışını susturmak için kapatılmıştı.
"Ne kadar süredir baygınım?" diye sorduğumda Kalon irkilerek neredeyse ayağa fırlayacaktı.
Boğazını temizleyip yerine geri oturdu. "En azından birkaç saat oldu. Denediğin... her neyse, yapabildin mi?"
"Biraz ilerleme kaydettim," diyerek kaçamak bir cevap verdim. Ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim olmadığını duymaktan hoşlanmayacağını hissediyordum.
Fıskiyenin diğer tarafındaki sırasından Ezra, "Saatler geçti ve tek söyleyebildiğin 'biraz ilerleme' kaydettiğin mi?" diye çıkıştı.
Genç yükselici ayağa kalkıp bana bir bakış attı ve arkasını dönerek karanlığın içinde hışımla uzaklaştı.
Kalon’a dönerek, "Buraya gelmeden önce de bu... cihazı incelemek için saatler harcamıştım," dedim. "Ne kadar süreceğini bilmiyorum ama elimden geleni yapıyorum."
Kalon ifadesiz bir suratla sordu: "Yardım edebileceğimiz bir şey olmadığına emin misin?"
"Sadece ben oradayken kardeşinin beni bıçaklamasına izin verme yeter," dedim tek kaşımı kaldırarak.
Kalon güldü. Bu ses, ağzı bağlı olan Ada’nın ona hırlamasına ve sanki kahkaha canını yakıyormuş gibi iplerinin içinde kıvranmasına neden oldu. Kalon ona bir an hüzünle baktıktan sonra tekrar bana döndü. "Ne yapman gerekiyorsa yap, Grey."
Sıkılıp suyu çıkarılmış bir sünger gibi hissediyordum; eterimin neredeyse her damlası tükenmişti. Pek fazla uykuya ihtiyacım yoktu ama eter çekirdeğimi doldurmak için zamana ihtiyacım vardı.
Ayağa kalkıp, uzuvlarımdaki sertliği atmak için Kordri’nin bana Epheotus’ta öğrettiği bir dizi dövüş sanatları hareketini uyguladım. Birkaç dakikalık rutinden sonra Regis’in yanına tekrar oturdum ve çevredeki eteri soğurma sürecine başladım.
Yanımda yoldaşımın kıpırdandığını hissettim, hemen ardından sesi zihnimde yankılandı.
"İçerisi nasıl görünüyor?"
Doğrusunu istersen nasıl tarif edeceğimi bilmiyorum. O birbirinden bağımsız şekilleri, tasarladığım kalıpları, her şeyi kafese kapatan eter enerjisinden duvarları düşündüm... Benim vücudumun içine girdiğinde sen ne hissediyorsun?
"Bir nevi yüzmek gibi."
Meditasyonumu bozup gözlerimi açtım ve Regis’e baktım. Gölge kurt omuz silkti.
"Soran sendin."
Gözlerimi kapatıp çevremdeki etere, onu eter kanallarımdan çekirdeğime çekmeye odaklandım. O yadigarın içi saf bilgiyle dolu. Karmaşık bir kitabın içeriğini, onu yakıp dumanını soluyarak anlamaya çalışıyormuşum gibi hissediyorum.
"Bizi buradan çıkarmak için daha ne kadar duman soluman gerektiğine dair bir fikrin var mı?"
Daha fazla, diye düşündüm. Çok daha fazla.
Yapboz parçalarını bir araya getirme konusundaki üçüncü denemem tam bir başarı sayılmazdı ama beklenmedik bir anlama noktasına ulaştım. Bilinçli bir karar vermeden, tüm parçaları kullanmaya çalışmayı bıraktım ve sadece büyük bir küp inşa ettim.
Şekil oldukça basitti, zihnimde doğal bir şekilde birleşiyordu. Ne inşa edeceğime bir kez karar verdiğimde, parçalar ihtiyaç duyuldukları anda sanki kendilerini bana sunuyor gibiydiler.
Küp tamamlandığında, suyun üzerindeki yağ tabakası gibi parlamaya ve dalgalanmaya başladı; ardından münferit parçaların çizgileri silindi ve önümde yekpare, ışıltılı bir kutu belirdi. Yağlı dalgalanmalar duruldu, küpün altı yüzünün her biri önceki hayatımdaki elektronik ekranlar gibi aydınlandı ve bana aynalı salonu göstermeye başladı.
Regis hâlâ yanımdaydı. Kalon uyuyordu, Ezra ise kardeşini izliyordu. Haedrig’in ise, şaşırtıcı bir şekilde, elini aynalardan birine dayamış, oradaki sakinle derin bir sohbete daldığını gördüm. Ancak ne söyledikleri duyulmuyor, küpten hiçbir ses gelmiyordu.
Ne yapacağımı şaşırmıştım. Net bir şekilde bir atılım yapmış olsam da, dış dünyaya açılan bu pencerenin bana nasıl bir yardımı dokunacağını veya ustalaşmaya çalıştığım eter hükmü hakkında neyi ortaya çıkardığını anlamıyordum.
Küpü bir kenara bırakıp geri kalan parçalarla ikinci, daha küçük bir kutu yapmaya başladım. Ancak elimde kusursuz bir küp yapacak parça kalmadığı için ortaya çıkan şey, gerçek bir küpten ziyade keskin kenarlı bir hamur topağına benziyordu.
İkinci bir kusursuz kutu oluşturabilmek için her seferinde şekli daha da küçülterek üç deneme daha yapmam gerekti. Bekledim ama hiçbir şey olmadı; ne bir ışık, ne bir enerji birleşmesi ne de dış dünyaya dair bir görü.
İşte o an, ikinci kavrayış anımı yaşadım.
Ya bu küp —ya da teorik olarak herhangi bir şekil— öğrenmeye çalıştığım eter hükmünün bir yönüne dair bilinçaltı bilgimi temsil ediyorsa? Bu yapboz inşa etme eyleminin, hükmün bizzat kendisini incelemek için bir metafor olduğunu varsayarsam, inşa ettiğim şekille temsil edilen aynı düşünce üzerinde çalışıp durmak, beni bütünün anlaşılmasına daha fazla yaklaştırmayacaktı.
Bunu aklımda tutarak küçük kareyi parçaladım ama o zamana kadar eter çekirdeğim neredeyse boşalmıştı.
Gözlerimi açtığımda, her şeyi tam da ekranlarda gördüğüm gibi buldum.
"H-Haedrig," dedim, sesimin kullanılmamaktan dolayı çatallandığını fark ederek.
Yükselicinin eli, konuştuğu ayna sakininden çekildi ve hızla bana doğru yürüdü.
Yanımda duran matradan uzun bir yudum su içtim, bir kısmı çenemden aşağı süzüldü.
"Dikkatli ol," dedi Haedrig. "Buradan kurtulmadan önce hepimiz senin kadar erzak depolamadığımıza pişman olabiliriz."
"Ne kadar oldu?"
"İçeri girdiğinden beri sanırım on iki... on beş saat kadar." Haedrig beni dikkatle, neredeyse endişeyle izliyordu.
"Aslında on üç saat kırk sekiz dakika oldu. Saydığımdan falan değil tabii."
"Vay canına. En azından daha uzun süre dayanabiliyorum."
"Ve yiyeceğimiz bitmek üzere!" diye araya girdi Ezra, bana inanamıyormuş gibi bakarak. "Geri kalanımız açlıktan ölene kadar orada kalmayı mı planlıyorsun?"
"Erzaklarını idareli kullanmalıydın," diye tersledim ama Ezra cevap veremeden kolumdaki boyutlararası depo rününden yiyecek paketimi çıkarıp ona fırlattım. "Ben birkaç gün idare edebilirim." Haedrig’e göz ucuyla bakarak ekledim: "Bunun paylaştırıldığından emin ol —ve bu sefer idareli kullanın."
Ezra paketi yanındaki sıraya fırlatıp tekrar yerine oturdu. "Sağ ol, kahraman."
Haedrig yanıma oturdu ve kendi matrasından bir yudum aldı. Ben sessiz kalınca bana dönüp kaşını kaldırdı. "Nasıl gidiyor?"
Başımı salladım. "Biraz ilerleme kaydettim ama henüz bir aydınlanma yaşamadım."
"Onu kastetmemiştim." Haedrig bir yudum daha aldı, sonra kendi tavsiyesine uymadığını fark edip matrasını boyut yüzüğüne kaldırdı.
Eterimi tazelemeye başlarken bir süre sessizce oturduk.
Haedrig boğazını temizledi. "Şu eter meselesi..."
İçimi çektim. Bu konuyu tartışmaya pek gönüllü olmasam da, sahte Ada’ya eterden bahsetmemin üzerinden bu kadar zaman geçmesine rağmen birinin konuyu açmamış olmasına da şaşırmıştım. En iyi yalan söyleme yönteminin, mümkün olduğunca doğruyu anlatmak olduğuna karar verdim.
Ezra’nın duymaması için alçak sesle, "Bu Relictombs’a ilk gelişim değil," dedim. "Gerçi önceki ziyaretime tam olarak bir yükseliş denemez."
Haedrig bu itirafım karşısında zerre şaşırmış görünmüyordu; aksine oldukça ciddi bir suratla bana baktı. “Sonunda malumu ilam ettiğin için teşekkürler.”
“Bir sığınak odasında, yarı ölü halde uyandım. Oraya nasıl geldiğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Karşıma çıkan ilk oda o korkunç, zombileşmiş kimera benzeri yaratıklarla doluydu ve beni neredeyse öldürüyorlardı. Onlarla dövüşürken yeni bir büyü türü kullanabildiğimi fark ettim. Eter.”
Haedrig eliyle Regis’i işaret etti. “Şu kurt mu?”
“Evet, ilk tezahürü oydu. Sonra da... bizi son bölgeden çıkarmak için kullandığım o ışınlanma numarasını öğrendim.” Haedrig sadece başını sallamakla yetinince, gözlerinin içine bakmak için ona döndüm. “Tüm bunları duyunca şaşırtıcı derecede rahat göründün.”
“Sende farklı bir şeyler olduğunu biliyordum zaten,” diye cevap verdi omuz silkerek. “Bunu duyabiliyordum, hissedebiliyordum. Doğruyu söylemek gerekirse, seninle bu yükselişe katılmak istememin sebebi de buydu. Etrafında neler olup bittiğini kendi gözlerimle görmek istedim.”
Alaric’in Yadigar Mezarlar hakkındaki tarifini, içerideki kişiye göre mekanın nasıl değiştiğini anlattığı anları hatırladım. Bazı avcıların, kadim büyücülerin bu yaratımlarında keşfedilmemiş yeni yerler bulma umuduyla her yükselişte yeni bir parti kurduklarını anlatmıştı.
“Peki ya cinler?”
“Kadim büyücülerin kendilerine verdiği isim buydu,” diye cevap verdim dürüstçe. Indrath Klanı sayesinde artık yok olup gitmişlerdi, bu yüzden ismi paylaşmamda bir sakınca görmüyordum. “Bir... ruh ya da bir tezahür, öyle bir şey buldum. Yadigar’ı bana o verdi.”
Haedrig başını iki yana sallayarak bana saf bir hayranlıkla baktı. “İki yükselişte, Yadigar Mezarlar hakkında benim yirmi yükselişte öğrendiğimden daha fazlasını keşfetmişsin. Seni şanslı budala seni.” Gözleri kucağımdaki yadigara takıldı. “Yine de bunu yanında tutmak büyük risk. Vritra Egemenleri, bir yadigar bulup da dışarı çıkar çıkmaz onlara teslim etmediğini bilselerdi derini diri diri yüzerlerdi.”
Maerin’deki çıkış portalında beni karşılayan o ebleh muhafızları düşünerek, “Neyse ki şansım yaver gitti,” dedim. “Ucra bir kasabada çıktım dışarı. Onlar beni gördüklerine ne kadar şaşırdıysa, ben de kendimi orada bulduğuma o kadar şaşırmıştım.”
“Şanslı budala,” dedi tekrar, başını sallayarak.
Kısa bir sessizliğin ardından, “Dışarısı ne durumda?” diye sordum. Sadece... konuşmak iyi geliyordu ve bu sohbetin bu kadar çabuk bitmesini istemediğimi fark ettim.
“Gergin ve kasvetli,” diye cevap verdi Haedrig, son derece net bir tavırla. “Çocuk patlamak üzere. Kendi rasyonlarını bitirdi, Riah’ın boyut yüzüğünden çıkardıklarımızın da yarısını mideye indirdi. Aynalardaki yansımalardan gelen o öfke ve korkuya kendini maruz bırakması hiç yardımcı olmuyor ama abisi emretmesine rağmen durmadı.”
Müdür Wilbeck cinayete kurban gittikten sonraki Grey olarak yaşadığım hayatımı düşünerek, “Onlar aslında kendi içindeki kargaşanın birer dışavurumu gibi,” dedim. O zamanlar gazabımın alevlerini elimden gelen her yolla körüklemiştim. “Sanırım bu onun için bir çeşit boşalım sağlıyor.”
Haedrig sadece bir mırıltıyla karşılık verdi ve ikimiz de sessizliğe gömüldük.
Konuşacak bir konu ararken, az önce sahte Ada’ya eterden bahsettiğimde Haedrig’in verdiği tepkiyi aniden hatırladım.
“Şu eter konusuna dönecek olursak,” diye başladım söze, neyi bilmek istediğimi nasıl soracağımdan pek emin değildim. “Az önce ondan bahsettiğimde... şey... şaşırmış gibiydin.”
Haedrig gözlerime baktı, sonra bakışlarını yere indirip yeşil saçlarının yüzünü örtmesine izin verdi. “Dikkatlisin, Grey. Bana... bana büyük bir güven gösterdin. Eğer yanlış kişi o yadigarın eline nasıl geçtiğini öğrenirse idam edilebilirsin.”
Haedrig’in sözlerinde en ufak bir tehdit iması yoktu. Aksine, ona gösterdiğim güvenden dolayı samimi bir minnettarlık duyuyor gibiydi; diğerlerine bunun sadece bilgi barındıran bir cihaz olduğunu söylemiş ve bunun şimdilik meraklarını gidermeye yeteceğini ummuştum.
“Eter üzerine biraz çalıştım,” diye devam etti. “Ama bu sık sık konuşabileceğim bir konu değil. Çoğu çevrede... pek hoş karşılanan bir sohbet konusu değildir ve ailem de bunu onaylamıyor. Hatta,” dedi acı bir gülüşle, “ailem yaptığım hiçbir şeyi pek onaylamaz. Benim evde uslu bir küçük—”
Haedrig sözünü kesti ve bana mahcup bir bakış attı. “Üzgünüm, aile meselesi benim için biraz yaralı bir konu.”
“Seni anlayabiliyorum,” dedim hüzünlü bir gülümsemeyle. “Ne kadar çabalarsak çabalayalım, mükemmel oğullar olamıyoruz.”
“Hayır, olamıyoruz,” diye cevap verdi Haedrig, sesinde bir nebze burukluk vardı. “Belki öz ailem farklı düşünürdü ama ben kendi kanımdan olanlar tarafından yetiştirilmedim. Beni büyüten hane... pekala, bir avcı olma arzumu pek takdir etmiyorlar.”
“Ama avcılar Alacrya’da çok saygı görür,” diyecekken kendimi durdurdum ve bir anlık bocalamadan sonra cümleyi şöyle tamamladım: “Çoğu ailede el üstünde tutulurlar.”
“Ah, beni yanlış anlama; üvey ailem, gerek Dicathen’e karşı savaştaki askerler olarak gerekse kan bağı ya da hami desteğiyle avcılar olarak nam salmaya çok hevesliler. Ama ben bu hayat için biçilmemişim... en azından onlara göre.”
Ben daha fazlasını söyleyemeden Haedrig ayağa kalktı ve zırhını düzeltti. “Üzgünüm Grey ama sanırım düşüncelerimle biraz baş başa kalmak istiyorum. Seni meditasyonunla baş başa bırakayım.” Bir an duraksadıktan sonra, “Dinlediğin için teşekkürler,” diye ekledi ve uzaklaştı.
‘Bunun mümkün olabileceğini hiç düşünmemiştim ama bu herifin en az senin kadar sırrı var gibi görünüyor,’ dedi Regis kıkırdayarak. Gölge kurt, Ezra ile benim aramda kıvrılmıştı; gözleri kapalıydı ama belli ki her şeyi pür dikkat dinlemişti.
Sence o da Alacrya’da mahsur kalmış ve Vritra tarafından avlanmamak için kimliğini saklayan başka bir Dicathenli mi? Sırıttım ve botumun ucuyla Regis’in arkasına hafifçe vurdum.
‘Hayır budala, ama kesinlikle bize her şeyi anlatmıyor.’
Haklı olabilirsin. Yine de ona güvenmeden edemiyorum. O ana kadar bunun farkına varmamıştım ama doğruydu. Elimde olmadan, kısa süreli tanışıklığımıza rağmen Haedrig’in arkamı kollayacağına güveniyordum. Aynı şeyi Granbehl kardeşler için söyleyemezdim.
‘Aman neyse. Sen güvenmeye devam et ama tuhaf bir şey yaparsa yine de kolunu koparırım.’
Gülümseyerek ve başımı sallayarak meditasyonuma geri döndüm; kilit taşı üzerinde bir deneme daha yapmak için kendimi hazırladım.
Geometrik şekillerle dolu alanı çevreleyen mor duvarın içinden geçtiğimde, küp şeklindeki ekranın hala sağlam olduğunu gördüm. Ekranın içinde Haedrig’in loş koridorda gözleri yerde, düşünceli bir ifadeyle yürümesini izledim.
Perspektifim değişti, bunun yerine ayağa kalkıp bana doğru yürüyen Ezra’ya odaklandı. Regis hemen uyuma numarasını bırakıp başını kaldırdı ve Ezra’ya dik dik baktı. Genç avcı durdu, gölge kurtla birkaç saniye boyunca bakıştı, sonra arkasını dönüp uzaklaştı; her ne kadar Ada’ya göz kulak olacak kadar yakın bir mesafede kalsa da.
Bilincimi ekrandan uzaklaşmaya zorladım ve geri kalan şekillere odaklandım. Başka bir küp oluşturmanın bir işe yaramayacağını zaten biliyordum, bu yüzden aklıma gelen ilk şeyi inşa etmeye başladım: bir piramit.
Bu küpten daha zordu. Parçalar bir türlü doğru şekilde birbirine geçmiyor gibiydi. Daha önce olduğu gibi beni yönlendirerek gözüme çarpmıyorlardı; bu yüzden şekli defalarca bozup yeniden yapmak zorunda kaldım. Eter çekirdeğim boşaldığında, hala tatmin edici bir piramidi tamamlayacak doğru parçaları bulamamıştım.
Yine de bir kez kafaya koyduğum için bunu sonuna kadar götürmek zorunda hissediyordum. İçgüdüsel olarak, zihnimdeki görüntüyü oluşturacak şekilde şekilleri ve figürleri birleştirmenin bir yolu olması gerektiğini biliyordum. Kilit taşına bir sonraki girişimde tekrar denedim.
Ancak üçüncü günde —kilit taşına yaptığım yolculuklar artık neredeyse on altı saat sürüyordu, geri kalan zamanımı eterimi tazelemeye ve biraz uyumaya ayırıyordum— mükemmel bir tetrahedral piramit dövmeyi başardım.
Daha önce olduğu gibi, parçalar parıldayarak katı bir form oluşturdu ve ışık çekildiğinde, piramidin her bir yüzü tıpkı küpte olduğu gibi birer görüntü sergiledi. Her görüntü ayna odasına aitti ama gördüğüm şeylerde çok yanlış bir şeyler vardı.
İlk resimde, kucağımda kilit taşıyla yerde bağdaş kurmuş oturduğumu, Regis’in önümde durduğunu ve Kalon’un Ada’nın başında beklediğini görebiliyordum. Üzerime garip bir dejavu hissi çöktü; bunun, küp ekranı tamamladığımda gördüğüm ilk an olduğunu fark ettim.
Neler oluyor böyle?
İkinci görüntüde, ayna odası hapsedilmiş düzinelerce avcı dışında boştu. Sonra havada asılı duran yanar döner bir portal belirdi ve ben dışarı adım attım.
Son birkaç gündür aynalarla dolu bir odada olmama rağmen, vücudum yeniden inşa edildiğinden beri kendime bakmak için pek vakit ayırmamıştım. Görüntüdeki irkilen ve kendini savunmaya hazırlanan adamın ben olduğunu düşünmek garipti.
Solgun, buğday rengi saçlarım, bir saldırı geleceğini düşünerek aynadaki hareket eden yansımalara döndüğümde savruldu. Altın rengi gözlerim odayı tararken kısıldı, sonra gördükleri şey karşısında şaşkınlıkla irileşti.
“Kim—kim bunlar?” diye sorduğumu duydum.
Sonra Kalon ve Ezra belirip bana çarptılar. “Bu da ne?”
Geçmişi izliyordum; sanki bir kayıt eseri tarafından yakalanmış gibiydi. Küp şekli bana şimdiki zamanı gösteriyordu. Piramidin yüzeylerinde ise geçmişi bir ev videosu gibi izleyebiliyordum.
Eter kullanarak piramidi çevirdim, böylece üçüncü ve dördüncü yüzleri daha iyi görebildim. Bu yüzeylerin gösterdiği ayna odalarında kimse yoktu ama yakından baktığımda bu vizyonlarda aynaların daha fazlasının boş olduğunu fark ettim.
Bunlar diğerlerinden daha eski olmalı diye düşündüm; beni ve partimi gösteren iki farklı tarafı düşündüğümde bu mantıklı geliyordu.
Eğer ilk şekil şimdiki zamanı, ikinci şekil geçmişi gösteriyorsa...
Üçüncü şekli düşündükçe kalbim hızla çarpmaya başladı. Bu mümkün olabilir miydi?
Dikkatim tekrar kübe çekildi. Haedrig, Regis’in yanında oturmuş, parmaklarını gölge kurdun gür yelesinde gezdiriyordu. Regis’in gözleri kapalıydı, dili ağzının kenarından sarkmıştı; tam olarak iyi bir kaşınmanın tadını çıkaran memnun bir evcil hayvan portresi çiziyordu.
Hain, diye düşündüm gülümseyerek.
Arkalarında Kalon, Ada ile oturmuş başını ellerinin arasına almıştı. Ezra ise aynalardan birinin önünde durmuş, elini camın üzerine bastırmıştı.
İçimi çektim. Budala. O ruhlarla etkileşime girerek sadece kendine işkence ediyordu. O varlıkların delilik ve nefretten başka sunacak hiçbir şeyleri yoktu. Onları dinlemek onu sadece karanlığa ve umutsuzluğa sürükleyecekti.
Piramidin kenarlarında beliren görüntülere tekrar dönüp ayna odasında geçirdiğimiz zamanın yeniden oynatılışını izledim. Gözlerimi kaçırmak zordu; Ada’nın o hortlak tarafından ele geçirilişini ikinci kez seyrediyordum.
Sahte Ada, hepimiz başka tarafa bakarken fark edilmeden odanın içinde hızla ilerledi ve Riah’ın üzerine tırmandı. Riah kendinde değil gibiydi ama Ada üzerine eğilip dudaklarını onunkilere bastırdığında yine de irkilerek geri kaçmaya çalıştı.
Riah, tek bir keskin ve doğal olmayan sarsıntıyla kasıldı, ardından bir hayalet kadar solgun bir halde hareketsiz kaldı.
Hortlak, bir şekilde yaşam enerjisini doğrudan Riah’ın içinden çekip almış, onu anında öldürmüştü. Yadigar Mezarlar'daki çoğu canavar gibi onun da bir tür eterik varlık olduğunu varsaymıştım ama daha önce bu kadar güçlü veya ölümcül bir şeye rastlamamıştım.
Hemen önümde, artık zapt edilmiş olan sahte Ada ileri atılıp neredeyse Kalon’u ısırıyordu. Hayır, ısırmak değil, neredeyse Kalon’u öpecekti. O an ölüme ne kadar yaklaştığına dair hiçbir fikrimiz yoktu.
Zihnimde dönüp duran düşünceleri silkeledim. Bu geçmiş anları yeniden yaşamak bir tuzaktı, hayatı bir döngünün içinde yaşamak gibiydi.
Bir sonraki şekli inşa etmeye başlamam gerekiyordu ve bunun ne olması gerektiğini gayet iyi biliyordum.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.