Yaratıkların karanlıktaki tıkırtılarını, onları görmeden çok önce duydum. Taşıdığım sönük ışık eseri ancak üç-dört metre önümü aydınlatıyordu; bu mesafe bileğimi burkmadan yürümek için yeterli olsa da üzerime neyin geldiğini görmeme yetmiyordu.
Üç, belki de dört taneydiler ve tünelin içinde en az on beş metre uzağımdaydılar.
Mağara fareleri.
Onları ilk kez sığınağın etrafındaki tünelleri keşfederken fark etmiştik. Aslında sığınaktakiler için pek tehdit oluşturmuyorlardı, hatta yenebildikleri için epey işimize bile yaramışlardı. Tadı pek iç açıcı sayılmazdı ama onlar olmasaydı sığınağa yeterli proteini sağlamak çok daha zor olurdu. Yine de tek başına dolaşan biri için tehlikeli olabildikleri için dikkatli olmak gerekiyordu.
Neyse ki yanımda Boo vardı, bu yüzden bir grup mağara faresinden pek korkmuyordum.
Bu mana canavarları hemen hemen bir kurt boyutundaydı ve tıpkı kurtlar gibi sürüler halinde hareket ediyorlardı. Gözlemlediğimiz kadarıyla, daha küçük haşerelerle beslenen bu tünellerin baskın avcılarıydılar.
Yayı omuzumdan sıyırıp kirişi çektim ve bir ok yarattım. Boo homurdandı ama biz bu konuda daha önce antrenman yapmıştık. Düşman yaklaşana kadar ateş hattının dışında, arkamda bekleyecekti; o öne atıldığında ise ben geri çekilebilecektim.
Mağara farelerinin pençelerinin sert taş zemindeki tırmalama sesleri aniden hızlandı. Küçük fener taşımın yansıyan ışığında, parlayan ilk kırmızı göz çiftini görene kadar bekledim.
Beyaz ışık hüzmesi karanlığa doğru süzülürken kiriş uğuldadı. İlk ok, lider farenin tam iki gözünün ortasına isabet ettiğinde ikinci oku çoktan yaratmış ve yerine yerleştirmiştim.
Canavar, görüş alanımın kıyısında bir gölge gibi taklalar atarak yere serildi. İkinci okum onun yanından hızla geçip henüz göremediğim bir başka mağara faresine küt diye saplandı.
Üçüncü canavar, ölen yoldaşlarının yanından hızla geçti. Küçük bir ayı gibi hantalca koşuyordu ama oklarımdan biri boynuyla omuzunun arasındaki eklem yerine saplanınca pek yaklaşamadı. Bacaklarının dermanı kesildi ve feci şekilde hırıldayarak göğsünün üzerinde ileriye doğru sürüklendi.
Kafatasından geçirdiğim son bir okla acısına son verdim.
Kendi nefesimin yumuşak sesi ve arkamda Boo'nun derin solumaları dışında tünel sessizliğe gömülmüştü.
"Kusura bakma oğlum," dedim bıyık altından gülerek. "Söz veriyorum, bir dahaki sefere sana da biraz bırak..."
Yukarıdan gelen bir hareket dikkatimi çekti. Dördüncü bir mağara faresi, sert pençelerini kullanarak tünelin tavanında yavaşça süzülüyordu. Cılız ve uyuz görünüyordu; siyah-gri alacalı kürkleri darmadağınık dışarı fırlamıştı.
Yavaş hareketlerle elimi yay kirişine atıp çekmeye başladım ama yaratık, ölen yoldaşlarından çok daha hızlı tepki verdi. Kendini aşağı bıraktı, havada dönerek boğumlu küçük ayaklarının üzerine iniş yaptı, sonra o iğrenç ağzını açıp tıslayarak yeşilimsi bir gaz bulutu püskürttü.
Okumu bıraktım ama bu mağara faresi —eğer gerçekten öyleyse— yana sıçradı, döndü ve hızla koridorda ilerleyip cılız ışık kaynağımın menzilinden çıktı.
Dumanlardan kaçmak için geriye doğru sendelerken, körlemesine vurma umuduyla tünele doğru bir ok daha gönderdim ancak ok sadece taşa çarptı ve söndü.
Boo kükreyerek yanımdan fırladı, o tuhaf mağara faresini parçalamak için karanlığın içinde peşine düştü.
Tünel, çürük meyve gibi tatlı ama leş gibi kokmaya başlamıştı; bu koku gözlerimi yaşartıyor, burnumu yakıyordu. Daha da geri çekilip bekledim, sırtımdan aşağı soğuk bir titreme indi. Bu da neydi böyle? diye düşündüm kollarımda beliren tüyleri diken diken olmuş halde ovuştururken.
Bir dakikadan az bir süre sonra Boo hantal adımlarla tünelden geri döndü. Ağzında taze kan olmamasından yaratığı yakalayamadığı belliydi. O yaratığın görüş alanımın dışında bir yerlerde saklanması, bir yarasa gibi tavana tutunup beni izlemesi düşüncesi hiç hoşuma gitmemişti... Tekrar titredim.
"Hadi gidelim Boo," dedim elimi onun kalın, tüylü kürküne koyarak. Sonra kendimi rahatlatmak için Helen'ın bana öğrettiği o sözleri fısıldadım: "Gözlerin açık, yayın sabit olsun. Asla tereddüt etme, her daim hazır ol."
Hızlı ve sessiz adımlarla ilerlerken, havada asılı kalan o pis sisin içinden geçerken nefesimi tuttum. Ölü mağara fareleri yerde eğri büğrü yığınlar halinde yatıyordu; çok geçmeden etraftaki tünellerden başkalarını buraya çekeceklerdi. Yeraltı kasabasına dönüş yolunda temkinli olmam gerekecekti.
Tavandaki ve duvarlardaki her çıkıntıya dikkatle baktım. İki kez, ışığımın sönükleştiği sınırlarda pusuya yatmış mağara farelerine benzettiğim ama aslında tavandan düşen gevşek taşlar olan karaltılara ok attım.
Kıdemli Rinia’nın küçük mağarasına giden yoldaki her dönemeçte, o uyuz yaratığın tepemden üzerime atlayacağı ya da o zehirli gazını püskürteceği korkusuyla yayı elde hazır, köşeleri dönerken kalbim güm güm atıyordu.
Nihayet, Kıdemli Rinia’nın kapısı görevini gören duvardaki çatlağın üzerinde asılı olan ışık eserinin sabit parıltısını gördüm. Derin bir rahatlama iç çekerken, burnumdaki yanmanın boğazıma ve ciğerlerime indiğini, nefes almanın artık canımı yaktığını fark ettim.
O gaz...
İleriye atılıp çatlaktan süzüldüm ve Kıdemli Rinia’nın evi olarak benimsediği küçük mağaraya daldım.
Boo arkamdan homurdandı; normalde ben Rinia ile konuşurken tünelde beklemeyi dert etmezdi ama huzursuzluğumu hissetmişti. Arkamdaki dar açıklığı, sanki içeri girip bana yardım etmek istercesine pençelediğini duyabiliyordum.
Yaşlı kahin, mağaranın uzak duvarındaki doğal bir girintide yanan zayıf bir ateşin başında, ayaklarını ısıtırken hasır bir sandalyede oturuyordu.
Kapıdan içeri sendelediğimde kaşını kaldırarak bana döndü. "Ellie, tatlım, ne yapıyorsun—" Kıdemli Rinia şaşırtıcı bir çeviklikle ayağa kalktı, endişeyle beni süzdü. "Ama ne oldu sana küçük hanım?"
Konuşmaya çalıştım ama sadece ağzımdan boğuk sesler çıkabildi. "B-Ben... n-nefes..."
Yaşlı kahin bir anda yanımda bitti; nasırlı parmaklarıyla boynumu, dudaklarımı yokladı, burnumun içine bakmak için başımı geri itti, boğazımı incelemek için ağzımı zorla açtı.
Kıdemli Rinia cıkcıkladıkça paniğim daha da arttı. Sonra mağaranın sert duvarına dayalı uzun bir dolaba koştu ve içindeki ıvır zıvırı bir kenara itmeye başladı. "Nerede o? Nerede!"
Derken nefes alırken hissettiğim acı dindi, çünkü artık hiç nefes alamıyordum. Yaşlı elfe doğru sendeledim ve dizlerimin üzerine çöktüm, bir elimi yalvarırcasına ona uzattım. Ciğerlerim yanıyordu ve gözlerim sanki kafatasımdan fırlayacakmış gibi geliyordu.
"Hah!" Kıdemli Rinia tepemde bir yerlerden seslendi ama sesi çok uzaktan geliyormuş gibiydi. Sonra yan taraftan biri beni sertçe itti ve devrilip sırtüstü yuvarlandım.
Bulanık bir yüz üzerime eğildi ve dudaklarıma soğuk bir şey bastırıldı. Yoğun, buz gibi bir sıvı ağzıma doldu ve kendiliğinden boğazımdan aşağı süzülmeye başladı; sanki biri içimi dondurmak için bir büyü yapmıştı.
Sıvı her neyse, ciğerlerimde ve boğazımda kıpırdanıyordu ama derin bir nefesle o buz gibi havayı içime çektiğimde artık nefes alabiliyordum. Ancak o balçığın içinde boğuluyormuş hissi vücuduma fazla geldi ve bünyem anında bu soğuk sızıntıyı dışarı atmak için beni kusmaya zorladı.
Yuvarlanıp ellerimin ve dizlerimin üzerinde doğrularak, tüy yumağı çıkaran bir kedi gibi öğürmeye başladım.
Ellerimin arasındaki yere parlak mavi bir çamur saçıldı; yoğun bir şekilde birikti, taşın üzerinde süzülen bir küf tabakası gibi tekrar birleşti, sonra büzülüp siyahlaştı ve hareketsiz kaldı.
Titreyen dudaklarımdaki tükürüğü sildim ve dehşet içinde Kıdemli Rinia’ya döndüm.
Yaşlı kahin şefkatle gülümsedi ve sırtımı sıvazladı. "Tamam, tamam. Şimdi turp gibi oldun."
Geriye yaslanıp derin bir nefes aldım. Hava hâlâ buz gibi bir kış sabahı kadar soğuk geliyordu ve hafif bir nane tadı bırakıyordu. Yakıcı acı ve o geçmek bilmeyen çürük kokusu gitmişti.
"O—o da neydi?" Gözlerim siyah birikintiye, sonra tekrar ona kaydı.
Döndü ve yavaşça sandalyesine yürüyüp dikkatlice oturdu; bir anda yine o çelimsiz yaşlı kadın görüntüsüne bürünmüştü. "Ayaz salyangozu yağı. Yanıklara birebirdir. Ama kabuğundan çıktığında pek dayanmaz."
Siyah balçık yığınından uzaklaşarak Kıdemli Rinia’ya tiksintiyle baktım. "Yani boğazımdan aşağı sümük mü boşalttın? Ama yanmamıştım ki... bir çeşit gaz vardı... zehirlendiğimi sanmıştım."
"Kimyasal yanık," dedi umursamaz bir tavırla. "Bana öğreten kıdemli de yetenekli bir şifacıydı. Ama bende kadimlerin kanı yok, bu yüzden daha sıradan çarelerle idare etmek zorunda kaldım."
Kıdemli Rinia’nın geçmişinden ya da büyü sanatlarını nasıl öğrendiğinden bahsettiğini hiç duymamıştım. Bir an için bu gizemli kahin hakkında daha fazla şey öğrenmenin heyecanı, mağara faresini ve ölümden dönme deneyimimi unutturmaya yetti. "Sana rünleri, eteri ve diğer şeyleri öğreten kişiyle aynı kişi miydi?"
"Evet. Eşi benzeri olmayan bir yetenekti diyebilirsin. Bildiklerinin ufak bir kısmını öğrenmek bile bir ömrümü aldı..." Kıdemli Rinia’nın sesi düşüncelere dalarak kısıldı.
"Sizden daha bilgili birini hayal edemiyorum," dediğimde irkildi, sonra içtenlikle gülümsedi.
"Belki de. Kadimlerin bilgeliğinin onlarla birlikte ölüp gitmesi gerçekten çok üzücü..."
Kadim büyücüler, hâlâ tam olarak anlayamadığımız mucizeler inşa etmişlerdi: uçan şehir Xyrus, uçan kale, tüm Dicathen'i birbirine bağlayan ışınlanma platformları. Onlar hakkında biraz okumuştum ama kesin olarak bildiğimiz pek bir şey yoktu.
"Bu arada Ellie, o koca canavarın ön kapımı yıkmadan önce ona engel olur musun lütfen?" dedi Kıdemli Rinia eğlenerek.
“Ah, ü-üzgünüm!” Hafifçe titreyerek yerimden fırladım ve tünele açılan çatlağa doğru koştum. Boo hâlâ girişi tırmalıyordu; omuzlarına kadar boşluğa girmeyi başarmıştı ama daha fazlası imkânsızdı.
Beni görünce durdu. “Sorun yok Boo, iyiyim. Sen biraz dinlen, Kıdemli Rinia ile konuştuktan sonra yanına döneceğim, tamam mı?”
Yoldaşım beni süzdü, sonra burnundan soluyarak o dar yarıktan kendini yavaşça geriye doğru çekti.
Burnunu okşayıp mağaraya geri döndüm. Yerlerdeki siyah sızıntıların etrafından dikkatlice dolanarak Kıdemli Rinia’nın oturduğu yere yürüdim.
Ateşin yanında sadece tek bir sandalye vardı, bu yüzden ben de Kıdemli Rinia’nın ayak ucundaki sıcak taşın üzerine bağdaş kurup oturdum. Kendimi yıllardır hissetmediğim kadar çocuk gibi hissediyordum. Buraya gelmemin asıl bir sebebi olsa da yaşlı kâhinin söylediği bir şey zihnime takılıp kalmıştı.
“Kadimlerin kanını taşımıyorum derken ne demek istediniz?”
Kıdemli Rinia alaycı bir tavırla burnundan güldü ve beni şöyle bir süzdü. “Onu yakaladın demek? Ah, şu çenem...” Bakışları derinleşti; sanki bana ne kadarını anlatabileceğine karar vermeye çalışıyordu. Yaşlı elfin buruşuk yüzünde daha önce de defalarca gördüğüm o ifade belirdi. Sonra derin bir nefes aldı.
“Çoğu kişinin bildiği bir şey değil bu ama ben küçük bir kızken bana yayıcıların, yani şifacıların damarlarında kadim büyücülerin kanını taşıdığı öğretilmişti. Aslında onların o sapkın büyü formunun kaynağı da tam olarak budur.”
“Yani bu, annemin kadim büyücülerin soyundan geldiği anlamına mı geliyor? Ya da... Arthur ve benim?” Bunun ne anlama geleceğinden emin değildim. Hatta yaşlı kâhine inanıp inanmadığımı bile bilmiyordum. Bunu düşünmek çok hayali, hatta aptalcaydı. Kadim büyücüler, tıpkı asuralar gibi sadece hikâyelerde geçen figürlerdi.
Fakat asuralar yeterince gerçekti. Arthur eğitim almak için onların ana vatanına bile gitmişti...
Kıdemli Rinia başını iki yana salladı. “Korkarım konudan epey saptık. Belki bunları daha sonra daha detaylı konuşuruz. Şimdilik, buraya gelirken tam olarak neyle karşılaştığını anlatman daha iyi olur diye düşünüyorum.”
Bana sadece anlatmak istediği kadarını söylediğini biliyordum. Onunla tartışmanın ya da ağzından laf almaya çalışmanın bir anlamı olmadığını da... Hiç kimse kelimelerin gücünü bir kâhin kadar iyi anlayamazdı ve o istemediği sürece ona bir şey anlattırmanın yolu yoktu. Bu yüzden ateşe biraz daha yaklaştım ve tünellerdeki saldırıyı anlatmaya başladım.
Kıdemli Rinia sandalyesinde öne doğru eğildi, mağara farelerini ve nefes saldırısıyla beni neredeyse öldürecek olan o tuhaf, hastalıklı mana canavarını anlatırken ellerini birleştirmiş beni dinliyordu.
Sözlerim bittiğinde arkasına yaslandı ve uzun bir iç çekti. “Bir maraz hobu.”
“Ne?” dedim, daha önce böyle bir yaratığın adını hiç duymamıştım.
“Diğer mana canavarlarının arasında yaşayabilmek için kılık değiştirebilen habis yaratıklardır. Çoğu mana canavarı sadece canavardır ama maraz hobları nefret ve gaddarlıkla doludur. Bereket versin ki pek güçlü değillerdir ama onları küçümsemeyi tehlikeli kılan sinsi bir zekâya sahiptirler.”
“İnsanları uzak tutmak için yetiştirilip eğitilecek bir şeye benziyor,” diye mırıldandım huysuzca.
Kıdemli Rinia karanlık bir kahkaha atarak, “Tabii uykunda boğulmak istiyorsan,” dedi. “Ama sen buraya başka bir şey konuşmaya geldin, değil mi? Ve madem bu uğurda neredeyse ölüyordun, bari sadede gel de anlat.”
Hazırlıksız yakalanmıştım. Ağzımı açtım, kuru kuru öksürdüm ve sonra tekrar kapattım. Mağara faresi saldırısından beri Virion’un ricasını düşünmemiştim bile ve şimdi bilmem gerekenleri nasıl soracağımdan emin olmadığımı fark ettim.
Sinir bozucu bir korku avuçlarımın terlemesine ve ağzımın kurumasına neden oldu. Rinia beklentiyle bana bakıyordu ama zihnimdeki kelimeleri bir türlü sıraya koyamıyordum.
“Hadi, dökül bakalım çocuk,” dedi Kıdemli Rinia sabırsızca ama sesi kaba değildi. “Bana Virion’un o büyük planından bahset ve bilgeliğime başvur. Buraya neden geldiğini biliyorum.”
“Eğer... Eğer neden burada olduğumu biliyorsanız, neden sormamı bekliyorsunuz?” Yaşlı kâhinin o delici bakışlarından kaçarak ateşe bakmaya devam ettim. Sanki onunla şakalaşıyormuşum gibi rahat görünmeye çalışıyordum ama sesim korkmuş bir köpek yavrusu gibi titrek çıkmıştı.
Ağır bir iç çekti. “Yavrum...” O hırıltılı sesinde o kadar çok nezaket, sıcaklık ve yorgunluk vardı ki arkama dönüp gözlerine bakmadan edemedim. “Burada korkacak hiçbir şeyin yok. Omuzlarına taşımaman gereken yükler bindiriliyor ama bunları taşıyabileceğinden emin olmalısın.”
Alacryalılarla savaşmaya gitmek istiyorum ama arkadaşıma basit bir soru sorarken bile titrememe engel olamıyorum, diye düşündüm öfkeyle. Ben çocuk değilim.
“Kıdemli Rinia,” dedim ciddi bir tavırla, terli avuçlarımı pantolonuma silip boğazımı temizleyerek. “Elenoir’a bir grup, bir saldırı birliği göndereceğiz. Amaç, Zestier’den Elshire Ormanı kıyısındaki yeni kalelere nakledilen elf esirlerin konvoyunu kurtarmak. Komutan Virion, bilgeliğinizi paylaşmanızı ve bu görev hakkında bize ne söyleyebilecekseniz anlatmanızı istiyor.”
Ben konuşurken Kıdemli Rinia gözlerini kapamış, dalgınca başını sallıyordu. Bekledim, kapalı göz kapaklarının altındaki göz bebeklerinin sağa sola gidişini izledim. Sanki sadece kendisinin görebildiği gizli bir kitabı okuduğunu hayal ettim.
Gözleri yavaşça aralandı ve öne doğru eğilip yüzünü ellerine yasladı. Parmak uçlarını şakaklarına bastırırken buruşmuş eklemleri bembeyaz oldu. Konuştuğunda sesi pürüzlü ve zorlanıyormuş gibiydi.
“Elenoir’daki bu sefere katılman için kutsamamı vermeden önce, benim için küçük bir şey yapmanı isteyeceğim.”
Cevabı beni şaşırtmıştı. “Özür dilerim, saygısızlık etmek istemem Kıdemli Rinia ama ben buraya sizin kutsamanızı almaya gelmedim.”
Yaşlı kadın çenesini avucuna yaslayarak bana bilgece bir gülümseme sundu. “Hayır, ama amacına ulaşmayı umuyorsan ona ihtiyacın olacak.”
Sözlerindeki gerçeği kabul ederek eğildim. “Benden ne... Ne yapmamı istiyorsunuz?”
“Benim için o maraz hobunun izini sürüp onu öldüreceksin çocuk.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.