Yabancı Topraklarda İlk Adımlar

Portaldan geçerken karşı tarafta beni neyin beklediğini tam olarak kestiremiyordum.

Hem Dicathen hem de Kalıntılar’daki Alacryalı tecrübelerime dayanarak beklemediğim tek şey, portalın iki yanında dikilen gardiyanların beni görünce resmen yerinden sıçrayıp korkuyla çığlık atmasıydı.

Regis keyifle kıkırdadı ama ben bu duruma ne tepki vereceğimi bilemiyordum.

Sağ tarafımdaki gardiyan, geniş göbeğini zapt etmekte zorlandığı belli olan bir plaka zırh kuşanmış, oldukça tıknaz bir adamdı. Aldığı kısıtlı eğitimin kırıntılarını toparlamayı başararak titreyen mızrağını en azından bana doğru doğrultabildi. Daha sıska olan yoldaşının ona ayak uydurması sadece bir saniye daha uzun sürdü.

“K-kim var orada?” diye titrek bir sesle sordu sıska olanı.

Nasıl bir cevap vermenin en iyisi olacağını hala tartıyorken tombul gardiyan araya girdi.

“Siz... yoksa... K-Kalıntılar’dan mı geliyorsunuz?” diye kekeledi, başı telaşla sağa sola gidip geliyordu.

Şu budalalara cevap vermekle uğraşma. Öldür gitsin şunları, diye söylendi Regis.

Zihnimdeki bu beceriksiz ikiliyi öldürmem için beni kışkırtan sesi görmezden geldim. Böyle bir eylem neredeyse kesinlikle avlanmam ve idam edilmemle sonuçlanırdı. Bakışlarımın altında ezilen tombul gardiyana bakıp, “Evet,” diye cevap verdim.

Solumdaki gardiyanın nefesi kesildi. Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tutuyordum.

“Y-yüce yükselen,” diye kekeledi sağdaki gardiyan. Koca göbeğinin izin verdiği ölçüde eğilerek selam verdi ve başını kaldırdı. “Lütfen bu kulunuzun size Maerin Kasabası’nın reisine kadar eşlik etmesine izin verin.”

Peşinden gitmem için bir işaret yaptı, diğeri de hemen arkamıza takıldı. İçlerinden birinin portalı korumak için geride kalması gerektiği düşüncesini bir kenara itip etrafı incelemeye koyuldum.

Geldiğim salon da onu koruyan adamlar gibi oldukça sönüktü. Çok büyük olmasa da —Ashber’deki mütevazı bir evden daha geniş değildi— buranın önemli bir yer olduğunu gösteren belirgin özellikleri vardı. Her iki yanımızda yükselen sütun dizilerinin üzerinde gerçek ateşlerin yandığı meşaleler asılıydı. Daha yakından baktığımda, sütunlarda diz çökmüş erkek ve kadınların hürmet ettiği insansı formdaki bir basiliskin karmaşık oymalarını gördüm. Her sütun kısa bir hikaye anlatıyor, hepsi de basilisklere tapınma mesajına çıkıyordu.

Gördüklerim midemi bulandırdı.

Her on saniyede bir omuzlarının üzerinden bana gergin bakışlar fırlatan gardiyanları takip ettim. Çıkışa ulaşana kadar pürüzsüz mermer zemin üzerinde sessizce ilerledik. İki demir ağacı kapının arasından ve çevresinden sızan ışığı görünce, güneşi görmeyi ne kadar özlediğimi fark ettim.

Kapılar acı bir gıcırtıyla açıldı ve güneş ışınları üzerime boşaldı. Karnıma bir yumru oturdu ve gözyaşlarımı tutmakta zorlandığımı hissettim. Güneşin ılık dokunuşu beni bir annenin kucağı gibi sarmaladı.

“Şey... yüce yüksele—”

“Şşşt! Muhtemelen bir görü üzerinde falan çalışıyor!”

Gözlerimi sadece bir an için kapattım. Üzerime ılık bir bal gibi süzülen ışık huzmesinin içinde ilerlemeden önce kendimi toparladım.

Gözlerim ışığa alışınca çevremi daha iyi görebildim. Bu küçük köy de demin ayrıldığım salon ve orayı bekleyen gardiyanlar gibiydi. Yani dürüst olmak gerekirse, tüm yerleşim yeri oldukça sönük ve etkileyicilikten uzaktı.

Yaklaşık üç araba genişliğindeki parke taşlı yolun her iki yanına, tuğla ve harçtan yapılmış tek katlı evler nizami bir şekilde dizilmişti. Çamaşır asanlardan bahçesiyle uğraşanlara kadar günlük işlerini yapan siviller etraftaydı; çocuklar ise bez parçalarına sarılmış tahta kılıçlarını sallayarak koşturuyordu. Hatta bir çocuğun elindeki kömürle arkadaşının sırtına rastgele karalamalar yaptığını gördüm.

Çok geçmeden, arkamızda bir yerlerden gelen ve arka sokaktaki bir tuvaleti andıran o keskin kokuyu fark ettim.

“Lütfen kasaba merkezine varana kadar kokuya katlanın, yüce yükselen,” dedi sıska adam, burnumu kırıştırdığımı fark ederek. “Kasabanın sınırındayız, rüzgar ters yönden esince dış mahallelerin kokusu duvarlardan içeri sızıyor.”

Arkamı döndüğümde, az önce çıktığımız binanın gerisinde altı metreden yüksek bir duvar gördüm.

“Diğer tarafta ne var?” diye sordum tamamen meraktan.

“Vergilerini ödemedikleri ya da suç işledikleri için Maerin Kasabası’ndan sürülen serseriler ve asalaklar orada toplanıyor. Hayırsever reisimiz o bölgede kalmalarına, hatta ihtiyaç duyulursa kasaba sakinlerinden iş almalarına bile izin verdi,” diye açıkladı tombul gardiyan. “Buna gece işleri de dahil, eğer yüce— ah!”

Sıska gardiyan, mızrağının sapıyla yoldaşının kaval kemiğine vurdu. “Aptal olmayı kes, Chumo! Bir yükselenin o pis fahişelerle yatağa girecek kadar çaresiz olduğunu mu sanıyorsun?”

İkili, sanki ben fark etmeyecekmişim gibi birbirlerini dirsekleyip kısık sesle hakaretler savurarak hararetli bir tartışmaya daldı.

Acaba bu gösteriye önceden mi çalıştılar, diye düşündü Regis, halinden oldukça memnun görünüyordu.

İlginçtir ki, Kalıntılar’da tanıştığım yükselenlerin aksine, bu iki budalanın zırhlarında omurgalarındaki nişanları veya armaları gösterecek boşluklar yoktu.

Belki de nişanlarını sergilemek sadece statülerini göstermek isteyen üst düzey büyücülerin yaptığı bir şeydi?

Önünden geçtiğimiz sivillerin çoğu gözlerini dikmiş bana bakıyordu. Bazıları başka bir şeyle uğraşıyormuş gibi yapma nezaketini gösterse de, çoğu öylece durup ağzı açık beni seyrediyordu.

Bazı erkekler, saygıyla başlarını eğseler bile içgüdüsel olarak göğüslerini kabartıp beni süzüyordu.

Kız kardeşimden çok da büyük olmayan bir grup kasabalı kız, göz göze gelince kızardılar ve arkamızdan kıkırdamaya başladılar. Annem yaşlarında bir kadın ise hiç çekinmeden gözlerimin içine baktı, göğüslerini belirginleştirmek için bluzunu düzeltti ve bana abartılı, davetkar bir gülümseme sundu.

“Bak Chumo! Herkes yüce yükselenimize bakıp ağzının suyunu akıtıyor. İstediğini seçebilir,” dedi, zihnimde “Chumo Olmayan” diye adlandırdığım sıska gardiyan.

“Kasaba reisinin ofisi ne kadar uzakta?” diye sordum, ikisine de ters ters bakarak.

“S-sadece birkaç blok ötede, tam kasaba merkezinin göbeğinde!” diye cevap verdi Chumo, bakışlarımın altında gözle görülür bir şekilde büzülerek.

Kasabanın kalbine yaklaştıkça evlerin yerini dükkanlar almaya başladı. İster istemez Ashber’de yaşadığım zamanları hatırladım. Maerin Kasabası oradan çok daha büyük ve gelişmiş olsa da, alıştığım Dicathen şehirlerine kıyasla daha huzurlu bir havası vardı.

Parke taşlı yolun aniden dört ayrı yola ayrıldığı bir yere geldik; biri ana yol, diğer üçü ise malikane benzeri yapılara çıkan daha küçük yollardı. Her biri tek bir büyük binanın etrafına kurulmuştu ancak bu mülkler geniş araziler ve eğitim sahası gibi görünen alanlarla çevrelenmiş, izole edilmişti.

“Bu binalar ne için?” diye sordum. Şu ana kadar gördüğüm tek çok katlı yapılar bu üç binaydı, bu yüzden önemli olduklarını varsaydım.

“Ah! Bu üç okul Maerin Kasabası’nın gururudur!” dedi Chumo göğsünü kabartarak. “Soldaki, bir Muhafız olarak ilk nişanını alan çocuklarımızın gittiği yer. Daha büyük olan bina Büyücüler için, siyah çatılı olanı ise geleceğin Atılganları için!”

“Eğitmenlerimizin hepsi çok yeteneklidir, her birinin kendi arması var,” diye ekledi Chumo Olmayan. “Atılgan okulumuzun baş eğitmeninin iki arması var, bir zamanlar gerçek bir şehirde ders vermişti!”

“Lafı açılmışken, tam zamanında geldiniz yüce yükselen,” dedi Chumo. “Sadece yarınki Takdis Günü için değil, birkaç gün içinde komşu kasabalardan gelen öğrenciler de yıllık sergimiz için burada toplanacak!”

Takdis Günü kulağa ilginç gelse de, bu ücra kasabada çok fazla vakit kaybetmek istemiyordum. Önceliğim, kasaba reisiyle konuştuktan sonra nerede olduğumuzu gösteren bir harita bulmaktı.

“Acaba bizim Atılganlardan turnuvayı kazanma şansı olan var mı?” diye mırıldandı Chumo, diğerine.

“Reisin çocuğu Draster’ın şansı en yüksek olanıdır herhalde, değil mi? Duyduğuma göre temel seviyenin üçüncü aşamasına geçmiş,” diye yanıtladı Chumo Olmayan.

“Evet ama Cromer Kasabası’ndan bir canavar var, daha on beş yaşında temel seviyenin dördüncü aşamasına geçmiş!”

“Vay canına. Duyduğuma göre Aramoor akademilerinden birinden bir kıdemli, aday olarak götürebileceği potansiyelli birileri var mı diye bakmaya gelecekmiş.”

Kasaba meydanına benzer bir yere yaklaştığımızda, ikisi tamamen tasasız bir şekilde dedikodularına devam ediyordu. Sokaktaki insan sayısı hızla arttı. Kasabanın düzgünce döşenmiş merkezi; dükkanlar ve aşevleriyle çevriliydi. Birkaç satıcı, ticaret için mallarla dolu ahşap arabaların yanında duruyordu. Bazıları yiyecekle, bazıları ise deri eşyalar veya basit kıyafetlerle doluydu. Hiçbiri ilgimi çekmedi.

Asıl dikkatimi çeken, çevresindeki tek katlı binaları gölgesinde bırakan o devasa kolezyumdu. Kasenin şeklini andıran bu devasa yapıyı koruyan askerlerin —yani belli bir güç sergileyen, eli ayağı tutan gerçek gardiyanların— sayısına bakılırsa, buranın ne kadar önemli olduğunu tahmin edebiliyordum.

Atlar ve mana canavarları tarafından çekilen arabalardaki siviller, içeri girmek için ana girişin önünde kuyruk olmuştu. Taşıdıkları malzemelerden anlaşıldığı kadarıyla, yaklaşan sergi için hazırlık yapmaya gelmişlerdi.

Görünüşe göre bu yüce yükselen yaklaşan etkinliklerle ilgileniyor, diye belirtti Regis.

Belki biraz, diye itiraf ettim. Alacryalıların nasıl eğitildiklerini ve dövüştüklerini görme fikri kesinlikle ilgimi çekiyordu. Ayrıca içimde bir yerlerde rekabet düşüncesinin verdiği bir heyecan vardı ve kolezyumu saran o canlı atmosfer bulaşıcıydı.

“—yükselen?”

Beni bekleyen iki refakatçime döndüm.

“Bu taraftan, yüce yükselen,” dedi Chumo Olmayan. Beni, portalın bulunduğu binadaki sütunlara benzer bir tasarıma sahip, uzun revaklı ve kubbeli bir binaya doğru yönlendirdi.

İçeri girdiğimde, bomboş binanın ön bankosuna kadar bana eşlik ettiler. Bankonun arkasında, topuz yaptığı kahverengi saçlarıyla oynayan, sıkıntıdan patladığı her halinden belli genç bir kadın duruyordu.

Chumo dirseğini bankoya dayadı. “Selam Loreni.”

Loreni başını bile kaldırmadan, “Yine mi işten kaytarıp atıştırmalık peşine düştün Chumo?” diye sordu. “Dikkatli ol. Zaten bu yüzden ikinizi iniş odasında nöbet tutmaya mahkum etmediler mi? Vritra aşkına, o portaldan yıllardır tek bir yükselen bile çıkmamışken ihtiyarın oraya neden hala muhafız diktiğini anlamıyorum. Ben olsaydım—”

“Şey, Loreni?” Chumo Olmayan söze girdi. Tırnaklarının altındaki kirleri temizlemeye başlayan kızla benim aramda tedirgin bakışlar gezdiriyordu.

Loreni sonunda başını kaldırdı ve muhafızlara öfkeyle baktı. “Ne va— Oh!” Gözleri fal taşı gibi açıldı, yanaklarına bir kırmızılık çöktü. Hemen ayağa kalkıp bluzunu düzeltti. “B-bu… kim?”

Chumo kıza doğru eğilerek, “O bir yükselen,” diye fısıldadı.

Kızın gözlerinin daha fazla açılması imkansız sanıyordum ama yanılmıştım. “Aman Tanrım! Lütfen kabalığım için naçizane özrümü kabul edin, saygıdeğer yükselen. B-buralara pek yükselen uğramaz, o yüzden geleceğinizi tahmin edemedim— ah, konuşmayı kesmeliyim artık. Kasaba şefiyle görüşmeye mi geldiniz? Tabii ki öyledir, ne aptalca bir soru. Bu taraftan lütfen!”

Loreni koridor boyunca bana rehberlik etti. Sık sık arkasına dönüp bana bakıyor, sonra heyecanla önüne dönüyordu. Arkamdaki iki muhafız ise kıs kıs gülüyordu. Kasaba şefinin ofisine vardık; içerisi bir çalışma masası ve ortasında oval bir çay sehpası duran iki deri koltukla mütevazı bir şekilde dekore edilmişti.

Loreni eğilerek, “Kasaba liderimiz Şef Mason birazdan burada olur. Ben size içecek bir şeyler getirirken lütfen rahatınıza bakın!” diye seslendi. Telaşlı hareketleri o kadar sarsıntılıydı ki saçındaki topuz bir anda patladı ve kumral saçları bir karmaşa halinde yüzüne döküldü. Hemen saçlarını toplamaya çalıştı ama yüzü çilek gibi kıpkırmızı olmuştu.

Zavallı kız başını bir kez daha öne eğip neredeyse koşarak odadan çıktı. Chumo ve Chumo Olmayan kapıda nöbet tutmak için dışarıda kaldılar. Loreni çıkmadan hemen önce iki muhafıza birkaç seçme küfür fısıldayacak kadar duraksadı. Bu durum karşısında beklenmedik bir kahkaha attım.

‘Gülmeyeli epey olmuştu,’ dedi Regis düşünceli bir tavırla.

Bu kadar çok aptalın arasında olmayalı epey olmuştu, diye karşılık verdim. Regis bu düşünceme zihnen katıldı.

Arkamdaki pencereyi açıp içeri süzülen hafif esintinin tadını çıkardım. Kasaba meydanından gelen sesler ve konuşmalar içeri doluyordu. Genç yaşlı herkesin kahkahası, ruhumu dinlendiren ve neredeyse uykumu getiren melodik çanlar gibi yankılanıyordu.

Koltuklardan birine yayılıp kasabanın o sıradan gürültüsünü dinlerken, yaşadığım her şey zihnimde bir film şeridi gibi geçti: Uyandığım andan itibaren sadece hayatta kalmak için değil, daha güçlü olmak için verdiğim o amansız mücadele… Sylvie’yi kaybetmiştim, sevdiklerimden ayrı düşmüştüm ve ne halde olduklarını bilmemin hiçbir yolu yoktu. Ama bu kısa an içinde, nihayet gerçeği idrak etmenin verdiği o huzuru hissediyordum…

O cehennem azabı kalıntılardan sağ çıkmayı başarmıştım.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.