Dünya büküldü, mor bir denizin içinde uzayıp katlandı; etera attığım tek bir adımla o her yeri kaplayan hırçın rüzgarın uğultusu uzaktan gelen hafif bir gürültüye dönüştü.
Başkaları için Tanrı Adımı anlık bir eylemdi. Ancak ben, hedefime yaklaşırken hızla değişen manzarayı tamamen algılamakta zorlanıyordum. Oraya vardığımda etrafımda tam olarak ne olacağını kestirmek ve anlamak zorundaydım; aksi takdirde o saliselik kafa karışıklığı, düşmanıma misilleme yapması için fazlasıyla yeterli zamanı verirdi.
Fakat vardığım yerde ne o ayı benzeri canavarın devasa gövdesi ne de yoldaşlarım vardı. Tam aksine, zifiri bir karanlıkla karşılaştım. Hemen ardından, bir yumruğa hapsolmuş bir kemirgen gibi, tamamen kapana kısılmış olmanın getirdiği o boğucu his her yanımı sardı. Ağzımı bir şey kapatıyor, kollarımı ve bacaklarımı sıkıca kavrıyor, gözlerime baskı yapıyor ve boğazıma doluyordu.
İçimi kaplayan kör bir korku, kalbimin deli gibi çarpmasına neden oldu; beni boğmakla tehdit eden, ağzıma dolan ve hızla eriyen karların arasında kesik kesik, zorlukla nefes almaya çalıştım.
Neler oldu lan orada? diye geçirdi içinden Regis. Kendi zihni de endişeden neredeyse bomboş kalmıştı. Arthur? Arthur!
Tanrı Adımı atmaya çalıştım... rüzgardan her şey birbirine girdi... ıskalamış olmalıyım... karın altında bir yerdeyim...
Düşüncelerim darmadağındı ve kendimi toplamakta güçlük çekiyordum; bu durum karın altında aniden kalıvermemle açıklanamayacak kadar kötüydü.
Bu, Tanrı Adımı kullanımında başarısız olduğum tek andı; üstelik sadece yön duygumu yitirmekle kalmıyor, uzay sanatının geri tepmesini de ilk kez hissediyordum. Eğer kendimi yerin altında ya da okyanusun derinliklerinde bulsaydım, sonuçları hayati bir tehlike doğurabilirdi.
Gereksiz düşünceleri kafamdan atarak silkelendim; bu hareket karda biraz daha derine batmama neden olsa da yüzümün ve göğsümün etrafında bir parmak genişliğinde de olsa boşluk açabilmiştim.
Kıvranıp dönerek, sıkışmış ağır kar kütlesini dağıtmak ve kendime biraz nefes alacak alan yaratmak için bütün vücudumu kullandım. Sığınabileceğim kabaca küçük bir mağara kazmayı başardığımda zihnim de biraz olsun berraklaşmıştı.
Regis, bul beni. Eter patlamasını takip et.
Yoldaşımdan hafif bir tereddüt hissettim. Ondan vazgeçmemi mi istiyorsun yani...
Eğer Tanrı Adımı kullanamıyorsam, bu fırtınada onlara yetişmemizin imkanı yok. Sadece şuna odaklan...
Eter topu. Tamam, tamam, geliyorum prenses.
Kubbenin etrafındaki derin karları delmek için geliştirdiğim tekniği kullanarak, çekirdeğimden az miktarda eter saldım ve bunu elimde toplayarak küre şeklinde biçimlendirdim. Mor küre yukarı doğru fırladı, üzerimdeki kar tabakasını kolayca delip geçtikten sonra fırtınanın içinde bir beş metre daha yükseldi.
Açılan delik yüzeyle buluştuğu an, dondurucu rüzgar ve tipinin kükreyişi içeri doldu. Otuza kadar sayıp gökyüzüne bir eter darbesi daha gönderdim; bu darbe, savrulan buz ve kar duvarının ortasında bir işaret fişeği gibi parıldadı.
Zamanı, göğe fırlattığım eter kürelerinin sayısıyla ölçüyordum. Beşinci atış civarında, rotadan ne kadar saptığımı merak etmeye başladım. Onuncuda artık gerilmeye başlamıştım. Ardından, gökyüzüne parıldayan mor renkli on üçüncü eter topunu yolladıktan kısa süre sonra, dalgalanan siyah alevlerle çevrili karanlık bir karaltı beklenmedik bir şekilde yukarıdaki delikten içeri düştü ve inleyerek üzerime kapaklandı. Figür şaşkınlıkla çığlık attı, sert bir şey burnuma çarptı ve hemen ardından alevler sönüverdi.
"Grey!" diye bağırdı Caera, üzerimden kalkmaya çalışarak. "Ne oldu?"
"Sonra!" diye seslendim fırtınanın gürültüsünü bastırmak için. "Sadece Regis’i bekliyorum, sonra..."
Gölge kurdun düşünceleri benimkileri böldü. Şey, Arthur?
Neredesin Regis? diye geçirdim içimden, bağımızdan sızan öfkeyi engelleyemeyerek. Yoldaşımın varlığını eskisinden daha yakından hissedebiliyordum ama bu eter fırtınasının içinde yerini tam olarak kestiremiyordum.
Neredeyse geldim sanırım. Bir fişek daha yolla.
Yoldaşımın talimatına uydum; birkaç saniye içinde, dışarıdaki amansız fırtınadan hiç etkilenmemiş bir halde, Caera ile benim yanımızdaki o artık iyice daralmış deliğe süzülerek indi.
"Sizi tekrar görmek ne güzel, harika bir hava var," diye takıldı Regis. "Aslında bence durum şimdi daha da..."
Gözümün ucuna takılan bir parıltıyla, başımın yan tarafına çarpmak üzere olan bir nesneyi son anda yakaladım. Avcumun içinde yumruk büyüklüğünde bir dolu tanesi duruyordu.
"...kötüye gidecek," diye tamamladı Regis sözünü; o sırada ikinci bir donmuş mermi hemen yanıma çakılarak yoldaşımın sadece birkaç santim ötesinde bir çukur açtı.
Yanımda, başı büyüklüğünde bir buz kütlesi omzuna çarptığı an Caera’nın bedeninden siyah alevler fışkırdı. Aurası dolunun büyük kısmını çarpmadan önce yok etse de acıyla nefesini içine çekti ve darbenin etkisiyle irkildi.
"Bu havada ilerleyemeyiz," dedi sesini duyurmaya çalışarak. "Bizi... beni döve döve öldürür bu."
Haklı olduğunu bildiğim için aklıma gelen tek şeyi yaptım. Dar delikte arkamı diğerlerine dönecek şekilde kıvrılarak, dışarıya ve aşağıya doğru bir eter darbesi gönderdim; böylece deliği donmuş toprağa kadar genişlettim, hatta o koyu renkli toprağın yarım metre kadarını bile söküp attım.
Yaklaşık bir buçuk metre derinliğinde ve iki metre genişliğindeki bu kaygan tünelden aşağı kaydım, diğerleri de hemen arkamdan geldi. Pelerinimi iki yana açarak Caera’ya yanıma uzanmasını işaret ettim.
"Regis, içime gir. Caera, buraya."
"Ne yapmaya..."
"Üzerimizdeki kar doluyu engelleyecek kadar kalın değil," dedim sabırsızca. "Kendi bedenimi eterle koruyabilirim, seni de kendi bedenimle. Sadece uzan."
Regis hiç ikilemeden bedenime süzüldü ancak Caera hala kararsız gözlerle bana bakıyordu. Bu tereddüt anı, devasa bir buz mermisinin başımızın üzerindeki karları delip ayaklarımın dibindeki sert toprağa çarpmasıyla bölündü; üzerimize kar, toprak ve buz parçaları saçıldı.
"Son birkaç günde birbirimize çok daha fazla yakınlaştık sanki Grey, sen ne dersin?" dedi, yanıma uzanırken gergin bir şekilde gülerek.
"Benim rahat edebileceğimden biraz fazla yakın," diye söylendim pelerinimi üzerimize çekip Caera’nın üzerinde hafifçe havada duracak şekilde pozisyon alırken; böylece hem onu doludan koruyor hem de sıcaklığımı paylaşıyordum. Tüm bedenim, eterin hissedilir tabakasıyla uğuldamaya başladı.
Burası da pek rahatmış, diye geçirdi içinden Regis keyifle.
Gözlerimi devirdim ve uzun sürecek bir bekleyişe geçtim.
Dolu dindiğinde ve rüzgar hafiflediğinde, üzerimiz neredeyse tamamen kaplanmıştı; sürekli yağan dolu yukarımızdaki kardan çatıyı üzerimize çökertmiş, tipi de deliğimize metrelerce yeni kar yığmıştı.
Yine de bu kapalı alan bizi rüzgardan korumuş, bedenlerimizin ısıtması gereken alanı daraltarak muhtemelen Caera’nın hayatını kurtarmıştı. Yine de yüzeye çıkmak için karı kazarken dudakları morarmış halde tir tir titriyordu.
Serin ve dingin havaya adım attığımda, etrafımdaki manzara karşısında donakaldım; adeta nefesim kesilmişti. Güneşsiz gökyüzü açık ve bulutsuzdu; yeşil, sarı ve mor renklerin dalgalar halinde süzüldüğü, buz mavisi muazzam bir tuval gibi parıldıyordu.
Göz kamaştırıcı derecede parlak olan bu manzara, kaynağı belirsiz bir ışık altında ışıldıyordu; gözlerimi kısarak bölgenin coğrafyasını ilk kez tam anlamıyla görebildim. Tanrı Adımı beni, kırık geçidin saklandığı kubbeyi barındıran kraterin ötesine, ufka kadar uzanan karlı bir vadiye fırlatmıştı. Yine de uzaktaki o büyük krateri görebiliyor oluşumuz sevindiriciydi.
Kraterin kenarına doğru uzanan engebeli, kırık taş sınırları ve derin yarıklar göze çarpıyordu; arkamızda ise bölge gittikçe yükseliyor, uzaklardaki puslu dağların arasında kayboluyordu.
"Çok güzel," dedi Caera, yanımda karların arasından yarı bellarına kadar sıyrılarak.
"Brr'ahk!"
Bu cırlak çığlık o kadar ani ve yakından gelmişti ki içgüdüsel olarak hareket ettim; gökyüzünden gelecek bir saldırıya karşı bir kolumu kendi başımın, diğerini ise Caera’nın üzerine siper ettim. Caera ani hareketimle dengesini kaybetti, karın içine doğru gömülürken destek almak için bedenime tutundu.
Arkamda bir kanat çırpışı ve sert bir ötüş daha duyuldu.
Derin karların içinde hızla arkama döndüğümde, birkaç metre ötemizde duran uzun, ince, kuş benzeri bir yaratık gördüm. Çöp gibi ince, uzun siyah bacakları, bembeyaz parıldayan tüylerle kaplı damla şeklinde bir gövdesi, yanlarına sıkıca yapıştırdığı geniş kanatları ve zarifçe bükülen bir boynu vardı.
Boynunu hafifçe yana bükmüş, kafasını komik bir şekilde eğmişti. Cirit ucunu andıran simsiyah gagasının ardında iki canlı mor göz parlıyordu. Gagası iki, sonra üç kez açılıp kapandı; çıkardığı keskin çıtırtı krater boyunca yankılandı.
Yaratığın saldırgan mı yoksa sadece meraklı mı olduğundan emin olamayarak temkinli bir şekilde bekledim. İlk hamle yapan ise Caera oldu.
"Şey, merhaba," dedi yumuşak bir sesle.
"Şey, merhaba," diye taklit etti yaratık, tiz ve hırıltılı sesiyle. Balıkçıl kuşuna benzeyen eter canavarı yana doğru bir adım attı, ardından adeta bir dansı andıran adımlarla bir ileri bir geri gidip geldi; hemen sonra geniş kanatlarını açıp sola doğru birkaç metre süzüldü.
Bence bu koca kuş Caera’dan hoşlandı, diye alay etti Regis. Bana daha çok bir kur yapma ritüeli gibi geldi.
"Daha çok bir şeyler yazıyor gibiydi," diye mırıldandım sesli olarak. Bu düşüncemi doğrularcasına, yaratık mızrak benzeri gagasıyla kardaki pençe izlerini işaret etti.
"Ne yazıyor ki?" dedi Caera, karların arasından tekrar huysuzca sıyrılırken sesindeki o soğuk tonla. "Aa."
Yaratığı ürkütmemek için yavaşça hareket ederek kardan tamamen kurtuldum ve iç içe geçmiş pençe izlerinin başına geçtim. Gerçekten de bir yazıya benziyordu ancak okuyabildiğim bir dilde yazılmamıştı.
Caera, ısınmak için kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde yanımda belirdi. Havanın artık eskisi kadar soğuk olmadığını fark ettim. Sıcaklık hala sıfırın altındaydı ancak yetenekli bir büyücünün manasını doğru kullanarak hayatta kalabileceği sınırlar içindeydi.
"Bize ne anlatmaya çalıştığına dair bir fikrin var mı?" diye sordu, kristal karların üzerindeki izlere bakarak.
Ufacık bir fikrim bile yok, diye cevap verdim. Bir yandan da bu yaratıkla nasıl iletişim kurabileceğimi kara kara düşünüyordum. Karşımızdakinin zeki bir varlık olduğu ortadaydı; yazılı bir dili, hatta belki de kendi aralarında konuştukları sözel bir lisanı vardı. Çıkardığımız sesleri taklit etme yeteneğine de sahipti. Teorik olarak, yeterli zamanımız olsaydı ona ortak dili öğretebilirdim ancak bu aylar, hatta belki de çok daha uzun sürebilirdi.
Ufacık bir fikrim bile yok, diye taklit etti beni yeniden. Tedirgin bir halde iki yana zıplayıp duruyordu. Sonra aniden arkasını dönüp beş metre kadar uzağa uçtu, yere kondu ve yönünü tekrar bize çevirdi. Kanatlarından birini uzaklardaki dağ geçidine doğru sallıyordu.
Caera ile kırmızı gözlerimiz buluştuğunda, Belki de onu takip etmemizi istiyordur, dedi.
Başka ne çaremiz var ki? diye sordum, çaresizce boyun eğmiş bir tavırla. Ya bunu akşam yemeği yapacağız ya da peşinden gideceğiz.
Genç kadın başıyla onaylayıp derin karların içinde birkaç adım attı. Attığı her adımda karın üzerindeki sert tabaka çatırdıyor, ayaklarının altında eziliyordu. Rüzgar, toz karın üzerinde yarı donmuş bir kabuk bırakmıştı. Bu durum yürümeyi zorlaştırsa da en azından karların içine tamamen gömülmemizi engelliyordu.
Kuşun birkaç adım yakınına geldiğimizde, o geniş kanatlarını çırparak bir on metre daha ileri uçtu ve yetişmemizi bekledi.
Bu durum defalarca tekrarlandı. Rehberimizin arkasından sessizlik içinde ilerledik. Bizi kraterin yamacından yukarı, dar bir geçide doğru çıkardı. Ardından sert, koyu renkli kayalardan oluşan dağın tepesine doğru tırmanan, doğanın kendi kendine şekillendirdiği kıvrımlı, dik bir patikaya soktu. Sıfırın altındaki dondurucu soğuğa rağmen bu zorlu tırmanış bizi iyice ısıtmıştı; soğuktan korunmak için içimdeki eteri dolaşıma sokmama bile gerek kalmamıştı.
Seni bir uçurumun kenarına götürüp oradan aşağı itmeyeceğinden emin misin? diye sordu Regis, tehlikeli dağ patikasında bir saattir tırmanıp durduktan sonra.
Hayır, diye dürüstçe yanıtladım içimden. Ama tek bir öğün yemek için bu kadar zahmete girmek mantıksız geliyor. Hem pek güçlü de durmuyor. İçinde kesinlikle dönen bir eter var ama bence savaşçı falan değil.
Ben de tam olarak bunu kastediyorum işte, diye söylendi Regis.
Sonunda patikanın tamamen dikleştiği, tırmanılması imkansız görünen bir yere geldik. Rehberimiz dimdik yükselen uçurumun tepesine uçtu, koyu renkli kayanın çıkıntılarından birine tünedi ve bizi beklemeye başladı.
Uçurumun yüksekliği topu topu on iki metre kadardı. Aşınmış kayalarda tutunacak ve basacak pek çok yer vardı ancak doluya karşı bizi korumak için çok fazla eter harcadığımdan epey bitkindim.
Öncelik hanımların, diyerek Caera'ya tırmanmaya başlaması için işaret ettim.
Kaşlarını çatıp bana dik dik baktı. Gözleri bir bana, bir de arkamızdaki dik uçuruma gidip geliyordu. İçimden bir an için beni dağdan aşağı itmeyi düşünüp düşünmediğini merak ettim ama sonunda sadece içini çekti ve kayanın üzerinde tırmanacak bir yol aramaya başladı.
Düşerse onu yakalayabilmek için hemen altında kaldım. Gelgelelim, kayan Caera olmadı.
Yolun yarısına geldiğimde elimi koyacağım yeri ıskaladım ve ayak parmağım sıkıştırdığım çatlaktan kayıverdi. Çıkıntılı bir kayaya tutunmaya çalışırken içim cız etti ancak aceleyle kayayı avcumun içinde sıktığımda taş paramparça oldu. Duvardan geriye doğru boşluğa düştüm ve altı metre aşağı yuvarlanarak küt diye uçurumun dibine çakıldım.
Yukarıdan önce tuhaf bir çığlık, ardından da, Yaşıyor musun? sesi duyuldu. Caera yukarıdan bana bakıp sırıtıyordu.
Söylenerek ayağa kalktım ve üzerimin tozunu silkeledim. Devam et. Ben... Ben de şimdi geliyorum, dedim boğuk bir sesle.
Alacryalı soylu kadının duvarı adeta eğitimli bir dağcı gibi tırmanışını aşağıdan izledim. Ancak o yukarıdaki düzlüğe kendini çekip çıkardıktan sonra tırmanmayı tekrar denedim. Bu kez bacaklarıma eter pompalayarak gücümün yettiği kadar yükseğe sıçradım, ardından eterle kaplı ellerimi dar çatlaklara birer kama gibi sapladım.
Aşağı baktığımda, tek bir sıçrayışta yolun çeyreğini geçtiğimi fark ettim.
Ayağımı sağlam bir yere basıp aynı hamleyi tekrarladım. Kendimi bir altı metre daha yukarı fırlatarak ellerimi bir dizi çatlağa sapladım. Çatlaklar genişlerken etrafa taş kırıntıları ve toz döküldü.
Ben kendimi üçüncü kez yukarı fırlatırken Caera uçurumun tepesinden aşağı baktı. Başını iki yana salladı. Neden doğrudan kanat çıkartıp uçmuyorsun ki, Grey?
Belki bir gün, diye homurdandım son birkaç metreyi de tırmanıp kendimi düzlüğe atarken. Önümüzdeki uçurumun kenarı, siyah taştan sivri zirvelerle çevrili, oyulmuş bir havzaya doğru aşağı eğimleniyordu. Havzanın her tarafına yayılmış, birbirine sokulmuş küçük kulübeler vardı. Her biri birbirine örülmüş çalı çırpıdan, dallardan ve kalın, kahverengi otlardan yapılmıştı.
Çoğunun kapısında yırtık pırtık kumaş parçaları asılıydı ve bu kapılar yine o kuş ayağı şeklindeki harflerle süslenmişti.
Kuş halkından birkaçı küçük köyün içinde geziniyordu. Hepsi durup gözlerini bize dikmişti; o loş havzada parlak gözleri ışıl ışıl parıldıyordu. Çoğu bembeyaz tüylere, siyah bacaklara ve gagalara sahipti ancak birkaçının tüyleri alacalı griydi. Bir tanesi ise kapkara rengiyle hemen göze çarpıyordu.
Rehberimiz gagasını birkaç kez şaklatıp bana kelimeleri andıran bir dizi keskin ötüş çıkardı, ardından kanatlarından birini bize doğru sallayarak adeta Beni takip edin, dedi.
Zaten buraya kadar gelmiş olduğumuzdan dediğini yaptık. Bizi küçük köyün merkezinden aşağı, yuvaları andıran kulübelerin en büyüğüne doğru zıplayarak götürdü. Diğer kuş halkı geçişimizi izliyordu; tüyleri kabarmıştı, gözlerinde merak ve korku okunuyordu. Hatta birkaçı havalanıp üzerimizdeki zirvelere doğru uçtu. Oradaki kayalıkların arasına gizlenmiş daha küçük yuvalar olduğunu fark ettim.
Havzanın en arkasında, siyah taş duvara yaslanmış en büyük kulübeye yaklaştığımızda, gri-mavi kumaşı kenara çeken ve gerçekten çok yaşlı görünen bir yaratık topallayarak bizi karşılamaya çıktı.
Rehberimiz hızla gagasını tıkırdatıp ötmeye başladı. Arada bir bize dönüyor, gagasıyla sert hareketler yapıyor veya kanatlarını sallıyordu.
Yaşlı kuş yaratığı dinlerken onu dikkatle inceledim. Beyaz tüyleri griye dönmüş, pek çok yerde dökülmüştü. İnce bacakları eğri büğrü ve yumrulu hale gelmiş, üzerlerinde pembe lekeler oluşmuştu. Pençelerinden birkaçı kırıktı ve gagasının ucundan başlayıp etli kısmına kadar uzanan yıldırım şeklinde bir çatlak vardı. Yüzünde üç derin, pembe yara izi uzanıyordu; bu yaralar yüzünden bir gözü diğerindeki zengin mor rengin aksine cam gibi bembeyaz kalmıştı.
Rehberimiz konuşmasını bitirdikten sonra, kıdemli olan bana doğru döndü ve kanatlarını iki yana açarak hafifçe eğildi. Gagası kadar yaşlı ve çatlak bir sesle, Spear Beak kabilesinin köyüne hoş geldiniz, yükselenler, dedi. Kadim olanlar bana gelişinizi beklememi söylemişti.
Yaşlı kuşa şaşkınlıkla baka kaldım. Dilimizi bu kadar net konuşabilmesi beni şoke etmişti.
Ancak Caera, hiç istifini bozmadan bu hafif selama aynı şekilde karşılık verdi ve kibarca, Sıcak karşılama için teşekkür ederim, kıdemli, dedi.
Ayağıma yediğim hafif bir dürtüşle dikkatimi Alacryalı soyluya çevirdim. Bana bakıyor, gözleriyle onun adımlarını takip etmemi işaret ediyordu.
Teşekkürler, dedim ben de aynı şekilde başımı eğerek.
Çaremiz yok ama şu an çok savunmasız bir durumdayız, o yüzden gözünü dört aç, diye uyardım Regis'i içimden.
Pekala. Çıkıp onları biraz korkutmamı ister misin?
Hayır, sadece dikkat et. Sana ihtiyacım olursa anlarsın zaten.
Gelin, gelin, diye gıdakladı Spear Beak kabilesinin kıdemlisi, kanadıyla kulübesini işaret ederek. İçeri girin. Oturun. Konuşalım. Sonra dilerseniz Spear Beaklerin şölenine katılabilirsiniz.
Şölen kelimesinin geçmesiyle birlikte Caera'nın karnından gelen gurultuyu net bir şekilde duydum. Genç kadın utançtan kıpkırmızı oldu.
Kusura bakmayın, kıdemli, ancak acelemiz var ve sadece biraz bilgi almak istiyoruz. Gözlerim bir an için ellerini karnına bastıran Caera'ya kaydı. Ve belki yanımıza alabileceğimiz hafif bir şeyler.
Buradan çıkış kapısını açmak istiyorsunuz, değil mi? diye sordu kıdemli, başını yana eğerek.
Niyetimizi bilmesine şaşırsam da bunu belli etmeyerek sakin bir sesle cevap verdim. Evet. Buradan gitmek için kapıyı açmak istiyoruz.
Durum buysa, önce dinlemeli ve öğrenmelisiniz, dedi kıdemli, kanadıyla gagasındaki yıldırım şeklindeki çatlağı kaşırken.
Caera'nın kırmızı gözleri bir cevap bulabilmek için bana döndü ancak kabilenin kıdemlisine geri dönmeden önce yapabileceğim tek şey omuz silkmek oldu. Teklifinizi saygıyla kabul ediyoruz o halde.
Güzel, güzel! Yaşlı kuşun birbirinden farklı iki gözü, gülümsediğini hissettiren bir şekilde kısıldı ve kanatlarıyla bizi kulübesine davet etti.
Arkamda kalan köy sakinlerine son bir kez baktım. Hepsinin gözleri üzerimizdeydi. Ardından kulübeden içeri adımımızı attık.
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.