Yakınlarda bir öküz böğürüyordu. Uzaktaki bir kuş, muhtemelen çatışmamız huzurunu bozduğu için öfkeyle ötüyordu. Kalbim göğüs kafesime duyulacak kadar sert çarpıyordu ama garip bir şekilde Tessia ve Curtis’in kalp atışlarını da duyabiliyordun; bu sanki mahremiyetlerine bir saldırıymış gibi hissettiriyordu.
Tüm bu seslerin altında başka bir şey daha vardı. İnce, korku dolu bir ses Vritra’ya dua fısıldıyordu.
Anında döndüm, okum çoktan kirişteydi; Curtis’in kalçasının hemen yanından fırlattım. Okum, tekerleklerden birinin arkasına saklanıp ölü taklidi yapan genç bir Alacryalı askere saplanarak küt diye bir ses çıkardı. Curtis’in sırtına bir büyü fırlatmak üzereydi.
Tessia ve Curtis, büyülerini hazırlayıp manalarını yoğunlaştırarak arkalarına döndüler ama asker çoktan ölmüştü.
Curtis bana dönüp biraz mahcup bir ifadeyle saçlarını karıştırdı. "Sağ ol," dedi sessizce.
Tessia gözlerimin içine baktı ve sertçe başını salladı.
Saldırı birliğimizin hayatta kalan diğer üyeleri de artık ağaçların arasından çıkmaya başlamıştı.
Tessia, askerlerine keskin bir bakış atarken sesi net bir şekilde duyuluyordu. "Kutlamayı sonra yaparız. Şimdi bu insanları kurtaralım!"
Bu komutla birlikte herkes harekete geçti; kilitler kırıldı, esirler serbest bırakıldı ve prangalar parçalandı.
Tessia, askerlerini denetlemek üzere uzaklaşmadan önce bir an duraksadı. "İyi misin?"
"İyiyim," dedim, canavar irademin sönmesine izin vererek. Bir an için kafama bir battaniye bastırılmış gibi hissettim ama duyularım hızla uyum sağladı. "Saldırıları yanıma bile yaklaşamadı."
Tessia o sıcak gülümsemesiyle gülümsedi, beni selamladı ve "İyi iş çıkardın... asker," dedi.
Selamına nezaketle ama biraz sakarca karşılık verdim, Tessia da oradan ayrıldı.
Boo burnunu bana sürttü; öne eğilip alnımı onunkine yasladım.
"Giderek yaklaşıyoruz, değil mi dostum..." diyerek iç çektim ama bakışlarım onun üzerinden az önce öldürdüğüm genç Alacryalıya kaydı.
Bakışlarımı kaçırmaya, şimdiye kadar yaptığım gibi kendimi içten içe bu durumdan soyutlamaya çalıştım.
Ama yapamadım. Benden sadece birkaç yaş büyük, Arthur’un yaşında görünen adama dik dik bakmaya devam ettim.
Askerlerimiz cesedini götürürken o gözleri gördüm. Şok içinde ardına kadar açılmış, donuk ve cansız gözler.
Bakışlarımı hızla kaçırdım, o sırada ayağım takılıp yere kapaklandım. En yakındaki ağaca kadar emekleyip oraya ulaştım; gözyaşları görüşümü bulandırırken son yediğim öğünü oraya kustum.
Hıçkıra hıçkıra ağlarken ve kusarken Boo arkamda durup beni teselli etti, beni diğerlerinden sakladı.
Arthur bunu nasıl yapmıştı? Tessia, Curtis ya da herhangi biri öldürmek gibi, cinayet gibi böylesine korkunç bir şeyi nasıl yapabiliyordu?
Üstelik ben, birden fazla insanı öldürdükten sonra, herkesin beni bir çocuk gibi ağlarken görmesinden korkuyordum.
Omzumdaki zarif bir dokunuşla sıçradım. Arkamı döndüğümde Kathyln ile yüz yüze geldim; o soğuk bakışları alışılmadık bir şefkatle doluydu.
Hıçkırıklarımın arasından gelen şiddetli bir hıçkırık sözümü kesti, ağzımda kusmuğumun asidik tadı vardı. Utanç verici ifademi düzeltmeye çalışarak aceleyle hem gözlerimi hem de ağzımı sildim ama pek başarılı olamadım.
"Bunu nasıl yapıyorsunuz?" diyerek hıçkırdım. "Bunu yapmak hepiniz için nasıl bu kadar kolay olabiliyor?"
"Hiçbir zaman kolay değil ve asla kolay olmamalı." Eski prenses, tutmam için kolunu uzattı. "Benim nasıl yaptığıma gelirsek, korkarım herkesin cevabı farklıdır."
Kathyln bana bakarken hüzünlü bir şekilde gülümsedi. Bu ağabeyimin yüzünde sıkça gördüğüm türden bir gülümsemeydi... şimdiye kadar hiç anlamadığım karmaşık bir gülümseme.
Arthur kaç düşman öldürmüştü acaba? Kaç müttefikinin ölmesine şahit olmuştu? Yine de hep devam etmişti.
Gözyaşlarımı bir kez daha silerek Kathyln’in koluna girdim; beni esirlerin yeni yeni serbest bırakıldığı konvoyun sonuna doğru götürdü.
Diğer arabaların yanından geçerken, her birinin etrafında insanlara yardım eden ve mana baskılayan prangaları çıkarmaya çalışan askerlerimizi gördüm. Özgürlüğüne kavuşan elfleri izledim. Birçoğu birbirine ve kurtarıcılarına sarılıyordu. Daha fazlası ağlıyor, rahatlama dolu gözyaşlarının yüzlerinden süzülmesine izin veriyordu. Diğerleri ise sanki yeni uyanmışlar da gördüklerinin gerçek olup olmadığından emin değillermiş gibi rüyada gibi etrafa bakıyordu.
Korku dolu bir böğürtü dikkatimi çekti; arabalardan birinin önünde, bacakları cücelerin büyüsüyle yere çakılmış halde çaresizce bakan bir ay öküzü bana hüzünle bakıyordu.
Konvoydaki üçüncü arabanın yanından geçerken, yüzü morluklar içinde kalmış, üstü çıplak, uzun boylu, sarışın bir elf prangaları çözülünce dizlerinin üzerine çöktü. Yakınlardan Tessia’nın "Feyrith!" diye bağırdığını duydum ve durup Kathyln’in kolumu bırakmasına neden oldum.
Tessia’nın diz çökmüş elfin yanına koşup iki eliyle onunkileri kavrayışını beraber izledik. Kathyln yanımdan hızla geçerken omzuma dokundu ve yanlarına çömelerek bir elini nazikçe Feyrith’in sırtına koydu.
Her iki prensesin de arkadaşı diyebileceği bu elfin kim olduğunu merak ederek birkaç adım yaklaştım.
"Feyrith, sana ne yaptılar böyle?" diye sordu Tessia, sesi titreyerek. Elfin sadece yüzünde ve gövdesinde morluklar yoktu, aynı zamanda tehlikeli derecede zayıflamıştı; yanakları çökmüş, kürek kemikleri sırtından fırlamış ve kaburgaları açıkça sayılır hale gelmişti.
Konuşmaya çalıştı ama bu çabası öksürmesine neden oldu; yüzü acıyla buruştuğuna göre canı yanıyor olmalıydı. Hemen boyut yüzüğümden bir matara çıkarıp ona uzattım.
Soluk yeşil gözleri bir an üzerimde oyalandıktan sonra matarayı aldı ve uzun bir yudum içti. "Teşekkür ederim," dedi matarayı geri verirken, sesi pürüzlüydü. "Seni... bir yerden tanıyor gibiyim."
"Bu Eleanor Leywin," dedi Tessia yumuşak bir sesle, bitkin düşmüş büyüyü hâlâ yarı yarıya tutarken.
Feyrith’in kaşları çatıldı. "Yani..."
"Yani Arthur Leywin’in kız kardeşi," diyerek onayladı Kathyln, bana bakarak.
Feyrith’in gözleri fal taşı gibi açıldı ve o acı dolu ifadesi yerini belli belirsiz bir sırıtmaya bıraktı. "Burada mı? Arthur?" Feyrith, sanki ağabeyimin sislerin arasından çıkıp sırıtarak ensesini ovuşturduğunu görecekmiş gibi umutla etrafına bakındı...
"Gitti," dedim, sesim Kathyln’inki kadar soğuk ve duygusuzdu.
Feyrith’in bir anlık umut dolu ifadesi paramparça oldu. Gözleri kapandı, omuzları çöktü, yüzü yere doğru düştü. "Üzgünüm," dedi, dudakları zar zor hareket ediyordu, kelimeleri bir fısıltıdan farksızdı.
Dördümüz de orada, ağabeyim için bir anlık sessizliğe gömüldük. Tepemizdeki uzun ağaçlar, sanki onlar bile halimize acıyormuş gibi içe doğru eğilerek selam veriyordu; etrafımızda ise askerler esir elfleri kurtarmaya devam ediyordu.
Sonra Tessia tekrar konuştu ve büyü bozuldu. "Hadi Feyrith, seni sığınağa ışınlanman için hazırlamalıyız." Gürültü geri döndü ve elflerin aceleyle özgürleştiği o kaotik ortama geri döndük.
"Ne?" diye sordu Feyrith, kafa karışıklığı içinde kaşlarını çatarak. "Hayır, geri kalanları da kurtarmalıyız!"
"Geri kalanlar mı?" diye sordu Tessia, ayağa kalkıp Feyrith’in de yanında doğrulmasına yardım ederken.
Feyrith bir adım atmaya çalıştı ama tökezledi. Sadece ayakta durabilmek için vagona yaslanmak zorunda kaldı. "Kuzeydeki bir toplama kampından geldik. Köylerden biri... Alacryalı bir soyluya devredilmiş." Hırpalanmış elf duraksadı, bakışları odak noktasını kaybetti ama bir an sonra başını sallayıp devam etti. "Orada diğer kalelere gönderilmeyi bekleyen düzinelerce, yüzlerce esir var. Halkımız hayvan gibi paylaştırılıyor ve yüksek rütbeli Alacryalılara hediye ediliyor."
Tessia hemen cevap vermeyince Feyrith, gözlerinde vahşi bir ifadeyle onun koluna yapıştı. Bir an için yarı deli gibi görünüyordu. "Onları kurtarmalıyiz. Diğer kasabalara nakledildiklerinde, tüm Elenoir’a dağıldıklarında—"
"Hepsini kurtarmak imkansız olur..." diye tamamladı Tessia, dudaklarının kenarı düşünceli bir memnuniyetsizlikle aşağı bükülmüştü. "Tahkim edilmiş bir yere baskın yapacak gücümüz yok, ama..."
"Ama Komutan Virion’un sözleri kararını etkiliyor, değil mi?" diye araya girdi Kathyln. "Bize mümkün olduğunca çok elfi kurtarmamızı emretmiş olabilir ama bunun bu görevin kapsamı dahilinde olduğunu varsaymak mantıklı."
"Öyle değildi. O zaman büyük— Komutan Virion’da daha önce hiç görmediğim bir çaresizlik vardı." Tessia bir an duraksadı ve sonra başını salladı. "Bir karara varmadan önce bunu diğerleriyle konuşacağız. Şimdilik, sığınağa dönmesi gereken elfleri organize etmeliyiz."
Kathyln bunu onaylayarak başını salladı ama Feyrith yıkılmış görünüyordu. Ancak bir şey söyleyemeden, serbest kalan esirlerden biri olan yakındaki bir elf sendeleyerek gelip Tessia’nın ayaklarına kapandı. "Lütfen, Prenses Tessia, ailem hâlâ Eidelholm’da tutuluyor. Onları kurtarmalısınız!"
Kadının kirli yüzü o kadar acınası, o kadar perişan ve çaresizce umut doluydu ki Tessia’nın hayır diyemeyeceğini biliyordum. Tessia, kadının bakışlarıyla aynı seviyeye gelmek için eğildi.
"Bir lider olarak görevim, bugün kurtardığımız herkesi güvenli bir yere ulaştırmak," dedi sertçe, sonra alnını nazikçe kadınınkine yasladı. "Ama bu gerçekleştikten sonra bir sonraki adımlarımızı dikkatlice değerlendireceğiz, bu yüzden lütfen üzerime düşeni yapmama yardım et."
Kadının alt dudağı titreyerek başını salladı ve liderimizden cesaret verici bir dokunuş daha alarak serbest kalan diğer elflere katılmak üzere oradan ayrıldı.
Kathyln’in bakışları ifadesizce kadını takip etti ama Feyrith, belli ki daha net bir cevap beklediği için kaşlarını çattı.
"Kathyln; ağabeyini, Albold’u, Skarn’ı ve Hornfels’i toplayabilir misin?"
Kathyln, parlayan siyah saçları dalgalanarak başını salladı. "Tabii ki Tessia." Sonra etrafımızdaki o hareketli kalabalığın içinde gözden kayboldu.
Tessia ve ben ışınlanma gruplarını organize etmeye yardım ettik. On iki madalyonumuz vardı ve her biri bir seferde yaklaşık elli kişiyi sığınağa ışınlayabiliyordu. Görünüşe göre Virion ve Kıdemli Rinia, Dicathen düştüğünden beri madalyonların gücünü artırmak üzerinde çalışıyorlardı, ancak Virion ayrıntılar konusunda pek bir şey anlatmamıştı.
Madalyonları aktif edecek askerler hazırlıklarını tamamlayıp elflere talimatlar verirken, Kathyln yanında abisi, iki cüce ve Albold ile birlikte yanımıza döndü. Tessia bizi kalabalık gruplardan biraz uzağa çekti. Feyrith’in az ötedeki kalabalığın içinden bizi dikkatle izlediğini fark ettim.
Tessia, konuşmamızın duyulmaması için bileğini hafifçe oynatarak etrafımızda rüzgardan bir kubbe oluşturdu.
“Her şeyden önce hepinizi tebrik etmek istiyorum. Görevimiz bu kervanla nakledilen esirleri kurtarıp güvence altına almaktı ve bunu başardık,” dedi Tessia. Ardından bakışları bir anlığına Feyrith’in durduğu yere kaydı. “Ancak az önce kurtardığımız elflerden birinden öğrendiğime göre, bu grup Eidelholm köyü yakınlarında tutulanların sadece bir kısmıymış.”
Albold, Curtis ve Earthborn kardeşler şaşkınlıkla birbirlerine baktıktan sonra cevap bekler gibi tekrar Tessia’ya döndüler.
“Yola çıkmadan önce Kumandan Virion, mümkün olduğunca çok halkımızı kurtarmamız konusunda ısrar etmişti; yani bunu yaparak emirlerin dışına çıkmış olmayacağız...” Tessia, Kathyln’e baktı. “Yine de planın dışına çıkmanın risklerini anlıyorum. Aklımda bir plan var ama hepinizin fikrini duymak isterim.”
İlk konuşan Kathyln oldu. “Sığınağa dönüp yeniden gruplanmalı ve uygun destek birlikleriyle geri gelmelisiniz.”
Curtis başını iki yana salladı. “Biz tüm bunları yapana kadar Alacryalılar bu saldırıdan haberdar olur ve güvenliği çoktan artırırlar. O zaman Eidelholm’deki elfleri kurtarmak için geri dönmek imkansız hale gelebilir.”
“Öyle ama zafer zaferdir,” diye araya girdi Skarn. “Leydi Tessia’nın dediği gibi, görevimizi tamamladık. Daha büyük bir saldırı için hazırlık yapmadık. Bir kere yanımızda yeterince cüce getirmedik.”
Albold onu onaylıyordu. “Kendi halkımı kurtarmayı istemediğimden değil ama Skarn haklı. Bu savaşta kaybımız az olsa bile, tahkim edilmiş bir kasabaya baskın yapmak büyük risk.”
Söze karışmak istiyordum. Eidelholm’e gitmemiz gerektiğini söylemek geliyordu içimden. Tessia beyaz çekirdek seviyesine ulaşmaya çok yakındı; Kathyln, Curtis ve Earthborn kardeşlerin hepsi gümüş çekirdeğin ilk aşamasındaydı. Hâlâ açık sarı çekirdek seviyesinde olan Albold bile onları yavaşlatmazdı.
Fakat kelimeler boğazımda düğümlendi. Buradaki zayıf halkanın ben olduğumu biliyordum ve bunun farkındaydım.
Gruptaki kısa süreli sessizliği Tessia bozdu. “Eidelholm’e gideceğiz.”
Bu sözlerle Curtis ve benim yüzüm aydınlandı ama liderimiz elini kaldırdı.
“Ancak...” diye devam etti. “Asıl amacımız sadece keşif yapmak olacak. Curtis haklıydı; geri dönüp hazırlık yapana ve Eidelholm’e varana kadar Alacryalılar bizi bekliyor olur. Bu bizim tek fırsatımız. Oraya vardığımızda, kendimizi açık etmeden durum değerlendirmesi yapabiliriz.”
Kısa bir duraksamanın ardından grubun geri kalanı da onaylayarak başını salladı.
“Güzel.” Tessia yüzünde hafif bir gülümsemeyle konuştu. “Askerlerin geri kalanı kurtarılan elflerle birlikte dönecek. Bu sayede biz istihbarat toplarken dikkat çekmeden çok daha hızlı hareket edebiliriz.”
Tessia’nın beni o gruba dahil etmediğini fark edince mideme aniden bir yumru oturdu ama sessizliğimi korudum.
Diğerleri de hemfikir olunca askerlere haber vermek üzere dağıldık.
Tessia bana doğru döndüğünde, muhtemelen beni geri göndereceğini düşünerek kendimi ve Boo’yu hazırladım.
“Ellie. Eğer kendini hazır hissediyorsan, senin ve Boo’nun keskin duyularına ihtiyacım var.”
“Geri dönmeyeceğim. Ben de gelmek is—” Kaşlarımı çattım. “Bir dakika, ne dedin? Seninle gelebilir miyim?”
Tessia kafa karışıklığımı görünce dudaklarının kenarıyla gülümsedi. “Tabii eğer istersen.”
Boo ile birbirimize kararlı bir şekilde baktıktan sonra Tessia’ya döndüm. “Elbette istiyorum!”
Bu mesele çözülünce hep birlikte sığınağa ışınlanacak olanlara yöneldik.
Kurtarılan esirleri üç grup halinde geri gönderiyorduk. Eidelholm’e devam edecek olan bizler, mümkün olduğunca çok elfi yanımızda geri getirebilmek için diğer dokuz madalyonu yanımıza aldık.
Kurtarılan elfler arasında bir düzineden fazla büyücü vardı ve Feyrith de dahil her biri Eidelholm’e gelmek için gönüllü oldu; ancak Tessia bunu kesin bir dille reddetti. Hiçbiri savaşacak durumda değildi.
Tessia, Curtis, Kathyln, Earthbornlar, Albold ve ben madalyonların menzilinin epey dışında duruyorduk. Elven esirler, yanımızdaki askerlerin etrafında toplandı; askerlerden üçünde madalyon vardı ve bunları nasıl aktif edecekleri konusunda eğitilmişlerdi.
Bizimle gelen erkek ve kadınların çoğu geri dönüyordu. Çatışmada hayatını kaybedenler ise doğdukları topraklara geri dönebilsinler diye ağaç köklerinin arasına yatırılmıştı.
İlk grup madalyonu aktif ederken onları hüzünle izledik. Uzun boylu bir elfin başının üzerinde tuttuğu düz diskin etrafında mor, yarı saydam bir kubbe parladı. Gizemli eter enerjisinin yaydığı uğultuyu ensemdeki tüylerde hissedebiliyordum.
Kubbe, içerideki her bir kişinin üzerine mor birer spot ışığı gibi düşen bağımsız ışınlara bölünmeye başladı. Madalyonu tutan asker komutu verdi ve bir anda ışınların altındaki herkes gözden kaybolup havaya karıştı.
Sonraki grup, kurtarılan ay öküzlerini de yanlarına alarak sığınağa doğru yola çıktı. Son grup da aynı işlemi tekrarladı; geriye sadece biz yedimiz ve iki mana canavarı yoldaşımız kaldık.
Puslu, alacakaranlık çökünce ormanın üzerine bir sessizlik perdesi indi. Hafif bir rüzgar esiyor, derin mavi gökyüzü bir anlığına bulutların arasından kendini gösteriyordu. İlk yıldızlar parlamaya başlamıştı bile.
Geride kalmama kararımın ağırlığı hâlâ üzerimdeydi ama pişman değildim. Burada sadece Arthur’un kız kardeşi değildim. Burada bir fark yaratıyordum.
Tessia öne doğru bir adım attı, koyu gümüş rengi saçları ayın yansımasıyla parlıyordu. “Hadi, gidelim.”
Bölüm Tartışması
0 yorumHenüz yorum yok. İlk tartışmayı sen başlat.