Kıdemli Rinia’nın mağarasına giden yolu bulduğumuzda, düşüşümün acısı iyice kendini hissettirmeye başlamıştı. Vücudumun büyük bir kısmı siyah ve mor çürüklerle kaplıydı; eve vardığımda bunların çok daha kötü görüneceğine emindim.
Annem kesin çıldıracak.
Boo’nun yön duygusu, koku alma duyusu kadar gelişmişti; bu yüzden dönüş yolculuğumuz oldukça zahmetsiz geçti. Kulaklarının arkasını ve göğsündeki gümüş hilal şeklindeki kürkü biraz kaşıdıktan sonra, kırık yayımı ve bir parça gömlek kumaşına sardığım bataklık hobunun sümüklü dilini taşıyarak küçük mağaraya açılan dar çatlaktan topallayarak içeri girdim.
İçeride Kıdemli Rinia, küçük bir masanın başında oturmuş, misketlerle dolu kare bir tahtaya dik dik bakıyordu. Ben izlerken bir misket alıp tahtanın başka bir yerine koydu ve kendi kendine bir şeyler mırıldandı.
“Döndüm!” gibi dramatik bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ama yaşlı kâhin buruşuk elini kaldırıp sessiz olmamı işaret etti.
Klasik, diye geçirdim içimden.
Sanki asırlar geçmiş gibi gelen bir sürenin ardından Kıdemli Rinia iki taşı daha hızla hareket ettirdi ve yüzünde tatmin olmuş bir sırıtışla bana döndü.
“Dönmüşsün,” dedi elimdeki çıkına göz atarak. “Görünüşe bakılırsa başarılı da olmuşsun.” Bakışları hızla vücudumda gezindi; yanağımdaki, boynumdaki ve kollarımdaki bariz morluklarda biraz daha uzun durdu. “Gerçi birkaç darbe ve çürük almadan dönememişsin, görüyorum.”
Ona bataklık hobu avını anlatmaya başlamak için ağzımı açtım ama Kıdemli Rinia beni yine susturarak yanına gelmem için el salladı. “Getir bakayım, göreyim şunu. Hadi çabuk!”
Kaşlarımı çatarak mağaranın içinde sert adımlarla ilerledim ve beze sarılı dili kıdemliye uzattım. Dili dikkatle inceleyerek yavaşça açtı.
“Evet, evet. Bu iş görür. Hem de çok iyi iş görür.” Bana bakmadan yerinden fırladı ve neredeyse koşarak mağaranın öbür ucuna gitti.
Şaşkınlık içinde, dili küçük ateşinin üzerinde tüten bir tencereye boşaltmasını izledim. Mağaranın yemek kokusuyla dolduğunu o an fark ettim. Gözlerim kaynayan tencereyle Kıdemli Rinia arasında gidip geldi, sonra dehşetle büyüdü.
“Siz... Onu herhalde...”
“Ah evet tatlım. Bataklık hobu dili nadir bulunan bir lezzettir. Yumuşak, sulu, yağlı ve çok hafif bir acılığı vardır.”
O gün ikinci kez yerlere kusmayı ciddi ciddi düşündüm ama tiksintimi bastırdım.
Söz verilen bilgiyi istemek için ağzımı açtığımda üçüncü kez sözüm kesildi.
“Çok üzgünüm ama korkarım ki dilin tam kıvamında pişmesi lazım, bu yüzden tüm dikkatimi ona vermeliyim. Ayrıca eminim annen o yaralarla ilgilenmek isteyecektir, bir şifacı için sorun olmasa gerek. Hadi canım benim, artık yoluna git, olur mu?”
“Ama ya—”
“Ah, evet,” dedi Kıdemli Rinia dalgınca. Bataklık hobu dili yahnisi olan siyah tencereye bakarken ağzının suyunun aktığına yemin edebilirdim. “Kutsamamla git tabii ki. O ihtiyar budala Virion’a söyle, görev başarılı olacak ama bedelsiz olmayacak.”
Gözlerimi kırpıştırdım, ağzım açık kalmıştı. “Bu kadar mı?”
Kıdemli Rinia bir an için ciddileşerek gözlerimin içine baktı. “Evet. Her zaman bir bedel olduğunu bil çocuk. O elflerin hayatlarının bedeli, Virion’un ödemek isteyeceğinden çok daha fazla olabilir.”
“Ben... Ben az kalsın ölüyordum!” diye bağırdım. Son birkaç saatin stresi birikip öfkeye dönüşmüştü ve ben de bunu yaşlı kâhinden çıkarıyordum. “Siz iğrenç bir dil yiyebilin ve bana ‘bir bedeli olacak’ diyebilin diye yayımı feda ettim, öyle mi?”
Kıdemli Rinia tek ince kaşını kaldırdı. “Ölmek mi? Hiç sanmam tatlım. Kardeşinin hediyesi hâlâ boynunda, değil mi?”
Elim kıyafetlerimin altına gizlenmiş anka ejderi kolyesine gitti. Onu o kadar uzun zamandır takıyordum ki gerçekte ne işe yaradığını neredeyse unutmuştum.
Şaşkınlığıma kıkırdayan Rinia devam etti. “Dediğim gibi, her zaman ödenecek bir bedel, yapılacak bir seçim vardır. Tünellerde bir seçim yaptın, Elenoir’da bir tane daha yapman gerekecek. Zamanı geldiğinde Ellie, görevi seçmelisin.”
“Siz neden bahsediyorsunuz Allah aşkına?” dedim ellerimi havaya kaldırıp inanmayarak başımı sallarken. “Bana dürüstçe bir cevap verin yeter!”
“Görevi seç. Bedel her iki durumda da ödenecek ama planın işleyip işlemeyeceğine sen karar vereceksin. Şimdi git, diğerleri endişelenmeye başladı, yakında seni aramaya gelirler.” Odun bir kaşıkla içindekileri dikkatlice karıştırarak tenceresine geri döndü, sonra küçük bir kavanozdan bir tutam bir şey serpti. “Hem kimsenin gelip yemeğimi mahvetmesini istemiyorum.”
Kasabaya dönüş yolu uzun ve rahatsız ediciydi ama neyse ki olaysız geçti. Vücudumun her yeri ağrıdığı için yolun çoğunda Boo’nun geniş ve tüylü sırtına binmeme izin verdi. Zamanımı anneme anlatacağım hikâyeyi ve bahaneleri hazırlayarak geçirdim; gerçi ne söylersem söyleyeyim, bu halimi gördüğünde öfkesini dindirebileceğimi sanmıyordum.
“Şu yaşlı çatlağa inanamıyorum,” diye söylendim Boo’ya. “O bataklık hobu beni neredeyse öldürüyordu, her şey o iğrenç dili yesin ve bana görevin ‘bedelsiz olmayacağını’ söylesin diye miydi? Yani, bunu ben de söyleyebilirdim.”
Boo teselli edercesine homurdandı.
Tam başka bir şey söyleyecektim ki tünelin ilerisinde bir aşağı bir yukarı hareket eden küçük bir ışık kaynağı dikkatimi dağıttı. Bir an sonra bir ses yankılandı: “Ellie? Eleanor Leywin, sen misin?”
Eyvah, diye düşündüm. İnsanların tünellerde beni aramaya çıkması kötüye işaretti.
“Evet,” diye inledim acıyla. “Kim o?”
Işık kaynağı, yumuşak ayak sesleri eşliğinde hızla bana doğru ilerledi. İkiz Boynuzlar’dan biri ve ailemin dostu olan Durden’ın geniş, nazik yüzü, ışık eserinin parlaklığına alışınca netleşti.
“Ellie, buradasın. Annen çok endişelendi, Helen iyi olduğundan emin olmam için beni seni aramaya gönderdi—”
“İyiyim,” diye yalan söyledim, Durden’a tepeden bakarken Boo’nun sırtında kendimi dik durmaya zorlayarak. “Komutan için bir görevdeydim. Belediye Binası’na gidip Virion’u görmem lazım, sonra eve geçeceğim.”
Durden mahcup bir şekilde gülümsedi. “Aslında doğrudan annene gitmeni sağlamam istendi. Görünüşe bakılırsa komutanın başının etini biraz yemiş...” Koca büyücü sustu, sonra ekledi: “Bunu söylediğimi kimseye söyleme, olur mu?”
En azından annem Virion’a çoktan patladıysa, belki benim için o kadar kötü olmaz...
Hemen eve gitmezsem durumun daha da kötüleşeceğini biliyordum ama bu benim görevimdi ve Kıdemli Rinia’nın pek de yardımcı olmayan rehberliğine rağmen, onun sözlerini Virion’a bizzat iletmem gerektiğini hissediyordum.
Bunu Durden’a söylediğimde, tereddütle başını salladı. “Peki, gidelim o zaman. Annen bir yanardağ gibi patlamadan seni ona yetiştirsem iyi olacak.”
“Patlamadan mı?” diye ekledim.
Acı bir tebessümle kasabaya giden tünel boyunca bize öncülük etti.
Durden kapı perdesini kenara çekip girmem için işaret etti, ben de içeri girdim. Boo dışarıda kaldı, Belediye Binası’nın giriş kapısına çıkan merdivenlerin yanına devasa bir köpek gibi kıvrıldı. Kapının hemen iç tarafında Albold her zamanki yerinde duruyordu.
“İyi olduğunuzu gördüğüme sevindim, Leydi Eleanor.” Koridorun sonundaki ana toplantı odasını işaret etti. “Komutan sizi hemen görmek isteyecektir.”
Koridorda ilerlemeye başladım ama açık kemerli kapıdan gelen sesleri duyunca yavaşladım.
“...yine çok geç kaldık, Komutan.” Bu, Bairon’un o derin ve genizden gelen sesiydi. “Mızrak Varay, Aya ve Mica’nın izleri kesinlikle olsa da, peşlerinden gidecek kadar güçlü bir iz bulamıyoruz.”
“Lanet olsun. Bu üçü neyin peşinde?” diye homurdandı Virion cevaben.
“Saldırı noktalarında henüz mantıklı bir sebep veya düzen bulamadık. Hayatta olduğumuzu bildiklerinden bile emin değiliz. Henüz bizimle iletişime geçmemeleri için başka bir neden göremiyorum.”
“Denemeye devam edin. Eğer Alacryalılara karşı gerçekten bir saldırı başlatacaksak, diğer Mızraklar hayati önem taşıyacak.”
Kemerli kapının kenarında durmuş, Bairon ve Virion’un konuşmasını dinliyordum. Dicathen düştüğünden beri diğer Mızraklardan haber alınamamıştı. Hâlâ dışarıda bir yerlerde savaştıklarını bilmek güzeldi.
Albold yanımdan geçip kapı eşiğinde durdu ve eğilerek selam verdi. “Komutan Virion, genç Eleanor Leywin az önce tünellerden döndü.” İçeri girmem için işaret etti, tereddütle içeri adım attım.
Gerçekten gerilecek kadar bile mecalim kalmamıştı ama Rinia’nın söylediklerini nasıl açıklayacağımdan hâlâ emin değildim.
Virion’un sert bakışları çürüklerimi ve bacağımdaki kesiği süzdü, ifadesi yumuşadı. “Anlaşılan Rinia’ya giden yol tahmin edilenden daha zormuş. Özür dilerim Eleanor. Bilseydim—”
“Sorun değil,” diye sözünü kestim, sonra kabalık ettiğim için kendi kendimi azarladım. “Kıdemli Rinia, savaşmaya hazır olduğumu anlamak için kendimi kanıtlamamı istedi, ben de yaptım. Ben... o...” Sözlerimi toparlayamadım; bana söylediklerini, o bir avuç kelimeyi zihnimde tekrarladım.
Virion, Kıdemli Rinia’nın sözlerini aktarırken beni dikkatle dinledi.
“Ödemeye razı olmayacağım bir bedel, ha?” Komutan masaya baktı ama gözleri dalıp gitmişti. “Eski dostum beni hiç tanımıyor.” Virion başını kaldırıp omzumun üzerinden uzaklara dik dik baktı. “Başarı için... halkımızdan mümkün olduğunca fazlasını kurtarmak için ödemeyeceğim hiçbir bedel yok. Elfler köle olmayacak. Öyle olacağına ölsünler daha iyi.”
Aniden ayağa kalktı, sandalyesi taş zeminde nahoş bir ses çıkararak sürüklendi. “Teşekkür ederim, Eleanor. Yardımların için minnettarım. Elenoir yolculuğu için hazırlanmak üzere birkaç günümüz olacak, sana ihtiyaç duyulduğunda Tessia’yı gönderirim.” Albold’a dönerek, “Lütfen Bayan Leywin’e evine kadar eşlik et. Sanırım annesi onun dönüşünü dört gözle bekliyordur,” dedi.
Albold ve ben eğilerek selam verdik. Elfi takip ederek Belediye Binası’ndan çıktım.
Ödemeyeceği bir bedel yok mu? diye düşündüm. Komutan, kaledeki halinden sonra çok değişmişti. Sanki savaşın kaybedilmesi ondaki tüm nezaketi ve sıcaklığı söküp almıştı. Ama sonra kendime sordum; kim etkilenmemişti ki?
Birkaç dakika sonra, annem ve Boo ile paylaştığım iki katlı küçük evin önünde, eve sağ salim girdiğimden emin olmak için ısrar eden Albold ve Durden ile vedalaştım. Hızlı adımlarla uzaklaşmalarını izledim, Durden omzunun üzerinden bana son bir bakış atınca ona gülümsedim.
“Sanki suç mahallinden kaçıyor gibi görünüyor, değil mi Boo?”
Yoldaşım onaylarcasına burnundan soludu, sonra hiç istifini bozmadan kapı örtüsünü burnuyla yana itip evin içinde gözden kayboldu.
İçeriden bir ses yükseldi: “Boo! Ellie nerede? Ellie!”
Bir an için Durden’ın peşinden gitmeyi, binaların köşesinden süzülüp gözden kaybolmayı düşündüm. Boş evlerden birine saklandığımı, herkes uyurken nehirden balık tuttuğumu, Tessia’nın bana gizlice temiz kıyafetler ve elflerin bayıldığı o tatlı çöreklerden getirdiğini hayal ettim…
İç çekerek annemin merdivenlerden paldır küldür inişini dinledim. Bir an sonra kapı örtüsünü savurarak dışarı fırladığında, yüzüme masum bir gülümseme yerleştirmiş bekliyordum.
Kızıl kahve saçları atkuyruğundan yarı yarıya kurtulmuş, ona telaşlı bir hava katmıştı; gözleri ise sanki saatlerce ağlamış gibi ıslak ve kan çanağıydı.
O gözler, eğitimli bir şifacının çevikliğiyle vücudumdaki morlukların üzerinde gezindi ve annemin ağzından bir hıçkırık kaçtı. “Ellie, Tanrı aşkına ne oldu sana?”
Cevap vermeme fırsat kalmadan gömleğimin kollarını ve eteklerini çekiştirmeye başladı; kollarımda, boynumda, sırtımda ve kalçalarımda uzanan morluk izlerini takip ediyordu. Derken ellerinden yumuşak, yeşil ve altın rengi bir ışık yayılmaya başladı. Vücudumdaki tüm çizikler, sıyrıklar, kesikler ve morluklar iyileşmeye başladığı anda, aynı anda hem sıcak hem de serin bir hisse kapıldım.
Annem işine odaklanmış, tek kelime etmeden yaralarımı iyileştiriyordu. Onun bu sessizliğine ayak uydurmanın en iyisi olacağını düşünerek ağzımı açmadım; mor ve siyah lekelerin önce yeşile, sonra sarıya dönüp gözlerimin önünde yok oluşunu izledim.
İşi bittiğinde mağaranın serin havasını ciğerlerime çektim. Acı tamamen gitmişti. Kendimi hiç bu kadar iyi hissettiğimi hatırlamıyordum!
Ardından, o iyileşme sonrası çöken huzurlu sisi annemin buz gibi sesi bıçak gibi kesti. “İçeri. Hemen.”
Yüzüne bakma riskini göze aldım; gözleri ateş ve öfkeyle parlıyordu. Eyvah ki ne eyvah.
Annem kötü biri değildi. Aksine, her zaman çok nazik bir kadın olmuştu. Ancak Arthur Leywin’in annesi olmanın getirdiği stres onu yıpratmış, karakterine sert bir mizaç katmıştı. Bir gün var, bir gün yok olan ve nerede olursa olsun her zaman ölümcül bir tehlike içinde yaşayan Arthur gibi bir oğula sahip olmanın verdiği o bitmek bilmeyen endişeye karşı kendini sertleştirmek zorunda kalmıştı.
Ya da önümüzdeki bir saat boyunca; tünellere tek başıma girmemin ne kadar düşüncesizce, budalaca, çocukça ve tehlikeli olduğunu bir düzine farklı şekilde yüzüme vururken kendi kendime bunu hatırlatıp durdum. Kıdemli Rinia’dan Komutan Virion’a, hatta yan komşumuz olan o kederli yaşlı elf kadına kadar herkese, onun açık izni olmadan hiçbir göreve, ava veya saldırıya gönderilmemem gerektiğini söyleyeceğini hayal ediyordu.
Beni bir güzel azarladıktan sonra, eğer bana bir şey olursa kederinden öleceğini söyleyerek bitirdi sözlerini. Bunun sorumlusu olmak istiyor muydum gerçekten?
Evin ikinci katında, sırtımı duvara yaslamış oturduğum yerden ayağa kalktım. Annem yemek masasında oturuyordu; yüzünü ellerinin arasına almıştı ve burnundan süzülen gözyaşları fosilleşmiş ahşap masanın üzerine damlıyordu.
Odayı geçip arkasına dolandım, eğilip kollarımı boynuna doladım ve yanağımı omzuna yasladım.
Ona söylemek istediğim yüzlerce şey vardı: Onu ne kadar çok sevdiğimi; Arthur ve babam gittiği için ne kadar üzgün olduğumu; keşke her an bu kadar öfkeli ve korkmuş hissetmek zorunda kalmasaydı dediğimi; her ne olursa olsun artık Dicathen’ın hayatta kalma mücadelesini kenardan izleyemeyeceğimi…
Ama tüm bunlar yerine sadece şunu söyledim: “Elenoir’a gideceğim anne. Alacryalılarla savaşmaya.”
Annem koltuğundan fırlayarak kollarımın arasından kurtuldu, az kalsın beni geriye doğru deviriyordu. Odanın içinde sert adımlarla yürüdü, saçını tutan deri tokayı çekip çıkardı, sonra arkasına dönüp tokayı bir kamçı gibi bana doğru savurdu.
“Söylediklerimden tek bir kelime bile duymadın mı sen, Eleanor?” Saçları, kıpkırmızı kesilmiş yüzünün etrafına darmadağınık dökülmüştü. Deliye dönmüş gibi görünüyordu.
Yavaş ve sakin bir ses tonuyla, “Duydum anne, gerçekten duydum,” dedim. “Söylediğin her kelimeyi dinledim, şimdi de senin beni dinlemeni istiyorum.” Alaycı bir ses çıkardı ama elimi kaldırıp konuşmaya devam ettim, sesime toplayabildiğim tüm güveni kattım. “Bir şeyler yapmalıyım anne. Yapmak zorundayım.”
Küçük sığınağımızın tavanını işaret ettim. “Şu an yukarıda bir yerlerde, bir anne çocuğunun ölüşünü izliyor; bir kadın kocasının, bir kız kardeş ağabeyinin… Birilerini kaybeden sadece biz değiliz anne. Herkes birilerini kaybetti!” Artık resmen yalvarıyordum, sesimdeki o özgüven sarsılmaya başlamıştı ama umurumda değildi. Anlamasını sağlamalıydım.
Cevap vermek için ağzını açtı ama düşüncelerimin ipini koparırsam kelimeleri bir daha asla toparlayamayacağımı bilerek devam ettim. “Biz şanslı olanlarız anne! Şanslı olanlar. Pek çok insanın, hatta insanların çoğunun karşı koyma şansı bile yok. Ama bizim var! Biz bir fark yaratabiliriz, hepimiz.”
“Eğer burada öylece oturursam, içimdeki o yardım etme dürtüsü bana düşman olur ve beni bir sülük gibi içten içe kemirir. Eğer bir şey yapmazsam, zaten ölmüşüm demektir!”
Tıpkı Boo gibi soluduğumu ve ağlamak üzere olduğumu fark ettim. Annem ise aksine, sakinleşmiş gibiydi. Yüzünde daha önce hiç görmediğim, beni tartan bir bakış vardı.
Uzun süren sessizliğin ardından odayı tekrar geçti, elimi tuttu ve beni masaya geri götürdü. Oturduk ve bir süre sessizce bana baktı.
“Sana çok uzun zaman önce söylemiş olmam gereken bir şey var, Ellie.” Annem, dinlediğimden emin olmak için duraksayarak gözlerimin içine baktı, sonra devam etti. “Tüm bu macera, kaos ve savaşın ortasında büyüdün; prenseslerle ve mana canavarlarıyla arkadaş oldun, büyü yapmayı ve dövüşmeyi öğrendin… Ama bu, senin için kaderde yazılı olan hayat değildi.”
Emin olamayan gözlerle ona baktım. “Ne demek istiyorsun?”
Annem parmaklarını kadim masanın üzerinde tıkırdattı, sanki aradığı kelimelerin orada yazılı olmasını umuyormuş gibi fosilleşmiş ahşaba dikti gözlerini. “Ağabeyin… Bizi hiç hazır olmadığımız bir hayatın içine çekti. Tabii ki kendisi buna hazırdı ama Arthur farklıydı.”
Anlayıp anlamadığımı görmek için yüzüme, gözlerimin derinliklerine baktı. Annemle yakaladığımız bu huzur ve birliktelik anının tadını çıkarmak istiyordum ama tam olarak ne anlatmaya çalıştığından emin değildim.
İç çekerek elini elimin üzerine koydu. “Arthur… Ama bunu açıklamak çok zor.”
“Mesele Arthur’un başka bir hayattan gelmiş olması mı?” diye sordum, annemin sözleri zihnimde yerli yerine otururken.
Gözleri fal taşı gibi açıldı, ağzı bir karış açık bana baka kaldı. “Nasıl öğrendin?” Yutkunduğunu, tereddüt ettiğini görebiliyordum. “Arthur mu söyledi sana?” diye sordu en sonunda.
Başımı salladım. “Hayır, keşke söyleseydi. Senin ve babamın söylediklerinden parçaları birleştirdim. Arthur asuralarla eğitim yaparken kalede birkaç kez tartıştığınıza kulak misafiri olmuştum.” Yüzündeki o şaşkın ifadeyi görünce hafifçe gülümsedim. “Budala değilim ben anne.”
Elimi sıktı ve gülümsedi. “Hayır tatlım, kesinlikle değilsin.”
“Hem bunun neden önemli olduğunu anlamıyorum. Başka bir hayattan anıları olması, onu benim ağabeyim olmaktan çıkarmaz. O hala benimle şakalaşan, yanımda duran, bana yardım eden o aynı kişi… Her zaman yanımızda değildi belki ama bana her zaman kız kardeşiymişim gibi davrandı.”
“Biliyorum Ellie, haklısın. Bunun bir önemi yok. Artık yok. Ama anlamanı istediğim şey, Arthur’un bu hayat için yaratılmış olduğu. Sanırım… Sanırım o buraya Dicathen için savaşmaya getirildi…” Annemin sesi titremeye, düşünceleri dağılmaya başladı. “O, iki ömürlük savaş tecrübesine sahip dört elementli bir büyücüydü Ellie. Ama sen sadece—”
“Sadece bir kız mıyım?” diye sordum, öfkem parlayarak. “Arthur gitti anne. Arthur hangi sebeple bizimle yeniden doğmuş olursa olsun, o görev çoktan tamamlanmış olmalı, değil mi?”
“Ya da başarısızlığa uğradı…” diye cevap verdi üzüntüyle, gözlerini benden kaçırarak.
“Bize ilham vermek, neler yapabileceğimizi göstermek için burada olmuş olabilir. Böylece o gittiğinde, o olmadan da kazanabileceğimizi bilelim diye. Biliyorum, işleri Virion, Bairon ve diğerlerine bırakmanın daha güvenli olduğunu düşünüyorsun ama ben eğitimli bir büyücü olarak taşıdığım bu sorumluluktan kaçmak istemiyorum.”
Arthur’dan öğrendiğim o keskin bakışlarla annemin gözlerinin içine diktim gözlerimi. “Babama ve ağabeyime ne olduğunu biliyorum. Ben de korkuyorum ama savaşmak istiyorum.”
Ağzını açtı ama gözyaşlarını silerken tekrar kapattı. Annem boğuk bir şekilde kıkırdadı. “Seni bu kadar güçlü ve dürüst bir genç hanım olarak yetiştirdiğim için kabahat bende galiba.”
Masanın etrafından dolanıp anneme oturduğu yerde sarılırken dudaklarımdan bir kahkaha döküldü.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.