Görüşümü keskinleştirip vadiye doğru dik dik baktım.
Çamurla sıvanmış sazdan kulübeler oldukça derme çatma görünüyordu. Ağaçların kalın dallarına, yerden yüksekte kurulmuşlardı. Eter canavarlarının yukarı çıkmasını sağlayacak ne bir merdiven ne bir halat ne de köprü göze çarpıyordu.
Yine de Dört Yumruk kabilesini izleyince, bunlara neden ihtiyaç duymadıklarını anlamak hiç de zor olmadı.
Maymuna benzeyen bu yaratıklardan birkaçı ağaçların altında dolanıyordu. Geniş ve kaslı gövdeleri, tırmanmak ve kavramak için kullandıkları ayaklarla son bulan kısa, kalın bacakları ve dört adet devasa kolları vardı. Oldukça hızlı tırmanıyor ve altı uzuvlarını birden kullanarak kendilerini öne fırlatıp hızla koşuyorlardı. Tepemizdeki sığınaktan bakmama rağmen vücutlarının baştan aşağı yara izleriyle kaplı olduğunu seçebiliyordum.
Dört Yumrukların derileri soluk, üzerlerindeki kürk ise çoğunlukla kahverengi ya da siyahtı. Yüzleri maymundan ziyade, insanla domuz kırması bir şeyi andırıyordu. Geniş çeneleri, yassı burunları ve çıkık kaş kemikleri vardı. Alt çenelerinden yaban domuzu azıları fırlamıştı. Küçük gözleri ise ağaçların gölgesinde mor bir alev gibi parıldıyordu.
Aniden patlayan gazap dolu bir kükreme dağdaki o derin sessizliği bıçak gibi kesti. Hemen ardından bu gürültünün kaynağı göründü. Üzerine muhtemelen Mızrak Gaga tüyleri ve pençeleriyle süslenmiş gösterişli bir pelerin geçirmiş, devasa bir Dört Yumruk, kabilesinin daha küçük bir üyesini yüksekteki kulübelerden birinin açık kapısından dışarı fırlattı.
Kurban, donmuş toprağa doğru metrelerce savrulurken havada göremediğim bir şeyi kavrayıp en yakındaki ağaç dalına tutunmayı başardı. Saldırgan ise bir kuyrukluyıldız gibi avının üzerine çökmek üzere kulübeden aşağı atladı.
Küçük Dört Yumruk, kendisi ile saldırgan arasına mesafe koymaya çalışarak ağaçtan uzağa fırladı. İki ağaç arasındaki geniş boşluğu aşmak için adeta havadaki görünmez bir korkuluğa tutunur gibi boşluğu kavrayıp kendini ileri savurdu.
Etraftaki diğer Dört Yumruklar olan biteni izliyor, kimisi sinirle hırlayıp kükrüyordu. Fakat büyük olanı küçük olanı ağaçların altından kovalarken hiçbiri araya girmeye yeltenmedi.
Pelerinli büyük Dört Yumruk, bir an durup kollarından birini geriye doğru savurdu ve avına bir şey fırlattı. Mor enerjiden, yani eterden oluşan küçük bir küre havada süzülerek kaçan Dört Yumruğun baldıranına çarptı. Canavar dengesini kaybederek karın üzerinde yuvarlandı.
Devasa gri eter canavarı, yaralı kurbanının üzerine çullanıp dört ağır yumruğuyla onu yumruklamaya başladı. Bu pek de adil bir dövüş sayılmazdı. Bir dakika bile geçmeden her şey bitti.
Galip gelen canavar, kurbanının cesedini ağaçların arasındaki köye doğru sürüklerken, yaklaşık üç düzine Dört Yumruk ağaçların arasından temkinli adımlarla süzüldü. Akrabalarına endişeli gözlerle bakıyorlardı. Büyük Dört Yumruk, taşları titreten bir böğürtüyle cesedi yerden kaldırıp diğerlerinin ayaklarının dibine fırlattı.
Göğsünü bir davul gibi yumruklamaya başladığı sırada, hemen yanı başımdan gelen bir gürültü dikkatimi dağıttı. Hızlıgaga endişeyle gagasını tıkırdatıyordu. Bu ses dağlarda yankılanıp vadiye kadar ulaştı.
Vadi tabanındaki her vahşi yüz aynı anda bize döndü, gözlerini tepeye dikti. Kafamı gizlemek için hemen eğildim ve Hızlıgaga'yı da gagasıyla birlikte aşağı çektim. Ancak kabile çoktan çığlığı basmıştı. Donmuş toprakta yankılanan pençe seslerinden üzerimize doğru koştuklarını anlayabiliyordum.
Sivri gagasını elimden kurtaran Hızlıgaga, panik içinde cırladı. "Savaş!"
"Kahretsin," diye mırıldandım. Doğrulup arkama bakarken bir an geri çekilmeyi düşündüm.
Hayır, arkamızı dönüp kaçmanın hiçbir anlamı yoktu. Bu maymunsu canavarlar ihtiyacımız olan geçit parçasını ellerinde tutuyordu ve en az ihtiyar Kırık Gaganın anlattığı kadar vahşi ve canavarsı görünüyorlardı.
Kılıcını çoktan çekmiş, yanımda hazır bekleyen Caera'ya, "Savaşa hazırlık yap," dedim.
Kendimi eterle kaplarken aşağıdaki manzarayı süzdüm. Otuzdan fazla dört kollu eter canavarı, boncuk gibi gözlerinde yanan öfkeyle dağın yamacından yukarı, üzerimize doğru hücum ediyordu.
"Regis, çarpışma anında dışarı çık," diye emrettikten sonra, eter canavarlarının tam ortasına inip dikkatlerini üzerime çekmek amacıyla tepeden aşağı atladım.
Dört Yumruklar üzerime eter mermileri fırlatarak anında karşılık verdi.
Asura içgüdülerim sonuna kadar açıkken, gözlerimi üzerime gelen eter kürelerine diktim ve rotalarını hesapladım.
Havada süzülürken vücudumu döndürerek vızıldayarak geçen eter mermilerinin olabildiğince çoğundan sıyrılmaya çalıştım.
İki tanesi vücuduma isabet etti. Biri sağ uyluğumu sıyırırken, diğeri kaburgalarımın hemen yanından geçti. Yaralardan yayılan acı, eter zırhımın beni bu mermilerden tamamen korumaya yetmediğini gösteriyordu.
Yaralarımın şimdiden iyileşmeye başladığını hissederek yaklaşan savaşa odaklandım.
"Regis. Pençe Formu!" diye emrettim. Varlığı anında sağ elime süzüldü, orada eter toplayıp yoğunlaştırmaya başladı. Yere yaklaşırken, elimde serbest kalmak için çırpınan bir eter kasırgası koptu. Aşağıdaki maymunsu canavarların bir kısmı kaçmaya çalışırken korku ve panik dolu çığlıkları havada yankılandı.
Tam yere ayak basacakken, süslü pelerinli büyük Dört Yumruk kendisini benimle zemin arasına siper etti.
Yumruğumdan boşalan eter dalgası, büyük Dört Yumruğun eterle kaplı dört koluna birden çarptığında dağ yamacında kulakları sağır eden bir patlama yankılandı.
Çarpışmanın yarattığı şok dalgası canavarın koruyucu zırhını yırtıp kemiklerini un ufak etti. Yaratık, kar ve moloz bulutu içinde savruldu. Yine de onun bu fedakarlığı saldırımın gücünü büyük oranda emmiş, arkasındaki soydaşlarını sadece sersemletmişti.
Eter tekniğinin getirdiği yorgunlukla mücadele edip kendimi toparlarken, "Regis, şimdi!" diye soludum.
Yoldaşım sırtımdan fırlayıp yaklaşan Dört Yumruklardan birinin üzerine atılırken, "Öleyim deme, prenses," diye homurdandı ve dişlerini doğrudan yaratığın boğazına geçirdi.
Yaralanan liderlerinin öfkesiyle gözü dönen Dört Yumruklar, kendi güvenliklerini hiçe sayarak çıldırmış gibi üzerime atıldılar.
Keskin bir nefes vererek tenime sıkıca yapışan, beni koruyup güçlendiren etere odaklandım. Zihnim, Kordri'den aldığım yıllarca süren yakın dövüş eğitiminin anılarıyla bir transa geçti.
Dört Yumrukların öfkeli haykırışları giderek yaklaşıyordu. Caera'nın bana doğru dövüşerek ilerlerken uzaktan adımı seslendiğini, Hızlıgaga'nın ise tepemizde çığlıklar attığını duyabiliyordum. Fakat kendi düzenli nefes alışverişim dışında dünyadaki tüm seslere kulaklarımı tıkadım.
Üzerime atılan daha küçük iki Dört Yumruğun arasından sıyrılıp birine yumruk attım. Yaratık arkadaşıyla çarpışıp yere serilirken, topuklarımın üzerinde dönüp daha koyu renkli bir Dört Yumruğun eter mermisini savuşturdum.
Avucuma bir kat daha eter yükleyip bu enerjiyi az önce yere serdiğim ikiliye doğru yönlendirdim. Ardından dirseğimi bana saldıranın göğüs kemiğine indirdim.
Yere yığılan eter canavarının boğuk hırıltılarını duymazdan geldim. Diğer Dört Yumrukların gözlerindeki acı ve korku dolu bakışları umursamadım. Ellerimle birer birer devrilen canavarların arasında sadece kendi nefesimin ritmine odaklandım. Şimdi ne şüphe duyma ne de merhamet gösterme zamanıydı.
Şimdi zayıflık gösterecek an değildi.
Bir başka Dört Yumruğun ezik, çirkin yüzü yukarıdan üzerime doğru çöktü. Beni deşmek ister gibi çenelerini savuruyor, dişlerini havaya geçiriyordu. Yaratığı azı dişlerinden yakalayıp yüzünü sertçe yere çarptım. Hareketsiz kalmadığını görünce kafasına sert bir darbe indirip savaş alanını süzdüm.
Dört Yumruk kabilesinin neredeyse üçte biri çoktan yere serilmişti. Göz ucumla Caera'yı gördüm; etrafını saran yanan aura yüzünden maymunsu canavarların ona yaklaşması neredeyse imkansızdı. Çevresindeki düşman çemberinde, kara alevleriyle yakıp kavurduğu, elleri ve kolları parçalanmış birkaç canavar göze çarpıyordu. Uzun kılıcı havada kırmızı kavisler çizmeye devam ediyordu.
Regis ise canavarların kollarının arasından sıyrılıp açıkta kalan her eti dişliyordu. Dişleri bir düşmanın boğazına her geçtiğinde hissettiği o vahşi keyfi ben de içimde duyuyordum.
İhtiyar Kırık Gaganın anlattığından çok daha vahşi olan bu eter canavarlarını katletmeye devam ettikçe, donmuş savaş alanı kısa sürede kana bulandı. Kemikleri kırılsa, bedenleri kan içinde kalsa bile bu maymunlar daha da vahşileşiyordu. Üzerimize eter mermileri fırlatmayı bırakıp, kuduz hayvanlar gibi yumruklarını savurarak ve dişlerini gıcırdatarak hücum etmeye devam ettiler. Ta ki karlı ovada kasvetli bir kükreme yankılanana kadar.
Etrafımızdaki Dört Yumruklar anında kaskatı kesildi. Ardından uzaktan gelen başka hırıltılar duyuldu.
Hayatta kalan tüm Dört Yumrukların geriye sıçrayıp bizden uzaklaşmasını izlerken Regis, "Şimdi ne var," diye homurdandı. Birkaç saniye içinde Regis, Caera ve ben, hırlayan dört kollu eter canavarlarından oluşan geniş bir çemberin ortasında kalmıştık.
Arkamda Caera'nın, benden bir hamle bekleyen ağır nefeslerini duyabiliyordum.
Derin, gürleyen bir homurtu dikkatimi çemberdeki boşluğa çekti. İlk saldırımı göğüsleyen devasa gri Dört Yumruk, soydaşlarının arasından güvenli adımlarla savaş alanına süzüldü.
Bu yaratığın kendi türünden birini döverek öldürdüğünü görmüştüm, bu yüzden diğerlerinden daha büyük ve güçlü olduğunu biliyordum. Ancak yakından bakınca çok daha heybetli duruyordu. Benden en az iki baş daha uzundu. Yara izleriyle dolu göğsünü kabartmış, kollarını kavuşturmuştu. Üstteki iki kolu, benim Pençe Formu darbe mi doğrudan göğüslediği için kurumuş kan ve karla kaplıydı. Fakat bu yaralar onu zerre kadar etkilemiş gibi görünmüyordu.
O iki parlak menekşe rengi gözünü bana dikmiş, çılgına dönmüş yoldaşlarının aksine son derece sakin bir nefretle bakıyordu. Alt kollarından birini kaldırmasıyla birlikte hem Regis hem de Caera bir an gerildi. Gri Dört Yumruk, tüylü başlığını kavradığı gibi omuzlarından söküp yere fırlattı, ardından parmaklarından birini doğrudan bana doğrulttu.
Vay be, amma delikanlıca bir hareketti, diye mırıldandı Regis.
Sanırım seni... düelloya davet ediyor, dedi Caera, kafa karışıklığı içinde gözlerini kısarak.
Güzel, dedim ve ileri doğru bir adım atıp kendi turkuaz pelerinimi yere bıraktım. O zaman bu bize biraz zaman kazandıracak.
En azından bunu al, diye karşılık verdi Caera, kızıl kılıcını bana doğru uzatarak.
Elim silaha doğru uzandı ama devasa Dört Yumruk’un parıldayan gözlerine baktığımda dişlerimi göstererek gülmekten kendimi alamadım. Yok, gerek yok.
Alacryalı soylunun buna itiraz edeceğini düşünmüştüm. Benim dört katım ağırlığında ve iki kat daha fazla kola sahip bir rakibe karşı çıplak elle savaşarak kendimi dezavantajlı duruma sokmanın aptallık olduğunu biliyordum. Ancak Caera tek bir kelime bile etmeden geri çekildi ve beni gri Dört Yumruk ile çemberin ortasında yalnız bıraktı.
Rakibim gırtlaktan gelen derin bir kükremeyle haykırdı, diğerlerinden birkaçı da savaş davullarının ritmini taklit edercesine göğüslerini düzenli bir tempoyla yumruklamaya başladı.
Savaşımızın başlangıcını, gri Dört Yumruk’un patlayıcı gücüyle üzerime atılışı belirledi.
Bacaklarıma eter pompalayarak ben de ileri fırladım, beni yakalamaya çalışan kaslı kolunun altından sıyrıldım.
Eter kaplı yumruğum tam kaburgalarının altına ulaşmak üzereyken, rakibimin bedeni bulanıklaştı ve dizime gelen darbeyi son anda karşılayabildim.
Darbe yüzünden havaya fırladım, akciğerlerimdeki bütün hava boşalmıştı ama ne olduğunu görebilmiştim. Yoldaşlarından birinin havada asılı kalmak için kullandığı o uzamsal tekniğin aynısını kullanmıştı; ancak bu kez eteri bir kulp gibi kullanarak kendini ileri çekmiş ve inanılmaz bir ivme kazanmıştı.
Tanrı Adımı yeteneğimi etkinleştirdim. Hangi yolu seçeceğimi belirleyecek vaktim olmadığından, beni sadece darbenin hedefinden uzaklaştıracak bir patika kullandım.
Dünya bir an bulanıklaştı ve kendimi az önceki yerimin birkaç metre yukarısında buldum. Havada hızla dengemi sağlayıp kollarıma eter yönlendirdim. Tam o esnada gri Dört Yumruk ilk şaşkınlığını atlatıp eterden yeni bir tutamak oluşturdu ve kendini yeniden üzerime fırlattı.
Yumruklarımız çarpıştı. Ancak atağımı güçlendirecek Pençe Formu olmadan, bu çatışma artık eskisi kadar tek taraflı değildi.
Beni koruyan kalın eter tabakasına rağmen kolumdaki kemiklerin çatırladığını hissedebiliyordum. Çarpışmanın şiddetiyle ikimiz birden karlı zemine çakıldık.
Hızla ayağa fırladım, kolumun iyileşmesini bile beklemeden Tanrı Adımı yeteneğimi bir kez daha tetikledim. Bu kez, rakibim kendini kardan oluşan küçük kraterden dışarı atmayı başarırken aradığım yolu bulmuştum.
Tanrı Adımı beni gri Dört Yumruk’un hemen yanına, kollarının altına bıraktığında dünyamın perspektifi değişti.
Bütün dikkatimi eter kanallarımdaki akışı yönlendirmeye vermiştim; enerjinin bacaklarımdan ve kalçamdan çıkıp sırtımdan yukarı tırmanmasına, oradan da son vuruşumla kusursuz bir uyum içinde sol yumruğuma ulaşmasına odaklandım.
Sonuç yıkıcı oldu.
Yumruğum yan tarafına gömülürken maymuna benzeyen o devasa canavar iki büklüm oldu. Dört Yumruk çemberinin dışına fırlayıp vadinin yamacına çarptı. Çarpmanın etkisiyle büyük bir kar kütlesi koparak savaş alanının bir kısmının üzerine çığ gibi döküldü.
Derin derin nefes alarak öylece dikilirken etrafı ağır bir sessizlik kapladı. Eter hâlâ derimin yüzeyinden sızarken, kana bulanmış yumruğuma baktım.
Kederli bir feryat beni daldığım uykudan uyandırdı ve hemen savaş pozisyonu aldım. Dört Yumruk, o devasa liderleri araya girmeden önce kendi güvenliklerini zerre umursamadan çılgınca savaşmıştı. Ancak şimdi yeniden saldırmak yerine, bu maymunsu canavarlar altı uzuvlarının üzerine çöküp kederle ulumaya başladılar. İçlerinden biri, az önce alt ettiğim gri Dört Yumruk’un cansız, hırpalanmış bedenini karların arasından çıkarıyordu.
Bir an sıcak bir el beni kavradı. Gidelim, Grey.
Saçı başı dağılmış, yüzünde birkaç kesik olan Caera beni köyün dışına doğru çekerken, Regis de hemen arkamızdan geliyordu. Bakışlarım, hâlâ kabilenin lideri için yas tutan o dağılmış Dört Yumruk çemberinde takılı kaldı.
Kabilenin her an yeniden saldırıya geçmesinden endişeleniyor, omzumun üzerinden arkaya bakıp duruyordum. Ancak ne bizi takip etmek için ne de köylerini savunmak için bir hamle yaptılar.
Beni rahatsız eden bir şey var, dedi Alacryalı soylu, ağaç dallarının altından geçerken. Sadece savaştığın lider değil, Dört Yumruk’un birçoğunun vücudunda dövmeler vardı.
Dövmeler mi? Büyü mühürleri gibi mi? diye sordu Regis.
Hayır, diyerek yanıtladım Regis’i. Mana konusunda emin değilim ama dövmeler aracılığıyla herhangi bir eterin yönlendirildiğini algılamadım.
Bizim sahip olduğumuz nişanlardan da farklı görünüyorlardı, dedi Caera başını sallayarak. Dövmeler aslında o geçit kemerindeki oymalara son derece benziyordu.
Duraksadım, duyduklarımı zihnimde tarttım. Demek sadece... sanat yapıyorlar.
Bu gerçek beni huzursuz etmişti. Bu Dört Yumruk bize saldırmış, hiçbir kışkırtma olmaksızın ölümüne savaşmıştı; ancak bu dövmeler, vahşi mana canavarlarının çok ötesinde bir zekaya işaret ediyordu. Belirtileri görmüştüm ama görmezden gelmeyi seçmiştim. Ağaçların tepesinde evler inşa etmeleri, tüylü başlık gibi dekoratif kıyafetler giymeleri, liderlerinin beni düelloya davet etme şekli...
İhtiyar Kırık Gaga’nın bize anlattıklarının aksine, bunların hepsi bir zekanın ve kültürün göstergesiydi.
Tezkanat nerede? diye sordum gökyüzüne bakarak.
Caera başını salladı. Savaş başlar başlamaz önümüzden gitti.
Bakışlarımı sabitlemeden çevreye odakladım ve kulübeleri incelerken ortamdaki eteri hissetmeye çalıştım. Duyularımı bulandıran eter fırtınası dindiği için, kulübelerin içinde gizli olan Dört Yumruk canavarlarına ait birkaç belirgin eter imzasını seçebiliyordum.
Ayrılsak mı? diye sordu Caera.
Bu asla iyi bir fikir değil. Daha uzun sürebilir ama kontrol etmemiz gereken çok fazla kulübe yok. Yakındaki pürüzlü kabuklu ağaçlardan birini işaret ettim. Önce şundan başlayalım.
Yukarıdaki kulübeye çıkmak için yardıma ihtiyacı olacağını düşünerek elimi Alacryalı soyluya uzattım. Tutun—
Caera’nın ince bedeni görünür bir mana örtüsüyle kaplandı ve hemen ardından en yakın dala sıçrayarak benim ve Regis’in üzerine bir kar bulutu savurdu.
Yoldaşım üzerindeki beyaz tozları silkeleyip bana doğru eğildi.
Reddedildi, diye fısıldadı, ardından Caera’nın arkasındaki en alt dala doğru sıçradı.
Gözlerimi devirerek ben de yukarı fırladım. Kalın, budaklı bir dalın üzerine kurulmuş kulübenin hemen altına varana kadar ikisini takip ettim.
Dikkatli olun, diye mırıldandım. İçeride biri var.
Yavaşça kulübeye adım attım. Kulübenin kendisi çamur ve otların kabaca yuvarlak bir şekilde harmanlanmasıyla yapılmıştı. Zemin de benzer malzemeden yapılmıştı ama üzeri neredeyse tamamen, tatlı ve küflü bir koku yayan saman benzeri otlarla kaplanmıştı.
Bu küçük meskenin arka köşesine bir Dört Yumruk büzüşmüştü. Köşeye iyice sıkışmış, gözlerini bizden kaçırıyordu.
Regis anında gerildi, boynundaki menekşe rengi alevler çılgınca dalgalandı.
Kılıcını kınından çıkarmış ama gevşekçe yanında tutan Caera’ya döndüm. Kızıl gözlerini Dört Yumruk’a diken Alacryalının yüzünde acı dolu bir ifade vardı. Sadece etrafa bakıp çıkalım.
Bakışlarımı iç duvarın yan tarafına oyulmuş kaba rafa diktim. Rafta ilkel görünümlü aletler ve birkaç kaba çanak duruyordu.
Caera ile birlikte geçit parçasının buralarda bir yerde gizlenip gizlenmediğini kontrol ederken, köşeden kısa bir ağlama sesi yükseldi. Üçümüz birden sesin geldiği yöne döndük.
Arka köşeye büzüşmüş olan Dört Yumruk yalnız değildi. Kucağında muhtemelen yeni uyanmış bir bebek tutuyordu. Pembe derisinin üzerinde sadece ince bir tüy tabakası olan bu küçük yaratık, o devasa gorillerden ziyade altı bacaklı bir domuz yavrusunu andırıyordu. O kadar küçüktü ki, Dört Yumruk’un tek bir avucuna rahatlıkla sığabilirdi.
Büyük olan Dört Yumruk hızla bebeğin üzerini örttü, onu iki büyük elinin arasında gizleyerek kendi bedeniyle korumaya çalıştı. Dehşet içinde titreyen gözlerinin ucuyla bize bakıyordu.
Dişlerimi sıkarken ağzıma acı bir tat yayıldı. Bakışlarımı bu manzaradan zorla çekip odanın geri kalanını hızla aradım, ardından bu yuvayı terk ettik.
Bir sonraki kulübe zıplayarak geçebileceğimiz kadar yakındı. İçeride kimse olmasa da burası çok daha darmadağındı. Kapının yanındaki kabaca oyulmuş ahşap bir kasede, dev yaban mersinlerini andıran bir avuç parlak mavi meyve duruyordu. Taze kokuyorlardı, bu yüzden birinden küçük bir ısırık almayı göze aldım. Sulu şeftali dokusunda, son derece zengin ve tatlı bir tadı vardı.
Boğazımdan aşağı süzülen sıcak bir his, sert bir içki içmişim gibi mideme yerleşti.
Meyvelerden birkaçını bütün olarak yutması için Regis’e fırlattım, bir tanesi hariç geri kalanını da Caera’ya uzattım. Bu meyve ne Mızrak Gaga yumurtası ne de o dev kırkayak bölgesinde bulduğumuz sarkan meyveler kadar eter zenginiydi. Bu yüzden bana kıyasla onun işine daha çok yarardı.
Meyveleri sessizce aldı, ardından arkasını dönüp kulübenin geri kalanını aramaya koyuldu. Yükseltilmiş düz bir yüzeyin üzerinde bir dizi keskin alet ve içi kokulu mürekkeple dolu taştan çanaklar vardı. Ayrıca oyulmuş kemik, pençe ve diş koleksiyonunun hemen yanında antik görünümlü çelik keskiler duruyordu... Ancak geçit parçası ortalıkta yoktu.
Belki de bu Dört Yumruk kabilesinde geçit parçası yoktur, dedi Caera aletlerden bazılarını incelerken.
Ama Kırık Gaga’da bir tane vardı ve o demişti ki... Ne demek istediğini tam olarak anladığımda kelimeler ağzımda yarım kaldı.
Aramaya biraz daha devam edelim, dedim.
Caera sadece başını salladı ve üçümüz hem Tezkanat’ı hem de geçit parçasını bulmak için aramayı sürdürdük.
Ağaç kulübelerinin arasında ilerlerken, aradığımız şeylerden birini bulduk.
Zamanın eliyle neredeyse taşa dönmüş kadar yaşlı, ulu bir ağacın tepesinde çamurdan bir kulübe duruyordu. Tezkanat da kulübenin etrafında dönüp durmaktaydı. Bu devasa ağaç daha önce görüş alanımızın dışında kalmıştı. Yoksa etrafını saran o ince, yarı saydam eter baloncuğu yüzünden onu daha ilk bakışta fark ederdim.
Caera, sivri gagasını havaya saplayarak küçük yapının etrafında dönen Mızrak Gaga’yı izlerken sordu. "Ne yapıyor o?"
"İçeri girmeye çalışıyor," dedim.
Aklıma hemen Dört Yumruk kabilesinin eterden yaratabildiği o neredeyse görünmez el tutamakları geldi. Acaba bu da o tekniğin daha gelişmiş bir versiyonu muydu?
Caera ve Regis’e dönerek, "İçeride kesinlikle en az bir Dört Yumruk var," dedim. "Regis, benimle geliyorsun. Caera, sen burada kalıp Tezkanat’ın kaçmaya çalışmadığından emin ol."
Elindeki kızıl kılıç enerjiden hafifçe titrerken başıyla onayladı.
Tanrı Adımı’nı harekete geçirdiğim an, havada süzülen eter akıntılarıyla birlikte çevreye dair algım da genişlemeye başladı. Maerin kasabasında bu yeteneği ilk kullanışımdan bu yana sınırlarım inanılmaz derecede genişlemişti. Yine de beni o eter bariyerinin ötesine, doğrudan kulübenin içine ulaştıracak doğru yolu bulmam biraz zaman aldı.
Böylesine güçlü bir eter bariyeri yaratabilen o dişli Dört Yumruk ile yüzleşmeye hazırlanarak kendimi eterle kapladım. Kalbim göğsümü döverken adımı attım.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.