Kan Kırmızı İlk Tırmanış

Bir sonraki bölgeye adımımı attığımda, zihnimden onlarca düşünce geçiyor, gördüğüm manzara karşısında sormak istediğim sorular birbirini kovalıyordu. Neler oluyordu? Neden bu kadar çok büyücü buraya toplanmıştı? Hâlâ zindanda mıydık?

Gözlerim önce kırmızı bir güneşe takıldı. Ancak dikkatle bakınca, bu güneşin oldukça uzaktaki devasa bir sütunun tepesinde asılı durduğunu fark ettim.

Vahşi bir çığlık, bakışlarımı hemen önümdeki sahneye geri çekti.

Yüzlerce canavarın çiğnediği engebeli, uçsuz bucaksız topraklar... Gökyüzünün kan kırmızısı rengiyle yarışan kan göletleri ve savaş alanına yayılmış ateş çukurları... Cehennem dedikleri yer tam da burası olmalıydı.

Zindandaki yolculuğum boyunca iskelet kimeralarla, devasa eterik kırkayaklarla, ölümcül sivrifarelerle ve her şekle giren gölge canavarlarıyla yüzleşmiştim. Yine de hiçbiri bu yaratıkların sergilediği o saf iğrençlikle boy ölçüşemezdi.

İki ayak üzerinde duran bu yaratıkların her biri, iskeletlerinin üzerine sımsıkı gerilmiş hastalıklı beyaz bir tene ve sivri omuzlarının arasında duran, gulyabani bir bebeği andıran kocaman kafalara sahipti. Pençeli elleri ve geniş ağızları kana boyanmış, sıska gövdelerinden dışarı fırlayan diş benzeri sivri kemikler çıkmıştı.

Savaş alanını dolduran yüzlerce canavar leşine ve ter, kir, kan içinde kalmış Alacryalılara bakılırsa, epey uzun süredir savaştıkları belli oluyordu.

Neden hiçbir zaman yarı çıplak bir sukkubusla ya da baştan çıkarıcı bir dişi iblisle savaşamıyoruz? Neden hepsi bu kadar lanet olası derecede iğrenç? diye hayıflandı Regis.

"Hey! İzin mi bekliyorsun? Yardım etsene!" Plaka zırhlar içindeki iri yarı bir kadın savaşçı, elindeki altın rengi halberdından iblis bebek sürüsüne doğru mavi bir ateş dalgası fışkırtmadan hemen önce böyle kükredi.

Ateş canavarların üzerinden geçerken kulak tırmalayan çığlıklar havayı doldurdu ama bir dalga biter bitmez yerini anında yenisi aldı.

Ne yapıyoruz? diye sordu Regis.

Şimdilik içimde gizli kal, diye yanıtladım. Görünen o ki şu an için Alacryalılarla ortak bir düşmanımız vardı ancak bu noktada kendim hakkında gerekenden fazlasını ifşa etmek aptallık olurdu.

Vücudumdaki eter akışını korumaya dikkat ederek beyaz hançerimi kınından çıkardım ve ileri fırladım.

Bebek kafalı iblisler hızlı ve amansızdı; derileri bir demir kemirgen kadar sertti. Ancak uzuvlarıma pompaladığım güçlü eter patlamalarıyla dalga dalga gelen sürüleri biçip geçtim.

Geriye kalan on üç kişi ortak bir düşmana karşı savaşıyor olsak da, ekip çalışmasının sadece halihazırda grup olanlar arasında var olduğu çok açıktı. Daha önce karşılaştığım üçlü grup ve bir başka üçlü dışındakiler, ikili gruplar halinde birbirlerine yardım etmekten ziyade hayatta kalmaya çalışıyordu.

Mavi ateş akımları kırmızı gökyüzünü aydınlatmaya devam ediyordu ancak savaş alanındaki tek büyü bu değildi. Yerden fırlayan devasa toprak kazıklarını, canavarları delip geçerken parıldayan su mermilerini ve yollarına çıkan her şeyi ikiye bölen rüzgar hilallerini görebiliyordum.

Hepsi çok aşina olduğum büyülerdi fakat her biri en azından kıdemli bir gümüş çekirdekli büyücüyle boy ölçüşecek seviyedeydi. Bu güçlü büyücülerin iblis bebekleri ezip geçmesine rağmen, yaratıkların sayıları azalmıyor, aksine artıyor gibiydi.

Bunlar nereden geliyor böyle? dedi Regis merakla.

Keşke bilseydim, diye karşılık verdim, o sırada hançerimi bir iblis bebeğin fırlak siyah gözünden çekip çıkarıyordum.

"Y-yardım edin!"

Birkaç metre öteden acı dolu bir feryat yükseldi. Beş canavarın bir savaşçının üzerine çullandığını gördüm. Adam, kabuğuna çekilen bir kaplumbağa gibi kalkanının altına sığınmış, sırtüstü sürünerek onları uzak tutmaya çalışıyordu.

Sol bacağı kırılmıştı ve canavarlar bunun farkındaydı; avlarını bitirmek için daha fazlası toplanıyordu.

Gözlerim savaşçıyla kenetlendi.

"Sen! Y-kurtar beni! Lütfen!" diye bağırdı ve panikle fırlattığı ateş patlaması sadece daha fazla canavarı üzerine çekmeye yaradı.

Zor durumdaki büyücüye yardım etmek için içgüdüsel olarak bir adım öne çıktım. Ancak o sırada savaşçı bir çift iblis bebek tarafından ters çevrilince, zırhının boşluklarındaki siyah rünleri gördüm.

Savaş anıları zihnime üşüşürken içimde büyük bir öfke parladı: Bu Alacryalılar olmasaydı, babam ve daha niceleri ölmeyecekti.

Gözlerimi kıstım, içimde kalan son merhamet kırıntısı da o an yok oldu. Arkamı döndüm; o kanlı sonuna teslim olurken attığı acı ve öfke dolu çığlıkları görmezden geldim.

Kendi katliamıma devam ederken ona dair tüm düşünceleri bir kenara ittim; geride sadece cesetler bırakan ölümcül bir fırtına gibiydim. Her canavarın içindeki eter çok azdı ama gizlice emip kendimi idare etmeme yetiyordu. Etrafım hem canavarlar hem de Alacryalılarla sarılı olmasına rağmen, menzilimdeki düşmanlar dışındaki her şeyi bulanıklaştırıp sildim.

Sanki Duvar'a yaklaşan o canavar ordusuna karşı yeniden tek başıma savaşıyor gibiydim. Tek fark, bu sefer bana yardım edecek element büyülerim yoktu.

Yine de önemli değildi. Bu noktada, hızım her ne kadar düşmüş olsa da, fiziksel becerilerim bir insanın sınırlarını çoktan aşmıştı. Canavarlardan aldığım birkaç yara, daha ben endişelenmeye fırsat bulamadan iyileşiyordu.

Canavarlar belli bir zeka seviyesine sahip olmalıydı çünkü sürüler benden kaçınmaya başladı. O an kaçıp gitme fikri aklımdan geçti. Burada hiç müttefikim yoktu; sadece daha dün savaştığım Alacryalılar vardı. Bu insanlar gerçek kimliğimi keşfederlerse neler yaparlardı kim bilir?

Henüz kararımı verememişken, göz ucumla bu zindanda ilk uyandığımda karşılaştığım o üç Alacryalıyı gördüm. Diğerlerinden ayrı düşmüşlerdi ve etrafları yüzden fazla canavarla sarılmıştı.

Belki de kadının bana gösterdiği şefkat yüzünden, savaşırken bir gözüm hep üzerlerindeydi. Ne kadar güçlü olduklarını gördükçe onlara karşı merak duymaktan kendimi alamıyordum.

Kızıl saçlı, gürz kullanan Taegen, eğitimli bir savaşçıdan ziyade bir canavar gibi savaşıyordu; uzayan savaşın getirdiği yaralara rağmen yaratıkları yumrukluyor, tekmeliyor ve fırlatıp atıyordu. Kılıç ustası ise daha ağırbaşlıydı; mana kaplı uzun kılıcını ustaca hamlelerle savuruyor, ayakları sürekli hareket halindeyken etrafını saran kırmızı pençelerin darbe almasına nadiren izin veriyordu.

Taegen'in Leydi Caera diye hitap ettiği kadın, onu korudukları belli olan iki savaşçının ortasında duruyordu. Boyu kadar uzun, yakut rengi gözleriyle aynı tonda bir namluya sahip, ince ve kavisli bir kılıç tutuyordu. Birbiri ardına canavarları biçerken, hareketlerinin bana... kendime benzediğini fark ettim. Keskin, verimli ve zarafetten ödün vermeyen ölümcül hamlelerdi bunlar.

Yanındaki iki koruması olmasa bile, üzerine çullanan canavar dalgalarına karşı tek başına dayanabilecek güçteydi. Hareketleri birer buluta dönüşürken, tüm vücudunu parıldayan beyaz bir aura sarmış, düşmanlarının kanıyla havada kavisler çiziyordu.

Buna rağmen, ucu ucuna dayandıklarını görmek zor değildi. Manaları tükeniyordu, bedenleri yorgun ve yaralıydı.

Leydi Caera'nın o göz kamaştıran güzelliğine rağmen, bence buradan tüysek iyi olur, dedi Regis.

Evet, diye onayladım onu, ama gözlerim hala o üçlüye çakılıydı.

Tam arkamı dönüp gidecekken Caera bir cesede takılıp tökezledi. Bu hata, canavar sürüsüne aç sırtlanlar gibi üzerine yığılma şansı verdi.

"Hayır!" Taegen, ona ulaşmak için neredeyse tepesine tırmanan canavar güruhunu savurup fırlatarak kükredi.

Diğer adamın da durumu pek parlak değildi; tek yapabildiği kendi tarafındaki canavarların kızı parçalamaya çalışanlara katılmasını engellemekti.

Ee, Arthur? Ne halt yediğini sanıyorsun?

Yoldaşımı duymazdan geldim, bacaklarıma eter pompalayarak vücudumun izin verdiği en yüksek hızla atıldım. Hançerim etrafımda bir parıltı olup yoluma çıkan her canavarı biçerken kıza doğru depar attım.

Uyandığım o sığınakta ölü taklidi yaparken söylediği sözler zihnimde yankılandı: "Ona biraz acı, Taegen."

Eğer bu sözleri söylemeseydi; Taegen'in o temkinli uyarısına kulak assaydı, şu an burada olmazdım.

Geç kalmaktan korkarak normalde almayacağım bir riski göze aldım. Eteri tüm vücuduma yayarak eterik baskımı serbest bıraktım.

Şeffaf aura etrafımda dalgalanıp havayı ağırlaştırırken, iblis canavarlar tepki verdi. Soluk, dikenli gövdeleri aniden bastıran basınçla kaskatı kesildi ve en yakındakilerin bazıları bayılarak yere yığıldı.

Caera'nın üzerine biriken canavarları temizlediğimde, onu yerde kanlar içinde ve baygın halde buldum.

Düşünmeden eğildim, nefes alıp almadığını anlamak için kulağımı yüzüne yaklaştırdım.

Vay canına. Yakından daha da güzelmiş, dedi Regis ıslık çalarak.

Regis’in sesi beni gerçekliğe döndürdü ve hızla geri çekildim.

Onlar benim düşmanımdı; halkımdan bunca insanın ölümünden sorumlu olanlardı. Öyleyse neden onlara yardım ediyordum? Bu kızın hayatta olmasına neden sevinmiştim?

"Ondan uzaklaş," dedi arkamdan gelen hırıltılı bir ses.

Sakinçe ayağa kalkıp pantolonumun tozunu silktim. "Uyandığında ona artık ödeştiğimizi söylersiniz."

"Ödeşmek mi? Sen kim olduğunu—"

Arkamı dönüp kızın iki korumasıyla yüzleştim, her ikisine de soğuk gözlerle baktım.

"Sen, o sığınaklardan birinde yarı ölü halde bulduğumuz kızsın," dedi kahverengi saçlı kılıç ustası hafif bir şaşkınlıkla.

Yanındaki gürz kullanıcısı ise yoldaşı kadar sakin kalmadı. Patlayıcı bir hızla ileri atıldı ve yıldırım kaplı gürzü doğrudan yüzüme doğru savruldu.

Bir adım öne çıkıp silahının menzilinin altına eğildim ve tüm eteri yumruğumda toplayarak tam kaburgalarının altına, karaciğerine vurdum.

Ancak kontratağım hedefe ulaşmadı. O salisede, diğer elini darbeyi bloklamak için kaldırmayı başarmıştı.

Yine de saldırımın şiddeti, kızıl saçlı savaşçıyı geriye doğru savurdu; pürüzlü zeminde sürüklenen topuklarından bir toz bulutu havalandı. Öfkeyle parlayan bakışları, darbeyi blokladığı için darmadağın olup kan gölüne dönen eline kayınca yerini şaşkınlığa bıraktı.

“Ben erkeğim,” diye düzelttim, sızlayan elimi silkeleyerek. Mana yerine eter ile güçlendirip korumama rağmen, sanki elmas bir duvarı yumruklamışım gibi hissettirmişti.

Taegen, gazapla çarpılmış kıpkırmızı yüzüyle gürzünü bir kez daha havaya kaldırdı ancak kılıç kullanan yoldaşı kolunu uzatarak onu durdurdu.

“Kaba davranışları için özür dilerim... ve kızı kurtardığın için teşekkürler,” dedi kılıç ustası. Başını hafifçe eğerken, bakışlarının omuzlarıma dökülen deniz mavisi pelerine tanıdık bir şeye bakıyormuş gibi takıldığını fark ettim.

O an, gökyüzü aniden değişti. Az önce kanla boyanmış gibi duran sema temizlendi; bir anda uçsuz buçsuz, huzurlu bir maviliğe büründü. Ancak bir şeyler eksikti. Şaşkınlık içinde ufku taradım.

Güneş sandığım o devasa kırmızı küre yok olmuştu. Onu ayakta tutan sütunla birlikte sırra kadem basmıştı.

“Nihayet!” diye bir nida yükseldi uzaklardan.

Neler olup bittiğini tam olarak kavrayamıyordum ama o ıssız toprakları dolduran yüzlerce ceset de kırmızı gökyüzüyle birlikte buhar olup uçmuştu.

Kılıç ustası, uzun kılıcını kınına sokarken derin bir iç çekti. “Görünen o ki bu dalga sonunda bitti.”

“Bu dalga mı?” diye sordum. “Dahası da mı var yani?”

Tek dizinin üzerine çökerek kızın kılıcını Taegen’e uzattı ve ardından kızı nazikçe kucağına aldı. “Güç kaynağını yok edebilecek kadar yakına ulaşana dek bu dalgalar devam edecek.”

“Güç kaynağı mı?”

“Gökyüzünde gördüğün o devasa kırmızı ay,” diye açıkladı.

Kamp kuran büyücüleri süzerek, “Sorularım için kusura bakma ama bu sonuncusu,” dedim. Tam “Alacryalılar” diyecekken kendimi tutup duraksadım. “Neden burada bu kadar çok... insan var?”

Kılıç ustası meraklı bir ifadeyle yüzüme baktı. “Neden mi? Çıktığın hiçbir yükselişte daha önce bir birleşme bölgesiyle karşılaşmadın mı?”

Zihnim bu sorudan bir anlam çıkarmaya çalışırken allak bullak oldu, en sonunda belirsiz bir cevap verdim: “Bu benim ilk yükselişim.”

Kılıç ustası beni incelerken gözlerini kıstı. “İlk kez olsa bile, eğer ölmeye niyetin yoksa her zaman kapsamlı bir araştırma yapılır. Sahip olduğun güç de göz önüne alınırsa, resmi bir eğitim aldığın ihtimali daha ağır basıyor. Nerelisin?”

Vechor’un sınır bölgelerinden olduğunu söyle! diye üsteledi Regis.

“Vechor’un sınır bölgelerindenim,” dedim hızla.

“Öyleyse senin gibi bir yetenek çoktan başkente rapor edilirdi. Tabii ilk yükselişinden sağ dönmek senin rüştünü ispat etme törenin değilse...” sanki doğrudan benimle konuşmaktan ziyade sesli düşünüyormuş gibi mırıldandı. “Her neyse. Bir sonraki dalga başlamadan önce Leydi Caera ile ilgilenmem gerek. Mesajını ona ileteceğim.”

Kılıç ustası yürüyüp giderken, kızıl saçlı savaşçı da hemen arkasından onu takip etti. Yumuşak, beyaz bir aura elini sarmaladı, Caera’nın yaralarına yayılarak kanamayı durdurdu.

Birkaç adım attıktan sonra kızı taşıyan kılıç ustası durup omzunun üzerinden geriye baktı. “Bir sonraki dalganın gelmesine yaklaşık on iki saat var. Bizimle birlikte ilerlemeden önce biraz dinlensen iyi olur.”

Kaşlarımı çattım. “Birlikte mi?”

“Kendi başına gidip şansını deneyebilirsin. Deneyen birkaç kişi oldu. Kırmızı ayın hâlâ doğuyor olması, hepsinin öldüğü anlamına geliyor.” Kararsız kaldığımı görünce ekledi: “Buradan çıkışın tek yolu onu yok etmek.”

Kılıç ustasının uzaklaşışını izledim, sonra ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım.

Hey, bir Alacrya şehrinin adını nereden biliyordun? diye sordum Regis’e.

Bir şehir değil, bir dominyon, yani krallığın bir diğer adı. Uto’nun iradesi sayesinde biliyorum. Onun bildiği her şeye vakıf değilim ama bazı temel bilgilere sahibim.

Ve bunu bana söylemeyi hiç düşünmedin mi?

Sahip olduğum bilgiler canavarlarla savaşırken pek işe yaramıyordu, diye yanıtladı Regis zihnimde omuz silkerek.

Zindan boyunca arkamda bir bilgi kaynağının süzülüp durduğunu öğrenmek canımı sıksa da üstelemedim. Eğer Regis olmasaydı, kılıç ustası zaten şüphelendiği durumdan çok daha fazlasını sezecekti.

Şakaklarımı ovarak içimi çektim. Şimdi dostlarımla kavga etmenin sırası değildi. Kılıç ustasıyla yaptığım kısa ve gergin konuşma, şüphelerimizin doğru olduğunu kanıtlamıştı.

Artık Dicathen’in yakınında bile değildim.

Kendimi içinde bulduğum bu zindan, tam da savaş hâlinde olduğumuz o kıtanın topraklarının altındaydı.

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.