Hayır, diye geçirdim içimden, kalbim boğazımda atıyordu. Bu mümkün değil.
Patlama en yakındaki bankları parçalamış, Ada’yı iplerinden kurtulacak kadar sert sarsmıştı; kız hemen bağlarından sıyrılıp kurtulmayı başardı.
Son parça da yerine otururken bakışlarım tekrar on iki yüzlü şekle odaklandı. Tıpkı öncekiler gibi parlamaya ve ışık saçmaya başladı; bulmacayı tamamlamak için kullandığım her bir parçanın ana hattı silikleşiyor, yekpare bir şekle dönüşüyordu.
Şu anda Haedrig ve Kalon bir ritim tutturmuş, Mythelias’ı savunmada tutmak için birlikte çalışıyorlardı ama her darbe aldığında yara anında iyileşip kapanıyordu.
Riah’ın cesedinin yarısı artık kabuk bağlamış ur benzeri yapılarla kaplıydı ancak ne Haedrig ne de Kalon yaralanmaktan kurtulabilmişti. Kalon bacağındaki bir kesikten dolayı fena halde kan kaybediyordu; Haedrig ise mızrağın sapını yanağına yemiş gibi görünüyordu; suratı şişmişti ve rengi çoktan değişmeye başlamıştı.
Nihayet on iki yüzlünün yüzeylerindeki sedefli parıltı duruldu, hareket kesildi ve her bir yüz farklı bir hareketli görüntü sergilemeye başladı.
Birinde, aynalı salon yerle bir olmuştu. Salonun tüm ucu yanıp kül olmuş, kararmış kenarları doğrudan boşluğa açılıyordu. Her bir ayna paramparçaydı ve çerçevelerin çoğu küle dönmüştü. Odada yaşamdan eser yoktu.
On iki yüzlünün bir başka yüzünde ise kendimi Haedrig ve Ada ile yan yana dururken gördüm. Ada hıçkıra hıçkıra ağlarken biz Ezra’dan geriye kalanları boş bir ayna çerçevesinden aşağı, boşluğa itiyorduk.
Salon yanmış ve hırpalanmıştı, fıskiye boşalmıştı, aynaların çoğu kırıktı ama genel olarak sağlamdı.
Haedrig kızı şefkatle kucakladı ama ben arkama bakmadan yürüyüp gittim.
Gözlerim üçüncü bir görüntüye kaydı. Riah’ın cesedini kullanan Mythelias, aynalı salonda bana doğru sinsice ilerliyordu. Arkasında Kalon ve Haedrig tamamen o siyah çıbanlar tarafından yutulmuştu; açıkça ölüydüler.
Ada yanımda baygın yatıyordu. Mythelias üzerine eğildi ve simsiyah bir elini yanağına bastırdı. On iki yüzlüyü eterle iterek döndürdüm, bu korkunç görüntüyü bakış alanımdan uzaklaştırdım.
Dönen on iki yüzlü farklı görüntüler çıkardı karşıma. Bazıları halihazırda gördüklerimin varyasyonlarıydı ama biri özellikle dikkatimi çekti.
O görüntüde, kıyafetlerimin altından altın rengi parlayan bir yetenek mührünü aktifleştirdiğimi görüyordum. Mor eter zerreleri oda içinde karahindiba tohumları gibi uçuşup dönüyor, dokundukları her şeyi eterik enerjiyle parlatıyordu.
Hayranlık içinde, zaman geriye sarılıyormuşçasına aynaların gözlerimin önünde onarıldığını, fıskiye parçalarının havada uçuşup birleştiğini; havadaki dumanın ve buharın resmen somutlaşarak taş ve suyu yeniden oluşturduğunu izledim.
Mor zerreler Ezra’nın üzerine konduğunda çıbanlar küçülmeye başladı, tamamen yok olana kadar çekildiler. Genç yükselici derin bir nefes alarak gözlerini ardına kadar açtı. Yaşıyordu.
Kalon’un fırlatıldığı kırık aynanın camları yerine oturmadan hemen önce, Kalon’un kendisi de o boşluktan süzülüp gelmiş, aynalı salonun zeminine nazikçe inmişti. Mythelias ile olan savaşında aldığı yaralar kapandı; zırhındaki ve kıyafetindeki hasar bile geri alındı.
Kendi aynasının içindeki dehşete düşmüş, kalbi kırık Ada görüntüsü pembemsi bir dumana dönüştü; aynadan süzülüp salonda kararlıca ilerledi ve kızın baygın vücuduna girerek onu eski haline döndürdü.
Salonun zemininin en çok hasar aldığı ve yandığı yerde küller dönmeye başladı, minyatür bir hortum oluşturdu. Küller yoğunlaştıkça bir beden şekillenmeye başladı.
Riah’ın bir ayağı hâlâ eksik olan bedeni, cansız ve bir şekilde tamamlanmamış bir halde, bir bez bebek gibi havada asılı kaldı. Sonra ayağındaki kemirilmiş etler yeniden büyümeye başladı, gözlerimin önünde iyileşti. Göz kapakları titreyerek açıldığında, tertemiz olmuş salona kafa karışıklığı ve korku içinde baktı, ardından yere süzüldü ve Ada ona koşarak sarıldı.
Geçmişin ve şimdinin vizyonları, üçüncü bulmacanın geleceği gösterebileceğine dair bir ihtimal sunsa da, böyle bir şeyin mümkün olabileceğine dair umut beslemeye cesaret edememiştim; ama işte oradaydım, henüz yaşanmamış olayları izliyordum.
On iki yüzlünün her bir yüzü farklı bir potansiyel geleceği gösteriyor gibiydi; bazıları başka başarısızlıklarımızı gösteriyordu, doğru; ama en azından Vritra kanlı yükseliciyi yenip aynalı salondan kaçma şansımız vardı.
Yine de gördüklerim ya da göremediklerim yüzünden midemde bir korku çalkalanıyordu; görebildiğim geleceklerin hiçbirinde Regis ortalıkta yoktu, hatta ölüleri bir şekilde geri getirebildiğim o gelecekte bile.
Bu ne biçim bir güç? diye düşündüm, on iki yüzlünün yüzeylerinde oynaşan potansiyel gelecekleri izlemeye devam ederken. Gerçek olamayacak kadar inanılmaz görünüyordu. Hayatın bir yönü, bir yaşam özü müydü bu? Ölüleri hayata döndürmenin bir yolu mu?
Hayır, diye düşündüm, daha çok bir zaman yönü gibi geliyordu. Sanki eter, dokunduğu her şeyin saatini geri alıyor; cama, taşa ve ete verilen hasarı hiç yaşanmamış kılıyordu.
İçimde bir heyecan dalgası kabardı. İşte buydu! Agrona’yı yenmek ve Alacrya ile olan savaşı bitirmek için ihtiyacım olan güç buydu. Sadece bu da değil, Agrona’nın verdiği tüm hasarı geri alabilirdim. Herkesi kurtarabilirdim: Buhnd, Cynthia, Adam, Sylvia… babam.
Hepsini geri getirebilirdim!
On iki yüzlü dönerken Haedrig, Ada ve benim salonun enkazında tek başımıza durduğumuz panel tekrar göründü. Geleceğin bu versiyonunda, henüz sağlam olan ve içinde bir yükselicinin hapsolduğu her aynada eter kullanmaya başladım.
Diğer vizyondaki gibi, aynalardaki çatlaklar ve kırıklar sanki kendilerini onarıyormuş gibi kaybolmaya başladı. Sonra, yükseliciler birer birer silinip gittiler. Hepsi hapishanelerinden kurtulduğunda, odadaki ışık belli belirsiz değişerek daha sıcak bir tona büründü ve boş çerçevelerden birinde bir geçit belirdi.
Ancak geleceğin o versiyonunda diğerleri ölü kalmaya devam ediyordu.
Neden? diye düşündüm korkuyla. Geleceğe dair bu iki vizyon arasındaki fark ne? Ne yapmam gerekiyor?
Sonra geçmişin, şimdinin ve geleceğin görüntüleri solup gitti ve kilit taşı diyarı içinde inşa ettiğim üç şekil, hissedemediğim rüzgarların etkisiyle etrafımda dönen mor kum seline dönüşerek çözülmeye başladı. Kısa süre sonra eterik bir kasırganın gözünden dışarı bakıyordum; aşındırıcı rüzgar ve sert kumlar zihnimin tüm katmanlarını kazıyordu.
Daha çok erken! diye düşündüm, panik her yanımı sararken. Henüz anlamadım!
Acı ve baskı, fırtınanın zihnimi parçalayacağından, bilincimi bedenimden söküp boşluğa fırlatacağından emin olana kadar arttı, arttı…
Sonra birden kesildi. O ham, parçalayıcı acının yerini; sıcak bir yaz gününde soğuk bir duştan yeni çıkmışım gibi bir ferahlık ve huzur hissi aldı.
Gözlerimi açtım. Zihinsel temizlik o kadar eksiksizdi ki, bir an için etrafımda neler olup bittiğini unuttum.
“Arthur!”
Regis’in sesinin puslu kafa karışıklığımın arasından sıyrılıp bana ulaşması bir an sürdü. Ses geçmişten mi, şimdiden mi yoksa gelecekten mi geliyordu? Zamanın kendisi anlamsızmış gibi hissediyordum ve aynaların içinde kapana kısılan o yükselicilerin de böyle hissedip hissetmediklerini belli belirsiz merak ettim.
Hapsolmuş yükseliciler… Bu düşünce beni kemiriyordu. Onları geleceğe dair bir vizyonda görmüştüm… yoksa o artık şimdiki zaman mıydı? Ve bir de Vritra kanlı yükselici vardı, Mythelias… Kaçmıştı — yoksa kaçacak mıydı? Aradaki farkı ayırt edemiyordum.
Fıskiyenin diğer tarafında Kalon voltaj enerjisi büyüsünü serbest bıraktığında oda sarsıldı; ark yapan enerji Mythelias’ı aynı anda birkaç açıdan vurdu, Riah’ın bedenini neredeyse küle çevirdi ve gözlerimin retinasına zikzaklı, ateşli ardıl görüntüler kazıdı.
Gözlerimi hızla kırptım; bu kafa karışıklığının arasından bir şeyler yapmam gerektiğine dair sinsi bir his tırmanıyordu.
Kalon, felaket boyutundaki saldırısının artçı etkisinden yararlanarak yanan mızrağını Vritra kanlı yükselicinin kalbine saplamak amacıyla Mythelias’ın üzerine atıldı. Aynı anda Haedrig, Mythelias’ın bacağını dizinden koparmayı hedefleyerek aşağıdan bir hamle yaptı.
Mythelias onlara hazırdı.
Dizinin etrafındaki etler dışarı doğru kabardı ve sonra sertleşerek Haedrig’in kılıcını boğumlu siyah bir doku yumağının içine hapsetti. Mythelias’ın ellerindeki Ezra’nın mızrağı bir koçbaşı kuvvetiyle savruldu, havada yakaladığı Kalon’u bir pislikmiş gibi kenara fırlattı.
Kalon’un yana doğru uçtuğunu, aynalardan birinin çerçevesine çarpıp boşluğa yuvarlandığını izlerken damarlarıma bir yıldırım gibi adrenalin boşaldı. Gözden kaybolmuştu.
Riah’ın yüzü Haedrig’e küçümsemeyle baktı. “Siz aşağılık mahluklar gerçekten bana karşı koyabileceğinizi mi sandınız?” Kelimeler, kaskatı kesilmiş simsiyah dudaklarının arasından bir yılan gibi süzülerek çıkıyordu, sesi hiç Riah’a benzemiyordu. “Size bahşettiğim onuru anlayamıyorsunuz bile. Benim zamanımda, sadece en büyük savaşçılar benim elimden ölme şerefine erişirdi…”
“Arthur!” diye tekrar bağırdı Regis zihnimde. İçimdeydi, bunu fark ettim. Zayıflamış varlığını, zihnini, o vahşi paniğini hissedebiliyordum. Ve Yıkım mührünün bir orman yangını gibi kudurarak serbest kalmak için yalvardığını, kafa karışıklığımın ve belirsizliğimin son kırıntılarını da yakıp kül ettiğini hissedebiliyordum.
Önümde Mythelias, kendini geriye doğru fırlatmaya çalışan ama kanda kayıp bir iniltiyle yere kapaklanan Haedrig’e doğru kayıtsızca uzandı. Yiğitliği elden bırakmayan kıdemli yükselici, kesin bir ölümle yüz yüze gelmesine rağmen sakin görünüyordu.
Şişkin, boğum boğum beyaz parmaklar arkadaşıma doğru uzanırken, kendi elimi kaldırdım ve mor alevi çağırdım. Mythelias gücümü hissettiği anda kafasını o yöne çevirdi ve şaşırtıcı bir hızla mızrağı geriye çekip doğrudan boğazımı hedefleyen bir füze gibi fırlattı.
Mızrak yavaşladı, sanki havada asılı kalmış gibi görünene dek hızı kesildi. Riah’ın ölü yüzü nefret dolu bir hırıltıyla çarpılmıştı, bir tablo kadar hareketsizdi. Haedrig, Mythelias’ın ayaklarının dibinde sırtüstü yatıyordu, bana yönlendirilen darbeyi savuşturmak istercesine bir kolunu havaya kaldırmıştı.
Bakmaya bile niyetlenmediğim halde, Mythelias ile aramdaki eterik titreşim ağını görebiliyordum. Tek yapmam gereken onlara odaklanıp rünümü etkinleştirmekti. Tanrı Adımı’nı kullanarak bu yolların arasından geçip Haedrig ile Mythelias’ın arasında belirdim. Yıkım gücü hâlâ avcumun içindeydi ve tenimde eterik yıldırımlardan oluşan bir ağ oynaşıyordu.
Dünya yeniden sarsılarak hareketlendi, mızrağın uzaklara doğru uçup gidişini izledim. Mythelias’ın şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılmıştı; bakışları hâlâ bir an önce bulunduğum noktaya çakılıydı. Sonra bir jilet kedisinin hızıyla kendi etrafında dönerek elini zehirli bir hançerin ucu gibi bana doğru savurdu.
Fakat yeterince hızlı değildi.
“Yan,” diye emrettim ve aç alevler, eterimden beslenen saf mor bir yıkım yelpazesi halinde yumruğumdan fırladı.
Yıkım, Riah’ın bedenini yuttu ve Mythelias’ı çığlıklar içinde sırtüstü yere serdi. Yerde yuvarlanarak alevleri söndürmeye çalışıyordu; gücü, bedenin her yerinde sert ve siyah bir kabuk oluşturmaya başlamıştı.
Yanarken bile haykırmaya devam etti: “Ben Mythelias Dresdium’um... Egemenlerin oğluyum... Ve ben... Reddediyorum... Asla...”
“Öl,” dedim buz gibi bir sesle.
Mor ateş, Mythelias’ın yetenek hızıyla yenileyebileceğinden çok daha hızlı bir şekilde hem o yaralı siyah yumruları hem de solgun ölü eti silip süpürdü.
O nazik kızın, keşif yolculuğuna erzak yerine tatlı getiren o kızın bedeninin parçalanışını izlerken, hissettiğim tek şey gücün verdiği coşkuydu. Emirlerime boyun eğen Yıkım varken her şeyi yenebileceğimi biliyordum. Agrona bile böylesine saf bir yıkıcı güce karşı koyamazdı.
Yıkım, geriye kül dahi kalmayana dek beslendi ama Riah’ın bedeni yok olduğunda bile sönmedi. Gücün beni çekiştirdiğini, daha fazlası için sabırsızlandığını hissedebiliyordum.
Yumruklarımı sıkıp dişlerimi gıcırdatarak taş zemine yayılan ve eter rezervlerimin büyük bir kısmıyla birlikte zemini hızla kemiren alevleri söndürmeye çalıştım.
Sağ elimden mor bir ateş püskürdü, fıskiyenin içindeki suyu buharlaştırıp kırık banklardan ikisini ateşe verdi. Her yanımda mor közler havada süzülüyor, dokundukları her şeyi tutuşturuyordu.
Muazzam görünüyordu.
Derken Haedrig’in bacağına bir kıvılcım düştü.
Tıpkı diğer her şey gibi onun da yanacağını biliyordum. Kalon, Ezra, Riah, Ada... Haedrig. Hepsi sadece dolaylı kayıplardı; buraya kadar gelebilmek için ödemem gereken bedel onların hayatlarıydı.
Hayır! Bu yanlıştı, biliyordum. Konuşan ben değilim, Yıkım!
On iki yüzlü cismin içinde tanık olduğum o geleceği yeniden gördüm: Aynalı salon yerle bir olmuştu, yoldaşlarımdan geriye külden başka hiçbir şey kalmamıştı. Yıkım’ı kontrol edemezsem olacak olan buydu. Sonunda her şeyi yutacaktı. Beni bile.
Kontrolün ellerimden kayıp gittiğini hissedince ve eğer bir şey yapmazsam Haedrig’in birkaç saniye içinde küle döneceğini anlayınca Regis’e seslendim.
Eter rezervlerimizi tüketmemiz lazım. Hepsini! Pençe Formu! Şimdi!
Regis hiç tereddüt etmedi. Sağ elime geçtiğinde, elimi kırık aynalardan birine doğru, ismimi haykırıp yardım dilenen Haedrig’den uzağa yönelttim.
Eterimi çekmesi için Regis’i kullanarak Yıkım’ı o yöne çevirdim ve tüm gücümle ittim. Mor ateş, içimden bir cehennem gibi boşaldı, tüketecek hiçbir şeyin olmadığı karanlığa doğru aktı.
Yıkıcı enerjinin gittikçe daha fazlası benden dışarı süzülüyordu. Hepsini yaktım, vücudumdaki son nefes etere kadar her şeyi harcadım. Güneşte kurumuş bir kafatası kadar kuruyup boşaldığımda, ateşin son kırıntıları da titreyerek söndü; artık Regis’in rününden beslenemiyordu.
Başımı hızla çevirdim; Haedrig’in ayağa kalktığını, zırhının kavrulduğunu ama kendisinin yanmadığını görünce derin bir iç çekerek rahatladım.
Sonra dizlerimin bağı çözüldü ve dünya karardı.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.