Yabancı Sofralar ve Kanunsuz Mezarlar

Savaş alanını süzerek geri kalan Alacryalıların ne yapacağını izledim.

Bakışlarım, bakır rengi metalden yapılma tozluk ve kolluklarla süslenmiş ince deri zırhlı, siyah saçlı bir adamda durdu. Ölmesine izin verdiğim savaşçının cesedinin yanında diz çökmüştü.

Sembolik bir defin töreni ya da en azından cesedin üzerine bir örtü örtülmesini beklerken, siyah saçlı savaşçı adamın eşyalarını karıştırmaya başladı. İblisvari canavarlar tarafından parçalanmamış veya yutulmamış ne kadar ekipman varsa hepsini yağmalıyordu.

Ölmesine bizzat göz yummuş olsam da, halkının bu tavrı midemi bulandırmıştı.

Başımı iki yana sallayarak oradan uzaklaştım; Alacryalılarla arama mesafe koymak istiyordum.

Uçsuz bucaksız ovada ne bir tepe, ne bir kaya ne de herhangi bir doğal oluşum vardı. Ben de Alacryalıları göz hapsinde tutabileceğim kadar uzak bir nokta bulup oturdum. Sert ve engebeli zemine yerleşip toprağa inatla tutunan kurumuş bir otla endişeyle oynamaya başladım.

Gözlerim, hızla kurulan altı ayrı kampa kaydı.

Portatif çadırlar kurulmuş, ateşler yakılmıştı. Gruplardan biri ateşin üzerine kalın bir parça çiğ et asmıştı bile. Havaya, ağır baharatlarla harmanlanmış etin o tatlı ve isli kokusu yayıldı.

Ben eter emerek hayatta kalabiliyordum. Zindan içinde kendimi bulduğumdan beri, tek odağım hayatta kalmak ve güçlenmek olduğu için yemek konusunu pek düşünmemiştim; ancak o an, yemeğin ne büyük bir nimet olduğunu hatırladım.

Burada piknik göreceğim hiç aklıma gelmezdi. Bir dakika, sen salyalarını mı akıtıyorsun? diye alay etti Regis.

"Ne— hayır!" diye ünledim çenemi silerken. Regis'in kıkırdamalarını görmezden geldim.

Alacryalıların bir kısmının bana baktığını görünce sesli konuştuğumu fark ettim.

Boğazımı temizleyip gözlerimi kapattım ve vücudumda eter dolaştırmaya başladım. Yemek yemeğe ihtiyacım yoktu ve uykuya da pek gerek duymuyordum, bu yüzden zamanımı eğitimle değerlendirsem iyi olurdu. Kristaller veya canavar cesetleri gibi eterik kaynakların yardımı olmadan, eter kanallarımı eğitmek için icat ettiğim o üç aşamalı süreci uygulayamıyordum. Bu yüzden, vücudumun belirli bölgelerinde eteri usulca yönlendirerek yavaş yavaş yeni eter kanalları açmayı seçtim.

Birisinin bana sinsice yaklaşmasından endişe etmiyordum. Regis içimdeyken, dış dünyayı kendi deyimiyle "hafif isli bir cam kavanozun" içinden bakıyormuş gibi görebiliyordu. İlk başta bunu düşünmek biraz rahatsız edici olsa da zamanla alışmıştım. Dürüst olmak gerekirse, çoğu zaman ihtiyacım olmasa bile arkamı görebilen ikinci bir çift göze sahip olmak güven veriyordu.

Biri geliyor.

Giderek yaklaşan ve gizlenme gereği duyulmayan ayak seslerine doğru döndüm.

Birkaç metre ötede, omuz hizasında açık kahverengi saçları olan genç bir kadın sakince bana doğru yürüyordu. İnce fiziği, bilerek önünü açık bıraktığı siyah bir büyücü cübbesiyle örtülmüştü. Altına siyah deri bir korse ve oldukça dar deri şort giymişti. Kıyafeti hayal gücüne pek bir şey bırakmıyordu; birinin neden savaş meydanına böyle kıyafetlerle geldiğini anlayamıyordum. Sonra, savaş alanı boyunca ilerleyen vakur yürüyüşünü takip eden pek çok gözün varlığını fark ettim.

İki elinde de dumanı tüten, ateşte ızgara yapılmış et ve sebze tabakları tutuyordu.

"Barış için geldim," dedi tabakları havaya kaldırarak.

Onu şimdiden sevdim Arthur, dedi Regis iç çekerek.

Gözlerimi devirme isteğimi bastırıp sessiz kaldım, gardımı düşürmedim.

"Buraya kadar uzaklaşmanın bir sebebi olduğunu biliyorum ama sadece minnetimi sunmak istedim," diye devam etti, utangaç bir gülümseme göndererek. "O kadar çok carallian öldürmeseydin, ekibimle beraber sağ çıkabilir miydik emin değilim."

Kaşlarımı çattım; carallian terimini zihnimde o bebek kafalı iblis canavarlarla bağdaştırdım. "İnce düşüncen için teşekkürler ama gerek yoktu."

"Israr ediyorum." Genç kadın eğilip tabakları yere bıraktı, ardından gözlerimin içine bakarken yüzüne düşen kaküllerini kulağının arkasına itti. "Bu arada adım Daria Lehndert. Eğer bir ekip arıyorsan, fazladan bir simuletimiz var. Güçlü hücumculara her zaman kapımız açık… özellikle de yakışıklı olanlara."

Aman tanrım… içimdeki Uto şu an çok edepsiz şeyler düşünüyor, diye mırıldandı Regis.

Simuletin ne olduğunu biliyor musun? diye sordum.

İçimdeki Uto, simuletin ne olduğunu umursayamayacak kadar başka şeylerle meşgul.

Zihnini çöplükten çıkar, diye çıkıştım.

Regis içini çekti. Sanırım aşağılıkların kullandığı bir tür eser. Uto’nun bilgi bankasından ancak bu kadarını çıkarabiliyorum. Bu tarz küçük şeylerin ne olduğunu pek önemsediğini sanmıyorum.

Ne kadar sinir bozucu. Şüphe uyandırmadan soramazdım ve bu Alacryalıların hiçbiriyle konunun doğal bir şekilde açılacağı kadar samimi değildim.

Daria kampına doğru süzülerek dönerken gözlerim bir an vücuduna takıldı; ne tür büyüler yaptığını ve yeteneklerini hatırlamaya çalıştım. Cübbesi, omurgası boyunca uzanan o işaret, mühür veya amblem her neyse onu örtüyordu.

Keşke hala manayı görebilseydim.

Izgara yemeğin taze kokusu burnuma kadar ulaşmış olmalı ki, kendimi tabaklara bakarken buldum; birinde ızgara et dilimleri, diğerinde ise sebze ve patatesler vardı.

Ağzımın sulanması onurumla olan savaşını kazandı ve Daria'nın tabakları bıraktığı yere doğru yürüdüm.

Boş ver gitsin. Zehirlenecek halim yok ya, diye düşündüm ve kadının nazikçe bıraktığı çatalı kararmış bir et parçasına batırıp ağzıma attım.

Her lokmada ağzımda patlayan zengin, tuzlu ve iştah açıcı aromalar vardı. Etin geri kalanını ellerimle kavrayıp mideye indirme isteğine güçlükle direndim.

Sebzelerden de bir parça alarak bir ısırık daha aldım; tatların ve dokuların uyum içinde birbirine karışmasına izin verip isteksizce yuttum.

Kısa bir süre sonra zihnim boşalmış olmalıydı çünkü kendime geldiğimde etlerin neredeyse tamamı, sebzelerin ise yarısı bitmişti.

Seni daha önce hiç bu kadar mutlu görmemiştim, diye yorum yaptı Regis. Korkutucu bir durum…

Utanarak bir kez öksürdüm ve geri kalanı yavaşça yedim.

Yanıma gelen bir sonraki kişi, ölü Alacryalıyı yağmalayan savaşçıydı. Yaklaşırken yüzünde hüzünlü bir gülümseme vardı.

Ona öfkeyle bakmama rağmen birkaç adım öteme oturdu ve sordu: "Kaç takım arkadaşını kaybettin?"

"Hiç," diye kestirip attım. "Buraya tek başıma geldim."

Adamın ağzı hayretle açık kaldı. "Sen bir solo yükselen misin?"

Sessiz kaldım.

"Bu arada adım Trider," dedi adam bana doğru eğilip elini uzatarak. "Sanırım artık ben de yarı solo yükselen sayılırım, madem takım arkadaşım öldü."

Elini sıkmadım. Trider sonunda rahatsız bir kıkırdamayla elini indirdi. "Anlıyorum, solo yükselmek insanı biraz temkinli yapıyor ama sorun değil. Her neyse, buraya yükselişin geri kalanında bana ortak olmak ister misin diye sormaya geldim. Ne kadar ileri gitmek istiyorsun bilmiyorum ama ben bir sonraki kavşakta çıkmayı planlıyorum, bu yüzden eğer istersen—"

"Reddediyorum," diyerek sözünü kestim.

"Ne? Ah, ganimeti paylaşmaktan mı endişeleniyorsun? Eğer öyleyse, kendi öldürdüğümüz canavarların ganimetini kendimize ayırıp, beraber öldürdüklerimizi yarı yarıya bölüşmek adil olur diye düşünüyorum."

"Hayır, teşekkürler," dedim hiç sektirmeden.

"Bu onurlu bir teklif," dedi Trider, sesinde hafif bir hayal kırıklığıyla.

Israrından rahatsız olarak buz gibi bir tonla tersledim: "Kendi takım arkadaşının cesedini ekipman için yağmalayan bir adam için ‘onur’ kelimesinin hiçbir anlamı yoktur."

Trider şaşkınlık ve kafa karışıklığı içinde geri çekildi, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. "Şaka… yapıyorsun, değil mi? Değerli ekipmanları yükselen kanına geri götürmek zaten Warren’ın isteyeceği şey olurdu."

Bir an için hatayı yapanın ben olduğumu hissettim. Konuyu hafifçe değiştirerek durumu toparlamaya çalıştım. "Onu kastetmemiştim. Cesedini öylece açıkta çürümeye ya da o carallianlara yem olmaya bırakmak doğru görünmedi sadece."

"Ah, sen Sehz-Clar’dan olmalısın." Trider sertçe kıkırdadı. "Alınma ama senin hakimiyetindeki topraklardan gelenlere işte bu yüzden ‘yumuşak güneyliler’ diyorlar. Başka her yerde, askerleri öldükleri yerde bırakmak bir onurdur, özellikle de Kadim Zindanlar’da."

Ustam tam bir ırkçı, diye takıldı Regis, sahte bir tiksintiyle.

Onun bu şakası yüzüme inen soğuk bir tokat gibiydi. Bilmediğimi söyleyerek kendimi savunmak istedim ama bu sadece cahilliğimi kanıtlayacaktı. Kral Grey olarak; ırklar ve kültürler arasındaki gerilimlerin, öfke ya da haysiyet kadar cehaletten de beslenerek insanları kaç kez birbirine kırdığına şahit olmuştum.

"Vechor’a bu yüzden taşındım zaten," diye yalan söyledim, kılıç ustasına anlattığım hikayeyle tutarlı kalmaya çalışarak. "Ama sanırım Sehz-Clar’daki öğretilerim hala peşimi bırakmıyor."

"Gerçekten mi?" Trider hayretle bana baktı. "Nasıl başarabildin— neyse, sanırım yetenekli bir solo yükselenin Vechor’da kabul görmesi zor olmasa gerek." Alacryalı, bana tam olarak inanamıyormuş gibi başını salladı ki bu beni gerdi. "Ben Etril’liyim, yani buradan çıktığımızda kıtanın tam zıt uçlarında olacağız."

"Öyle görünüyor," diyerek onayladım, gerçi bu zindandan çıktığımda nerede biteceğime dair en ufak bir fikrim yoktu. Kadim Zindanlar… Nihayet bu sonu gelmez test ve bulmaca silsilesinin bir adı olduğunu öğrenmek güzeldi. Bu Alacryalılarla havadan sudan konuşmak pek umurumda olmasa da, adamın konuşmaya olan hevesini kendi avantajıma kullanabileceğimi fark ettim. "Sana birkaç soru sorabilir miyim? Şuradaki üç yükselen de kim?"

Trider işaret ettiğim yöne baktı. “Komik, özellikle o kılıç ustası Striker ile konuştuğunu gördükten sonra ben de sana tam olarak bunu soracaktım. Kim olduklarından emin değilim ama üzerlerindeki nişanlara bakarsan normal yükselenler olmadıkları gün gibi aşikâr. Hele o kızın kuşaandığı kırmızı kılıç... Warren ile ben bu yakınsama bölgesine daha iki gün önce katıldık ama duyduğumuza göre o üçü bir haftadan uzun süredir buradaymış. Bu kadar bitkin görünmelerine şaşmamalı.”

Bu herif ne kadar da çok konuşuyor, diye geçirdi Regis içinden; sıkıntısı bağımız üzerinden bana da sızıyordu.

İşimize yarıyor ama, diye karşılık verdim.

“Her neyse, seni dinlenmenden alıkoymayayım. Teklifim hâlâ geçerli; tabii Lehndert hanedanının o harika çocuk büyücüsünün teklifini çoktan kabul etmediysen,” dedi sesindeki hafif hayal kırıklığıyla. “Kabul ettiysen de seni suçlamam; hem yetenekli bir büyücü hem de bir hayli güzel.”

Trider kendi küçük kampına doğru yürürken, ben de birkaç saat daha eter kanallarım üzerinde çalışmaya devam ettim. Kampın toplanma sesleri beni odaklandığım egzersizden çekip çıkardı. Sanki önceden bir anlaşma yapılmış gibi herkes yola çıkmak için hazırlanmaya başlamıştı. Gördüğüm kadarıyla ortada bir lider yoktu ve ayrı takımlar arasındaki organizasyon oldukça kısıtlıydı; ancak hepsi ne yapmaları gerektiğini biliyor gibiydi.

Ben de ayağa kalktım, çantamdaki yedek tişörtle alnımdaki teri sildim. Yanımda taşıdığım çok az sayıdaki eşyadan biriydi bu. Tişörtü geri koyarken Sylvie’nin taşını bir an avucumda tuttum. Taşın serin ve pürüzsüz yüzeyi, neyi başarmaya çalıştığımı bana hatırlatıyordu.

Önce Taegen, Caera ve kılıç ustası yola koyuldu; hemen ardından Daria’nın grubu –diğer tek üç kişilik ekip– onları takip etti. Daria, kendisini izlememi beklediğini açıkça belli eden bir tavırla bana dik dik baktı. Ben oralı olmayınca ince kaşları çatıldı ve hızla kafasını çevirdi.

Kendi başına seyahat eden tek kişi Trider’dı. İlerlemeye başlamadan önce adama selam verircesine başımla işaret ettim ve arkalarından yürümeye başladım. Çoğu kişi, öndeki iki üç kişilik grubun arkasında çiftler halinde ilerliyordu.

Mümkün olduğunca çok mesafe katetmeye çalışırken tempomuz sürekli bir depar halindeydi. Bir yandan da mana –benim durumumda eter– kullanımını en azda tutmaya, enerjimizi bir sonraki dalga gelene dek saklamaya çalışıyorduk. Çıkışa doğru durmaksızın koşabilirdim ancak diğerleri için, bir dalgayla daha savaşacaklarsa o birkaç saatlik dinlenme hayati önem taşıyordu.

Kızıl güneşin olduğu yöne doğru bir sıra halinde koşarken, gruptaki gerginliğin tırmandığını hissedebiliyordum; tıpkı kaynama noktasına yaklaşan bir çaydanlık gibi.

Gökyüzü kırmızıya döndüğünde, Alacryalıların gerginliği birer mana patlamasına dönüştü ve her biri anında savaş düzeni aldı.

Trider veya Daria’ya katılmayıp kendi başıma kalmaya karar verdim; ancak gökyüzü değiştiğinde Trider yanımda bitti. Belki korunmak için, belki de kendini bana kanıtlamak için yakınımdan ayrılmıyordu.

Bu bölgenin güç kaynağı olduğu varsayılan kızıl güneş tam tepemizde asılı duruyordu ama bu kez daha yakındı; en fazla bir ya da iki günlük yolumuz kalmıştı.

Eter içimde devirdaim ederken güç damarlarıma akıyordu. Ufuktan üzerimize çullanan bir canavar sürüsü görmeyi bekleyerek etrafı taradım.

Ama durum hiç de öyle değildi.

Carallianlar, mezarlarından hortlayan ölüler gibi yerden yükselmeye başladılar. Kızıl pençeleriyle etrafımızdaki çatlamış, sert toprağı kazıyarak dışarı çıkıyorlardı. Yükselenler daha onlar tam çıkmadan büyülerini savurmaya başlamıştı ama ben topraktan fışkıran o pençelere baka kaldım.

Sadece ben de değil.

İlk carallian tamamen yüzeye çıkmayı başardığında diğer yükselenler de donup kaldı. Üç metreden uzun boyuyla, son dalgada savaştığımız carallianların iki katı büyüklüğündeydi ve fazladan bir çift kolu vardı. Bir an için bunun düşman ordusunun bir generali veya lideri olduğunu düşündüm; ancak daha fazla yaratık toprağı yırtarak çıktıkça, tüm düşman ordusunun devasa bir güç artışı aldığına emin oldum. Herkesin yüzündeki o donakalmış ifadeye bakılırsa, bu kesinlikle normal bir durum değildi.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.