Vücuduma yayılan keskin bir acı, beni uykumun derinliklerinden söküp aldı. Gözlerimi zorlukla aralarken inlemeye bile dermanım yoktu.
Uzun ve basık koridorun kavrulmuş kalıntılarına bakarken olan biten her şey bir film şeridi gibi zihnimden geçti: Riah’ın Vritra kanlı yükselmiş tarafından ele geçirilmesi, Ezra’nın ölümü, Kalon’un sonsuz boşluğa düşüşü, o yükselmişi öldürmek için Yıkım’ı kullanışım ve Haedrig’in üzerine sıçrayan mor alevler...
Haedrig! Yeşil saçlı yükselmişi hatırlayınca bir an gerildim, bu da iç organlarımı parçalayan acının şiddetle yeniden nüksetmesine sebep oldu.
Zihnimde yankılanan tanıdık ses, normalden biraz daha tiz bir tonla, "Uyandığında ilk işin, birkaç gün önce tanıştığın alelade bir yükselmiş için endişelenmek mi oldu?" dedi. "Sevgili yoldaşın yerine onu seçmen... Demek öyle, anlıyorum."
Regis! Neler oldu?
Regis, adeta bir çocuğunkini andıran ama hüsran dolu bir sesle tersledi: "Ben sana neler olduğunu anlatayım!"
Göğüs kafesimden süzülen siyah bir gölge, yoldaşımı ortaya çıkardı... sayılır.
"Şu halime bak!" diye havladı Regis, benden birkaç karış yukarıda süzülerek. Onu son gördüğümde yetişkin bir adamın rahatça binebileceği kadar büyük, heybetli bir gölge kurduydu; şimdiyse en hafif tabirle bir eniğe dönmüştü. Kurt özelliklerini hâlâ koruyordu; gölgemsi kuyruğu, dört siyah pençesi ve başındaki iki boynuzu yerli yerindeydi ama artık ancak benim kafam kadardı.
Acıdan yüzümü ekşiterek çatallı bir sesle, "Bakıyorum da... biraz kilo vermişsin," diye fısıldadım.
Regis, dik dik bakarak benimle alay etti. "Şu an yeterli kol gücüm olsaydı, suratına bir tane patlatmıştım."
Elimle onun bu cüceleşmiş halini işaret ederek, "Bu durum... tüm eterimizi tüketmek zorunda kaldığımız için mi oldu?" diye sordum.
Enik kılıklı yoldaşım o koca gözlerini devirdi. "Hayır. Birilerinin kucak köpeği olma hayallerimi gerçekleştirmek için bu hale geldim."
Onun iğnelemelerini görmezden gelerek kendimi yerden kaldırmaya çalıştım. Çekirdeğimde kalan bir damlacık eter ve vücudumun her zerresine yayılan acıyla değil ayağa kalkmak, doğrulup oturamadım bile.
Gücüm tükenmişti, baş ağrısı ise meditasyon yapmama engel olacak kadar şiddetliydi. Çaresizce arkama yaslanıp düşüncelerimin dağılmasına izin verdim. Uzun zamandır içimde bastırdığım, derinlere gömdüğüm anılar ve duygular yüzeye çıkmaya başladı; Dicathen’deki aileme ve arkadaşlarıma dair her şey...
Kendimi meşgul tutmak için o kadar çok çabalamıştım ki geride bıraktığım hayatın acı dolu anılarını düşünmeye vakit bile ayırmıyordum. Granbehl ailesinin trajedisine şahit olmak, bu duyguları tutmak için bilinçsizce inşa ettiğim barajı yıkmış olmalıydı. Ailemi ve arkadaşlarımı tekrar görme şansımın ne kadar imkansız olduğunu çok fazla düşünürsem, bu umutsuzluğun beni tamamen ele geçirmesinden korkuyordu.
Ama asıl korkutucu olan, yüzlerini ve seslerini yavaş yavaş unutmaya başladığımı hissetmemdi. Onları görsem tanırdım ama zihnimde canlandırmak... işte bu her geçen gün zorlaşıyordu.
Vücudum eter rezervlerini yavaş yavaş yenilerken ve tepkimenin verdiği acı hafiflemeye başlarken, zihnimde asılı kalan Ellie ve annemin keder dolu yüzlerini bir kenara ittim.
Yavaşça ayağa kalktım ve cebimdeki ölü yadigarı çıkardım. Bir zamanlar siyah olan taşın artık bulutlu beyaz bir kristale dönüştüğünü kendi gözlerimle onayladım. Asıl amacının ne olduğunu merak ederek, elimde kalan son eter kırıntılarını içine akıttım.
Hiçbir şey olmadı.
Regis, "Bozdun mu yoksa?" diye sordu.
Sanmıyorum. Matlaşmış kristali tekrar cebime koydum. Kendimi yarı ölü hissetmediğim bir vakit buna daha detaylı bakmamız gerekecek.
Bakışlarımı çevirdiğimde, bir kumaş parçasının benim için derme çatma bir yastık haline getirildiğini fark ettim. Henüz yeni tanıştığım bu Alacryalılara karşı içimde beliren o yersiz yakınlık duygusu, göğsüme bir yumru gibi oturdu. Başımı iki yana sallayarak, uyandığımdan beri sormaya korktuğum o soruyu sordum.
"Kimler hayatta?"
Regis, tombul pençesiyle sol tarafını işaret ederek homurdandı. "Git de kendin bak. Şuradalar. Şimdi izninle, kendi başıma eter emebilecek hale gelene kadar vücuduna saklanacağım. Çok acil bir durum olmadıkça beni çağırma."
Kaşlarımı kaldırdım. "Şu halinle bir işe yarar mısın ki?"
"Kes sesini!" diye tersledi ve tekrar vücudumun içine süzülüp kayboldu.
İçimi çekerek aynalı odanın kavrulmuş kalıntılarına göz gezdirdim. Tıpkı kilit taşının içinde gördüğüm o gelecek gibi, salon siyah ve kırmızıya boyanmıştı; fıskiye paramparça olmuş, sular her yere saçılmıştı. Aynaların çoğu kırılmış, Kalon’un içine düştüğü o uçsuz bucaksız boşluğu açığa çıkarmıştı.
Kilit taşı...
Etrafıma bakındım ama küp şeklindeki yadigar hiçbir yerde yoktu.
Regis, "Sen trans halinden çıktığında o toza dönüştü," dedi.
Kahretsin! Belki kilit taşına bir kez daha girme şansım olur, kazandığım bilgilerin üzerine yenilerini eklerim diye ummuştum. Eğer o aptal çocuk Vritra kanlı yükselmişi serbest bırakmasaydı...
Bu düşünceden hemen vazgeçtim. O "aptal çocuk" hatasının bedelini canıyla ödemişti. Şimdi ona kızmanın kimseye faydası yoktu ve olanı geri getirmenin bir yolu da görünmüyordu.
Tabii eğer...
Kilit taşı bana, ölümün kendisini bile zamandan geri çevirebileceğim bir gelecek göstermişti. Zihnimdeki tanrı mührünü yokladım; orada olduğunu hissedebiliyordum ama tam olarak ne işe yaradığını çözemiyordum.
Her halükarda, kilit taşından anlayabileceğim her şeyi öğrenmiştim. Beni dışarı atmasının sebebi de buydu, emindim. Neler yapabildiğini görmek için sadece denemem gerekiyordu...
Savaştan sonra odanın ne halde olduğuna bakılırsa, diğerlerini bulmak çok sürmedi.
Beklediğim gibi, sadece Haedrig ve Ada hayatta kalmıştı. Haedrig, Ezra’nın tanınmaz hale gelmiş cesedinin başında diz çökmüştü. Granbehl kardeşlerden geriye kalan tek kişi olan Ada, kendi aynasının yanında yerde yatıyordu; neyse ki aynası hâlâ sağlamdı. Hayalet serbest kalmıştı ama Ada baygın görünüyordu.
Aynadaki gerçek Ada da yerde yatıyor, hıçkırıklar içinde sarsılıyordu.
Korkuyla karışık bir farkındalıkla, "Her şeyi görmüş olmalı," diye düşündüm. Duvar’daki savaşı, babamı bulmak için panik içinde savaş alanını nasıl taradığımı ve onu bulduğumda artık her şey için çok geç olduğunu hatırladım...
Elimi uzatıp aynaya dokundum; aniden onun boğuk, çılgınca hıçkırıklarını duymaya başladım. "Özür dilerim, Ada."
Hadi bakalım, umarım işe yarar. Yeni tanıştı mührünü aktifleştirmeden önce bir an duraksadım. Onu kullanmak, kilit taşındaki emeğimin gerçek sonucunu deneyimlemek... Bu çok kesin, geri dönüşü olmayan bir histi. Bir kez kullandığımda, neyi yapıp neyi yapamayacağını tam olarak öğrenecektim.
Yine de bunun yapılması gerekiyordu. Kendimi hazırladım ve eteri tanrı mührüne yönlendirdim.
Kilit taşı sayesinde elde ettiğim zaman hükmüne dair o muazzam bilgi seliyle birlikte, belimin alt kısmından tanıdık bir sıcaklık yayıldı. Tıpkı Yıkım alevlerim ve Tanrı Adımı gibi, bu hüküm de benim kavrayabildiğim kadarıyla şekillendi ve zihnimde anlamlandırabildiğim bir forma büründü.
Elimden yayılan mor ışık parçacıkları, minyatür bir galaksi gibi dönerek etrafa yayıldı. Ada başını kaldırdı; o derin kederi, yerini bir anlığına kafa karışıklığı ve şaşkınlığa bıraktı. Ardından Ada’nın görüntüsü solmaya başladı; aynadan süzülüp gerçek bedenine akan pembemsi bir sise dönüştü.
Gözeneklerinden yoğun, siyahımsı mor bir duman dışarı atıldı ve aynanın içine çekildi. Hayalet, Ada’nın o çarpık kopyasıyla dolu suratındaki saf nefretle tekrar kendi hapishanesinde belirdi.
Ayaklarımın dibinde Ada’nın vücudu seğirdi ve gözleri fal taşı gibi açıldı. Korkuyla geri geri kaçarak aynadan uzaklaştı. Haedrig eğilip kollarını onun omuzlarına doladığında Ada bir çığlık attı.
"Şşş, tamam Ada, benim, sadece benim. Sakin ol."
Bir zamanlar Caera’nın kardeşine ait olan kemik beyazı hançeri çektim ve kabzasını Ada’nın aynasına sertçe vurdum. Ayna tuzla buz olurken içindeki hayalet de sonsuza dek yok oldu.
Arkama döndüğümde Ada, başını Haedrig’in göğsüne gömmüştü; o kadar acı dolu bir feryat koparıyordu ki yanlarına gitmeye kendimde cesaret bulamadım.
Bunlar Alacryalılardı; Dicathen’i yerle bir eden, tanıdığım ve sevdiğim pek çok insanın ölümünden sorumlu olan halkın birer parçasıydı. Onların bahtsızlığından ve sefaletinden keyif alıyor olmam gerekirdi.
Peki neden? Neden göğsüm ıslak bir havlu gibi sıkılıyormuş gibi hissediyordum?
Mesele sadece onlar değildi tabii. Hissettiğim hayal kırıklığı ve pişmanlık; öğrenemediğim o şeylerin verdiği kayıp hissi içimi kemiriyordu. Keşke o olası gelecekleri hiç görmemiş olsaydım diye düşünmeden edemedim.
Yeni bir tanrı mührü açmış olsam da, bütünüyle kavramam gereken şeyin sadece küçük bir parçasını yakalayabildiğim artık gün gibi ortadaydı. Kilit taşı yok olmuştu ve zamana olan yatkınlığım bu kadar zayıfken, onu tam anlamıyla öğrenme şansını bir daha asla yakalayamayabilirdim.
"Aroa’nın Ağıdı," diye fısıldadım. Zihnime akan bilgi selinin içinde, büyünün kendisine kazınmış olan bu isim de vardı. Şiirsel ve güzel bir isimdi ama benim için bu büyü, her zaman ne olabileceğine dair bir hatırlatıcı olarak kalacaktı.
Kalon’u, Ezra’yı ve Riah’ı kurtarabilecek, hatta babamı bile geri getirebilecek bir büyü olabilirdi.
İçinde bulunduğum bu gelecekte bir teselli bulmaya çalışarak, "En azından Haedrig ve Ada’yı kurtardım," diye düşündüm ama kendimi buna inandırmakta zorlandım. "Ve bu kapana kısılmış yükselmişleri serbest bırakıp yoluma devam edebilirim. Denemeye devam edebilirim."
Bakışlarımı diğerlerinden kaçırıp fıskiyenin yanındaki, içlerinde hâlâ yükselmişlerin bulunduğu sayısız sağlam aynaya çevirdim. Aynalardakilerin çoğu beni saygıyla, hatta kimisi korkuyla izliyordu.
Ada’yla ilgilenmesi için Haedrig’i yalnız bıraktım ve serbest bırakmaya söz verdiğim o yükselmişin aynasını aramaya başladım. Aynasını bulmam uzun sürmedi; her ne kadar üzerinde çatlaklar ve kırıklar olsa da, hapis kaldığı ayna bir şekilde bütünlüğünü korumayı başarmıştı.
“Sözümün eriyimdir,” dedim elimi soğuk cama yaslarken. Avcumun etrafında dönen eter zerreleri aynanın yüzeyindeki sayısız çatlağı onarmaya başladığında, yükselmişin gözleri şaşkınlıkla irileşti. Sureti yavaşça silinirken fısıldadım: “Huzur içinde uyu.”
Teşekkür ederim.
Yükselmiş tamamen gözden kaybolduğunda derin bir nefes verdim. Aynadan uzaklaşıp avcuma baktım. Elimin etrafında yavaşça dönmeye devam eden son eter zerreleri de dağılıp gitti ve beni içimdeki o boşluk hissiyle baş başa bıraktı.
Tanrı Adımı veya Yıkım’ın aksine, bu yetenek eter rezervlerimi pek tüketmiyordu. Çekirdeğimdeki kısıtlı eter miktarıyla bile geride kalan tüm yükselmişleri serbest bırakabileceğimden emindim.
Yine de, kilidini açtığım bu yeni yeteneğe rağmen ağzımda acı bir tat kalmıştı.
Kilit taşı, zaman üzerinde çok daha derin ve güçlü bir anlayışın kapısını aralayabilirdi ama kavrayışımın yetersizliği yüzünden elimde bütünün sadece bir parçası kalmıştı.
Bütünün en önemsiz parçası…
Yetenek üzerinde tam hakimiyet kurduğumda, bu gücün sadece aynalar gibi cansız nesneleri etkileyebileceğini anlamıştım.
Regis zihnimde yankılanarak, “İyi yanından bak, bu yetenekle ölü yadigarları yeniden işlevsel, gerçek yadigarlara dönüştürebileceksin,” dedi.
Parmaklarımı sıkıp yumruk yaptım. Haklısın.
Sınırları olsa da zamanı geri alma yeteneği Kezess Indrath’ın bile yapamadığı bir şeydi. Her ne kadar bunu savaşta kullanamayacak ya da kaybettiklerimi geri getiremeyecek olsam da, bu onun işlevselliğinden tam anlamıyla yararlanamayacağım anlamına gelmiyordu. Sadece, asura yapımı o kılıcı eski bozulmamış haline döndürebilmek için Şafak Türküsü’nün şu an yanımda olmasını dilerdim.
Cebimdeki bir zamanlar ölü olan yadigarı incelemek için tekrar çıkardım. Şeffaf kristalin kenarları artık donuk bir şekilde parlıyordu. Gücümün bir kısmını topladığım için taşa daha fazla eter pompaladım ama yine de bir tepki alamadım. Görünüşe göre yadigar eterle aktifleşmek yerine, tekrar kullanılabilmek için bir tür bekleme süresine ihtiyaç duyuyordu. En azından umudum bu yöndeydi.
Geri kalan aynaların arasında ilerleyerek, yeni kazandığım yetenekle içeride hapsolmuş yükselmiş ruhlarını özgür bırakmaya devam ettim; ta ki sonuncusu da yorgun yüzündeki inanmaz bir gülümsemeyle yok olana dek.
Soğuk, beyaz salon hafifçe karardı ve daha sıcak bir tona büründü. Uzaklarda, boş aynalardan birinin içinde, tam da o on iki yüzlü cismin üzerinde gördüğüm görüntüye benzeyen yarı saydam bir portal belirdi.
Haedrig ve Ada’nın beni izlediklerini ancak o zaman fark ettim.
Ada’ya bakarak tereddütle sordum: “Nasıl… nasıl hissediyorsun?”
Zavallı kız, bakışlarını kaçırmadan önce ancak hafifçe başını sallayabildi; şişmiş kırmızı gözleri öfke ve nefretle doluydu.
Sertçe yutkunup ikisinin yanına yürüdüm. Cebime uzanıp Kalon’un bana verdiği simuleti çıkardım. “Al, bunu sen almalısın.”
Ada, gözlerinde panik pırıltılarıyla başını hızla bana çevirdi. “B-bizi burada mı bırakıyorsun?”
Başımı iki yana salladım. “Başına gelen tüm bu felaketler ben yanınızda olduğum için yaşandı. Eğer portalın içinden ikiniz yalnız geçerseniz, bu sizi güvenli bir sığınağa götürecektir.”
Ada, yaşlarla ıslanmış yüzünü buruşturarak, “Bunu bilemezsin,” dedi.
“Bilmiyorum ama şunu biliyorum ki, eğer benimle bir sonraki bölgeye gelirseniz, orası buradan çok daha zorlu olacak.”
Bir anlık tereddütten sonra elimdeki simulete uzandı ama Haedrig araya girdi.
Yeşil saçlı yükselmiş ağır bir sesle, “Yüzeye geri dönmeye hiç niyetim yok,” dedi.
Alay ederek, “Şaka yapıyor olmalısın,” dedim. “Neredeyse ölüyordun ve daha da derine mi inmek istiyorsun?”
Haedrig beni düzeltti: “Senin yüzünden neredeyse ölüyordum. Daha önce de söylediğim gibi, Yadigar Mezarları eşsiz kişilere farklı tepkiler verir. Böyle bir şeyin olmasını bekliyordum.”
Ada inanamayarak sordu: “Bunun olacağını bekliyor muydun? Ve buna rağmen bizi yanında mı getirdin? Abilerim ve en yakın arkadaşım öldü!”
Haedrig’in o her zamanki soğukkanlı tavrından eser kalmamıştı, yerini suçluluk dolu bir ifade almıştı. “Büyük abinin yeterince güçlü olduğunu düşünmüştüm—”
Ada ellerini titreyen yumruklar haline getirerek bağırdı: “Yani hepsinin ölmesi Kalon’un suçu mu?”
Haedrig yüzünü buruşturdu. “Öyle demek istemedim—”
Ada gizli cebinden kendi simuletini çıkarıp yeşil saçlı yükselmişe doğru fırlattı ve sert adımlarla portala doğru yürüdü.
Haedrig onun peşinden gitmeye yeltendi ama bileğinden yakalayıp onu geri çektim.
Ada portaldan geçmeden hemen önce omzunun üzerinden bize baktı; yanaklarından süzülen taze gözyaşlarına rağmen o canlı yeşil gözleri hançerden daha keskindi. “Eğer Yadigar Mezarları sizi canlı canlı yemezse, Kanlı Granbehl soyu bunu mutlaka yapacak.”
Ada’nın sarı saçlarının son tutamı da portalda kaybolduğunda Haedrig’in bileğini bıraktım.
Haedrig açıkça endişeli bir sesle, “Onu öylece bırakmak akıllıca mıydı?” diye sordu. “Onun soyu oldukça nüfuzludur, özellikle de adı sanı duyulmamış bir kan için.”
Kaşımı kaldırarak, “Onu öldürmeli miydim?” diye sordum.
“Öldürmek değil… ama en azından konuşup orta yolu bulmaya çalışabilirdik.”
“En yakın arkadaşı ve her iki abisi de gözlerinin önünde katledildi. Söyleyeceğimiz hiçbir şeyin onu ikna edebileceğini sanmıyorum. Ayrıca, isimlerimiz kayıtlı olduğu için her halükarda durum şüpheli zaten.”
Haedrig bir duraksamadan sonra, “Doğru,” dedi. “Endişelenmiyor musun?”
Ona kendi simuletimi fırlatırken, “Bir sonraki bölgenin ne olacağı konusunda daha çok endişeliyim, sen de öyle olmalısın,” dedim. “Geri dön.”
Haedrig simuleti bana geri iterek başını salladı. “Seninle gelmek istiyorum.”
Bu inatçılığına inanamayarak başımı iki yana salladım. “Ölmeye bu kadar mı meraklısın, yoksa bunun sonunda bir hazine odası falan mı bekliyorsun?”
“Ne istediğim seni ilgilendirmemeli. Benim işine yarayabileceğimi sen bile kabul etmelisindir,” dedi.
“Peki ya bir sonraki bölgede yiyecek ya da içecek hiçbir şey yoksa?” diye üsteledim.
Haedrig oyuncu bir gülümseme takındı. “Benim için endişeleniyor musun?”
Derin bir iç çekip simuleti cebime tıkıştırdım. “Ne istiyorsan onu yap. Ama seni korumamı bekleme.”
Portala doğru önden ilerlerken, “Bunu hayal bile etmemiştim,” dedi.
Eter rezervlerimin yaklaşık dörtte biri dolmuşken ve sıcak ışıklar sanki bizi bir an önce gitmemiz için uyarırcasına titrerken, o gizemli yeşil saçlı yükselmişin peşinden gittim.
Karar verildiğine göre ayna odasında oyalanmak için bir sebep kalmamıştı. Yarı saydam portaldan birlikte geçtik; Haedrig tam bir adım arkamda, turkuaz pelerinimin arkasına tutunuyordu.
Sanırım son anda onu ekmeye çalışmamdan korkuyordu diye düşündüm. Arkada kalmayı gerçekten istemiyor ama neden?
Portaldan geçer geçmez bu düşünce zihnimden uçup gitti; o kadar keskin ve buz gibi bir rüzgar yüzüme çarptı ki gözlerimi açık tutmakta zorlandım.
Manzaranın bu ani değişiminden etkilenmeden, her yerin bembeyaz olduğu bu uçsuz bucaksız boşlukta kristal yadigarı tekrar çıkardım. Tüm yeteneklerini bilmesem de, bir tür yön bulma işlevi olduğundan emindim.
Ancak bu kez kristal yadigarı çıkardığımda, cam gibi olan kenarları yine tamamen matlaşmıştı. İçgüdüsel olarak bu yerde ters bir şeyler olduğunu hissederek Haedrig’e döndüm…
…fakat karşımda o dağınık yeşil saçlı yükselmiş yerine, delici kırmızı gözleriyle bana bakan tanıdık, lacivert saçlı bir kız duruyordu.
Tamamen hazırlıksız yakalanarak ondan geriye doğru sendeledim, o ise bana kararsızca bakıyordu.
“Caera?”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.