Ormandaki Gölgeler ve Kanayan Topraklar

Eidelholm yolculuğu, neredeyse iki tam gün sürmesine rağmen hızla geçip gitti.

Yol boyunca çoğunlukla sessizdik. Tessia ve Albold, Elshire ormanlarının dış kısımlarında bize rehberlik ederken hızlarını düşürmek zorunda kalmışlardı. En çok zorlananlar Hornfels ve Skarn oldu; orman adamı değillerdi ve yer yüzünde çok az vakit geçirmişlerdi. Ben çamur birikintilerine basmaktan ne kadar nefret ediyorsam, onlar da sisten o kadar nefret ediyordu... ki bu çamur mevzusu başıma sıkça geliyordu.

Boo ve Grawder ise tam aksine, evlerindeymiş gibi rahattılar. Kendi tempolarında ilerlemelerine izin verdik; bazen ileri atılıp vahşi hayvanlar gibi ormanın içinde koşturuyor, bazen de geride kalıp yumuşak toprağı kazıyor ya da bir mana canavarının izini sürüyorlardı. Yine de onlar için endişelenmiyordum. Boo'nun yolunu her zaman bulup bana döneceğini biliyordum.

Tedbiri elden bırakmasak da Tessia ve Albold, Alacryalıların bizi ormanda bulacağından pek korkmuyorlardı. Mahkum konvoyunun kaybolduğu fark edilmeden Eidelholm'e varmış olacağımızı düşünüyorlardı; zaten Alacryalılar Elshire'da etkili devriye gezecek kadar yolu yordamı bilmiyorlardı.

Konuştuğumuz zamanlarda ise genellikle yakalanmadan bölgeyi nasıl gözetleyeceğimize dair en uygun rotaları tartışıyorduk. Albold'un da Tessia'nın da elinde bir harita yoktu ama her ikisi de bölgeyi, elf köyüne vardığımızda bizi nelerin beklediğini kestirebilecek kadar iyi tanıyordu.

Eidelholm'ü daha gözümüzle görmeden, Alacryalıların izleri her yerde belirmeye başladı.

İlk gördüğümüz, can çekişen bir ağacın dibinde yüzüstü yatan bir elf erkeğinin cesediydi. Hem adamın hem de arkasındaki ağacın gövdesinde, bir elma büyüklüğünde yanık bir delik açılmıştı.

Midem bulanıp arkamı dönmek istesem de gözlerimi manzaradan ayırmadım. Buna alışmam gerekiyordu.

Albold cesedin üzerine eğildi, o her zamanki neşeli ifadesinden eser yoktu. "Büyük ihtimalle kaçmaya çalışıyordu," dedi.

Sessizce onayladık, daha yakından incelemek için vakit kaybetmedik.

Köye yaklaştıkça tempomuzu yavaşlattık, ormanda Alacryalılarla karşılaşma ihtimaline karşı dikkatle ilerledik. Biz yaklaştıkça, ağaçlara inen balta sesleri gitgide yükseliyordu.

Tessia yumruğunu havaya kaldırınca hepimiz kaskatı kesilip durduk. Bana doğru eğilip ön tarafı işaret etti. Sis dağılmıştı ama ağaçlar hâlâ görüş alanımı kısıtlayacak kadar sıktı. Mana kullanarak duyularımı keskinleştirdim ve Tessia'nın neye baktığını anlamaya çalıştım. Hareket eden kimse yoktu, görünürde bir düşman da yoktu. Sadece ağaçlar ve ileride kahverengi toprağın üzerine vuran güneş ışığı vardı.

Sonra taşlar yerine oturdu. Güneşin vurduğu yerde orman bitiyordu. Orman sınırına gelene kadar sinsice ilerledik. Alacryalılar Eidelholm çevresindeki sayısız ağacı kesip devirmişlerdi. Bizimle o hüzünlü, gri kasaba arasında ağaçsızlandırılmış devasa bir alan uzanıyordu.

Eminim bu elf köyü bir zamanlar çok güzeldi. Şimdiyse binaların iskeletini oluşturan o kıvrımlı keresteler ve dallar solmuş, ölmüş gibi görünüyordu; yeşil çatılar ise dökülmüş yapraklar misali kahverengiye dönmüştü.

Kasabanın kıyısındaki evlerin çoğunun yandığını görebiliyordum. Onların yerine sade tasarımlı, birkaç kare bina inşa edilmişti. Bir avuç Alacryalı kadın ve erkeğin, kova kova su taşımak ya da kucak dolusu odun getirmek gibi sıradan, günlük işlerle uğraştığını seçebiliyordum.

Tessia solumda duruyordu. Çenesinin duruşu ve vücudunun açısı ona bir yırtıcı havası veriyordu. O kadar gergindi ki avını bekleyen gümüş bir jaguar gibi titrediğini görebiliyordum.

Bunu fark eden tek kişi ben değildim.

"Hava kararana kadar sığınabileceğimiz bir yer bulalım," dedi Curtis, Tessia'nın yanına gelerek.

"Hayır," dedi Tessia kestirip atarak. "Köyü gün ışığında iyice incelememiz lazım. Albold, sen ve Curtis batı tarafında bir tur atın. Ellie ve ben doğuya gideceğiz. Kathyln, Skarn ve Hornfels; siz üçünüz mana canavarlarını alıp sığınacak bir yer bulun, orayı operasyon merkezimiz olarak kullanırız."

Curtis çevresindeki kafa karışıklığını fark etmiş olmalıydı. "Turumuzu tamamlayıp dördümüz buluştuğumuzda Grawder'ı bulabilirim," diye açıkladı. "Birbirimizin nerede olduğunu her zaman biliriz."

Skarn yere tükürdü. "Şu yürüyüş saçmalığının bitmesi için sabırsızlanıyorum. Hadi bakalım koca devler, bizimle geliyorsunuz." Son cümlesini, tereddütle Curtis ve bana bakan Grawder ile Boo'ya söylemişti.

"Yakında döneceğim, Grawder," dedi Curtis, dünya aslanı bağına sıcak bir şekilde gülümseyerek.

Elimi Boo'nun kürkünün içinde gezdirdim, sonra çenesinin altını kaşıdım. Bana, yanımda kalmayı tercih edeceğini anlatan bir bakış attı. Gülümseyerek burnuna dokundum. "Sen Grawder ile kal şapşal şey. Hemen döneceğiz."

Curtis kız kardeşine sarıldı; Tessia, abisinin omzunun üzerinden bana mahcup bir bakış atınca dişlerimi göstererek gülmemi saklamak için arkamı dönmek zorunda kaldım.

Tessia cücelere dönerek, "Burada olduğunuz için teşekkürler dostlarım. Elf halkı size çok şey borçlu," dedi.

Skarn sadece homurdandı ama Hornfels hafifçe eğilerek selam verdi. "Artık hepimiz bu savaşta beraberiz. Skarn ve benim tek umudumuz, bir gün kendi soydaşlarımızı merhum Kral ve Kraliçe Greysunders'ın o zehirli fikirlerinden kurtarabilmek. O vakte kadar, nerede bir Alacryalı kıçı bulursak tekmeyi basacağız."

Tessia da selamı karşıladı, sonra turkuaz gözlerini bana dikti. "Hazır mısın, ortak?"

Ortak...

Onun tarafından böyle çağrılmak tuhaftı. Arthur kaybolduktan sonra yer altı kasabasındaki o ilk gergin karşılaşmamızdan bu yana çok yol katetmiştik. Geçmişteki halim muhtemelen bunu düşündüğüm için şimdiki beni öldürürdü ama Tessia'yı artık neredeyse ablam, bir rehber ve akıl hocası olarak görüyordum. Benim de bu işe dahil olmam, halkımıza yardım etme şansı bulmam için o bastırmıştı.

Derin bir nefes alarak özümün derinliklerindeki o hisse odaklandım ve canavar irademin ilk aşamasını ortaya çıkardım. "Evet, hazırım."

Arka ayakları üzerinde dikilip koca bir pençesini sallayan ve hayatımda gördüğüm en üzgün haliyle bakan Boo'ya son bir bakış atıp Tessia'nın peşinden gittim.

Beni doğuya doğru, ağaçların gölgesinden ayrılmadan götürdü. Yavaş ilerliyorduk. Ben ormandaki tehlikelere, özellikle de Alacryalı askerlere karşı gözcülük yaparken, Tessia köyü kolaçan ediyordu.

Daha on dakika bile geçmemişti ki tanıdık bir koku alıp Tessia'yı durdurdum. Kokunun kaynağını ararken, her ikimiz de çalılıkların arasında gizlenerek yüzüstü yere uzandık.

"Şurada," diye fısıldadım batıyı işaret ederek.

Yirmi fitten daha az bir mesafede, koca bir ağacın arkasından genç bir elf kadını çıktı. Kolunun altında hasır bir sepet taşıyordu. Sarışın saçları kısa kesilmişti, boynunun yan ve arka kısmındaki kızarıklıklar ile morluklar kabak gibi ortadaydı. Hafifçe topallayarak yürüyordu.

Herhangi bir zincir veya kelepçe takılmamış olması beni şaşırtmıştı. Birini bağlamanın daha az belirgin yolları da vardır diye düşündüm, aklım Tessia'nın ailesine, elflerin merhum kral ve kraliçesine gitti. Alacryalılar bu konularda ustaydı.

Uzaktan gelen bağrışmalar ve devrilen bir ağacın çat sesi kızı durdurdu. Bir an için hüzünle sesin geldiği yöne baktı, sonra yoluna devam etti.

İkimizin de ona yardım etmek istediğini bilsem de şimdi sırası değildi. Tessia ve ben, topallayan elf gözden kaybolana, ormandan çıkıp gün ışığına adım atana ve aksayarak köye doğru koşmaya başlayana kadar bekledik.

Ondan sonra daha da temkinli ilerledik; gözlerimiz köyde, keskinleşen duyularım ise ormandaydı. Köyün çevresinin yarısını dolanmıştık ki dinlenmek için canavar irademi geri çekmek zorunda kaldım.

Kısa bir süre sonra Tessia kaskatı kesildi, sonra başparmağıyla yere yatmamız için işaret verdi. Hemen büyük bir böğürtlen çalısının arkasına daldık.

Hiçbir şey göremiyordum, bu yüzden anlık bir ok oluşturmam gerekirse diye pürdikkat Tessia'nın yüzünü izledim. Birkaç uzun saniyenin ardından rahatladı ve ayağa kalktı. Ben de yayım hazır halde, tereddütle onu takip ettim.

Yakınlarda Albold, yanında Curtis ile bizi beklediği iki ağacın arasından çıktı. Rahat bir nefes verdim.

"Bu taraf sakin görünüyor," dedi Tessia kısık sesle, onları yanına çağırarak. "Mahkumları nerede tuttuklarına dair bir iz yok henüz. Sizde ne var?"

Albold gergin bir ifadeyle onayladı. "Kasabanın kenarına derme çatma kafesler—kulübe desek daha doğru—inşa etmişler. En az birkaç yüz mahkum var. On üç tane muhafız saydım."

"Ama sadece üçü büyücü," diye ekledi Curtis. "Geri kalanı normal askerlerdi—onlara nişansız diyorlar."

Tessia düşünceli bir tavırla saçının bir tutamını çekiştirdi. "Tamam, siz ikiniz turunuzu tamamlayın, bu tarafı bir de siz kontrol edin. Ellie ve ben gidip mahkumlara kendimiz bakacağız."

"Kasabanın o tarafında çalışan büyük bir oduncu grubu da var. Onlara yakalanmamak için ormanın epey derininden dolaşmak zorunda kaldık," dedi Albold.

Tessia anladığını belirtircesine kafa salladı, vedalaştık ve tekrar ayrıldık.

Köyün uzak tarafını dolanırken, ağaçlara inen baltaların o düzenli vuruş sesleri daha da yükseldi. Albold'un dediği gibi; ağaç deviren, kesen ve keresteleri taşıyan bir grup kadın ve erkekle karşılaştık. İlk fark ettiğim şey, çalışanların hepsinin Alacryalı olmasıydı. Aslında, ağaç kesim işine yardım eden tek bir elf bile yoktu.

En yakın Alacryalıdan birkaç yüz fit ötede, doğal yollarla devrilmiş bir ağacın arkasına çömelmiş, onları izliyorduk.

"Ölümle tehdit edilseler bile, halkım o ağaçları kesmez," diye fısıldadı Tessia, sormadığım soruyu yanıtlayarak.

Başka bir kelime etmeden ormanın daha derinlerine daldı, işçilerin uzağından dolandı. Çok geçmeden, elflerin kesilmeyi bekleyen hayvanlar gibi kapatıldığı o derme çatma kafesleri bulduk.

Böylesine korkunç koşullarda birinin uzun süre hayatta kalabileceğine inanmak güçtü. Elflerin hemen hemen hepsi ayaktaydı, bedenleri birbirine bastırılmış haldeydi. Daracık kafeslerde aynı anda ancak birkaç kişinin uzanabileceği kadar yer vardı. Elfler solgun ve bir deri bir kemik görünüyordu; kirli tenleri yüzlerine o kadar sıkı gerilmişti ki, hepsinin korkunç, iskeletsi bir hali vardı.

Kafesler ahşaptan yapılmıştı ama kaba saba kesilmiş çerçevelere tutturulmuş dar tahtalardan ötesi değildi. Bir an için elflerin neden kaçmaya çalışmadığını merak ettim, sonra muhtemelen o kadar yorgun ve bitkin olduklarını anladım ki, bırakın muhafızlardan kaçmayı, tahta çıtaları kıracak güçleri bile kalmamıştı.

Gözlerim kafeslerden birinin kenarına yapışmış elven bir adama takıldı. Doğal olmayan bir şekilde yığılıp kalmıştı, gözleri açıktı ama bakışları donuktu. Kendi ailesinin yanı başında çürümeye terk edilmiş bedenine bakmaya daha fazla dayanamadım.

Hayvan herifler, diye düşündüm öfkeyle. Parmaklarım titriyor, hemen oracıkta muhafızlara mana okları yağdırmak için can atıyordu.

Zihnimin derinliklerinde Arthur’un sesine benzeyen o ses, çocuk gibi davrandığımı söylüyordu. Buraya sadece gözcü olarak geldiğimizi hatırlatıyordu. Ancak bu tutsaklara bakınca, daha fazla dayanabileceklerinden şüpheliydim.

Muhafızlardan ikisi, bir ağaç kütüğünden yapılma derme çatma masada bir tür masa oyunu oynuyordu. Gözlerimi kapattım ve ne dediklerini duyabilmek için canavar irademi etkinleştirdim.

"—kokudan bıktım artık. Burayı devralacağımızı söylediklerinde aklımdaki şey yıkanmamış, yarı ölü bir sürü elfe bebek bakıcılığı yapmak değildi, anlıyor musun?"

"Bana anlatma. Bir de şu Bilal tepemizde dikilip duruyor, sürekli bize dik dik bakıyor. Jagrette’den bile beter, ki o da berbattı. Hamleni yapacak mısın yoksa ne?"

"Düşünüyorum, düşünüyorum. Ama evet, haklısın. Zaten bu mevki için neden lanet olası bir koruyucuya ihtiyacımız var anlamıyorum. Küçük kız kardeşim bile bu elfleri tek başına koruyabilir. Hep o Milview’lar yüzünden, eminim. Korkaklar. Nasıl olup da soylu statüsü kazandıklarını bir bilsem—"

Zihnim karıştığı için bir an konuşmanın devamını kaçırdım. Jagrette mi? Ben bu ismi daha önce nerede duymuştum?

Sormak için Tessia’ya döndüm ama o elini kaldırarak beni durdurdu.

Saniyeler geçmeden sırtımdan aşağı bir ürperti indi; kendi hayvansal duyularım, yakındaki çürüyen cesetlerden bile daha kötü kokan o ölümcül aurayı seçmişti.

Binaların arasından bir adam çıktı ve muhafızlara doğru ilerledi. Yürüyen bir iskeleti andırıyordu. Yüzü solgun ve şişti, gözleri o kadar çökük ve karanlıktı ki boş deliklere benziyordu. Ölü deniz yosunu gibi düz, yeşilimsi saçları alnına ve yanaklarına yapışmıştı. Uzun boylu ve tuhaf derecede zayıftı; simsiyah büyücü cübbesinin öne çıkardığı sivri, örümceği andıran uzuvları vardı.

Cübbesinin sırt kısmı kesilmişti, beyaz teninde göze çarpan bir dizi koyu dövme görünüyordu. Omurgası ve kaburgaları belirgindi; gri gölgeleri, mürekkeple çizilmiş sert hatlarla iğrenç... neredeyse insanlık dışı bulduğum bir şekilde kesişiyordu.

Adam sessizce kafeslerin etrafından dolandı, sonra aniden, barolara yapışmış ölü elfin bulunduğu bölmenin hemen dışında durdu. Dönüp muhafızlardan birine, siyah sakallı ve geniş göğüslü bir adama baktı. Diğer muhafızlar iyice geride duruyordu.

"Burada ne oldu?" diye sordu solgun adam rütbeli muhafıza. "Erken bir idam mı?"

"H-hayır efendim. Sağlıkları iyi değil. Birkaçı... halsizlikten öldü."

"Onları korumak senin görevin değil mi asker? Eğer çoğu zaten... halsizliklerine yenik düşerse, idamlar pek ilgi çekici olmayacak." Adam bunu söylerken hafifçe eğleniyor gibiydi ama sakallı muhafız kendini tek dizinin üzerine atıp eğildi.

"Elbette Bilal. Geri kalanların doğru zamanda öldürülmek üzere hayatta kalmalarını sağlayacağız."

Solgun adam muhafızın başının arkasına dik dik baktı. "Onları bir iki gün daha nefes alır halde tut yeter." Muhafızdan uzaklaştı, gözlerini ağaçlara dikti.

Donup kaldım. Orada olduğumuzu bilmesine imkan yoktu ama yine de...

Tessia harekete geçti, alçakta sarkan bir dalın üzerindeki ağaç kemirgenine hafif bir rüzgar dalgası fırlattı.

Şaşıran minik mana canavarı daldan aşağı atladı ve solgun cübbeli adamın gözlerini kaçtığı yöne doğru çekti.

"Bu lanet olası orman," diye küfretti Bilal, başını sallayarak.

Nefretle dudak bükerek gitmek üzere döndü, sonra aniden tekrar durdu. Sakallı muhafıza yanına gelmesi için işaret etti; sonra alçak ve hastalıklı bir sesle, "Bir iki tane daha canlı elf seçip benim konutuma gönder, olur mu?" dedi.

Muhafızın rengi attı, burnu tiksintiyle kırıştı ama koruyucuya bunu hemen yapacağına dair güvence vermekte gecikmedi.

Tessia konuşmadan elimi tutarak dikkatimi çekti ve ormanın derinliklerine doğru başıyla işaret etti. Gitme vakti gelmişti.

Ağaç sınırından sessizce uzaklaştık, sık dalların siperinde ilerledik, sonra hızla köyün etrafından dolanıp Albold ve Curtis ile buluşacağımız yere yöneldik.

Diğerlerini bulduğumuzda hem Albold hem de Curtis korkuyla yolumuzu gözlüyordu.

Curtis hızla Tessia’nın yanına gitti. "İyi misin? Gelmeyince endişelendik—"

"Evet," dedi Tessia kestirip atarak. "Tutsak kafeslerinin orada biraz vakit kaybettik." Bana dönerek, "Ellie, neler duydun?" diye sordu.

Duyduğum her şeyi anlattım. Ben bitirdiğimde diğerleri sessizliğe gömüldü.

Sonunda, yüzü bir heykel kadar sertleşen Tessia arkasını dönüp ormanın güneyine doğru yürüdü. "Yoldaşlarımızı bulalım. Curtis, sen önden git."

Curtis’e bir bakış attım; gülümsedi ve bana göz kırptı. "Bizi takip ettiğine pişman oldun mu?"

"Hiç de bile," dedim, Curtis Tessia’nın peşinden gider gitmez silinen zoraki bir gülümsemeyle.

Otuz dakikadan fazla yürüdükten sonra Grawder ve Boo’yu bulduk. Bir açıklığın ortasında, güneş alan küçük bir noktada yan yana yatıyorlardı. Kathyln ve Earthborn’lar yanlarında değildi.

Boo ayaklanıp bana doğru hantal adımlarla ilerledi. Dostumun göğsünün derinliklerinden gelen hırıltıyla beni dürtmesi, neredeyse geriye doğru devrilmeme neden oluyordu.

Gülerek kollarımı boynuna doladım. "Seni gördüğüme ben de sevindim, Boo."

Curtis’in döndüğünü anlamış olması gereken Grawder, sadece kocaman kafasını kaldırdı; altın sarısı yelesi güneşli bir tarladaki buğdaylar gibi dalgalanacak şekilde hafifçe silkelendi ve sonra uykusuna geri döndü.

"Neredeler—" diye başlayacak oldum ama taş gıcırtısıyla sözüm kesildi.

Grawder’ın hala yayıldığı yerin hemen arkasında toprak kaydı, kendi üzerine katlanarak toprak bir tünel açığa çıkardı. Skarn ve Hornfels hemen içeride duruyordu.

"Takip edilmediniz, değil mi?" diye homurdandı Skarn, grubumuzun ötesindeki ağaçlara dik dik bakarak.

"Tam ensemizdeler!" diye soludu Curtis, gözleri fal taşı gibi açılarak. "Çabuk, herkes içeri."

Yakışıklı prensin bu kötü şakasına kıs kıs güldüm. Tessia’nın dudakları çarpık bir gülümsemeyle kıvrıldı, Hornfels yüksek sesle kahkaha attı ama Skarn’ın yüzü daha da asıldı.

"Evet, ani ve vakitsiz ölümümüz üzerine şakalar... en sevdiğim." Cüce yere tükürdü. "İçeri o zaman. Uygun bir barınak bulamadık, biz de bir tane yaptık."

Merakla cüceleri takip ederek toprak rampadan aşağı, yaklaşık altı metre uzunluğunda, altı metre genişliğinde ve belki iki buçuk metre yüksekliğinde, düz duvarlı bir mağaraya indim. Yeraltı şehrinde kullandıklarımıza benzeyen parlayan taşlar, yani birkaç aydınlatma artefaktı, odayı aydınlatmak için etrafa yerleştirilmişti.

Odanın ortasında topraktan şekillendirilmiş sade bir masa ve sandalyeler vardı; duvarların dibine ise yedi tane alçak yatak itilmişti. Birinin üzerine kendimi bıraktım ve ne kadar yumuşak olduğuna şaşırdım. Küçük mağaranın uzak ucu mana canavarları için boş bırakılmıştı.

"Burası bayağı güzelmiş," diyerek memnuniyetimi Earthborn’lara belirttim.

Hornfels bana parlayan gözlerle baktı. "Yataklar benim fikrimdi."

Grubun geri kalanı içeri girerken Skarn homurdanarak gözlerini devirdi. Tessia mağarayı inceledi, Curtis ise takdirle ıslık çaldı. Ancak Albold pek rahat görünmüyordu.

"Yeraltında olmaktan nefret ediyorum," diye mırıldandı.

Herkes içeri girdiğinde Skarn manasını kullanarak giriş yolunu tekrar kapattı ve bizi tamamen gizledi. Boo ve Grawder kalabalığın arasından sıyrılıp mağaranın en ucuna oturdular. Onların varlığı, alanı birkaç dakika öncesine göre çok daha dar hissettirdi.

"Mütevazı konutumuzdaki turunuz bittiyse, köyde bizi ne tür yeni bir cehennem azabının beklediğini öğrenme şerefine nail olabilir miyiz?" diye söylendi Skarn, masadaki yerini alarak.

Tessia da masaya oturarak başını salladı. "Hemen hemen her şey beklediğimiz gibiydi..."

Kathyln onun karşısına oturdu. "Hemen hemen her şey mi?"

Curtis ve Albold anlamlı bir bakış alışverişinde bulunurken, cüceler kafa karışıklığıyla kaşlarını çattı.

Herkes masanın etrafındaki yerini aldıktan sonra Tessia, gördüğümüz kadın elften başlayarak iki muhafızın konuşmasına ve Bilal ile karşılaşmamıza kadar yaşadıklarımızı anlattı.

"Toplu bir idam..." dedi Hornfels derin bir nefes alarak.

"Daha büyük bir güçle geri dönme planımız da böylece yattı," diye kıkırdadı Skarn.

Gergin bir sessizliğin ardından ayağa fırlayan Curtis oldu. "Bu insanları burada öylece bırakamayız."

Herkes şaşkınlıkla kızıl saçlı prense döndü.

"Düşman gücü ne durumda?" diye sordu Kathyln.

Albold cevap verirken kardeşinin kararlı bakışları sarsıldı. "Karşı tarafta pek fazla büyücü yok ama..."

"Bir koruyucu var," dedi Tessia sade bir dille.

"Eh, o zaman konu kapanmıştır," dedi Skarn omuz silkerek. "Bence doğrudan sığınağa ışınlanalım, zaten—ah!" Skarn, masanın altından ayağına basan kardeşine dik dik baktı.

"Kardeşimin demek istediği şu," dedi Hornfels normalden çok daha ciddi görünerek, "bu insanlara yardım etmeyi ne kadar istesek de, belki de yeteneklerimizi tartmalıyız. Aranızda hiç bir koruyucuyla yüzleşen oldu mu?" Cüce masanın etrafındaki yüzlere tek tek baktı, sonra ne olur ne olmaz diye bana döndü.

Ben de diğerleri gibi başımı iki yana salladım. Tessia’nın itiraz etmesini bekliyordum ama söze giren Kathyln oldu.

Buz büyücüsü, liderimize dönerek sordu: "Bir koruyucuya karşı şansın ne?"

Tessia’nın bakışları bir anlığına yere inse de çok geçmeden turkuaz gözleri tekrar Kathyln’e odaklandı. "En kötü ihtimalle yenişemeyiz. En iyi ihtimalle ise ucu ucuna kazanırım."

Skarn takdir dolu bir ıslık çalarken, geri kalanlar heyecanlı bakışlarla birbirlerine döndü.

"Aramızda gümüş çekirdekli beş büyücü var," dedi Curtis, kendine güvenen bir gülümsemeyle. "Bunu başarabiliriz!"

Kathyln çenesini sıvazlayarak başıyla onayladı. "Ayrıca sığınakta daha fazla su ve bitki büyücüsünün olması, yerleşkemizin hızla büyümesine muazzam katkı sağlar—"

"Kathyln, onları sığınağa katacakları değer için kurtarmıyoruz," dedi Tessia sert bir sesle.

Buz büyücüsünün solgun yüzünde anlık bir kızarıklık belirdi. "Haklısın. Özür dilerim."

"Arthur’un Jagrette’i yendiği zamanki kadar güçlü olduğumu iddia etmeyeceğim ama buna ihtiyacım da yok," dedi Tessia ciddiyetle. "Siz tutsak elfleri sağlama alıp sığınağa gönderene kadar, diğer muhafızları meşgul edecek olan Albod ile birlikte Bilal’i oyalayacağım."

"Eğer bir koruyucuyu tek başına tutabileceksen, neden hepimiz sana katılıp şu Bilal pisliğinin işini önce bitirmiyoruz?" diye sordu Skarn.

"Çünkü bu, Arthur ile Jagrette arasındaki gibi basit bir teke tek dövüş değil," diye cevap verdi Kathyln. "Önceliğimiz herkesi buradan güvenle çıkarmak."

"Kathyln haklı. Eğer hepimiz koruyucunun üzerine çullanırsak, hıncını mahkumlardan çıkarmaya karar verebilir." Tessia’nın dudakları muzipçe kıvrıldı. "Ama kederli ve duygusal elf prensesi, yanında sadece sadık yardımcısıyla köyü basıp ortalığı birbirine katarsa..."

"Koruyucu koşa koşa gelecektir. Tutsaklarının toz olduğunu fark etmeyebilir bile!" dedi Hornfels, kalın parmaklarını şıklatarak. "Bu plan aklıma yattı!"

"Benim de!" diye bağırdım, üzerime çöken yeni bir özgüvenle.

Curtis iki elfe dönüp dişlerini göstererek güldü. "Görünüşe göre ikinizin biraz oyunculuk provası yapması gerekecek."

Yazar Olmak İster Misin

Kendi novelini yaz, binlerce okuyucuya ulaş!

Bölüm Hissi

Bölüm Tartışması

0 yorum

Henüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.

OKUMA YOLCULUĞUN

Bir süredir bizimlesin.

Okuma ilerlemeni kaybetmemek, kütüphaneni oluşturmak ve farklı cihazlarda kaldığın yerden devam etmek için ücretsiz hesabını oluştur.

Hesap oluştur

Okumaya devam etmek için hesap zorunlu değildir.